24 Aralık 2010 Cuma

Çocuk Gözüyle Cinsellik

Bugün Gamze'yle çocukluklarımızdan konuşuyorduk, "çocukken onu öyle sanmazdım ben, şöyle sanardım..."a gelince muhabbet, ikimizin de çocukken ne kadar saf olduğumuz ortaya çıktı.

* Küçükken televizyonda izlediğim filmlerde genellikle öpüşme sahnesinden sonra sahne atlanırdı ve alakasız bir sahneye geçilirdi. Öpüşmeden sonra sevişmenin geleceğini fark edebilecek yaşlardaydım ama sevişmenin nasıl bir şey olduğu konusunda hiçbir fikrim yoktu. Kendi mantığımla, erkeğin kadından daha ağır olduğunu düşündüğüm için default bir sevişmede kesinlikle kadının erkeğin üzerinde durması gerektiğine karar vermiştim, aksi olursa kadın ezilebilirdi erkeğin ağırlığı altında. Bunun böyle olması gerektiğinden o kadar emindim ki bir gün bir filmde sevişme sahnesini atlamadıklarında ve erkeğin kadının üzerine çıktığını gördüğümde ağzım açık kalmıştı ve ablam dalga geçmişti benimle "Hahaha çok şaşırdı yazık, kıyamam, nasıl dikkatli izliyor." diye. Oysa benim şaşırma nedenim kafada bitirdiğim ve kesinleştirdiğimin mantığımın uygulanmamasıydı. Hahah.

* Gamze, bir gün annesiyle bir film izliyormuş, Ahu Tuğba'nın oynadığını da hatırlıyor ama filmin konusunu hatırlayamıyor, sadece bir sahne aklında kalmış ki, filmde "Kız değil bu, kızınızı geri alın, kız çıkmadı." repliği kullanılıyormuş. "İlk kez beynimin o kadar zorlandığını hissettim, hiçbir şekilde mana veremiyordum. E kız işte, evlenene kadar hiç mi yüzünü görmemiş ki kız olmadığını fark etmemiş, erkek miymiş? Ama erkek de değil ki, kız işte aynen. Bildiğin kız... ?" diye mavi ekran vermiş kızcağız.

* Okumayı küçük yaşlarda sökmüştüm ve ilkokuldayken büyüklerin okuduğu romanları okutmaya başlamışlardı bana. Okuduğum bir romanda kızoğlankız kelimesi geçiyordu. Düşündüğüm ilk şey, cinsiyet değiştirme operasyonuyla kişinin önce erkeğe dönüştüğü, sonra ondan da memnun kalmayıp tekrar kadına dönüştüğüydü. Aklımda da çok çirkin bir kız imajı belirmişti nedense, o kadar çirkin ki kadın olarak da bir boka benzemiyor, cinsiyetini değiştiriyor, o şekilde de mutsuz oluyor, tekrar kadına dönüşüyor ama erkeksi bir kadın, bıyıklı falan...

* Gamze, izlediği filmlerde duyduğu yatmak fiilini gerçekten dümdüz şekilde yatmak, uzanmak olarak algılıyormuş küçükken. Bir filmde "Onunla yattıktan sonra hamile kaldım." cümlesini duyunca dünyası şaşmış tabi. Birisiyle yanyana yatınca hamile kalınabileceğini düşünmüş epey bir süre.

Çocukken sandığımız diğer şeylerden de çok konuştuk ama bunları buraya yazmak istedim, ne kadar masum ve komikmişiz, şimdi hemen yanlış bir yerde bir "koymak, becermek, vermek" duyduk mu ahoahahaoahoerhohroahaohao diye gülen insanlarız ayı gibi. Yani öyle insanlar da değiliz de ne bileyim, güldüğümüz de oluyor, aklımız her şeye çalışıyor, bilmediğimiz şey yok amk.

23 Aralık 2010 Perşembe

Denizcilikle İlgili Yanlış Bilinen İki Husus

Sweet Leaf'le birlikte vizelere giriyoruz yazı dizisinin ikinci yazısı bu. Deniz ticareti hukuku çalışıyordum, sizlerle de paylaşmak istedim.

Kaptanın seyir defteri olgusunu hepiniz biliyor olmalısınız, bilim kurgu filmlerinden, Jules Verne kitaplarından falan aklınızda kalmıştır bir şeyler. Bir gemi ve bir kaptan varsa orda kaptanın tuttuğu bir günlük olur. Ama bu günlüğü roman gibi yazar. Üzerinden çok da geyik malzemesi çıkar, Umut Sarıkaya yazılarında da kaptanın seyir defteri yazıları görmüşlüğüm oldu.

Zannedilen: Kaptanın seyir defteri, yolculukta kaptanın tuttuğu kişisel günlüğüdür.
Doğrusu: Kaptan niteliğindeki deniz adamı, gemi jurnali, diğer bir deyişle seyir defteri tutmak yükümlülüğüyle bağlıdır. Kanuni bir yükümlülük olan bu seyir defterinin muhtevası şunlardır:
1. Hava ve rüzgarın hali;
2. Geminin takip ettiği rota ve katettiği mesafeler;
3. Geminin bulunduğu tul ve arz dairesi;
4. Sintinelerdeki su yüksekliği.
Bundan başka şunlar da jurnala yazılır:
1. İskandil edilen su derinliği;
2. Kılavuz alınması ve kılavuzun gemiye girdiği ve ayrıldığı saatler;
3. Gemi adamları arasındaki değişiklikler;
4. Gemi meclisince verilen kararlar;
5. Gemi veya yükünün uğradığı bütün kazalar ve bunların tafsilatı.
Gemide işlenen suçlar ve verilen disiplin cezalarıyla gemideki doğum ve ölüm vakaları da jurnala yazılır. Mani olmadıkça her gün kayıt yapılır. Gemi jurnalı kaptan ve ikinci kaptan tarafından imzalanır.

Bir diğer husus da kaptan nikahı.

Zannedilen: Gemi kaptanlarının uzun yolculukta zorunlu olan hallerde nikah kıyma yetkisi vardır.
Doğrusu: Kaptan gemiyi sevk ve idare eden en yetkili kişidir. Kaptanın temsil yetkisi vardır ve birinci derecede sınırsız sorumludur (bütün malvarlığı ile). Hem ulusal hem de uluslararası mevzuatı iyi bilen gemi adamları arasından seçilmiş olmalıdır. Bağlama limanı içinde kısıtlı yetkileri olsa da bağlama limanından uzaklaşıldıkça yetkileri artar. Disiplin amiri olarak en üst düzey yetkilidir. Evlendirme yetkisi yoktur.

Ahaha nasıl bir yanlış biliniyorsa evlendirme yetkisinin olmadığı özel olarak belirtilmek zorunda hissedilmiş.

19 Aralık 2010 Pazar

2010 Top 5 / 2011 Wishlist

İngilizce başlık atıp Türkçe yazı yazma konusunda uzmanım çünkü.

1. Bu yıl sınırları dahilinde, 6. yılımda son sınıf olma şerefine (peh) eriştim.
2. Çok ama çok güzel bir eve taşındım. Çok güzel. Çoook güzel. Duvarları mavi, 1+1, kampüse en fazla 50 adım falan işte. (Arada bir ev ve bir cami var.) Sonracıma klimalı, çok güzel açık mutfaklı, çift camlı, çelik kapılı, pencereleri demir korumalı. Daha da iyisi geliyor: bütün apartman öğrenci evi (zira 1+1 ve yarıyarıya eşyalı ehah) ve ev sahibi değil de bir mal sahibi var, hiç kimse girene çıkana, gürültüye mürültüye karışmıyor. Ev sahibi ve ev konusunda şanslıyım ama bu benim en güzel evim, çok mutluyum, evimi çok seviyorum.
3. Güzel bir yaz geçirdim, üstelik çok yoğun bir tempoyla, haftasonu tatilim bile olmadan çalışıyor olmama rağmen iki kere İzmir'e bile gelebildim.
4. Babamla sevgilimi, sevgilimin doğum gününde rakı içerlerken seyredebildim. Bu şahane bir şeydi, ilk kez yaratabildiğimiz bir andı dört yıl boyunca. =)
5. 2010 resmen detoks yılıydı, tüm yıl çok sessiz, olaysız, sakin, rahat, huzurlu geçti, buna ihtiyacım varmış, tek bir olay değil ama bu huzuru da 2010'un güzelliği olarak görüyorum. Hatta sıklıkla "Hiçbir şey değişsin istemiyorum." diyip durdum bu yıl. Evimin değişmesi güzel olmuş ama. O iyi.

İstek listemin de bokunu çıkarmayacağım, beş istek yeterli. Sonuçta hepimiz High Fidelity'den etkilenmiş bir nesliz, top 5 iyidir.

1. Mezun olayım 2011'de. Piliiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiz.
2. 2010'un huzuru devam etsin, "hiçbir şey değişmesin".
3. Yeni bir bilgisayar istiyorum. Oha maddiyat.
4. Ev kaydı, Kaptan'la benim iki yıldır falan becerebilmek için kasıldığımız bir şey. Evde kullanılabilecek kayıt programlarını o araştırıyordu, ben tek gitar ve vokalle dinlenebilecek şarkılar düşünüyordum, beraber çalabileceğimiz ve söyleyebileceğimiz şarkılar araştırıyorduk... Ne zaman bir şarkıya çalışmaya başlasak ya ev değiştirdim, ya sınav dönemi araya girdi, Kaptan bir program indirdi, bilgisayarına format atması gerekti... Lütfen 2011'de en azından bir Hallelujah kaydedelim. Ay indie'ci olup çıkarmışız.
5. Bu yaz İzmir'de kalayım istiyorum, lütfen bu da gerçekleşsin, doğru düzgün bir staj ayarlayabileyim, öğrenciyi/yeni mezunu hizmetçi gözüyle görmeyen bir hukuk bürosu bulsam keşke.

Lüğtfeeeğn.

(Bonus istek: Yeni yılda Nick Cave İzmir'e konser vermeye gelsin. İzmir'e kadar gelsin, hatta o ara benim sınavlarım olursa ya da param olmazsa da gidemezsem konserine evime kadar gelsin, Kaptan'la ne kadar güzel ağırlarız biz onu, gerçekten, rakı açarız, sigara da içebilir evde. Ben de o gecenin şerefine yeniden sigara içerim hatta. Evet ya, olsa ya bu?)

16 Aralık 2010 Perşembe

10 Aralık 2010 Cuma

Bir "farkındalık" aracı olarak peynir.

Anadolu yakasının kıyı ilçelerinden Üsküdar'ın, diğer kıyı ilçelere kıyasla, daha mütevazi bir görünümü vardı... Sakinlerinin çoğu, ya düşük gelir grubundan aileler, ya da üniversite öğrencileriydi... Burada oturan bir üniversite öğrencisi olan Ozan da, sıkıcı semtte evi olan çoğu üniversiteli gibi boyalı makyajlı bir hayat yaşıyordu... Kendine, İngiliz rock gruplarından, Amerikan dizilerinden renkli bir dünya kurmuştu... Ama bazen öyle anlar oluyordu ki, Ozan'ın, içine girdiği bu kabuktan sıyrılıp, kendini dış dünyaya atması gerekiyordu...

"Peynir bitmiş..."

Ender Yıldızhan, "İstanbul ve Kadınlar", UYKUSUZ, 25 Kasım Perşembe 2010
 

8 Aralık 2010 Çarşamba

Walrus



  • "Ben Walrus'um" ("I am the Walrus" şarkısından)
  • "Walrus Paul'du!" ("Glass Onion" şarkısından)
  • "Walrus bendim, ben artık John'um" ("God" şarkısından)

John Lennon (9 Ekim, 1940 – 8 Aralık, 1980), şarkıcı, söz yazarı, gitarist, politik eylemci, mizah yazarı, ressam ve yazar.

26 Kasım 2010 Cuma

Kuragehime: Hepimiz Tsumuki'yiz, Hepimiz Amarlar'danız.

Bazen ritüel haline getirdiğiniz şeylerden sıkılıp yeni şeyler arıyor musunuz siz de? Gerçi yeni şey dediğim yine bilgisayar başında oturtacak, asosyal yapacak başka bir anime serisi ama olsun yeni mi, yeni.

One Piece çılgınlığım yatıştı. Haftada bir bölüm falan izliyorum artık. True Blood çılgınlığım da yatıştı. Deadman Wonderland'de okumadığım birsürü çevrilmiş bölüm birikti, Manga Suyu'na gelen one-shot'ları daha okumadım. Ama hiçbirini okuyasım, izleyesim de yoktu. Suspusningi "Manga Suyu'nda bizim çevirdiğimiz bir seri var bak Kuragehime, lütfen bir ara göz at çok güzel." dedi ve onu da izleyesim yoktu, yeni bir seriye başlayıp üç beş bölüm sonra "Ne zaman biter bu, bitmiyor arkadaş..." demek istemiyordum. Bir de baktım on bir bölümcükmüş.



İlk dört bölümün fansub'ı ve altyazısı Manga Suyu'nda mevcut.

Konusu da şöyle oluyor bu serinin. Tsumuki adında, tasarımcı olmak için ailesini ve kasabasını bırakıp Tokyo'ya gelip yerleşen bir kız var başrolde. Tsumuki genel anime kahramanı kızlar gibi uzun bacaklı, güzeller güzeli sırma saçlı değil bir kere. Kısa boylu, hafif tombul, kapkara çalı gibi kaşları olan, gözlüklü, çirkinmiş gibi gözüken ama doğal bir sevimliliği, tatlılığı olan bir kız. Zaten umrunda da değil. Tokyo'da yaşadığı apartmanda (ki bu apartman yurt gibi, tuvaletler, banyolar, salon ortak kullanma alanları ve yaşayanlar ayrı odalara sahipler.) güzel, süslü bir kız pek hoş karşılanmıyor. Kendilerine "Amarlar" diyen beş genç kız ve bir kadın bu apartmanda yaşıyorlar ve hepsinin tek ortak özelliği birer otaku olmaları.

Otaku'yu biz anime/manga otakusu ya da oyun otakusu olarak kullanıyoruz ama aslında herhangi bir şeye saplantı derecesinde bağlı olup o şeyle ilgili her şeyi biriktiren, her şeyi araştıran, odasını çöplüğe dönüştürecek kadar koleksiyon bağımlılığı olan, bir şeye aşırı bir hayranlığı olan kişi demek. Amarların içinde de geleneksel Tokyo kıyafetleri otakusu, Japonya demiryolları otakusu, Üç Krallık adında bir fantazi hikayesinin otakusu olan kızlar var. Tsumuki'nin bağımlılığı ise denizanaları. Çocukluğundan beri denizanalarına karşı özel bir ilgisi olan Tsumuki tasarımcı olmak için geldiği Tokyo'da devamlı denizanası resmi çiziyor, denizanalarıyla ilgili dergiler, kitaplar okuyor ve iş başvurularına bile gitmiyor. Çünkü Amarların diğer bir özelliği de "stylish" diye adlandırdıkları insanlarla konuşamamaları. Aklınıza The Big Bang Theory'de kadınlarla konuşamayan Raj'ı getirin. Raj'ın iyi giyimli insanlarla konuşamayan versiyonları da Amarlar işte. Amarların karşı olduğu "stylish" insanları, bu seriyi Türkçe'ye kazandıran sevgili çevirmenimiz Sladhaugd (oha yine ezbere yazabildim nick'ini heheyt) "stylish"i "tiki"ye çevirerek neşemize neşe katıyor.

Konuyu epey dağıttım, sadece Amarların hayatlarından kesitler izlemiyoruz seride, bir "hayattan kesitler" serisi değil bu, bir plot'u da var serinin. Hemen ilk bölümden ufak bir özet geliyor:

Tsumuki bir gece şehirde dolaşırken bir akvaryum dükkanının vitrininde denizanaları görüyor ve vitrin karşısında hayallere dalıyor. Fakat o da ne! Aynı akvaryumda yaşayamayacak iki farklı çeşit denizanasını bir akvaryuma koymuşlar! Felaket! Tsumuki dükkan sahibini bu konuda uyarmak istiyor ama içeri göz atmasıyla birlikte kendisiyle bir kavgaya girişiyor: içerdeki tek yetkili tiki bir erkek. Bir erkekle, üstelik bir tikiyle konuşamayacağını düşünürken denizanasının ölümünü göze alamıyor ve içeri dalıyor. Ancak dükkan çalışanı Tsumuki'nin anlatmaya çalıştıklarını çok saçma buluyor ve onu dışarı atıyor. Tam bu sırada kalın bir kadın sesi duyuluyor ve sesin sahibi olan başka bir tiki kadın buyurgan bir ifadeyle denizanasını satın alıp Tsumuki'ye veriyor, kadınlığını kullanarak dükkan sahibine istediğini yaptırıyor. Denizanasını evine götüren Tsumuki, yol boyunca kendine eşlik eden bu garip kadını çözmeye çalışıyor. Kadınsa gerçekten garip bir şekilde kendini zorla yatıya davet ettirip o gece Tsumuki'nin odasında kalıyor.

Tsumuki, apartmana bir tiki soktuğu için kendisini kötü hissediyor ama denizanası iyiliği karşılığında kadını misafir etmekten çekinmiyor. Neyse ki içeri soktuğu kişi sadece bir tiki. Çünkü bu apartmanda erkekler kesinlikle kabul edilmiyor ve apartmana bir erkek sokan apartman sakinini diğer otakular acımasız bir şekilde dışlıyorlar. Gizemli kadınla aynı odada uyuyan Tsumuki, sabah kalktığında kadının pembe ve uzun peruğunu bir köşede görüyor. "Neyse o kadar da garip değil, bugünlerde tikiler görünüşlerine o kadar saplantılılar ki peruk bile takıyorlar zaten..." diye içinden geçirirken yerde yatanın bir erkek olduğunu fark etmesiyle işler değişiyor...

Kuragehime çok değişik bir komedi serisi, MyAnimeList'te josei diye de etiketlenmiş, daha josei'lik bir durum görmedik (heyecanla beklemek, ahahah) ama on bir bölümde hikayenin suyunun çıkmayacağı, aksine tadını damakta bıraktıracağı kesin.

Son sözüm: opening'i bu kadar sevimli olan bir anime daha var mı yahu, konunun sinemayla alakasının olmamasına karşın opening'te çeşitli filmlere göndermeler var:

8 Kasım 2010 Pazartesi

Bu bir ilan değildir.



Magritte göndermesini anlamayanlar dışarı.
Yok yok şaka, anlamayanlar da kalsın, çok ihtiyacımız var düzenlemeciye. Şimdi bu Paint eserini şundan dolayı koydum, hem Magritte’in “Bu bir pipo değildir” resmine bir nazire olsun, latife yapayım ortam şenlensin diye. Hem de bakın eğer manga düzenlemeleri benim elime kalırsa ne biçim şeyler okuyacağınızı göstermek için. Bizim çok az düzenleyicimiz var. Onların da kırk beşer, ellişer projesi var (evet abarttım). Biz çevirmenler ne kadar hızlı çevirirsek çevirelim onlar ellerindeki işleri eritemiyorlar, yeni çevirileri düzenleyemiyorlar, projelerimiz oldukça geç düşüyor sitemize. Bu yüzden yeni düzenleyiciler arıyoruz. İlgilenen olursa iletişim: iletisim@mangasuyu.com adresinden. 

6 Kasım 2010 Cumartesi

Kitap Mim'i. - Guguk Kuşu

Çay Tost Ayran'ın yazarı İlnevya mim'lemiş. Hemen yapıyorum ki sonra unutmayayım.

Kitaplığınızın karşısına geçin. Gözlerinizi kapatın. Derin bir nefes alın. Elinizi kitapların üzerinde gezdirin ve birini seçin.
Şimdi gözlerinizi açın. Bir kitap seçmiş durumdasınız. O kitabı satın aldığınız ya da hediye gelmişte olabilir anı hatırlamaya çalışın. İlk kez okuduğunuzda neler düşünmüştünüz, hatırlayın.
Şimdi sayfaları şöyle hızlıca bir dolanın ki, kitabın kokusu burnunuza gelsin. Evet, ne güzel bir koku bu!
55. sayfayı bulun. Sayfayı tekrar okuyun. Sayfadan bir paragraf seçin ve mim konusu olarak bunu blogunuza yazın. Daha sonra siz de arkadaşlarınızdan üç tanesine cevaplaması için gönderin.


~~~


Seçtiğim kitap Ken Kesey'den Guguk Kuşu (One Flew Over The Cuckoo's Nest). Kitabı 17 Haziran 2010'da Bornova'daki bir sahaftan aldım. Takıntılı gibi tarihi tam olarak hatırlamıyorum, tarih en son doğum günümün tarihi. :) Sıkıcı geçen bir doğum günüydü, azıcık renk gelsin diye bir sahafa dalmıştık sevgilimle, bana Tom Robbins'ten Pancarın Dansı'yla birlikte bu kitabı almıştık, ona da Küçük Prens'i. Hatta kitabın kapağında da Jack Nicholson var, öpücük atar gibi, çok fail bir kapak.


İlk kez okuduğumda neler düşündüğümü de yazayım ama kitabın sadece ilk birkaç sayfasını okudum, sonra yeniden başlamak üzere İzmir'e getirdim. İlk okuduğumda Altınoluk'ta, otelde çalışıyordum. Oteldeki garson bir kızla ve bir temizlik görevlisiyle aynı evde kalıyorduk, personel evinde. Onların dedikodu yaptıkları anlarda kendi kendime kalabilmek için ya müzik dinliyordum ya kitap okuyordum yatakta, sonra da yorgunluktan uyuyakalıyordum zaten, bu ruh halinde başladığımda kitaba, kitabın ilk sayfalarındaki akıl hastanesi ve hemşire tasvirleri benim çok üzerime gelmişti. Kötü bir psikolojideydim, çalışırken eğleniyordum ama alışkın olmadığım bir hayatın içindeydim, beden gücüyle çalışmaya alışkın değildim, günde on iki saat mesaiye alışkın değildim, üzerine bir de kendi evime dönemeyecek kadar yorgun olup hemen karşıdaki personel evinde kalıyor olmanın verdiği çöküntüyle bu roman bana pek iyi gelmemişti, bunu bırakıp yerine sanırım Mülksüzler'i okumaya başlamıştım. Filmini de izlemedim bu arada. Mim'de de zaten "ilk okuduğunuzda" neler düşündüğünüzü yazın diyor. İlk okuduğumda hiç sevmedim. :( İkinci okuyuşumda ve bitirişimde de zaten Rafların Arasından'a yazarım. 


55. Sayfa 3. Paragraf:


Öğleden önce yine o sis makinesini çalıştırmaya başladılar. Ama neyse bunu sonuna kadar açmamışlardı. Sis fazla yoğun değildi, kendimi iyice zorlarsam çevremi görebiliyordum. Günün birinde kendimi zorlamaktan vazgeçecektim. Kendimi bırakıp, diğer Kronik'lerden bazılarının yaptığı gibi o sisin içinde yitip gidecektim. Ama şimdiki halde yine hasta beni ilgilendiriyordu.


İlnevya'ya bu güzel mim konusu için teşekkür ederim. Benim bu görevi verdiğim üç arkadaş da:


Sycorox (Hoşuna gideceğini düşündüm.)


Çavlan (Kediler ve Kitaplar olduğu için bloğun adı, direkt Çavlan da aklıma geldi.)


Üçüncü olarak Suspus'a gönderecektim mim'i, bloğunu kapattığını şimdi fark ettim, noluyo lan?! :p


Ben de üçüncü olarak Tayfun'a göndereyim. Bakalım yapar mı ki...



Atışma

Önce şu var:



Delilah'a söylenen Samson der ki:

Lady Delilah - she enslaves me
I'm bound and chained by her lies
One look in her eyes and she breaks me
And I fall down like rain
As the wind sings her name

Oh, Delilah…
I was the strongest man alive
Till you came along - my Delilah

She deceived me but believe me it was alright
To touch her lips was to kiss the blades of her knives
Why do things we know are wrong feel so right?
Worth a lifetime of pain
For one night to sing her name

Oh, Delilah…
I was the strongest man alive
Till you came along - my Delilah

Well I'll never be the same
Cause that girl - yeah, she's to blame
How could I love again
Since she took my heart away.

And then someone said her name
And I tore at my flesh to dull the pain of the sound
And ripped from the chains and the walls came down
And I lay covered and bound

And I called out her name…

I was the strongest man alive
Till you came along - my Delilah


Bunu gören Delilah boş durur mu hiç?:



Mikrofonumuzu uzattığımız Delilah da Samson için şunları söyledi:

You are my sweetest downfall
I loved you first, I loved you first
Beneath the sheets of paper lies my truth
I have to go, I have to go
Your hair was long when we first met

Samson went back to bed
Not much hair left on his head
He ate a slice of wonder bread and went right back to bed
And history books forgot about us and the bible didn't mention us
And the bible didn't mention us, not even once

You are my sweetest downfall
I loved you first, I loved you first
Beneath the stars came fallin' on our heads
But they're just old light, they're just old light
Your hair was long when we first met

Samson came to my bed
Told me that my hair was red
Told me I was beautiful and came into my bed
Oh I cut his hair myself one night
A pair of dull scissors in the yellow light
And he told me that I'd done alright
And kissed me 'til the mornin' light, the mornin' light
And he kissed me 'til the mornin' light

Samson went back to bed
Not much hair left on his head
Ate a slice of wonderbread and went right back to bed
Oh, we couldn't bring the columns down
Yeah we couldn't destroy a single one
And history books forgot about us
And the bible didn't mention us, not even once

You are my sweetest downfall
I loved you first 


~~


Not: Samson, gücünü uzun saçlarından alan bir savaşçı. Delilah da onun sevdiği kızıl saçlı kadın. Bir gün Delilah, Samson'a ihanet edip o uyurken Samson'un saçlarını kesiverir. 

11 Ekim 2010 Pazartesi

Rock'n roll sinemaya sıçrarsa...

İlk olarak School of Rock... Zaten bu yazıda Jack Black'in adı oldukça geçecek gibi geliyor bana.

Jack Black'in canlandırdığı Dewey Finn, bir rock grubunun gitaristidir, ev arkadaşının iş bulması yönünde yaptığı ısrarlar karşısında gitgide bunalmış ve grubunun başarısızlığı yüzünden de umutsuzluğa kapılmaya başlamıştır. Bu sırada öğretmen olan ev arkadaşının cevaplaması gereken bir telefonu cevaplayarak kendisinin ve bir sınıf öğrencinin hayatını değiştirir. Jack Black, rock'n roll kültürü ve komedi konusunda bir deha, kendisini Tenacious D adlı komedi-rock grubundan da tanıyoruz, School of Rock filminde, bir sınıf öğrencinin ruhuna rock'n roll tohumları ekmesini ve onlardan bir rock grubu oluşturmasını zevkle izliyoruz. Film boyunca rock'n roll, punk rock ve r'n'b kökenlerine değiniliyor.

http://www.imdb.com/title/tt0332379/

Tenacious D: The Pick of Destiny, Jack Black'in diğer bir filmi, bu daha çok müzikal tadında ilerlemekte, tüm müzikler Tenacious D bestesi. Kickapoo kasabasından aile baskısından kurtulup bir rock yıldızı olmak için kaçan JB'nin KG ile tanışıp birlikte müzik yapmaya karar vermeleri, bu arada da "kaderin penası" adı verilen efsanevi bir penanın ardında maceradan maceraya koşmalarının hikayesi... Filmin ilk beş dakikası, dünyanın en sevimli şarkısını ve en şaşırtıcı featuring'ini barındırıyor: Jack Black, Ronnie James Dio ve Meat Loaf. Film boyunca selam durulan diğer rock efsaneleri ve sinema şaheserleri de sürpriz olsun.

http://www.imdb.com/title/tt0365830/

Almost Famous. William Miller, 14 yaşında, kendi halinde bir çocuktur. Hayatı, evden kaçan ablasının ona bıraktığı bir dolu plağı ve rock'n roll radyo istasyonlarını dinlerken değişir. Yeni çıkan albümleri ve grupları inceleyen yazılarını müzik dergilerine göndermeye başlar ve sonunda Stillwater adlı grupla ilgili yazdığı bir yazı Rolling Stones'ta basılır. Bu yazının yazılış aşamasında bir turne boyunca Stillwater'la birlikte gezecek ve onlarla röportaj yapacaktır, böylece William, rock'n roll dünyasının iç yüzüyle tanışır, hayranı olduğu gruplarla yakın ilişkiler kurmanın hayal kırıklığını yaşar, aşık bile olur...

http://www.imdb.com/title/tt0181875/

Ray Charles biyografisi olan RAY. Bu filmde Ray'in ufak, taşralı, kör Ray Robinson'dan, dünyayı sarsan piyanist Ray Charles'a dönüşünü izliyoruz. Film Ray Charles'ın müzik yapmak için şehre gelişiyle başlasa da flashback'lerle çocukluğuna da epey yer veriyor, Ahmet Ertegün tarafından keşfedilişinden Atlantis Records'u terk edişine kadar olan yıllarını da eksiksiz olarak içeriyor. Ray Charles'ın başarıları kadar hataları ve korkularına da yer verilmiş, kronolojik sırayla tüm hit şarkılarını da dinleyebiliyoruz film boyunca, üstelik Hit The Road Jack ve The Mess Around gibi kimi şarkıların nasıl yazıldıklarını, hikayelerini de görebiliyoruz. Jamie Foxx bu filmdeki performansıyla Oscar kazanmış ve bunu epey haketmiş, hem gerçekten piyano çalıyor filmde, hem de hiçbir şekilde gözünüzü tırmalamadan, gerçekten bir kör gibi hareket ediyor ve buna rağmen mimiklerini kullanıyor, yahu anlatmakla olmaz, adam gerçekten Ray Charles olmuş filmde!!

http://www.imdb.com/title/tt0350258/

Ve bir Beatles müzikali: Across The Universe. Jude adındaki kahramanımız babasını bulmak için Liverpool'dan, New York'a gelir. Burda Max adında bir arkadaş edinir. Max'ın kardeşi Lucy'e aşık olur, arkadaşları Sadie, Jo-Jo, Prudence ve diğer (Beatles şarkılarının hikayelerini anlatan diğer) karakterlerle birlikte rock'n roll bir hayat sürerlerken Vietnam savaşı için Max askere alınır... Filmin özelliği şudur ki, olayların gidişatı Beatles şarkılarıyla anlatılmaktadır, her karakter bir Beatles şarkısı için ordalar, film Girl ile başlayıp All You Need Is Love'la bitiyor, şarkılar oyuncular tarafından seslendirilmiş, soundtrack albümü de epey edinilesi. Özellikle filmde karşınıza yeni nesil bir Janis Joplin çıkacak, ona dikkat etmenizi öneririm: Dana Fuchs. Bir de konuk oyuncu olarak U2 Bono da görünüyor, I Am The Walrus'u söylüyor, kendisinden hiç hazzetmem, kendisine tek beslediğim bir gıdımcık sempati bu sahne sayesindedir. Evet onun da pek şeyinde bu durum hahaha.

http://www.imdb.com/title/tt0445922/

Dün kahkahalar eşliğinde izlediğim film: Get Him To The Greek. Bu filmi ben de bir blogda görüp merak etmiştim, hemen ben de tanıtmalıyım hehe. Aaron, doktor adayı kız arkadaşıyla birlikte yaşayan bir plak şirketi çalışanı. Yaşanan bir kriz ortamında, plak şirketinin kıçını toparlamak için bir fikrini patronla paylaşır ve geçireceği kabus gibi günler başlar. Aldous Snow, yaşayan son rock yıldızıdır, hala ölmemiştir, hala uyuşturucu kullanır, hala kadınlar tarafından arzulanmaktadır ve hala müzik yapar. Aaron plak şirketine Aldous Snow için bir "onuncu yıl konseri" organize etme planını sunar ve Aldous Snow'u İngiltere'den Amerika'ya, Greek Theatre'a getirme görevi o andan itibaren Aaron'un omuzlarındadır. Tabi zavallı Aaron, hayranı olduğu Aldous'la nasıl başedeceğini hiç ama hiç bilmemektedir, Aldous'un ayık olduğu anlar çok az olduğu gibi o ayık olduğu anlarda da aklı sekste ya da uyuşturucudadır. Üstüne üstlük bu İngiltere - Amerika yolculuğu sırasında uzun zamandır görmediği babasını ve eski sevgilisini de görmeye karar verir. Aaron'un tek isteği Aldous'u zamanında Greek'e yetiştirebilmektir...

http://www.imdb.com/title/tt1226229/

Grease. Okulun piç diye tabir ettiğimiz çapkın çocuğu Danny Zuko'yu o eğitim-öğretim yılının başında (ahahaha eğitim-öğretim yılından başka bir kavram gelmedi aklıma) büyük bir sorun bekliyordur. Yazın sadece bir yaz aşkı olacağını düşündüğü Sandy adındaki güzel, terbiyeli, sevimli kızcağız onun okuluna transfer olmuştur. Danny, Sandy'i pek önemsemediğini göstermeye çalışır, "çapkın"lığından ödün vermemek için arkadaşlarının yanında Sandy'le ilgilenmez, araba yarışlarıyla, kızlarla, rock'n roll'la, sigarayla, içkiyle ilgilenir ama aslında bütün düşündüğü Sandy'dir... Sandy de bu arada Danny'nin ilgisini çekebilmek için sevimli bir kızdan, deri pantolonlar falan giyen, çılgın bir kıza dönüşmeye karar vermiştir. Ünlü müzikal Grease'i bu filmlerin arasında saymazsam olmazdı sanırım.

http://www.imdb.com/title/tt0077631/

John Travolta demişken, müzikal demişken Hairspray'den de bahsetmek lazım sanırım. Bu pek rock'n roll değil, pek güzel de değil ama Grease'in şen şakrak havası var, aynı tarz bir müzikal, müzikler de yine epey rock'n roll ve blues etkileri taşıyor. Şişko ama sevimli kızımız Tracy'nin en sevdiği şov, yeni dansçılar almak için bir eleme yapacaktır, Tracy'nin aşık olduğu okul arkadaşı da bu televizyon programında dans etmektedir. Şov için elemelere katılmak isteyen Tracy'e, John Travolta olan annesi, şişman olduğu için onunla dalga geçeceklerini düşündüğünden izin vermez...?! Hehehe, eğlenceli bir müzikal işte.

http://www.imdb.com/title/tt0427327/

Bir KISS filmi: Detroit Rock City. Bu film de eğlencelik bir gençlik filmi olmaktan öteye gidemiyor aslında ama KISS hayranları için anlamı çok daha değişik olsa gerek. Dört arkadaşın bir KISS konserine gitmeye çalışmalarını anlatıyor film ve aklımda kalan tek sahne Beth'in çaldığı sahne, esas oğlanın aşık olduğu kızın adı Beth'ti falan. Film boyunca çalan şarkılar izlemeye değer. Bir de ne kadar basit anlatılmış olsa da rock'n roll ruhu ya, yerim, gencecik çocuklar bir konsere gidebilmek için neler yapıyorlardı neler... Ben bir şurdan Ozzy Osbourne'a gitmek için yeterli çabayı gösteremiyorum, kenara para ayıramıyorum falan of.

http://www.imdb.com/title/tt0165710/

                                                             ************************

Birkaç film daha var bu kategoriye koyacağım ancak onları ikinci bir post oluşturup öyle tanıtacağım sanırım, bu filmlerin beni etkileyen sahnelerini ya da trailer'larını da eklemek istiyordum, bölmezsem çok uzun olacaklar... Önce burdaki filmlerin kimi sahneleri gelsin o zaman:

Videonun dili yabancı bir dilde olsa da zaten yüzde yetmişi Ramones eşliğinde: Bir sınıf çocuğa nasıl rock'n roll öğretilir: http://www.youtube.com/watch?v=cQ4LJebvtB4&feature=related

Ve işte muhteşem Kickapoo videosu, Jack Black & Meat Loaf ve Ronnie James Dio: http://www.youtube.com/watch?v=hvvjiE4AdUI


Burda da JB ve KG'nin karşılaştığı anı görüyoruz hahah: http://www.youtube.com/watch?v=MTVl8u9wtMI

JB ve KG'nin şeytana meydan okuması (videoda şeytanı da Dave Grohl oynuyor): http://www.youtube.com/watch?v=0BMWtfodDCg

Yine izledim yine gözlerim doldu ve tüylerim diken diken oldu, müziğin insanları nasıl da bir araya getirdiğini gösteren bir Almost Famous sahnesi: http://www.youtube.com/watch?v=7Qn3tel9FWU

Penny Lane'i de sizlere göstermeden geçemem: http://www.youtube.com/watch?v=ccvdDTqo95s

RAY'in çok güzel sahneleri vardı göstermek istediğim ama bulamadım, trailer: http://www.youtube.com/watch?v=w8lAgwrxndk

Merhaba, siz Lady Gaga kliplerine koreografi harikası diyip "Göndermeleri var, mükemmeeeel..." diyenlerden misiniz? Across The Universe'ten I Want You (She's So Heavy) sizler için geliyor, göndermeyi ve düzenlemeyi görün bakalım hahaha: http://www.youtube.com/watch?v=mX6dHWyqwNo

Bir de sizi bu filmde yeni Janis'i göreceksiniz diye heyecanlandırdım, ağzınıza bir parmak da bal çalayım tam olsun, Dana Fuchs - Why Don't We Do It In The Road?: http://www.youtube.com/watch?v=aIG2eOtNBkQ

Get Him To The Greek'te de spoiler olmayacak bir video bulamadım, ne koysam şimdi, izlerken o anın büyüsü kaçacak. Trailer: http://www.youtube.com/watch?v=N6ixkr0-qvo

Bu da Grease müzikalinin en ünlü şarkısı: http://www.youtube.com/watch?v=zHFbhhi_XVc

Hairspray'den "The Corny Collins Show": http://www.youtube.com/watch?v=8exH-bRvqEE

Detroit Rock City trailer: http://www.youtube.com/watch?v=jMkoxVhlpYQ

*****

Bu yazının devamı gelecektir...

21 Eylül 2010 Salı

Deadman Wonderland



Bir süredir anime izleyemiyorum. İzlemeye başladığım her animeyi ilk on dakikasında kapatıyorum. Onun yerine birkaç haftadır sadece manga okuyorum. (Haftalık büyük göz ihtiyacı denilen bir şey mevcut artık sanırım.) Shoujo hayranı olan beni bile kendine aşık eden bir seriyi tanıtmak istedim, demin bir bölümü soluksuz okuduğumu fark ettim de bu blogda yer vermenin zamanı gelmiş.

                                                        DEADMAN WONDERLAND



Ganta Igarashi adında 14 yaşındaki bir ortaokullu veledin başına gelen talihsiz olaylar serisini anlatıyor diyebiliriz bu manga için. Sadece talihsiz olay tamlaması yetmeyecek pardon. Eşşeğin .mına su kaçıracak derecede talihsiz olaylar bunlar. Ganta bir gün okuldayken, üçüncü katta bulunan sınıfına, dışarıdan pencereyi kırıp birisi girer. Kıpkırmızı olan bu adam, henüz öğrenciler hiçbir şeyi anlamamışken bütün sınıfı tarar. Ganta kendine geldiğinde sevdiği kızı, bütün okul arkadaşlarını, öğretmenini paramparça olarak sınıfta görür. Bu sırada polis sınıfa girer, tek canlı kalan Ganta'dır ve olayın bütün sorumluluğu da Ganta'ya kalır.

Tüm yakınlarını korkunç bir katliamla kaybetmiş olan Ganta bir süre hastanede kalır. Sonra da dertler Ganta'nın yakasını bırakmaz, mahkemeye çıkarılan Ganta hakkında daha önce böyle bir olayla karşılaşmamış olan mahkeme idam kararı verir. Tabi ya, koskoca sınıfı taramak, tüm yakınlarını öldürmek nasıl da hastalıklı bir ruhun eseri olabilir, en iyisi Ganta da ölsün!

Hakkında idam kararı verilen gencecik Ganta, dönemin Tokyo'sundaki işletme harikası bir hapishane olan Deadman Wonderland'e götürülür. Evet, işletme harikası. Çünkü bu sıralar Tokyo, yaşamış olduğu büyük bir depremden sonra kıçını toparlamaya çalışmaktadır ve devlete ait bütün kurumlar özelleştirilmiştir. Hapishaneler bile... Deadman Wonderland de çok iyi işletilen bir hapishanedir: mahkumların işçi olarak kullanıldığı bir eğlence parkı.


Ganta, idam mahkumu olarak geldiği bu hapishanede idam edileceği günü beklemektedir. Tabii bu hapishanenin kurallarına alışması kolay olmayacaktır.

                                                                            ***

Deadman Wonderland çok iyi çizimleri olan, hikayesi çok sağlam, sürükleyici bir manga. Animesi de varmış zaten, manganın Türkçeye çevirisi de epey iyi, Chocobo Fansub iyi iş çıkarmış. (o/)

İlk bölümü okurken gözlerimin önünde sanki Pinokyo'yu eşeğe çevirip zorla götürdükleri lunaparkı gördüm, içimde bir titreme oldu, neyse ki hikayenin herhangi bir arak kısmı yoktu, ben sanırım kişisel olarak benzettim bu ikisini. Acaba bir tek ben mi benzettim?

P.S.: Ben bunu hemen okurum diyenler için geliyor:

http://www.turkcraft.com/Deadman_Wonderland/1/1

İyi okumalar.

20 Eylül 2010 Pazartesi

"TEM"


Bu yazıda, resimde gördüğünüz kitabı incelemeyeceğim. Kitap incelemelerini RaflarınArasından.blogspot.com adresinde yapıyoruz. Bu yazıda sizlere birbirine aşık bir çiftin öyküsünü anlatacağım.

Steve Rasnic Tem ve Melanie Tem, Colorado'da yaşayan iki yazar. Steve Rasnic Tem, Philip K. Dick ve Bram Stoker ödülleri sahibi, epey ünlü bir fantezi yazarı. Melanie Tem ise yayımlanmış on dört kitabın yazarı, aynı zamanda şair ve tiyatro oyunları yazıyor. Bu çiftin diğer entelektüel, yazar, sanatçı çiftlerden ayrı iki özelliği var.

Beraber bir şeyler yazmaları, birinin başladığı hikayeye diğerinin rahatça devam edebilmesi, birbirlerini edebi yönden tamamlamaları da ilginç aslında. Tavandaki Adam, bu şekilde oluşturdukları bir roman, birinin korkularıyla yüzleşmesine diğeri sessiz kalmak istemiyor, çocuklarını kaybettikten sonra gördükleri halisünasyonları hikayeleştiriyorlar, birbirlerine yazarak destek oluyorlar ve sonra okuyucuyla paylaşıyorlar. Ancak kitapta bahsettikleri iki şey var ki ilki kendilerine yarattıkları aile kavramı. Aileleri, kendileri ve evsiz birçok çocuktan oluşuyor. Bakabilecekleri kadar çok çocuğa ev yaratmak istiyorlar, bu şekilde yardım etmeye başladıkları çocukların hiçbirinden kopamıyorlar, büyütüp, okuttuktan, evlendirdikten sonra bile yanlarından ayıramıyorlar, evleri torunları ve çocuklarıyla dolu.

Yarattıkları diğer şey ise daha efsanevi... Soyadlarını oluşturan T, E ve M harfleri.


İki yazar bir araya gelirse elbette ilişkileri, evlilikleri diğer evliliklerden daha değişik olur. Tem çifti, kendi evliliklerini diğer evliliklerden ayırmak için, evliliklerinin kendileriyle birlikte gelişen, büyüyen canlı bir varlığa benzediğini bildikleri için, ona da tıpkı çocuklarına, hayvanlarına, sevdikleri eşyalara verdikleri gibi bir isim vermişler: TEM. Gerçek soyadlarını değil, Tem'i kullanmışlar yazdıkları kitaplarda da. Bu şekilde kalıcı kılmışlar evliliklerini. İnsanlar ilişkilerini de okusunlar istemişler kitapların kapağında. Birbirleri olmadan bunların hiçbirini yazamayacaklarını biliyorlarmış çünkü.

Yaratıcılıklarına, iyi kalplerine, zihinlerine ve aşklarına hayran kaldım Steve Rasnic ve Melanie'nin. Umarım çok uzun yıllar Tem adını yaşatırlar.


11 Haziran 2010 Cuma


Dia ürünleri beni şaşırtmaya devam ediyor. Bir buçuk litresi otuz dokuz kuruş olan bu suyun markası ÇENE SUYU. Sanki birinin ağzından, çenesinden akan suları şişelemişler gibi değil mi?

8 Haziran 2010 Salı

Bu yazımda bahsettiğim listeyi internette buldum Stumbleupon sayesinde!

Hayatımda Öğrendiğim Her Şeyi Animelerden Öğrendim.

30 Mayıs 2010 Pazar

Eurovision 2010'da İspanya Performansı

Bugün ders çalışmaya ara verip sevgilimle birlikte Eurovision'u izledim, izlemeden önce de çoğu şarkıyı dinlemiştim, ikinci yarı finali de izlemiştim, İspanya'nın sahne şovuyla şarkısını da bu arada Youtube üzerinden izlemiştim ve çok beğenmiştim o sirk temalı şarkıyı.

Sonra yarışma başladı, ikinci sırada da İspanya vardı, çok beğendiğim performansa Kaptan'ın dikkatini çekmek için "Bak bak dikkatli izle." dedim. Şarkı çok sevimli, çok orjinal ama kazanamaz muhtemelen, sahne şovunda da çok eksik var ama çok naif çok tatlı diye yorumlar yapıyorduk ki o an geldi.



O şapkalı adam sahneye atladığında ben daha önce izlediğim prova görüntülerinde bu yoktu diye düşünüyordum. Kaptan da "Ya sahne şovu çok güzel de o sonradan gelen adamda bir şey var." dedi. "Değil mi ama, sanki baltalayacakmış gibi performansı." derken ben, adam yerinden öylece kalktı hiçbir şey olmamış gibi dans ederek aşağıya atladı sahneden.

O an pür dikkat ekrana bakıyor olduğum için çok mutluyum lan! :D Daha önce Eurovision izlerken bu kadar eğlenmemiştim, hiç hem de.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

23 Nisan 2010 Cuma

Alice In Wonderland? Hıhım, tabi.

Sınavlarım iyi geçiyor gibi, iyi başladı, bugün de kendimi WoW trial'i indirip Alice In Wonderland izleyerek ödüllendirecektim. Ki trial'de night elf seçemediğim gibi Alice In Wonderland de hüsran çıktı bildiğin.


En sevdiğim çocuk kitapları Küçük Prens, Pıtırcık serisi, Küçük Vampir serisi, Pinokyo ve Alice Harikalar Diyarında'ydı. Hepsini de orjinal çizimlerinin olduğu, orjinal, kalın baskılarından okudum, Pinokyo ve Alice Harikalar Diyarında'yı çocuklar için kısaltılmış, sadeleştirilmiş versiyonlarından okumamıştım ve hayal dünyamda bu iki kitabın tetiklediği çok acayip şeyler vardı, çizimlere sadık kalarak düşlediğim balinanın midesi, perdelerin arkasındaki değişik boyutlarda kapılar, ağaçta asılı kalan Pinokyo, irileştiği için utanan, sıkılan ve ağlayan Alice ve daha birçok şey! Yanlış anlamayın entelcilik de etmiyorum, filmi beğenmediğimi anlatacağım ve bunu "Tim Burton benim hayal dünyama sıçmıış, ben ondan daha iyi hayal etmiştim, üstelik ben kitabı okudum tımam mıaa." diyerek yapmayacağım, bence gerizekalı olmayan her çocuk okumalı zaten bu kitapları, bu övünülecek bir şey değil, yapılması gereken bir şey, çocuk dediğin birkaç klasik çocuk kitabını okuyacak ki düşleme yeteneğine sahip olacak, bu birincisi. İkincisi de Tim Burton'a bayılırım. Filmde de hatırladığım, kitapta da olan sahneleri her gördüğümde heyecanlandım. Tim Burton ayağa düştü diye onun çocuksu dehasına burun kıvıranlardan değilim, ben de Tim Burton'ı Beetlejuice ile tanıdım, entelci değilim, Ed Wood'la, daha önceki saykodelik, Marslılar Saldırıyor gibi filmleriyle tanımadım, Corpse Bride'ı nick olarak kullandım birkaç forumda. Ve benim kadar lame bir Tim Burton hayranı "Ay Alice Harikalar Diyarında gibi bir edebi klasiğe nasıl da yamuk yapmış, hiç olmuş mu?" diyecek değil. Ancak, hiç olmuş mu şimdi bu film?

Ya, bir kere herkes filmi çekilen kitabın önceden kitabını okuyarak gitmiyor filmlere, Alice In Wonderland'de de kitabı okumadan giden herkes şapa oturmuştur eminim. Eğer bir kitap filme uyarlanacaksa en azından temel yerlere sadık kalınmalı diye düşünüyorum ve eğer bir hikayenin devamı çekilecekse, sıfırdan yepyeni bir hikaye yazıp aralarda ve çok alakasız yerlerde eski hikayeye selam çakmak adına olaydan koparacak ayrıntılar verilmemeli. Cheshire Cat'i gördüğümde çok heyecanlandım, "Kedinin gülümsemesi mi, yoksa gülümsemeye ait kedi mi..." diye mırıldandım, en azından buna gönderme yaparlar diye düşünerek. Film boyunca kitapta daha çok gölgede kalan ve tek başına asıl hikayeye gönderme yapılmak için konulduğu halde hiçbir şey ifade etmeyen binlerce replik kullanıldı ve kedinin gülümsemesi mi, gülümsemenin kedisi mi sözü kullanılmadı ya, şaka gibi! Sonra, "Beni iç" ve "Beni ye" abur cuburlarından sonra Alice'in irileşip de ağladığında oluşan selde ıslanıp, kurumak için dans eden halkanın içinde Dodo Kuşu'nu görmek istiyordum ben, Tim Burton'un yaptığı bir dodo kuşu görmek hakkımdı. Ve göremedim! (Dodo kuşu olabileceğini tahmin ettiğim bir kuş gördüm önce ama sonradan tek ayrıntılı animasyon o olmadığı için gözüm yoruldu sağdaki soldaki kalabalıktan, kuşu da kaybettim gitti.)

Asıl hikaye çok arkaplana atıldıktan sonra en azından sağlam bir yeni hikaye gelseydi karşıma yine en büyük Tim Burton hayranlarından biri olmaya devam da ederdim. Ama Vorpal mıydı, ismi bile aklımda kalmamış, o kılıç, Jaggerwohsajhsja isimli o kuşumsu ejderha, of, Beyaz Kraliçe'nin sarayının Yüzüklerin Efendisi filminden yanlışlıkla araya karışmış olması... Bu karışık karışık ayrıntılar, görseller içinde dişe dokunur bir hikayenin olmayışı... Alice'i oynayan kızın Johnny Depp'e, Anne Hathaway'e resmen Johnny Depp'e ve Anne Hathaway'e gülümser gibi mimiklerle gülümsemesi (ki inanılmaz dikkatimi dağıttı, orda Şapkacı ve Beyaz Kraliçe'ye gülümsediğini düşünemedim hiç), animasyonlardan gözümün yorulmasını, Tim Burton dünyasına dair bir tek Şapkacı hapisteyken görünen yamuk parmaklıkların olmasını ve geri kalan tüm animasyonun acayip derecede bilgisayar ürünü olmasını, hiç ruh bulamayışımı, harıl harıl Tim Burton çizimleri ve Danny Elfman müziklerini aramama rağmen Yüzüklerin Efendisi dünyası, birebir tavşan ve köpek animasyonları (hiçbir kişiselleştirme, bir Tim Burton imzası yoktu ya inanabiliyor musunuz?) içinde kalışımı, müzikleri ise bir tek film başlarken duyuşumu (ki Danny Elfman'ın ayrı hayranıyım, Corpse Bride OST de hayatımda apayrı yerlere sahipken) ve sonra kulağıma hiç müzik gelmeyişini... Hepsini acı içinde fark ettim. Tim Burton'un hikayesi de kimse kusura bakmasın ama aptalcaydı. Gerçekten çok aptalcaydı. Ki Lewis Carroll'un hikayesinin de aptalca ama kendi içinde eğlenceli, yaratıcı ve şaşırtıcı oluşunun yanında Tim Burton'un aptal hikayesi çok sırıttı.

Peki şimdi bir daha Tim Burton film çekse izlemeyecek miyim ya da yarın bir gün birileri "Aha biz de Pinokyo'yu yeniden çektik buyrun izleyin bir buçuk saatte Pinokyo büyümüş ve o da yeni bir kukla yapmış diye bir hikaye izleteceğiz size." diye çıkarsa burun mu kıvıracağım, hayır. Bir şeyleri seçe seçe izlemek, seçe seçe okumak, seçe seçe dinlemek pek bana göre değil sanırım. Her önüme gelen boku izleyip, dinleyip, okuyup, sonradan sevmediğimi fark ettiğimde daha seçici olduğumu düşünüyorum, seçici olduğunu düşünüp de at gözlüğüyle yaşayanlardan değilim, öyle olmak çok sıkıcı olsa gerek. Ama Tim Burton'un Alice Harikalar Diyarında'sı beni öyle çok üzdü, öyle çok hayalkırıklığına uğrattı ki, paylaşmam gerekirdi.

Hala izlemeyeniniz varsa ufak bir önerim, ricam da olacak hatta. Kişisel düşüncelerimi kimseye benimsetmek gibi bir gayem yok ve "Sakın izlemeyiiin, bir buçuk saatinize yazık!" demeyeceğim, belki beğenirsiniz. Ama bunun bir çocuk kitabı uyarlaması olduğu için çocuk filmi olduğunu da düşünüp yanınızda bir çocukla izlemeyin sakın. Daha onuncu dakikada animasyon hayvanlardan birinin gözü dikiş iğnesiyle çıkarılıyor da. Ben şu yaşımda o sahneden feci rahatsız oldum, gözlerimi kapadım, Testere falan izleyemeyen, Requiem For A Dream'de iğneli sahnelerde midesi ağzına gelen biriyim sonuçta, herhangi bir çocuğun da bu sahneleri kanıksaması ve bu sahnelerden rahatsız olmaması gibi şeyler de ancak apokaliptik bir dünyada gerçekleşsin lütfen, henüz değil.

Tabi hiçbir şeyini beğenmedim de değil, Johnny Depp'in kutsal bir oyuncu olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. O kadar makyajla bile mimikleriyle konuşan bir adam üzerine daha ne denilebilir ki?

18 Nisan 2010 Pazar

Hello Kitty Online: Yeni "ders çalışmamak için yaptığım anlamsız hareket".

Erkek arkadaşım tam bir gamer. Yeni çıkan oyunları mutlaka dener, tek kişilik oyunlar, rol yapma oyunları, multiplayer oyunlar, online rol yapma oyunları, futbol oyunları, strateji oyunları, hepsi elinden geçmiştir. Ben de WoW ve Warhammer Online adlı iki düşmanla kıyasıya mücadele ederek kendisini oyunlarından biraz uzaklaştırmaya çalışırım. WoW tehlikesini atlattık hatta epey, artık sadece Warhammer Online'la yarışıyorum.

Onun bu oyunlarla ne kadar vakit geçirdiğini gördükçe "Ne buluyor ki bu adam bu oyunlarda?" der ve her oyununa ben de bir göz atarım, WoW'u kendi bilgisayarıma da kurdurduğum ve onun account bilgileriyle giriş yapıp zaman zaman kendi yarattığım karakterimle biraz oynamışlığım da var, Warhammer Online'da da hala bir karakterim var. Fakat quest'lerin bana fazla zor gelmesi, gerçek hayatta da az olan yön bulabilme duyumun map'lerde tamamen sıfırlanması ve harita okuyamayışım Warhammer'da da WoW'da da ona eşlik edemeyişime neden oldu ve asla Kaptan'ın istediği gibi bir healer olamadım. Zor gelen quest'ler, quest mantığını anlayamayışım, önüme gelen her yaratığı kesmeye alışamayışım, saldıran yaratıklardan kaçamayışım, çevik olamayışım her karakterimin level 10'larda kalmasına yol açtı.

En çok özendiğim şeylerden biri de Kaptan'ın Tunç, Melih, Eren ve diğer arkadaşlarıyla oyunun chat'inden yaptığı geyiklerdi, hepsi aynı guild'de yer alan bu kafadarlar sıklıkla guild kanalından hem oyunlarını oynar hem de messenger programlarını kullanmaya gerek duymadan geyiklerini yaparlardı, kahkahalar attıkları kimi chat log'larının screenshot'larını da alırlar, bakar bakar gülerlerdi.

Kaptan benim özellikle online oyunlarda yaşadığım ezikliği (ya ben pek beceremiyorum bu oyun olayını, tam bir noob'um evet) ve kendisiyle beraber çatır çatır Warhammer, WoW oynayamayışımı telafi etmek için bir süredir beraber oynayabileceğimiz bir oyun arıyordu. Sonunda bulmuş. Oyun şaka gibi gelecek ama: Hello Kitty Online.

Bana oyunu indirebileceğim link'i yolladığında şaka yaptığını sanmıştım. Sonra "İndir, ben de indiricem az sonra, akşam beraber oynamaya başlarız." dedi. Ciddiymiş. İndirdim. Kendime bir karakter yarattım. Hello Kitty World'teki ilk map'tek quest'leri toplamaya başladım. Sonra bir baktım ki "İndirir, bakar, silerim, Kaptan da oynamaz zaten." dediğim oyunu ben baya oynuyorum. Ciddi ciddi oynuyorum yani. Hayır işin komik tarafı, Kaptan "Senin nick'in ne?" diye sordu ve oyundan pm atarak bana ilk quest'lerle ilgili bir şeyler sormaya başladı, o da ciddi ciddi indirmiş, oynuyor. Biz ordan konuşarak, birbirimize yardım ederek ilk kez online bir oyun oynamaya başladık ve oyun şöyle bir şey:


Zannetmiyorum ki vizelerim başlayacak olmasa ben bu kadar ciddiye alayım bu oyunu, böyle level kasayım falan. Ama gerçekten level kasıyorum. 38. level birini görünce kıskanıyorum üzerindekileri falan, henüz 8. level'deyim. Ve çok sevgili, çok karizmatik Warhammer Online'cılar, WoW'cular, oynadığınız oyunun gerçekten bu oyundan farkı yok hehehe!!!

Oyun bir karakter yaratmanızla başlıyor, ilk olarak çok kısıtlı seçenekleriniz var, üç beş alternatiften birini seçiyorsunuz kıyafetlerinizde, yüz şeklinizde, göz renginizde falan. Level'leriniz yükseldikçe daha fazla seçeneğiniz oluyor. Sonra bu karakterinizi Hello Kitty World'ün kahramanı yapmak üzere oyuna başlatıyorsunuz.



Oyunun ekranı aynen üstteki gibi, diğer online rol yapma oyunlarında olduğu gibi sağ üst köşede map var, bir tıkla tüm dünyanın haritası da açılıyor. Minimap ise sizin yakınınızda neler var onu gösteriyor. Sağ yanda karakter, inventory, production, quest log, friendlist, options, guild list falan filan şeyler var. Inventory'i açtığınızda yukardaki resimdeki gibi bir küçük ekran açılıyor ve bir şeyi kullanmak için üzerine sağ tıklıyorsunuz. Karakterinizi düzenlemek için açtığınızda o da sol tarafta açılıyor.

Gördüğünüz gibi klasik oyun ekranı. Ancak bu oyunun prensip olarak WoW ve Warhammer'dan bir farkı var ki o da çok sevimli. Görüldüğü üzere karakterin elinde bir fırça var. O fırça vileda sopası, baston, beyzbol sopası, büyücü sopası gibi şeyler de olabiliyor. Ve o sizin silahınız. Oyun küçük çocuklara yönelik olduğundan diğer bilgisayar oyunları gibi kanlı, kılıçlı, savaşlı görüntüler yerine bir canavara sopayla vurma görüntüsünü tercih etmiş combat'larda. Ayrıca birbirinden sevimli canavarları öldürmüyorsunuz, sadece uyutuyorsunuz. Etkisiz hale getirdiğiniz canavarın başından ZzzZZzzzzz çıkıyor! ^_^

Mantık hep aynı, karakterinizi çok güçlü bir hale getirmek ve quest'lere sadık kalmak, quest'ler de bilmemkaç tane bilmemne toplamak, bilmemkaç tane bilmemne uyutmak, bilmemkimle konuşmak, bilmemne yapmayı öğrenmek, bilmemne yaptıktan sonra questor'a götürmek, bilmemkimden bilmemneyi alıp bilmemkime götürmek ve bilmemnereye gidip ordan geri gelmek gibi şeyler. GM'ler burda da mevcut, town'larda belli yerlerde toplanıyor insanlar trade, alışveriş vb için, GM'lere de pm atılıp herhangi bir şey sorulabiliyor. Ben metalci bir GM'e (Info'suna baktım, favori müziği Matt'ten Canon Rock'mış hehehe) abuk subuk birçok şey sordum, noob olduğumu belli ettim "Gravel nerden alınıyordu? Ben bu quest'i tamamladım ama questor'umu bulamıyorum ühüh, bi de ayrıca herkesin hayvanı var ben de istiyorum hayvan." diyerek adamı kendimden tiksindirdim... diye düşünüyordum ki, adam beni elbette oyunu oynayan yedi sekiz yaşındaki çocuklardan biri zannedip bol smiley'li bir şekilde geri dönüp neler yapmam gerektiğini anneye anlatır gibi anlattı. GM'lerin götü kalkık değil, çocuklarla ilgilenir gibi ilgileniyorlar siz noob'larla.

Ben bayıldım bu oyuna. Artık ders çalışmak istemediğim zamanlarda yeni bir zaman öldürgecim var, yaşasın! Terzilik ve çiftçilik yeteneklerinizi de geliştirip kendinize kıyafet yapabiliyor, enerji yükseltecek yiyecekler elde edebiliyorsunuz falan, Sims, Farmville, WoW, hepsinin bir karışımını buldum yani bu oyunda, heyoo!

Ayrıca oyun forum'larında da FAQ kısmını okumak için geziniyordum ki "How old are you?" başlığını görünce böyle bi kalbim sıkıştı, kesinlikle göz atmamalıyım diye düşünürken girmiş bulundum. Oyuncuların yaş ortalaması bir 12 - 14'te, bir de 8 - 9'da geziniyor, kendimden başka bir tek büyük insan gördüm yüzlerce post'ta, 24 yaşında bir kızcağız daha oynuyormuş. Ben de gururla "I'm 22 lol." yazıp çıktım, kendimi "Tabi yaşı büyük olan oyuncular forumlara girmiyorlardır ki canım bilgi almak için, çözüyordur insanlar kendi kendilerine..." diye teselli ettim sonra.

Her neyse, az önce Cho-cho'yu kilitli kaldığı yerden kurtardım, yıllardır uyuduğunu anlattım, geçmişini hatırlayabilmesi için gidip başka dünyalardan ona ıvır zıvırlar topladım, getirdim, şimdi Cho-cho kendini hatırlayabildiğine göre ben de rahatlıkla uyuyabilirim.

(Evet gerçekten lame bir hayatım var.)

(Ayrıca ben GM'den hayvan sahibi olmayı öğrendim ama Kaptan hala bilmiyor, ona bu değerli bilgiyi kesinlikle iyi bir armor karşılığında vermeliyim.)

12 Nisan 2010 Pazartesi

All Time Greatest Hits

Çoğunuz bilmez, benim bir de müzik bloğum var. Müzik ciddi şekilde hayatımın bir parçası haline gelebildiği için, bu konuda bildiklerimi, hissettiklerimi, duyduklarımı, öğrendiklerimi de ayrı bir blogda daha ciddi bir üslupla yazmaya çalışıyorum, belki bir iki kişinin işine yarar, bir başvuru kaynağı olur diye. O blog şu adreste yer almakta: ve henüz sadece 27 izleyicisi var. Yirmi yedi izleyicinin olması canımı sıktığı için ama "her yerde yazılarıma link verip verip can sıkmayayım, hele müzik yazılarıma ilgisini çekmeyenlere de link vermeyeyim, isteyen kişisel bloğumu takip etsin, müzik yazıları ayrı bir yerde dursun" da dediğimden ve tükürdüğümü de yalayamadığımdan blogları da birleştiremiyorum şimdi, orda yazdığım yazılara burdan link de vermiyorum. Ben de tutup bu bloğumu Blog Ödülleri yarışmasına soktum.

Sözü geçen yarışma öncesinde çok takip edilen blogların yazarlarının çoğundan "Çok kötü bir yarışma, gereksiz, ne o öyle." gibi de çok yazı okudum üstelik. Yine de belki o yarışmaya katılırsa bloğumun okuyucu sayısı artar, belki biraz daha fazla kişiye ulaşırım diye düşünerek katıldım. İki gün önce moderasyon elemesini geçen bloglar çeşitli kategoriler altında oylamaya sunuldu, artık oylama sürecindeyiz, benim All Time Greatest Hits'im de kültür sanat blogları kategorisinde yer alıyor. Ve izleyici sayısında bir kişi bile artış yok. =) Bence oylama bittiğinde yine bir kişi bile müzik bloğumla ilgilenmemiş olacak, devir reklam devri zira. Yapacak bir şey yok, bari sizin bilginiz olsun, ben o yukardaki adreste de ahkam kesiyorum, müzik dinletiyorum, video izletiyorum, anektod anlatıyorum, biyografi sunuyorum ama konu hep müzik, çoklukla da rock'n roll. Eğer ilginizi çekerse diye en azından bir kere bu blogdan da söz etmek istedim. Orda da görüşmek üzere.

Gertrud

Eğer Hermann Hesse günümüzde yaşasaydı, Gertrud adlı romanındaki müzisyen Kuhn, Muoth'un masasında üzerinde Gertrud'un el yazısı olan mektubu gördükten sonra değil, Gertrud'un Muoth'un Facebook duvarına "slmss cnm, napıosun?" yazdığını gördükten sonra gidip Gertrud'la konuşacaktı. Zaten günümüzde yaşasaydı ikisinin başrolünde olacağı bir opera da yazmayacaktı. Ya dj olurdu, ya bar rockçısı, ya da ünlü popçunun arkasında bass çalan ve adı hiç bilinmeyen adam. Ha bunu da "günümüzde hiç müzik yapılmıyor artık" çokbilmişliğiyle yazmıyorum, baş kahraman olan adamın öğrenciliği öyle romanın başında, müzik okulunu kazanıp gidiyor ama ite kaka okuyor, hiçbir zaman bir operanın başrolünde olamayacağını biliyor, ancak idare edecek kadar bir iki arya besteleyebileceğini ve hayatını idare ettirmeyi sağlayacak kadar para kazandıracak bir orkestra kemancılığını yapacağının farkında. Günümüze uyarlarsan ya bar rockçısı ya da arkaplan bassçısı işte.

Ayrıca günümüze uyarlarsak Gertrud'un da öyle leydi havalarında olmayacağını varsayarsak, müzisyen Gertrud'a ilk açıldığı zaman Gertrud mağrur bir şekilde "Ben sizi hep arkadaşım olarak gördüm bayım." demeyecek, müzisyen de ilerde kadının duygularının değişeceği günü beklemeyecek. Gertrud zaten çoktan müzisyene vermiş olacak günümüze uyarlarsak (ne de olsa bu opera, Muoth'la birlikte başrolü paylaşmak onu ünlü yapacak ya) ya da "Ama ben seni arkadaş olarak görüyorum yıaaaa." dediğinde müzisyen "Olsun ilerde verir." diyecek, bu onun için bir şey değiştirmeyecek.

Günümüze uyarlarsak Muoth aynı Muoth. Aramızda Muoth'lar hep var. Adam senin ününe ün katmak için operalar yazsın, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmesin, sen git adamın sevdiği kadına hiçbir şey hissetmediğin halde kadını götürmeye kalk. Bence Muoth günümüzden o döneme gitmiş hatta.


Kitabı bir bitireyim Rafların Arasından'da inceleyeceğim ama yılbaşı günü satın aldığım bu kitaba en az iki ay önce başladım, belki daha bile fazladır, sadece ders aralarında okuyarak ilerliyorum, elimde süründü resmen. Beğenmediğimden de değil, dili ağır olsa da bu romana ancak bu anlatım yakışırdı, anlatıcı olan Kuhn'un bileğini kessek duygusallık, naiflik, sanat akacak çünkü; ancak pek beğendiğim bu romanı nedense ben bitiremiyorum. Okuyacak zaman mı bulamıyorum, e boş geçirdiğim zaman, South Park izlediğim zaman ne olacak? Anime izlediğim zaman? Neden bitmiyor arkadaş?

Sanırım Kaptan'ın gözü kaldığı için bitmiyor. Yılbaşı günü kendimize yılbaşı hediyeleri almak için İletişim'e girdiğimizde onun aklında zaten Beckett almak vardı ve aldı da iki kitabını. Bense Hermann Hesse'lerin başında takılmıştım "Bu yazarın hiçbir kitabını okumadım ben, sen okudun mu?" dedim. "Steppenwolf'u biliyorsun değil mi?" dedi cevap olarak. Ne alaka ya dedim içimden, sanırım uykusuz, dediğimi duymuyor ya da duymamazlıktan geliyor diye boş boş baktım. "Biliyorum, rock grubu değil mi?" dediğimde "Hehe değil işte, Hermann Hesse romanı, Bozkırkurdu, al istersen Bozkırkurdu'nu, ben de hiç okumadım, başlamış oluruz sırayla okuyarak." dedi. Ben inadına tüm kitapların arkasını okuyarak Gertrud'u aldım. Şimdi çantamda, elimde, her bu kitabı gördüğünde "Hıhı anca okula götür, okumadan eve geri götür bu kitabı sen, çantada gezdir diye aldın..." der, "Ya sırf ben istedim diye Bozkırkurdu'nu almayıp inadından Gertrud'u aldın inanmıyorum sana..." der. Ben bu lanet yüzünden bu kitabı asla bitiremeyip hep onu haklı çıkaracağım bence.
  
(Ben sekizinci kategoriye giriyorum.)

9 Nisan 2010 Cuma

Save The Population


Sanırım gitar çalarken aynı anda geri vokal de yapabilen, bu konuda en başarılı isim John Frusciante, hem iyi bir gitarist hem de çok iyi bir geri vokal, vokalleri olmasa Red Hot Chili Peppers şarkıları kulağa bu kadar dolu, bu kadar renkli gelmezdi eminim.

Çok özleyeceğiz vokallerini, çoook...

Not: Adam ölmedi. Red Hot Chili Peppers'ı bıraktı sadece. Ah be John...

Not 2.: Mathilde Tahon'la birlikte Anthony Kiedis'in fazla ulaşılmaz ve fazla piç olduğunu düşündüğümüz için gruptaki ikinci tercihimiz John. Tabi o Türkçe bilmediği için bu yazıyı okuyup yedeğe alındığını görmeyecek hehe. John, Anthony'e göre daha bir evcil, daha bir uysal, daha bir.... Öööh hayvandan bahsediyor gibi bahsediyormuşum lan şimdi fark ettim. Neyse daha evcil olsa gerek.

***

Bir de şimdi hani bu Her Gün Yeni Bir Apaçi sayfası var ya Facebook'ta... (Bak, yazmadan duramadım yine di mi. Yok lan hunharca eleştirmeyeceğim valla.) Bu Red Hot Chili Peppers'ın da 1991 yılında apaçi akımının buralarda patlayacağını önceden öngörmesi ne kadar hoş olmuş öyle değil mi sizce de, Blood Sugar Sex Magik albümünde iki şarkı var, Sir Psycho Sexy ve Apache Rose Peacock. Hayır bir de sözleri de uyuyor günümüz apaçi tanımına. Anthony Kiedis kendisiyle dalga geçen iki söz yazmış, Sir Psycho Sexy kendine taktığı bir nickname imiş mesela.

Bu Sir Psycho Sexy'nin sözleri,
Bu da Apache Rose Peacock'un.

Hatta bir sır vereyim mi, Anthony Kiedis de eski apaçilerden.


Nasıl ama? Tam bir apaçi değil mi?

Not: Anthony Kiedis gerçekten anne tarafından kızılderili.

Not 2.: Apaçi falan diyerek daha bir yakın etmeye çalıştım kendisini bize sevgili Mathilde Tahon dostum. :(

8 Nisan 2010 Perşembe

Squirtle*

Facebook'taki şu "Her gün yeni bir..." gruplarına giydiren bir yazı yazmak için Blogger'ı açtım. Sonra ne kadar gereksiz olduğuna kanaat getirdim. Sanırım artık atar yapma şevkim kırıldı, içimde sinir biriktirmiyor muyum ne? Bi rahatlama oldu sayın seyirciler buralarda. Ben Kimi Ni Todoke'ye devam edeyim, öptüm.

* Squirtle: Okunuşu "sikörtıl" olan bu pokemonun hayatımda özel bir yeri oldu. I <3 Squirtle.
You Have 0 Friends

7 Nisan 2010 Çarşamba

"Romance" dediğin...

Bazen bir anime serisinde de karşına çıkabilir. Üstelik ağlatabilir de.

Toradora! isimli animenin iki kahramanı var, Aisaga Taiga ile Takasu Ryuji. Taiga kızımız bir kaplan kadar yırtıcı, ufacık boyundan beklenmeyecek kadar güçlü. Bu yüzden kaplan manasına gelen Taiga da onun takma adı.



Ryuji ise azılı bir suçlu olan babasından miras kalan tekinsiz bakışlarıyla ve soğuk mizacıyla arkadaşlarının kendisinden korktuğu bir çocuk, ejderha kadar güçlü ve sinsi olduğuna inandıkları için ona da ejderha anlamına gelen Ryuji'yi takma ad olarak uygun görmüşler.


Bu iki hırçın lise öğrencisi, beklenmedik bir şekilde çok yakın arkadaş olurlar, birbirine bitişik olan evlerinde devamlı birlikte vakit geçirirler, Taiga artık sadece uyumak için kendi evine gidiyordur, Ryuji'yle hoşlandıkları insanlara ulaşmak için işbirliği yapmaya karar vermişlerdir ve görünüşte birbirlerine uyuz oluyorlarmış gibi davransalar da birbirlerini devamlı koruyup kollamakta ve birbirlerini çok sevmektedirler. Bu sevginin aşka dönüştüğünün de farkında değildirler üstelik. Ve üç sahne var aklımda, üçünde de sıcacık oldu içim.

Sahne 1


Okul dönüşü, eve doğru aynı yolda ilerleyen Taiga ve Ryuji birbirleriyle konuşmamaktadırlar, Taiga okulda hoşlandığı çocuğa rezil olduğu için çok sinirlidir, Ryuji de ne yapacağını bilemez. Sonra Taiga'ya sinirlenmemesi gerektiğini, yarın her şeyin düzeleceğini söylemeye çalışır ancak Taiga bir sinir patlaması yaşar, çantasını fırlatır, "Zaten beni sen bile anlamıyorsun, ailem anlamıyor, arkadaşlarım salak, Kitamura da artık benim salak olduğumu düşünüyor, nefret ediyorum herkesten!" diye bağırır ve her nefes arasında da yol kenarındaki demir sokak lambasına bir tekme atar. Sözleri bitince de lamba direğini tekme içinde bırakır. Ryuji çaresiz bir ifadeyle çantasını yere bırakır, "Bitti mi?" der, Taiga sinir krizini atlatmıştır. Ryuji de gidip direğe bir tekme atar. Taiga şaşkınlıkla "Sen niye vurdun ki direğe?" der. "Sana yardım etmek istedim." der Ryuji. Bir süre bakışırlar. Sonra gülmeye başlayıp direği tekme içinde bırakırlar yine, işleri bittiğinde direk yamulmuştur. Buna çok sevinip "Yamulttuuk! Kimse bizim karşımızda duramaz, biz kaplan ve ejderhayız!" diye bağırarak elele tutuşup sokakta koşmaya başlarlar.

Sahne 2


Ertesi gün okulda yüzme dersleri başlayacaktır ve herkesin okula mayosunu da getirmesi söylenir. Ryuji hoşlandığı kız olan Minorin'i mayoyla göreceği için çok heyecanlıdır ama Taiga'nın ağzını bıçak açmaz. Ryuji ne kadar ısrar etse de keyfini neyin kaçırdığını söylemez. En sonunda ağzından baklayı çıkardığında, çocuksu vücut yapısından utandığını, göğüslerinin tahta gibi düz olduğunu, bu şekilde Kitamura'ya görünmek istemediğini mırıldanır. Ryuji bir süre düşünür ve "Tamam sana nasıl yardım edeceğimi biliyorum." der. Birlikte Taiga'nın evine geçerler, Taiga'nın mayosuna göğüslerini büyük göstermek için süngerden bir destek dikmeye başlar Ryuji. Bu sırada da Taiga onun yanında oturup atari oynamaktadır. Saat epey geç olmuştur ve Ryuji'nin daha çok işi vardır. Taiga da utandığı için konuşmamayı tercih etmektedir. Ryuji, Taiga'ya "Tamam sen yatabilirsin ben iyiyim, sabaha kadar bitiririm." der. Taiga kısık sesle "Hayır bekleyeceğim." der. Biraz sustuktan sonra "Ryuji... Teşekkür ederim." der ve Ryuji de Taiga'yı daha fazla utandırmamak için hiçbir şey söylemez, sadece gülümser ve işine devam eder.

Sahne 3


Arkadaşları Ami-chan'ın yazlık evine giden Ryuji, Taiga, Minorin ve Kitamura, o gece Ryuji'nin baharatı fazla kaçırdığı çok lezzetli bir yemek yemişlerdir ancak baharat Taiga'nın midesine dokunmuştur. Kitamura, Taiga'yı kendi odasına çıkarıp çantasındaki mide ilaçlarını vermiş, sonra başında duracağını söyleyip kendi yatağında biraz uzanıp dinlenmesini istemiştir. Taiga, Kitamura'nun yatağında uzanırken Kitamura da bir sandalyede kitap okumaktadır. Ryuji ise kendi odasına gidip uyumaya hazırlanıyordur. O sırada kapısı çalar ve Kitamura'nın yatağından kalkmış olan Taiga "Ryuji sana bir şey söylemem lazım." der heyecanla. Ryuji "Ne? Kitamura'yla sonunda başbaşa kalmıştınız, ne oldu?" diye sorduğunda Taiga "Ha evet, ilaçlar işe yaradı." der. Ryuji "Eee?" dediğinde de "Artık midem daha iyi ve ben çok acıktım hadi bana yemek yap!" der. Ryuji "Bunun için mi geldin?" ifadesiyle aşağı iner ve Taiga'ya yemek hazırlamaya başlar. Sonra kendisine de bir tabak koyar ve Ami-chan'ın koskocaman salonunda, gecenin çok geç bir saatinde başbaşa bir yemek yerler. Herkes uyuyordur. Yemekten sonra Ryuji "Ooh ne de güzel doyduk..." şeklinde yere oturur ve karnını sıvazlar, hemen arkasında divanda oturmakta olan Taiga da ayaklarını Ryuji'nin sırtına uzatır ve bacak bacak üstüne atarak geri yaslanır. İkisinin de karnı tok, keyfi yerindedir. İkisi de hoşlandıkları kişilerle aynı çatı altında olmalarına rağmen o saatte birliktedirler. Taiga umursamaz bir tavırla "Biliyor musun neyi fark ettim, bu salon gerçekten çok büyük." der. Ryuji "Evet Ami-chan çok şanslı." der. Taiga "Ama bu kadar büyük bir salonda şu halimize bak, birbirimize yapışmış gibi yanyana yemek yedik ve şimdi biraz daha geniş bir alana ihtiyacımız olduğunda bile sadece ayakucuma kadar uzaklaştın." der. İkisi de biraz düşünürler. Sonra Taiga yine umursamaz bir şekilde "Neyse sanırım senin ufacık evinde ancak böyle dipdibe oturabildiğimiz için ordan kalan bir alışkanlık olsa gerek, hadi yatalım, iyi geceler." der ve odalarına çıkarlar.

***

Ufacık anlar ne kadar önemli aslında... Bir de, romantizm çok süslü püslü olmayınca, dostlukla karışınca, insan sevdiğiyle aynı zamanda arkadaş da olunca ben çok hisleniyorum ne bileyim.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)