29 Mart 2010 Pazartesi

Animelerin Yararları

Yaklaşık dört yıl önce bir arkadaşımın "Animasyon filmleri seviyorsun aslında anime de seversin sen." demesi üzerine anime takipçisi sevgilim de beni Hayao Miyazaki ile tanıştırdığından beri anime izlemek en büyük hobilerimden biri. Hayatımın bir parçası haline getirebilmiş değilim henüz, internete düştüğü anda indiremiyorum ya da uzun soluklu animelere kendimi veremiyorum sınavlar, dersler dolayısıyla, daha kısa serileri ve uzun metrajlı animeleri tercih ediyorum daha çok. Fakat yine de hatrı sayılır derecede hayatımı etkiliyor anime izlemek.


Mesela geçen gün markette alışveriş yapıyordum. Oyuncak reyonunda on iki yaşlarında, uzun boylu, uzun bacaklı, saçlarını iki yandan toplamış, pembe şortlu ve pembe tişörtlü, spor ayakkabılı, sırt çantalı bir kız çocuğu gördüm. Kızı gördüğüm anda aklıma animelerdeki kız çocuğu imajı geldi. Gerçek hayatta karşıma çıkan pek çok görüntü bana animeleri anımsatıyor artık, gerçek hayatta yaptığım şeyler de animelerdeki günlük hayata göndermeymiş gibi geliyor. Tam tersi olduğu halde, animeler gerçek hayatı anlattığı halde ben bir kitap okurken, ders çalışırken kendimi bir okul animesinde ders çalışan bir öğrenciymişim gibi hayal ediyorum. Üstelik Japonlar çalışkan insanlar olduklarından, yarattıkları okul animelerindeki öğrenciler yaşadıkları onca entrikaya, iniş çıkışa rağmen sınav zamanlarında mutlaka birkaç gün kendilerini eve kapatıp ders çalışırlar. Onlardan feyz alabiliyor olmam harika. Bilgisayar oyunu oynadığım zamanlarda da sık sık Konata gelir aklıma zaten. Ha, şu anda da evde temiz pijama kalmadığından mart sonunda evde şortla gezmek zorunda kalıyorum, olsun, animelerde de karakterler hava ne kadar soğuk olursa olsun şort giyebilirler, sadece atkı ve eldiven takmaları ısınmaları için yeterli nasıl olsa.

Anime izlemek insanın boş vakitlerinde canının sıkılmamasını sağlayan en güzel şey. Bazen bilgisayar başında hiçbir şey yapasım olmadan oturuyorum, oyun oynamak istemiyorum, bir şeyler okuyacak takatim kalmamış, bir iki saat sonra yatmam gerekiyor ve film izlemek içimden gelmiyor, başlarsam bitirebileceğimden emin olmuyorum. İşte o zaman her bölümü yaklaşık 20 dakika süren anime serilerim yardımıma koşuyor. Yirmi dakika. İdeal süre. Bir şey izlemek için özel vakit ayırmak ayrı, bir şeyler yaparken araya bir şey izlemeyi sıkıştırmak ayrı zevkler. Aralarda anime izlemek, insanı çok kez sıkıntıdan kurtarır. Üstelik online anime izlemeye yarayan birçok anime sitesi de olunca internette, indirmek için beklemeye de gerek kalmıyor bir animeyi. İndirmek isteseniz bile zaten yirmi dakikalık bir bölüm en fazla kaç dakikada inebilir ki?

Animeler sayesinde İngilizcemi geliştirdiğimi de söylemem gerekir. Türkiye'de anime ve manga takipçiliği ne yazık ki kanayan bir yara ne de olsa. Sorsanız on kişiden dördü anime izliyor ve manga okuyor. Oysa Türk kanallarının prime-time'a girebilmiş anime serileri olmadığı gibi anime çocuklara yönelik bir şey olarak görülüyor hala televizyon sektörünce. Aynı şekilde, Japonya'da manga kültürü tıpkı bir mizah dergisiymiş gibi marketten haftalık olarak alınan çizgi roman serilerini takip etmek şeklinde fakat Türkiye'de bir mangayı bulabilmek için (cilt halinde. Haftalık olarak takip etmek zaten rüya.) kitabevlerine sipariş vermeniz, büyük kitabevlerine gitmeniz ve büyük paralar ödemeniz gerekiyor. Üstelik çoğu seri Türkçe'ye çevrilmiyor bile. Bu yüzden anime ve manga kültürü Türkiye'de yüksek çoğunlukla internet üzerinden yayılmakta, çeviriler de gönüllü manga ve anime hayranları tarafından yapılmakta. Ama her animeyi Türkçe'ye çevrilmiş halde bulamıyorsunuz internette. Ya da anime altyazıları, film altyazıları kadar yaygın olmadığı için ulaşmanız zor oluyor. Bu yüzden genelde internete verildiği haliyle yani Japonca dublajlı, İngilizce altyazılı şekilde izlediğim animeler sayesinde kelime dağarcığım, konuşma İngilizcem ve   gramerim kesinlikle ilerledi, o kadar ki artık kendime güvenerek kendim de manga çevirmeye başladım.

Anime izlemek dizi izlemekten daha keyifli. Çünkü izleyicinin hayal gücüne daha çok şey bırakılıyor. Üstelik konuları da genellikle dizilerden çok daha çekici ve çok daha enteresandır animelerin. Bir kere dizi ve film oyuncularının özel efekt kullanmadan yapabilecekleri cambazlıklar sınırlıdır, kullanılan mekan, araçlar, hepsi para odaklı olduğundan kırk yılda bir bilimkurgu dizisi yapılır, kırk yılda bir ses getiren bir film çekilir bu konularda. Fakat animelerde her şey çizerin ve senaristin (genelde de aynı kişidir çizer ve senarist) hayalgücüyle gelişir. Bir korsan animesinde uzayabilen kollar - bacaklar, lastik bir çocuk görmeniz işten bile değildir. Ya da bir okul animesinde, "slice of life" serisinde bir uzaylı, bir zaman yolcusu görebilirsiniz. Bir kale olduğu gibi uçabilir ve yer değiştirebilir, bir akşam yemeği eğer onu yerseniz sizi domuza dönüştürebilir, ormanın derinliklerinde yürürken ormanın ruhuyla tanışabilirsiniz, animenin kahramanı bir hayvan olabilir, hayvanların rol yapması da animelerde çok kolaydır ne de olsa... Ve bir animede her şey olabilir

Anime izlemek, içinizde derinlerde kalmış duygularınızı da okşar. Çocuklara yönelik olarak yapılmaz pek çok anime, çoğu on üç yaşın üstündekilere yönelik olacak derecede şiddet, cinsellik ve küfür içerir. Ancak yine de çizgilerle anlatılan her aşk hikayesi benim için iki oyuncunun birbirine gerçekten aşık olmadığını bildiğimiz halde izlediğimiz, en fazla "çok güzel rol yapmışlar" dediğimiz sinematik aşk hikayelerinden daha iyidir. Yine pek çok animenin kahramanı ortaokul ya da lise çağındaki gençlerdir, sıklıkla çocuklar da kullanılır. Çocuksu yanlarımızı ekranda görmek ne kadar heyecan vericidir anlatamam! Bir çocuğun bir hayvana duyduğu sevgiyi, çocuklar arasındaki masum bir rekabeti izlemek de bana pek çok diziyi ve filmi izlemekten daha çekici gelir. Ölüm de animelerin çok önemli bir parçasıdır, ölümün gerçekliğine her zaman hazırsınızdır bir anime izlerken, başrol kahramanları her an ölebilir, dizilerden ve filmlerden daha gerçekçidir animeler. Bu yüzden yaralanmış ve ölmek üzere olan bir kahramanı izlerken gözlerinizden yaşlar süzüldüğünü fark edebilirsiniz. O gerçekten ölüyordur çünkü, bir dizi kahramanı gerçekten ölmez, bir aktör gerçekten ölmez. Ama animede o karakter öldükten sonra bir daha o karakteri başka bir animede göremeyeceksinizdir.

Anime izlemeye başladıktan sonra Japon kültürüne karşı bir ilgi beslemeye başlarsınız ister istemez. Etrafımda genelde böyle, önce anime izlemeye başlar arkadaşlarım, sonra Japon kültürünü araştırmaya. Önce Japonca öğrenmeye merak salıp, bonsai yapan ve sonra anime izlemeye başlayan biri var mıdır bilmiyorum. Genelde animeler ve mangalar, Japonların tüm dünyaya kültürlerini anlatma yolu oluyor kanımca. Üstelik öyle de sıcak, bize yakın, zeki ve çalışkanlar ki. En kötü karakterler bile sevilir animelerde. En kötü karakterin bile öyle davranmasının bir sebebi vardır ve kötü karakter bile aslında öyle davranmak istemez. 

Ayrıca anime izlemeye başladıktan sonra kendinizi Japonca taklidi konuşurken görmeniz de kaçınılmaz. Her insan hayatında bir kere fake İngiliz aksanı ve Japonca konuşmalı zaten! İkisi de çok eğlenceli. "Çok teşekkürler." dedikten sonra "Çotto matte." demeye ne kadar benzediğini fark edip "Çotto..." demelisiniz mesela. Bunu eğer dişiyseniz animelerdeki mızmız kız karakter aksanıyla söylemelisiniz hem de. 

Bir de internette gezinirken bulduğum (StumbleUpon sağolsun) İngilizce bir metin vardı. "Elli maddede hayat hakkında animelerden öğrendiklerim" listesi yapmıştı bir otaku. Onun Türkçesini YKY'nin Sanat Dünyamız adlı üç aylık sanat dergisinin 105. sayısında buldum. Keşke uzun olmasaydı da onları da burda paylaşsaydım ya da orjinal İngilizce metni bulabilseydim ama kader işte. 


26 Mart 2010 Cuma

Şanssız Seçimler

Bir haftalık bulaşığı yıkamak çok zor olacaktı. Bari biraz müzik eşlik etsin bana da bulaşık yıkarken sıkılmayayım dedim. Hazır bugün Jon Lord'u da anmışken bir Deep Purple albümü dinleyeyim, uzun zamandır dinlemiyordum diye düşünerek en sevdiğim Deep Purple albümlerinden biri olan Book of Taliesyn'i açıp bulaşık yıkamaya başladım.

Pavlov'un köpeklerinin nasıl da şartlandıklarını şimdi daha iyi anlıyorum. En sevdiğim albümlerden birine yazık oldu, bir süre Wring That Neck gibi bir şaheseri dinlemek istemiyorum lütfen kusura bakmayın sayın Lord...


Not: Albüme adını veren Taliesyn, rivayete göre Kral Artur'un eğlencesinden sorumlu kişiymiş. Hani bir nevi soytarı gibi ama sadece güldürme konularıyla değil de müzik, oyun, tiyatro hatta yeri geldiğinde hareminden de sorumlu kişi...

Ha ayrıca, albümün klavyeleri, Jon Lord'un hazinesini gözümüze sokuşu resmen. Blackmore daha sonraları açılmaya başladıkça Lord ilk albümlerde önce uçmuş, sonra daha bir oturaklı olmuş. Vay anasını diyoruz Anthem'i ve Wring That Neck'i dinledikçe. Ben yine de cidden bir süre almayayım ama.
                                                   "I was just some guy with a ponytail playing piano."

24 Mart 2010 Çarşamba

Queen vs. Red Hot Chili Peppers

İkisinin de ortak yanı: ikisini de dinlerken şarkılara eşlik etmek için şebeğe dönüyorum, insanlıktan çıkıyorum.

23 Mart 2010 Salı

Eskiden bir fanzinde, bir dergide yazı yazıyor olmak çok ayrıcalıklı bir şeymiş. Benim hatırladığım zamanlardan beri herkes internette bir yerlerde bir şeyler yazıyor artık, beş on kopyalık fanzinler çıkarılıyor, sadece arkadaş arasında hatıra olarak saklanıyor, kampüslerde el ilanı gibi ücretsiz dağıtılıyor belki. Dergilerde yazabiliyor olmak da Karakalem'le birlikte daha kolaylaşmıştı, e-mail aracılığıyla yolladığın yazılar beğenilirse bir ay dergide kendi yazını görmek işten bile değildi ki yeraltı edebiyatına eğildikleri için çok çalışılmış, üzerinde çok durulmuş bir yazı yazmak zorunda bile değildin yazını yayınlatmak için. Ama yayınlanıyordu.

Eskiden daha fazla kişi okurdu, yazabilen azınlıktaydı. Şimdi herkes yazıyor zaten. Yazanlardan kaç kişi okuyor?

21 Mart 2010 Pazar

Çöldeki kutup ayısı gibi bir şeymişim meğer. (The Sims 2'deki Vampirizm)

Az önce Sims oynarken sıradışı bir şey yaşadım. Sonra forumlara bir baktım ki çok az bulunur bir haltı şıp diye yaşadığım, "Noluyo yea?" diye şaşırdığım yetmezmiş gibi bir de şıp diye düzelttim kendimi.

Bu yazı biraz oyun ipucusu içerecek.


The Sims 2'deki Nightlife eklentisi sayesinde artık sim'ler vampirizme de ilgi duyabiliyorlardı. Sim'inizin turn-on, turn-off seçeneğini ayarlarken vampirizmden hoşlanmasını ya da nefret etmesini ayarlayabiliyordunuz, böylece karşınızdaki kişi vampirizmle ilgiliyse onunla ilişkinizi güçlendirebiliyor, ondan hoşlanabiliyordunuz vb... Sadece bu kadarına yarıyor zannettiğim vampirizm haltı, çok alakasız bir yerde oyunun kendi sim'lerinden Nina Caliente'yle oynarken karşıma çıktı. Forumlarda uzun uzun abuk sabuk hilelerle yapılmaya çalışılan olayı doğal yoldan, hiçbir hileli eşya kullanmadan yapabiliyor, sim'inizi vampire dönüştürebiliyorsunuz.


Önce şehrinize Downtown ekleyin ana menüden. Downtown kurulduktan sonra istediğiniz zaman taksiyle ya da arabanızla bir gece kulübüne gidebilirsiniz ya da popüler biriyseniz arkadaşlarınız sizi çağırırlar, arabayla alırlar, taksi gönderirler falan. Nina Caliente aynı şu aşağıdaki gibi kafasında sürekli woohoo olan, hayattaki tüm emeli popüler bir sporcu olup ona buna vermek olan bir kadın.

Bu yüzden benim işim hiç zor olmadı, Downtown'daki Crypt O' Night Club'a gönderdim Nina'yı, tek amacım daha fazla kişiye verebilsin, herkesle woohoo yapsın gibi herkes tarafından sevilen bir kaltak yapmaktı kendisini. Gece kulübünde de kırıştırdığı Don Lothario başka kadınlarla dans etmeye başlayınca önüne gelen herkesle flört ettirip bol bol yağ çekmeye başladım ortamdaki kadınlara ve erkeklere. O anda gözüme benim o ana kadar elf kıyafeti sandığım, cosplay modunda gezen normal bir kadın sandığım Contessa Kendra Bachman adındaki kadının anormal davranışları çarptı. Tam yanına gidip ona da sarkayım diye düşündüğümde kolunu yüzünün önüne tutup hafif kambur bir şekilde hızlı hızlı ilerliyordu. Pause'ladım ve üzerine tıklayarak yakalayabildim kontesi, fark ettim ki kadının rengi de griydi.

O an "Ehere mehere ne güzel lan cosplay diye costume make-up'ını da yapmış da gelmiş karı." diye güldüm önce. Sonra kadınla bir de iyi anlaştılar Nina, "Ben bununla da işi pişiririm, ilerde beş farklı sim'le woohoo, on farklı sim'le make-out hedefleri çıkar nasıl olsa, yedekte dursun." diye düşündüm, kadınla da flört ettim, sonra evime gittim. (Bir birinci ağızdan bir de tanrı modunda anlatıyor olmam ne komik değil mi? Sims böyle bişey işte.)

Meğer Downtown'da geceleri ortaya çıkan iki adet vampir varmış. Biri Contessa Kendra Bachman, diğeri Count bişeybişey olmak üzere biri kadın, diğeri erkek iki vampir. Üstelik erkek olan daha sık görünmesine rağmen kadına rastlamak çok zormuş meğer.

Neyse, Nina'nın evinde geçirdiği birkaç gün boyunca bir anormallik olmadı ve beklediğim gibi beş farklı sim'le woohoo başarısı önüme hedef olarak geldi. Biseksüel eğilimleri olan Nina için kontes de güzel bir hedef olabilirdi ve telefon defterinde numarası da kayıtlıydı. Aradığımda kontes eve geldi, bahçedeki hot tube'de hatta biraz cilveleştiler (vampir mampir ama Nina'yla aynı bikiniyi giyiyormuş, pişti oldular zaten.), sonra yine bahçede biraz takıldılar ve saat geç olduğu için Kendra eve döndü. O an tabi ben bilmiyorum ama buyrun ipucu: Kendra'yı gündüz eve çağırırsanız gelmiyormuş, geceleri geliyor.


Sonraki birkaç gün boyunca yine anormal bir olay olmadı fakat Kendra sandığımdan daha yapışkan çıktı, telefonla devamlı arıyor, ilişkiyi düşürmüyor. Ben o arada Nina için erkek hedeflere yönelmiştim fakat baktım ki Kendra bu iş için istekli, çok uğraştırmaz direkt yatağa geçer diye düşünerek bir gece tekrar çağırdım Kendra'yı.

Bir önceki çağırışımda sadece bahçede takılmıştık, hiç evin içine davet etmemiştim. Forumlarda yazmamışlar fakat zannımca vampir olmak için eve girmek lazım çünkü bir gece boyunca bahçede "Hehehe nelerle ilgilenirsin, ehuehe Don'u geçen gün parkta görmüşler, hihihi çok hoş bi kadınsın." diye takıldık ama vampirimiz harekete geçmedi. Eve girdiğimiz anda ise atladı boynuma.

Eve girildiğinde Kendra make-out gibi hareketler yaparak kanınızı emiyor. Sonra mor ve mavi ışıklar eşliğinde biraz bağırarak siz de griye dönüşüyorsunuz, dişleriniz uzuyor, rujunuz, makyajınız koyulaşıyor ve siz de vampir oluyorsunuz. Dönüşümü izlerken yaşadığım şaşkınlığı anlatamam, hiç beklemiyordum öyle bir şey. Sonrasında herhalde geçici bir şeydir diye düşünerek Kendra'yı yatağa attım. (Vampirli lezbiyen pornosu geldi hanım.)

O anda da aklımdan "Ya gündüz dışarı çıkamazsam nolucak?" diye geçiyordu ama ihtimal vermiyorum kalıcı olduğuna. Sabah olmadan Kendra yanımdan kalkıp gitti. Sabah olmadan gidince o, beni de bir telaş aldı tabi, Nina spor kariyeri de yapmak istiyor çünkü ve koç asistanı olarak günde bin sekiz yüz dolar kazandığı bir işi de var, şimdi bir vampirizm merakı yüzünden işimizden olmaya gerek yok diye düşündüm ve tatil kullanabileceğim gün sayısına baktım, neyseki ertesi sabah hafta tatilime giriyormuşum.

Uyandığımda günün istekleri arasında Vampiricillin-D almak vardı. Match-making servisinden alınan bu ilaçla herhalde gündüz temposuna ayak uydurulur diye düşünüp derhal telefona sarıldım. Bu arada insanların "Sim'imi vampir yapmak istiyorum." diye bağırdığı kadar varmış, Nina Caliente gibi paçoz bir sim bile vampir olunca kısılan gözleri, değişen ağız yapısıyla, kırmızı gözleriyle çok seksi bir sim oldu.

Match-making'e gelen çingene kadından vampiricillin aldığımda günün isteği "cure vampirism" olarak değişti, Nina'nın istekleri doğrultusunda ayı gibi atlayarak bu az bulunur deneyimi beş dakika içinde iyileştirdim. Çünkü çingeneden ilacı almak için dışarı çıkmamla birlikte Nina'dan çıkan casss sesi ve dumanlar, gün ışığına çıkmasıyla birlikte üçer üçer düşen hunger, bladder, hygene, comfort, energy, Sims'in kayıtlı sim'lerinin hayat amaçlarıyla vampirizmin uyuşmayacağını gösterdi bana, vampir olmak için yeni bir sim ayarlayıp evi ona göre düzenlemek gerekiyor sanırım.

Vampir olmak için sim'inizin ilgi alanlarını vampirizmle doldurun, Downtown'da Kendra ya da erkek vampirle tanışmayı bekleyin. (Ulan iki gece üstüste bekleyenler olmuş...) Sonra tanıştığınız vampirle flört edin, ilişkinizi yükseltin. Gece eve çağırın. Evin dışında "greet" deseniz bile ardından evin içine girin. Evin içinde vampir sizi ısırdıktan sonra evin pencerelerini kaldırın. Ya da pencereler kalsa bile kendinize buy mode'taki yataklardan vampir yatağı gibi olan o tabutlu yatağı alın. Gündüzleri o yatağın içinde uyuyun ki gün ışığından etkilenmeyin. Gündüz dışarı çıkmayın.

Vampir olunca normal yiyecekler de yenilebiliyor ancak günlük ihtiyaçlarda bite a sim, günlük korkularda da be rejected for bite a sim çıkıyor. Ayrıca en güzel taraflarından birisi, bir noktaya tıkladığımızda go here, run here, skip here çıkarken, vampir sim'lerde fly here ve stalk here da çıkıyor.

Strangetown'daki uzaylı kaçırmalarına, uzaylılardan hamile kalan erkeklere şaşırmıyordum çoktandır, yeniden şaşıracak bir şey bulduğum için çok mutluyum. Hemen şimdi Nina'ya böyle bir travma yaşattığım için kendisinden özür diliyor, Buffy de Vampirsayılır isimli bir sim açıyorum.

İyi oyunlar.

16 Mart 2010 Salı

Güle Güle Abdülcanbaz

Aslında üç gün önce öğrendim üzücü haberi, bir arkadaşım Facebook'ta ilgili haber sitesinin link'ini paylaşmıştı. Bir gün sonrasında da babamla telefonda konuşurken babam söyledi "Cumhuriyet'te okudum, Turhan Selçuk vefat etmiş, üzüldüm." diye.

Bugüne kadar ilgili bir blog yazısı yazmayı da düşünmüyordum. Fakat takip ettiğim "Karikatür" temalı bloglarda, Twitter'da takip ettiğim karikatüristlerde herhangi bir başsağlığı mesajı görmemek içime oturdu.


1922 doğumlu olan Turhan Selçuk, Karikatürcüler Derneği'nin kurucularından, Türkiye'deki ilk mizahçılardan biri. Uluslararası ödülleri, evrensel bant karikatürleri ve konsept karikatür çalışmalarının yanında (İnsan hakları konulu karikatür sergisi dünyanın pek çok ülkesinde gösterilmiştir.) yurt içinde de pek çok günlük gazetede ve haftalık mizah dergisinde çalışmaları yayınlandı. Son olarak kardeşi İlhan Selçuk'la birlikte Cumhuriyet gazetesinde yer almaktaydı. 11 Mart 2010 tarihinde yaşamını yitirdi.

Yarattığı karikatür tiplemesi Abdülcanbaz, yurt içinde en çok tanınan çalışması olmuştur, Abdülcanbaz'ın maceralarından oluşan pek çok albüm, sergi olmakla beraber bu karakter tiyatroya ve sinemaya da taşınmıştır.  Abdülcanbaz Türkiye'deki ahlaksızlıklara, sonradan görme liberallere, halkın parasını yiyen milletvekillerine ve diğer tüm yanlışlıklara savaş açmış bir kahramandır, önceleri tarihsel bir karakterken ve maceraları Kurtuluş Savaşı sonrasında geçmekteyken, Turhan Selçuk'un Abdülcanbaz'ı çok sevmesiyle de birlikte maceralarının yer ve zaman sınırlaması ortadan kalkar. Artık Abdülcanbaz'ı Eski Mısır'da, uzay çağında, Amerika'da, günümüz Türkiye'sinde ya da Osmanlı döneminde de görmemiz mümkündür. Okuyucular da Abdülcanbaz'ı o kadar severler ki, 1991 yılında PTT uğruna bir pul bastırır:


En son Cumhuriyet gazetesinde birkaç yıl önce uzay çağında geçen, bilimkurgu temalı bir Abdülcanbaz hikayesi yayınlanmaktaydı, Abdülcanbaz, isteyenin parasını verip de uzaya gidebildiği bir dönemde, yine düzenin bozukluğunu eleştirmekte, uzay çağında bile günümüzün sorunlarının devam edeceğini göstermekte, bunun sorumlularıyla savaşmaktaydı. Tam bir siyasi eleştiri ustası olan Turhan Selçuk'un ölümüyle birlikte, bu kadar derin eleştiriler yapabilecek, bunu sanatla yoğurabilecek yeni dönem karikatüristler bulunur mu bilinmez, sanırım görüp görebileceğimiz son siyasi hiciv ustasını kaybettik, başımız sağolsun.




14 Mart 2010 Pazar

The Mist'teki Mrs. Carmody



İzninizle ağzını burnunu dağıtmak, elindeki süt şişesini bir tarafına sokmak, saçlarını teker teker yolmak, yere yatırıp üzerinde zıplamak, o yerde kıvranırken vücuduna tekmeler atmak ve sonra işi Ollie'ye bırakmak istiyorum. 

Kaltak.

                                               "- O kadar orospuyum ki, o kadar olur."


Dipnot: The Mist'i de izlemeyin bence. Ciddiyim. Ha çok rahatsız olmak istiyorsanız, psikolojiniz bozulsun ama doğru düzgün neye bozulduğunu anlayamamak istiyorsanız, sinirleriniz sahne sahne zıplasın ama filmdeki tüm hatalar da gözünüze gözünüze çarpsın istiyorsanız, dünyanın en kötü filmlerinden birinde kendi içinize dalıp da "Hmm ben orda olsaydım ne yapardım." demek istiyorsanız, dini inancınızdan soğumak istiyorsanız (bu kadın sizi Hristiyanlıktan soğutur mesela ama adı Mrs. Carmody değil de Emine'anım falan olsaydı, film Türk filmi olsaydı İslamiyet'ten de buram buram soğurdunuz emin olun.) (Spoiler: "7.4 yetmedi mi?"), filmi izlerken mideniz ağzınıza gelsin istiyorsanız yer yer, yer yer "Oha oha oha!" diye filmin karakterlerine apaçık belli olan felaketlerine ve ölümlerine doğru nasıl gidebildiklerine duyduğunuz şaşkınlığı dışınızdan söylemek istiyorsanız, Stephen King'in iflah olmaz bir fanatiğiyseniz izleyin. 

Yok "Biz Lovecraft gördük, Poe okuduk, Stephen King bize vız gelir, yaratık dedin mi Lovecraft, bilinmeyenden korkmak dedin mi Poe." diyenlerdenseniz izlemeyin. Korkutmak için sinirlerinizi oynatma hinliğini kullanan filmlere yüz vermeyecekseniz, sinirleriniz bozulsun istiyorsanız Oldboy'u, korkmak istiyorsanız The Ring'i tercih edecekseniz, Amerikan korku filmi klişelerinden sıkıldıysanız, mantıklı bir insansanız izlemeyin. Hatta lütfen izlemeyin. Ben ettim siz etmeyin. Sinirlerim hala bozuk amınakoyim.

10 Mart 2010 Çarşamba

Lemmyesque

Ahaha. Başlıkta yazmaya çalıştığım şey Lemmyvari.

Deep Purple'ın son albümlerine katlanabiliyor musunuz? Vokal, gitar, klavye, her şey değişince pek Deep Purple gibi gelmiyor kulağa öyle değil mi? Abandon da bu önyargıyla en az dinlediğim Deep Purple albümlerinden biri, ben ilk dönem Deep Purple'ını severim, bu albümde hala Jon Lord çalıyor olsa bile pek dinlemem. Şimdi Abandon'u dinliyordum da şarkı listesine bakınca çok güldüm.


  1. "Any Fule Kno That" – 4:29
  2. "Almost Human" – 4:26
  3. "Don't Make Me Happy" – 4:56
  4. "Seventh Heaven" – 5:25
  5. "Watching the Sky" – 5:26
  6. "Fingers to the Bone" – 4:47
  7. "Jack Ruby" – 3:48
  8. "She Was" – 4:19
  9. "Whatsername" – 4:26
  10. "'69" – 4:59
  11. "Evil Louie" – 4:56
  12. "Bludsucker" – 4:27

Özellikle son üç şarkı: 69, Evil Louie, Bludsucker.

Bana bir an Motörhead'i ve AC/DC'yi anımsattı şarkı isimleri, paylaşmak istedim heheh.


6 Mart 2010 Cumartesi

Resmen Robert Plant

Bugün kitap bloğumuz Rafların Arasından'a mangayı enine boyuna inceleyen bir kitap tanıtmıştım.

Orda okuduğum bir şey çok ilgimi çekti, shojo, kadınların ilgisine yönelik hazırlanan manga serilerinin genel adı. Bir shojo serisi olan From Eroica With Love'ın baş karakteri tamamen rock yıldızı Robert Plant'ten esinlenilerek çizilmiş.

Bakın:





Bir de mikrofon tutarmış gibi hey yavrum hey.

1 Mart 2010 Pazartesi

İzmir 2. Japon Filmleri Festivali

Geçen yılkine gidemediğim Japon Filmleri Festivali'nin bu yıl bir gününe katılabildim.

Böylece bir tane çok güzel Japon filmi, bir de anime izledim.

The Hidden Blade (Mahfuz Kılıç)


Bir samuray ile bir hizmetçinin aşk hikayesi. Kast sisteminden, o zamanki devlet yönetiminden duyulan sıkıntılar dile getirilmiş, çok da güzel görüntüleri olan bir film.

Tekkon Kinkreet


Çok küçük yaşlardan beri beraber olan iki sokak çocuğunun, şehirlerini korumak için verdikleri savaşın ve arkadaşlıklarının hikayesi. Siyah ve Beyaz'ın arkadaşlığı gibi bir arkadaşlığa sahip olmak istiyor insan.


Japon kültürüne meraklı olanlara duyrulur, iki film de çok güzeldi, izlemeye kesinlikle değer!

Bu haftaki Japon saatinin de sonuna geldik.

(Yarın da İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde Naruto'nun yönetmenin de katılacağı bir anime semineri düzenleniyor, ilgilileri katılabilir, benim de K-ON!'un Mugi'si olarak katılmayı düşündüğüm ama hayallerimi suda bıraktığım bir cosplay de yapılacak.)

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)