31 Aralık 2009 Perşembe

South Park'ı sever misiniz? (Good Times With Weapons)

Şu resmin alınmış olduğu bölümü izledikten sonra sevmemek mümkün değil. Aynı şekilde o bölümü izledikten sonra soğumamak da mümkün değil South Park'tan. Öyle bir çizgi film kendisi.

Sözkonusu bölümde, kahramanlarımız Cartman, Stan, Kyle ve Kenny, uzakdoğu dövüş silahları satan bir dükkandan silah alırlar. Aslında yaşlarının silah almaya müsait olmamasına rağmen türlü yalanlarla istedikleri silahları elde ederler. Silahları da zaten küçük çocuklara birilerine zarar verebilecekleri ihtimali yüzünden satmamaktadırlar fakat bizim çocuklar bunu hiç umursamazlar.

Ellerine silahları aldıktan sonrasında çizgi film iki ayrı şekilde devam eder, normal çizimler gerçek hayatı, anime çizimler de çocukların kendilerini nasıl hayal ettiklerini temsil eder. Onlar artık silahlarıyla birlikte birer ninja, birer savaşçıdırlar. Diğer dört silahlı çocuk düşman çeteleridir, oyuna almadıkları Butters ise (çünkü hem silahı yoktur hem de Butters ninja olamayacak kadar uncool'dur.) evine gider ve o da hayalinde bir çılgın profesöre dönüşür. (Profesör Chaos)

Sonrasında bilin bakalım ne olur:

Bir shruiken gelir Butters'ın gözüne girer, Kenny Butters'ı kör etmiştir.

O ana kadar çok güldüm, animelerle ilgili dalga geçilebilecek her yönle dalga geçiyorlardı, çocukların hayallerinde süren animenin kendine ait yarı İngilizce, yarı Japonca sözleri olan bir şarkısı bile vardı, dış ses çocukların ninja hallerini tanıtıyordu, elemanlar çok tatlı olmuşlardı... Şu şekilde bir Kyle'a asla hayır diyemezdim bütün bölüm izleyebilirdim:



Fakat Butters'ın gözüne saplanan ninja yıldızından sonrası fazla gerçekçiydi, Butters'ın ağlaması, acıyor acıyor diye bağırması, çizimle anlatılsa bile fazla kanlı, fazla sertti. Sonrasında çocukların bu durumla nasıl başa çıkabileceklerini düşünürken "Onu hastaneye götüremeyiz sonra silahlarla oynadığımızı öğrenen annelerimiz bizi döver." diyerek Butters'ın "Hey çocuklar, başım dönüyor." dediği halini görmemeleri, sonra Butters için buldukları çare...

Sevgili Butters'cık (ki aslında South Park'ta sevdiğim karakterlerden biri Butters.) kahramanlarımız tarafından göt korkusuyla bir köpek kılığına sokulur ve veterinere götürülmek üzere yola çıkarılır. Sonra Butters'ı kaybederler, rakip ninja takımı olarak hayal ettikleri diğer çocuk çetesiyle bir savaş yaparlar, olaylar hızla saçmalaşmaya ve Butters'ın durumu çığrından çıkmaya başlar.

İzlerken gerçekten benim midem bulanmaya ve başım dönmeye başlamıştı. Fakat bir o kadar da anime bölümlerde, Yahudiler'le dalga geçilen bölümlerde, Cartman'in bölümün sonlarına doğru görünmezlik gücünü kullanarak tüm kasabanın önünden çırılçıplak geçişinde de gülmekten gözlerimden yaş geldi. Bu yüzden South Park'ı hem seviyorum, hem de bir o kadar sert buluyorum, yapmayın ya hayat bu kadar da sert değil gerçekten, hala bazı değerler var henüz bu kadar çivisi çıkmış değil.


                                                                          ****

Bu bölüm dışında AWESOM-O bölümü üzerinden de bir South Park yazısı yazmayı düşünmüştüm fakat onda bu bölümdeki kadar şiddet veya itici olay yoktu, South Park tam anlamıyla sevilecek bir çizgi film değil bence, çok gülünecek fakat izlerken de sizi çok rahatsız edecek "Eeeeh yok artık!" dedirtecek bir çizgi film.

Ha bu arada yarın gece yılbaşı ve yılbaşından bir önceki yazım South Park'la ilgili bir yazıya denk geldi heheh.

Herkese mutlu yıllar dilerim.

24 Aralık 2009 Perşembe

Grave of the Fireflies


Bir de bazen şımarıklık yapıp hayattan zevk almıyorum ya... Hakkaten çok ayıp.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Sims

Hepimiz Aynı Mahallenin Çocuklarıyız adlı blogta Sims'le ilgili bir yazı vardı, onu okuduktan sonra ben de sanırım saykopat düzeyindeki Sims dünyamı ucundan biraz açsam buraya fena olmaz diye düşündüm. (Ki insanlar ne kadar asosyal, takıntılı, manyak olduğumu daha bir iyi anlasın diye evet.)



Herkesin olduğu gibi benim de kendime benzettiğim bir Sims karakterim var halihazırda tek başına yaşayan. Gerçek hayatıma yakın özelliklerde ve isteklere sahip. Gerçek hayatımda yapacağım işi yaptırıyorum kendisine, law business'te yükseliyor adım adım. Bu çok sıkıcı olduğu için, bir tane de Veronaville'de köy hayatı yaşayan bir çift olarak Onur'a benzeyen ve bana benzeyen iki sim'im var. Bunları aynı eve koyarken çift olduklarını belirtmediğim için aynı evde birbirlerine aşık etmek çok zor olmuştu fakat şu an birbirlerine hastalar, devamlı woohoo yapıyorlar, beraber yaşıyorlar, ev ufacık, işleri de bok gibi, kariyer mariyer hak getire.

Strangetown'da bir ara Sonjas evi kurmuştum yazın. Red Sonjas'taki herkese benzeyen beş kız karakteri bir eve tıkmıştım. Yo güzel yaşıyorduk, kavga da etmiyorduk gerçekten. Sıkıldım sonra, o evi başka bir aileye kullandırmak için, "Evi boşaltın, kardeşim geliyor Almanya'dan." dedim kızlara, boşalttılar.

Beatrice ve David adlı çiftim var sonra yaşattığım. Bunlar farklı iki karakterdi, aynı ailede değillerdi fakat üstün çabalarım sonucu çift haline getirebildim ikisini. David Dunne, David Coverdale'in çakması. Dunne soyadı, o aralar Dune Gezegeni'ni okuyor olduğum için. Beatrice de öylesine, neden bilmiyorum açıkçası. Ayrıca David'in soyadı Coverdale'di başta, sonra Beatrice kendisine evlenme teklif ettiği için karısının soyadını aldı. İki de çocukları var, Jack ve Lily.

Bunların dışında... Bir gün kendi karakterlerimin hepsinden de sıkılınca, halihazırdaki Sims karakterlerine de el attım. Şimdiye kadar en uzun oynadığım karakter Don Lothario içlerinden, en zevklisi Don Lothario'yu oynamak benden söylemesi. Alabildiğine çapkın, sporcu, iki kız kardeşle aynı anda sevgili idi. Hayattaki amacı, on kişiyle sevgili olmakmış, ben altıya kadar getirebildim hayatına el atınca kendisinin. Gerçekten çok eğlenceliydi ama, bir kızı arıyorsun geliyor, onu gönderiyorsun diğer kız geliyor, hizmetçi geliyor işi bitince takılalım mı biraz diye soruyor, hizmetçiyi gönderiyorsun diğer sevgilin geliyor onunla uyuyorsun falan. Bu arada sporcusun ve devamlı yükseliyorsun kariyerinde, dünya çapında hayranların var, hayvan gibi para alıyorsun ve birçok arkadaşın var. Ne kıyak işmiş Don Lothario olmak be.



Don Lothario'yu oynarken, tipinden hazzetmemiştim ama. Ben de önce onun tipini değiştirmekle başlayıp, tüm Sims'in hazır karakterlerinin tipini düzelttim bir de. Mesela kocasının ilgisini geri kazanmak isteyen bir karakter vardı, tipi felaketti. "Böyle olmaz anacım, önce gel şu senin saçları kısa kestirelim, sonra sarıya boyatalım..." diye kanına girdim kadının, hop düzelttik tipi. Asi takılan bir kızı vardı bu kadının, siyah rujla falan geziyordu. Onun da rujuna, saçına el attım. Gardrobu olmayan evlere bile gardrop aldım bu aşk uğruna. Şimdi benim Sims dünyamda herkesin tipi benim istediğim gibi.

Ha bir de bol bol hile kullanmıyorum oynarken, sadece ilk başta ev düzenlerken kaç karakterle açmışsam evi, o karakter kadar hile yapıyorum ve o parayla da odaları düzenliyorum, eşya alıyorum.

Sonradan uyandığım bir nokta olmuştu Sims'te, aslında o hazır karakterlerin kendi hikayeleri var, karakterler arasında ilişkiler var, oyunun amacı var. Mesela Veronaville'de iki düşman ailenin çocukları sevgililer, Romeo ve Juliet adları da. Onları bir araya getirmemiz lazım. Pleasantville'de de çok zengin olan Goth ailesinin yaşlı üyesiyle evlenmek isteyen bir orospu var, onu ona başgöz etmemiz; Goth ailesinin çirkin kızı Cassandra'yı da güzelim Don Lothario'ya yamamamız lazım mesela. Strangetown'daki asker babanın oğluna da askeri bir kariyer yapmak lazım falan filan. Don Lothario'nun benim elimin değdiği yeni halini, Cassandra'nın benim elimin değmesinin bile yetmediği çirkin tipine yedirmiyorum şimdilik ama ilk olarak o ikisini evlendirerek bu amaçları da gerçekleştirmeye başlayacağım ilk tatilde.



Evet kendimi şimdi gerizekalı gibi hissediyorum bunları yazıya döktükten sonra. Ha yazıya dökmediğim Sims fantezilerim de var hala ki onlar da bende kalmazsa gerçekten çok acınası hissedebilirim kendimi. :)

14 Aralık 2009 Pazartesi

Alternatif Felaket Senaryosu

2012 adlı filmi izledikten sonra bu senaryo kendiliğinden kafamda oluştu.

High Fidelity'i izledikten sonra John Cusack'a hayran olmuş entelci genç kızlar, 2012'yi izledikten sonra galeyana geliyorlar. Önce lokal çapta kalan isyanlar ve ayaklanmalar, dünyanın dört bir yanından gelen katılımlarla beraber California'ya uzanıyor. Her genç kızın elinde "What've you done John? What the hell was that movie?" yazan pankartlar var. Kimi genç kızlar, daha bir kılıbık ve feminen yapılı olan sevgililerini de getirmişler yanlarında. Herkes messenger nick'inin başına "John, this was a big mistake!" yazıp şemsiye ikonu koyuyor protestonun daha çok kitleye yayılması için. (Şemsiye neden bilmiyorum ben de. İnsan psikolojisi, biri başlatmıştır muhtemelen, senaryomun hala eksik yanları var evet.) John Cusack üzüntüden yemeden içmeden kesiliyor, öyle ki filmden aldığı paranın hepsini kiliseye ve eğitim vakıflarına bağışlıyor, basın açıklamaları ve bu gösterişli bağışlar ise hayranları sadece daha fazla kızdırıyor.

Sonra gün geliyor ve bu kadar çok entelci, dünya sorunlarıyla ilgili geçinen kızın şimdiye kadar hiçbir olay için bu kadar ses çıkarmadığını gören tanrı da yukarda kızmaya başlıyor. "Dur hele," diyor "nereye kadar sürecek bu curcuna?" İki yıl boyunca John Cusack'a duyulan nefret bitmiyor, çığ gibi büyüyerek çoğalıyor hatta, Cusack uyuşturucuya başlıyor ve bir gün evinde ölü bulunuyor. John Cusack'ın ölü bulunduğu günü şenlik ilan etmeye kalkışan entelci genç kızlar, tanrının bardağını taşırıyorlar artık ve 2012'de sırf bu yüzeysellik yüzünden tanrı bizleri cezalandırmaya karar veriyor.

Fuck off John! What the hell have you done?!

9 Kasım 2009 Pazartesi

Ah be Tristran, naptın?

"Beni öpmeyeceksen," dedi Tristran, "benimle evlenir misin acaba?"
 Tepede sessizlik oldu. Ekim rüzgarının hışırtısı dışında. Derken bir çınlama sesi; keyif ve hoşluk içinde katıla katıla gülmekte olan, tüm Britanya Adaları'ndaki en güzel kızın sesiydi bu.
"Seninle evlenmek mi?" diye tekrarladı inanmazlıkla. "Peki her ne sebeple seninle evleneyim, Tristran Thorn? Bana ne verebilirsin?"
"Sana ne mi verebilirim?" dedi. "Senin için Hindistan'a giderim, Victoria Forester ve sana fillerin dişlerini, ayrıca başparmağın kadar büyük incileri ve çalıkuşu yumurtaları kadar büyük yakutları getirirdim.
"Afrika'ya gider ve sana kriket topları büyüklüğünde elmaslar getirirdim. Nil'in kaynağını bulur ve ona senin adını verirdim.
"Amerika'ya giderdim, ta San Fransisco'ya, altın yataklarına kadar ve ağırlığınca altına sahip olmadan dönmezdim. Sonra da onu yine buraya taşır ve ayaklarına sererdim.
"Bir sözünle uzak kuzey diyarlarına gider ve koca kutup ayılarını kılıçtan geçirip postlarını sana geri getirirdim."
"Bence çok iyi gidiyordun," dedi Victoria Forester, "kutup ayılarını kılıçtan geçirmekle ilgili bölüme gelene kadar. Ne olursa olsun, küçük tezgahtar ve çiftlik çocuğu, seni öpmeyeceğim; seninle evlenmeyeceğim de."
 Tristran'ın gözleri ay ışığında alev gibi parıldadı. "Senin için Çin'e gider ve sana korsanlar kralının elinden alacağım, yeşim ve ipek ve de afyonla yüklü devasa bir yelkenli getirirdim.
"Avustralya'ya giderdim, dünyanın ta dibine," dedi Tristran, "ve sana. Iıı..." Zihnindeki ucuz polisiyeleri iyice yoklayarak onların kahramanlarından herhangi birinin Avustralya'ya gitmiş olup olmadığını hatırlamaya çalıştı. "Bir kanguru getirirdim," dedi. "Ve opaller," diye ekledi. Opaller konusunda bir hayli emindi.

Yıldız Tozu'ndan. Neil Gaiman

30 Ekim 2009 Cuma

Satriani'nin ek mesleğini bulduk.


Meğer boş zamanlarında Microsoft ile anlaşmalı çalışıyormuş Satriani. Vay canına...

10 Eylül 2009 Perşembe

Just Like A Horror Movie

Doğaüstü olaylara inanmam aslında. Tatile ailemin yanına geldim dört gün önce, yazlıkta kendi odamda yatmaktansa salonda yatmayı tercih ediyorum, herkes uyuduğunda televizyon izliyorum, internette takılıyorum, karşımızdaki otelin wireless'inden yararlanarak. Annem benim odamda, babam da yanımdaki ranzalı odada uyuyor geceleri.

Dün herkes uyuduğunda, tam internet zamanı gelmişti ki bağlantım koptu. Talihsizliğin bu kadarı diye geçirdim içimden, kahvemi yapmışım, Guns N' Roses'in dinlemediğim albümünü koymuşum Winamp'a, sevgilimle iki messenger muhabbeti döndürelim demişim, adam bana şarkı yollamaya başlamış ki internetim gitti. Neyse dedim, madem öyle, bir şeyler izleyeyim.

Eski evimde laptop'umu evde bırakıp Onurlara gidiyordum sık sık, eve geldiğimde bilgisayarımda abuk subuk benden habersiz indirilmiş bir sürü şey bulduğumda da sinirleniyordum. Bir keresinde benden habersiz bir anime indirildiğini görmüştüm ve çok şaşırmıştım, evde anime seven ve izleyen, doğal olarak indiren tek kişi bendim. Onur'a sorduğumda "Sen mi indirdin ki?" diye, "Ne alaka, sana söylemeden niye indireyim bilgisayarına bir şey, yerin var mıdır yok mudur bilemem.." dedi, düşünceli adam. Hayır indirilen şey silip geçmeye de kıyamadığım bir şey olunca sinirim geçmişti, neyse izlerim bir ara diye bıraktım. Dün izleyeyim bakalım neymiş diye açıp uzandım karşısına.

Animenin adı: Pandora Hearts. Bilgisayarımda nerden geldiğini söz ettiğim üzere bilmediğim ilk bölümü durmaktaydı. İlk bölümün ilk dakikalarında "Aman da ne şirin çocuk çizimleri, of çok süper çizimleri var, ay ay yaratılan ortam da süper, Tim Burton bunu görse film yapardı, hehe pek güzel..." nidalarıyla sırıtırken, Tim Burton'un sevimli korku hikayeleri gibi olmamaya başladı çizimler. Gitgide, kahramanımız Oz'un yeraltındaki bir mezarlığı keşfetmesiyle ortam değişti, anime olmasına rağmen çok korkutucu çizimler arkaarkaya görünmeye başladılar, müzikler değişti, kırmızı gözlü bir anime kızımız "Kruste, krusteee..." diye üzerine üzerine gelmeye başladı ekranın. (Öldürmek demek kruste de, böyle yazılmıyordur muhtemelen...)

Sonuna kadar dayandım ilk bölümün, bir yerlerde yine sevimlileşecektir diye, sonlara doğru Oz lanetli hayallerinden kurtuldu, şatosuna döndü, hikaye gidişatına devam etti ama ben bildiğin etkilendim.

Salonda yatıyorum geceleri demiştim ya, salonda da iki gündür abuk bir voltaj yetmezliği sözkonusu, aynı anda televizyonu, uyduyu, bilgisayarı açınca sonradan salonla balkonun ışığı açılmıyor. İlk önce ışığı açınca da uydu çalışmıyor, eve elektrikçi gelmesi lazım ama kimse uğraşmıyor, herkes yazlık rehavetinde, annem balık tutmaya gidiyor, babam arkadaşlarıyla briç oynuyor, ben de kaçta yatıp kaçta kalktığım belli olmadığından "Bana güvenmeyin elektrikçi geldiğinde uyuyor bile olabilirim." diye sıyrılıyorum işin içinden. Dün gece, anime bitti, karanlıkta izliyordum, ışık yine açılmamıştı. Bir süre havasından kurtulayım diye televizyon izlemeye çalıştım, e2'de Nip-tuck varmış, kafam dağıldı, o lanetli sahneler gözümden kayboldu, uykum da gelmişti zaten.

Uzaktan kumandaya uzandım, televizyonu kapattım. Yastıklardan birini kaldırıp attım, yüksek gelmesin diye. Attığım yastık yerde gözüme çok ürkütücü göründü, kalkıp onu diğer divanın üzerine koydum. Tam yerleştim, gözlerimi kapattım. Etrafta süper bir aydınlık oldu gözlerimi kapattığım anda. Gözlerimi açamadan "Siktir, doğaüstü bişeyler oluyo, gözümü açmam lazım. İnsanın hayatında bir kere başına gelir muhtemelen doğaüstü bir şey zaten, bunu atlattım mı bi daha böyle bişey olmayacak. Gözümü açacağım, sonra görmem gereken korkunç bişey varsa onu göreceğim, muhtemelen çığlık atacağım babam uyanacak, babam gelene kadar korkunç şey kaybolacak, su içeceğim, sonra uyuyacağım." diye geçirdim içimden, kalbim deli gibi atıyordu. "Ya çığlık atamazsam, sesim çıkmazsa?" korkusu sardı bir an için ama ivedi davranıp gözlerimi açtım. Korkudan kararmış olan görüşümle odayı taradım, herhangi bir korkunçluk yoktu odada. Ev de sessizdi. Sadece lamba biraz cızırdıyordu tavanda. Lamba... Abi... Voltaj yetmiyordu, açılmamıştı ve televizyon, uydu, bilgisayar hepsi çalışıyordu ben yatana kadar. Hepsini kapatıp yattığımda, ışığın açık olup olmadığını fark etmemiştim o ana kadar yanmadığı için. Ben yatınca diğer elektronik eşyaların kapanması ve onun elektrik toplaması biraz uzun sürmüştü ve gözlerimi kapattığım an yanmaya başlamıştı.

Yahu, insan aklı nasıl çalışıyor. İyi ki bir korku animesi izledik ha.

O değil de, çoluk çocuk nasıl izliyor o animeyi?

İzlemiyorlar mı yoksa? Yoksa öyle bir anime yok mu? Bilgisayarıma hangi lanet olası kişi indirdi onu benim?

Aloo?

9 Eylül 2009 Çarşamba

I am damned.

Libby'nin Hayaleti



...


Punto'nun etrafını sis kıvrımları sarar. Bunny Junior karşıdan, yoluna çıkan her şeyi seraba çeviren hayali bir şey gibi yuvarlanarak ona doğru ilerleyen devasa sis tabakasını seyreder. Oğlan arkasına yaslanır, gözlerini kapatır ve sisin onu yutmasına izin verir.


Daha sonra, gözlerini açtığında, annesinin Punto'nun karşısındaki alçak, bej tuğla duvarın üzerinde oturduğunu görür. Üzerinde turuncu geceliği vardır. Annesi ona gülümseyip eliyle yanına gelmesini işaret eder. Yüzünün etrafında eğreltiotunu çağrıştıran sis kıvrımları dans etmektedir ve elini hareket ettirdiğinde sis, parmaklarının ucundan mor bir duman gibi akıyordur. Bunny Junior, Punto'nun kapısını açıp arabadan iner ve buğulu havanın içine yürür, küçük bir astronot gibi. Punto'nun önüne doğru süzülür, patikayı geçip duvara, annesinin yanına oturur. O anda içini nabız gibi atan bir sıcaklık kaplar ve başını kaldırıp annesine bakar.


"Çok üzgünüm, Anne," der.


Annesi kolunu boynuna dolar ve oğlan başını annesinin göğsüne yaslar. Annesi yumuşacıktır ve üzerinde başka bir dünyanın kokusu vardır. Annesidir gerçekten. 


Annesi, "Ah, canım oğlum benim, ben de üzgünüm," der ve dudaklarını oğlanın saçlarına bastırır. "Yeterince güçlü değildim." Oğlanın yüzünü ellerinin arasına alarak, "Ama güçlü olan sensin. Her zaman güçlüydün," der. Oğlan annesinin üzerine dökülen gözyaşlarını sahiciymiş gibi hisseder.


"Çok özlüyorum seni, Anneciğim."
"Biliyorum," der annesi.
"Ağlama," der oğlan.
"Gördün mü?" der annesi. "Güçlü olan sensin."
"Babam için ne yapacağız?" der Bunny Junior.


Annesi parmağını oğlanın saçında gezdirip şefkatle, "Baban sana yardım edemez. O gerçekten kayıp," der.
"Ziyan yok, Anneciğim," der oğlan, "Navigatör benim."


Annesi oğlanın saçına bir öpücük kondurur. "O küçük kalbin ne kadar iyi."
"Bu muydu bana söylemek istediğin?" diye sorar oğlan.
"Hayır, sana başka bir şey söylemek için burdayım," der annesi.
"Önce sana bir şey sorabilir miyim?"
"Olur," der annesi.
"Canlı mısın, Anneciğim? Canlı gibisin. Kalbinin atışını duyabiliyorum," der oğlan, annesine sıkıca sarılarak.
"Hayır, canım, değilim," der annesi. "Ben öldüm."
"Bu mu bana söylemek istediğin?"
"Evet, ama söylemek istediğim bir şey daha var. O da şu. Ne olursa olsun, dayanmanı istiyorum. Anlıyor musun?"


Oğlan başını kaldırıp annesine bakar.


"Evet, sanıyorum," der. "Gerçekten kötü bir şey olacağını ve benim güçlü olmamı istediğini söylüyorsun."


Annesi kollarını oğlanın boynuna dolayıp gülümser ve "Gördün mü?" der.

...

(Bunny Munro'nun Ölümü'nden, Nick Cave.)

7 Eylül 2009 Pazartesi

Anime candır, NANA canan...

Üç yıl kadar önce, anime izlemeye başladığım ilk zamanlarda, Türk animeseverlerin baştacı sitesi Anime.gen.tr'de NANA isimli bir anime dizisi hakkında bir yazı okuduğumdan beri izlemek istiyordum bu animeyi. Sonra ev arkadaşları edindim birsürü, sadece bir kez iki kişi beraber kalmıştık, benden başka bir kadınla, arada herhangi bir çekememezlik, bir husumet olmadan birbirimizi koruya kollaya kardeş gibi yaşarken, yine karşıma çıkmıştı bu anime bir sitede. "Ya aslında bak tam bize göreymiş Tomris hahaha, izleyelim mi bunu seninle?" demiştim ona, kendisi anime sevmiyordu ama, çocukken de hiç sevmezmiş Japon çizgifilmlerini, ben de o ara Elfen Lied izlediğimden, o kadar kanlı dövüşlü şeyler izlemek istemediğini söylemişti. "Bak ne güzel dedin, bu animede de zaten birbirine karakter olarak hiç benzemeyen iki kızın ev arkadaşı olmasını anlatıyormuş, indireyim ben bunu." diye indirilecekler listesine almıştım.

Kendisiyle ev arkadaşlığımız tam da NANA'daki gibi o eşyalarını alırken benim evde olmamam ve ona bir mektup bırakmamla sonlanmıştı, animeyi de hiç izleyemedik kendisiyle beraber. Fakat anasını satayım, ne kadar ilginç yahu.

NANA, ikisinin de adı Nana olan iki kızın öyküsü. Tokyo'ya giden bir trende tanışıyorlar Nanalarımız. Adaşlıkları dışında ortak tek bir yönleri bile yok. Biri kısa siyah saçlı, cool görünüşlü, deri ceketli, mini etekli, yanında gitarı olan, sigara içen çok hoş bir kadın. Diğeri ise trenin savruluşuyla gitarın üzerine iki seksen düşen, sakar, kumral, pembeli mavili giyinmiş, süslü, elinde telefonuyla devamlı mesajlaşan bir cici kız.

 
 
Yol boyunca devam eden sohbetleri sırasında rockstar görünüşlü üstteki Nana'mız, (Osaki Nana) diğer Nana'yla (Komatsu Nana) içten içe dalga geçmekte, bıyık altından "Ah bu zamane kızları.." diye gülmekte fakat aslında aynı yaştalar. İkisi de aynı amaç için, hayallerinin peşinden Tokyo'ya, büyük şehre gitmekteler. Rockstar tipli Nana'nın hayali gerçekten de rockstar olabilmek ve profesyonel müzisyen olarak para kazanabilmek, hanımkız Nana ise erkek arkadaşıyla birlikte yaşayabilmek için yolda.

Trenden indiklerinde bir daha görüşmeyeceklerini düşünen ikiliyi tesadüfler Tokyo'da ev ararken tekrar karşılaştırır. İkisi de çulsuz olduklarından, kirayı paylaşmanın mantıklı olacağını düşünerek, hiç tanımadıkları biriyle ev tutmaya karar verirler, ikisinin de diğerinin hayatı, alışkanlıkları hakkında hiç fikirleri yoktur. Ve dünyanın en eğlenceli ev arkadaşlıklarından biri başlar böylece, hanımkız Nana, rocker Nana'nın stüdyolarına gider, konserlerini izler, rocker Nana hanımkız Nana'nın sevgilisiyle dertlerini dinler, onun saflığıyla bir yandan dalga geçerken bir yandan da onu tüm kötülüklerden korumaya çalışır...

Sırt sırta beraber yaşadıkları altı ay boyunca kısa saçlı Nana'nın grubu BLAST'ın, rakip grup TRAPNEST ile çarpışmasına, Trapnest üyeleri ile Nana'larımızın aşk ilişkilerine, her kadının hayatında olduğu gibi iki kadının da hayatında basit gibi görünen birçok şeyin bir anda ne kadar karmakarışık hal aldığına tanık oluruz. Profesyonel müzisyenlerin hayatlarını, tek başına yaşamaya çalışan kişilerin iş hayatlarındaki zorluklarını, ev arkadaşlarının ilişkilerini görürüz.

Diyeceğim odur ki, bir süre Elfen Lied, Vampire Hunter D, Naruto, One Piece gibi animeleri izlemek istemeyeceğim sanırım. Bayağı bayağı bir One Tree Hill, bir O.C., bir Gossip Girl tadında bir anime dizisi izledikten sonra capon işi dövüş çekmeyecek canım sanki, kızların giydiklerine, saçlarına bakamadıktan sonra, peeeh. :)

5 Eylül 2009 Cumartesi

Beybi beybi...

David Coverdale'i ve "ooh baby baby"lerini seviyorum.

En sevdiğim Whitesnake albümü de bir sebepten ötürü Starkers In Tokyo maalesef. Evet cayır cayır Steve Vai sololarını, çok iyi klavye sololarını, hiç mi hiç aramıyorum ben Whitesnake şarkılarında. David Coverdale ve bir akustik gitar yeter.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)