23 Nisan 2010 Cuma

Alice In Wonderland? Hıhım, tabi.

Sınavlarım iyi geçiyor gibi, iyi başladı, bugün de kendimi WoW trial'i indirip Alice In Wonderland izleyerek ödüllendirecektim. Ki trial'de night elf seçemediğim gibi Alice In Wonderland de hüsran çıktı bildiğin.


En sevdiğim çocuk kitapları Küçük Prens, Pıtırcık serisi, Küçük Vampir serisi, Pinokyo ve Alice Harikalar Diyarında'ydı. Hepsini de orjinal çizimlerinin olduğu, orjinal, kalın baskılarından okudum, Pinokyo ve Alice Harikalar Diyarında'yı çocuklar için kısaltılmış, sadeleştirilmiş versiyonlarından okumamıştım ve hayal dünyamda bu iki kitabın tetiklediği çok acayip şeyler vardı, çizimlere sadık kalarak düşlediğim balinanın midesi, perdelerin arkasındaki değişik boyutlarda kapılar, ağaçta asılı kalan Pinokyo, irileştiği için utanan, sıkılan ve ağlayan Alice ve daha birçok şey! Yanlış anlamayın entelcilik de etmiyorum, filmi beğenmediğimi anlatacağım ve bunu "Tim Burton benim hayal dünyama sıçmıış, ben ondan daha iyi hayal etmiştim, üstelik ben kitabı okudum tımam mıaa." diyerek yapmayacağım, bence gerizekalı olmayan her çocuk okumalı zaten bu kitapları, bu övünülecek bir şey değil, yapılması gereken bir şey, çocuk dediğin birkaç klasik çocuk kitabını okuyacak ki düşleme yeteneğine sahip olacak, bu birincisi. İkincisi de Tim Burton'a bayılırım. Filmde de hatırladığım, kitapta da olan sahneleri her gördüğümde heyecanlandım. Tim Burton ayağa düştü diye onun çocuksu dehasına burun kıvıranlardan değilim, ben de Tim Burton'ı Beetlejuice ile tanıdım, entelci değilim, Ed Wood'la, daha önceki saykodelik, Marslılar Saldırıyor gibi filmleriyle tanımadım, Corpse Bride'ı nick olarak kullandım birkaç forumda. Ve benim kadar lame bir Tim Burton hayranı "Ay Alice Harikalar Diyarında gibi bir edebi klasiğe nasıl da yamuk yapmış, hiç olmuş mu?" diyecek değil. Ancak, hiç olmuş mu şimdi bu film?

Ya, bir kere herkes filmi çekilen kitabın önceden kitabını okuyarak gitmiyor filmlere, Alice In Wonderland'de de kitabı okumadan giden herkes şapa oturmuştur eminim. Eğer bir kitap filme uyarlanacaksa en azından temel yerlere sadık kalınmalı diye düşünüyorum ve eğer bir hikayenin devamı çekilecekse, sıfırdan yepyeni bir hikaye yazıp aralarda ve çok alakasız yerlerde eski hikayeye selam çakmak adına olaydan koparacak ayrıntılar verilmemeli. Cheshire Cat'i gördüğümde çok heyecanlandım, "Kedinin gülümsemesi mi, yoksa gülümsemeye ait kedi mi..." diye mırıldandım, en azından buna gönderme yaparlar diye düşünerek. Film boyunca kitapta daha çok gölgede kalan ve tek başına asıl hikayeye gönderme yapılmak için konulduğu halde hiçbir şey ifade etmeyen binlerce replik kullanıldı ve kedinin gülümsemesi mi, gülümsemenin kedisi mi sözü kullanılmadı ya, şaka gibi! Sonra, "Beni iç" ve "Beni ye" abur cuburlarından sonra Alice'in irileşip de ağladığında oluşan selde ıslanıp, kurumak için dans eden halkanın içinde Dodo Kuşu'nu görmek istiyordum ben, Tim Burton'un yaptığı bir dodo kuşu görmek hakkımdı. Ve göremedim! (Dodo kuşu olabileceğini tahmin ettiğim bir kuş gördüm önce ama sonradan tek ayrıntılı animasyon o olmadığı için gözüm yoruldu sağdaki soldaki kalabalıktan, kuşu da kaybettim gitti.)

Asıl hikaye çok arkaplana atıldıktan sonra en azından sağlam bir yeni hikaye gelseydi karşıma yine en büyük Tim Burton hayranlarından biri olmaya devam da ederdim. Ama Vorpal mıydı, ismi bile aklımda kalmamış, o kılıç, Jaggerwohsajhsja isimli o kuşumsu ejderha, of, Beyaz Kraliçe'nin sarayının Yüzüklerin Efendisi filminden yanlışlıkla araya karışmış olması... Bu karışık karışık ayrıntılar, görseller içinde dişe dokunur bir hikayenin olmayışı... Alice'i oynayan kızın Johnny Depp'e, Anne Hathaway'e resmen Johnny Depp'e ve Anne Hathaway'e gülümser gibi mimiklerle gülümsemesi (ki inanılmaz dikkatimi dağıttı, orda Şapkacı ve Beyaz Kraliçe'ye gülümsediğini düşünemedim hiç), animasyonlardan gözümün yorulmasını, Tim Burton dünyasına dair bir tek Şapkacı hapisteyken görünen yamuk parmaklıkların olmasını ve geri kalan tüm animasyonun acayip derecede bilgisayar ürünü olmasını, hiç ruh bulamayışımı, harıl harıl Tim Burton çizimleri ve Danny Elfman müziklerini aramama rağmen Yüzüklerin Efendisi dünyası, birebir tavşan ve köpek animasyonları (hiçbir kişiselleştirme, bir Tim Burton imzası yoktu ya inanabiliyor musunuz?) içinde kalışımı, müzikleri ise bir tek film başlarken duyuşumu (ki Danny Elfman'ın ayrı hayranıyım, Corpse Bride OST de hayatımda apayrı yerlere sahipken) ve sonra kulağıma hiç müzik gelmeyişini... Hepsini acı içinde fark ettim. Tim Burton'un hikayesi de kimse kusura bakmasın ama aptalcaydı. Gerçekten çok aptalcaydı. Ki Lewis Carroll'un hikayesinin de aptalca ama kendi içinde eğlenceli, yaratıcı ve şaşırtıcı oluşunun yanında Tim Burton'un aptal hikayesi çok sırıttı.

Peki şimdi bir daha Tim Burton film çekse izlemeyecek miyim ya da yarın bir gün birileri "Aha biz de Pinokyo'yu yeniden çektik buyrun izleyin bir buçuk saatte Pinokyo büyümüş ve o da yeni bir kukla yapmış diye bir hikaye izleteceğiz size." diye çıkarsa burun mu kıvıracağım, hayır. Bir şeyleri seçe seçe izlemek, seçe seçe okumak, seçe seçe dinlemek pek bana göre değil sanırım. Her önüme gelen boku izleyip, dinleyip, okuyup, sonradan sevmediğimi fark ettiğimde daha seçici olduğumu düşünüyorum, seçici olduğunu düşünüp de at gözlüğüyle yaşayanlardan değilim, öyle olmak çok sıkıcı olsa gerek. Ama Tim Burton'un Alice Harikalar Diyarında'sı beni öyle çok üzdü, öyle çok hayalkırıklığına uğrattı ki, paylaşmam gerekirdi.

Hala izlemeyeniniz varsa ufak bir önerim, ricam da olacak hatta. Kişisel düşüncelerimi kimseye benimsetmek gibi bir gayem yok ve "Sakın izlemeyiiin, bir buçuk saatinize yazık!" demeyeceğim, belki beğenirsiniz. Ama bunun bir çocuk kitabı uyarlaması olduğu için çocuk filmi olduğunu da düşünüp yanınızda bir çocukla izlemeyin sakın. Daha onuncu dakikada animasyon hayvanlardan birinin gözü dikiş iğnesiyle çıkarılıyor da. Ben şu yaşımda o sahneden feci rahatsız oldum, gözlerimi kapadım, Testere falan izleyemeyen, Requiem For A Dream'de iğneli sahnelerde midesi ağzına gelen biriyim sonuçta, herhangi bir çocuğun da bu sahneleri kanıksaması ve bu sahnelerden rahatsız olmaması gibi şeyler de ancak apokaliptik bir dünyada gerçekleşsin lütfen, henüz değil.

Tabi hiçbir şeyini beğenmedim de değil, Johnny Depp'in kutsal bir oyuncu olduğuna bir kez daha kanaat getirdim. O kadar makyajla bile mimikleriyle konuşan bir adam üzerine daha ne denilebilir ki?

18 Nisan 2010 Pazar

Hello Kitty Online: Yeni "ders çalışmamak için yaptığım anlamsız hareket".

Erkek arkadaşım tam bir gamer. Yeni çıkan oyunları mutlaka dener, tek kişilik oyunlar, rol yapma oyunları, multiplayer oyunlar, online rol yapma oyunları, futbol oyunları, strateji oyunları, hepsi elinden geçmiştir. Ben de WoW ve Warhammer Online adlı iki düşmanla kıyasıya mücadele ederek kendisini oyunlarından biraz uzaklaştırmaya çalışırım. WoW tehlikesini atlattık hatta epey, artık sadece Warhammer Online'la yarışıyorum.

Onun bu oyunlarla ne kadar vakit geçirdiğini gördükçe "Ne buluyor ki bu adam bu oyunlarda?" der ve her oyununa ben de bir göz atarım, WoW'u kendi bilgisayarıma da kurdurduğum ve onun account bilgileriyle giriş yapıp zaman zaman kendi yarattığım karakterimle biraz oynamışlığım da var, Warhammer Online'da da hala bir karakterim var. Fakat quest'lerin bana fazla zor gelmesi, gerçek hayatta da az olan yön bulabilme duyumun map'lerde tamamen sıfırlanması ve harita okuyamayışım Warhammer'da da WoW'da da ona eşlik edemeyişime neden oldu ve asla Kaptan'ın istediği gibi bir healer olamadım. Zor gelen quest'ler, quest mantığını anlayamayışım, önüme gelen her yaratığı kesmeye alışamayışım, saldıran yaratıklardan kaçamayışım, çevik olamayışım her karakterimin level 10'larda kalmasına yol açtı.

En çok özendiğim şeylerden biri de Kaptan'ın Tunç, Melih, Eren ve diğer arkadaşlarıyla oyunun chat'inden yaptığı geyiklerdi, hepsi aynı guild'de yer alan bu kafadarlar sıklıkla guild kanalından hem oyunlarını oynar hem de messenger programlarını kullanmaya gerek duymadan geyiklerini yaparlardı, kahkahalar attıkları kimi chat log'larının screenshot'larını da alırlar, bakar bakar gülerlerdi.

Kaptan benim özellikle online oyunlarda yaşadığım ezikliği (ya ben pek beceremiyorum bu oyun olayını, tam bir noob'um evet) ve kendisiyle beraber çatır çatır Warhammer, WoW oynayamayışımı telafi etmek için bir süredir beraber oynayabileceğimiz bir oyun arıyordu. Sonunda bulmuş. Oyun şaka gibi gelecek ama: Hello Kitty Online.

Bana oyunu indirebileceğim link'i yolladığında şaka yaptığını sanmıştım. Sonra "İndir, ben de indiricem az sonra, akşam beraber oynamaya başlarız." dedi. Ciddiymiş. İndirdim. Kendime bir karakter yarattım. Hello Kitty World'teki ilk map'tek quest'leri toplamaya başladım. Sonra bir baktım ki "İndirir, bakar, silerim, Kaptan da oynamaz zaten." dediğim oyunu ben baya oynuyorum. Ciddi ciddi oynuyorum yani. Hayır işin komik tarafı, Kaptan "Senin nick'in ne?" diye sordu ve oyundan pm atarak bana ilk quest'lerle ilgili bir şeyler sormaya başladı, o da ciddi ciddi indirmiş, oynuyor. Biz ordan konuşarak, birbirimize yardım ederek ilk kez online bir oyun oynamaya başladık ve oyun şöyle bir şey:


Zannetmiyorum ki vizelerim başlayacak olmasa ben bu kadar ciddiye alayım bu oyunu, böyle level kasayım falan. Ama gerçekten level kasıyorum. 38. level birini görünce kıskanıyorum üzerindekileri falan, henüz 8. level'deyim. Ve çok sevgili, çok karizmatik Warhammer Online'cılar, WoW'cular, oynadığınız oyunun gerçekten bu oyundan farkı yok hehehe!!!

Oyun bir karakter yaratmanızla başlıyor, ilk olarak çok kısıtlı seçenekleriniz var, üç beş alternatiften birini seçiyorsunuz kıyafetlerinizde, yüz şeklinizde, göz renginizde falan. Level'leriniz yükseldikçe daha fazla seçeneğiniz oluyor. Sonra bu karakterinizi Hello Kitty World'ün kahramanı yapmak üzere oyuna başlatıyorsunuz.



Oyunun ekranı aynen üstteki gibi, diğer online rol yapma oyunlarında olduğu gibi sağ üst köşede map var, bir tıkla tüm dünyanın haritası da açılıyor. Minimap ise sizin yakınınızda neler var onu gösteriyor. Sağ yanda karakter, inventory, production, quest log, friendlist, options, guild list falan filan şeyler var. Inventory'i açtığınızda yukardaki resimdeki gibi bir küçük ekran açılıyor ve bir şeyi kullanmak için üzerine sağ tıklıyorsunuz. Karakterinizi düzenlemek için açtığınızda o da sol tarafta açılıyor.

Gördüğünüz gibi klasik oyun ekranı. Ancak bu oyunun prensip olarak WoW ve Warhammer'dan bir farkı var ki o da çok sevimli. Görüldüğü üzere karakterin elinde bir fırça var. O fırça vileda sopası, baston, beyzbol sopası, büyücü sopası gibi şeyler de olabiliyor. Ve o sizin silahınız. Oyun küçük çocuklara yönelik olduğundan diğer bilgisayar oyunları gibi kanlı, kılıçlı, savaşlı görüntüler yerine bir canavara sopayla vurma görüntüsünü tercih etmiş combat'larda. Ayrıca birbirinden sevimli canavarları öldürmüyorsunuz, sadece uyutuyorsunuz. Etkisiz hale getirdiğiniz canavarın başından ZzzZZzzzzz çıkıyor! ^_^

Mantık hep aynı, karakterinizi çok güçlü bir hale getirmek ve quest'lere sadık kalmak, quest'ler de bilmemkaç tane bilmemne toplamak, bilmemkaç tane bilmemne uyutmak, bilmemkimle konuşmak, bilmemne yapmayı öğrenmek, bilmemne yaptıktan sonra questor'a götürmek, bilmemkimden bilmemneyi alıp bilmemkime götürmek ve bilmemnereye gidip ordan geri gelmek gibi şeyler. GM'ler burda da mevcut, town'larda belli yerlerde toplanıyor insanlar trade, alışveriş vb için, GM'lere de pm atılıp herhangi bir şey sorulabiliyor. Ben metalci bir GM'e (Info'suna baktım, favori müziği Matt'ten Canon Rock'mış hehehe) abuk subuk birçok şey sordum, noob olduğumu belli ettim "Gravel nerden alınıyordu? Ben bu quest'i tamamladım ama questor'umu bulamıyorum ühüh, bi de ayrıca herkesin hayvanı var ben de istiyorum hayvan." diyerek adamı kendimden tiksindirdim... diye düşünüyordum ki, adam beni elbette oyunu oynayan yedi sekiz yaşındaki çocuklardan biri zannedip bol smiley'li bir şekilde geri dönüp neler yapmam gerektiğini anneye anlatır gibi anlattı. GM'lerin götü kalkık değil, çocuklarla ilgilenir gibi ilgileniyorlar siz noob'larla.

Ben bayıldım bu oyuna. Artık ders çalışmak istemediğim zamanlarda yeni bir zaman öldürgecim var, yaşasın! Terzilik ve çiftçilik yeteneklerinizi de geliştirip kendinize kıyafet yapabiliyor, enerji yükseltecek yiyecekler elde edebiliyorsunuz falan, Sims, Farmville, WoW, hepsinin bir karışımını buldum yani bu oyunda, heyoo!

Ayrıca oyun forum'larında da FAQ kısmını okumak için geziniyordum ki "How old are you?" başlığını görünce böyle bi kalbim sıkıştı, kesinlikle göz atmamalıyım diye düşünürken girmiş bulundum. Oyuncuların yaş ortalaması bir 12 - 14'te, bir de 8 - 9'da geziniyor, kendimden başka bir tek büyük insan gördüm yüzlerce post'ta, 24 yaşında bir kızcağız daha oynuyormuş. Ben de gururla "I'm 22 lol." yazıp çıktım, kendimi "Tabi yaşı büyük olan oyuncular forumlara girmiyorlardır ki canım bilgi almak için, çözüyordur insanlar kendi kendilerine..." diye teselli ettim sonra.

Her neyse, az önce Cho-cho'yu kilitli kaldığı yerden kurtardım, yıllardır uyuduğunu anlattım, geçmişini hatırlayabilmesi için gidip başka dünyalardan ona ıvır zıvırlar topladım, getirdim, şimdi Cho-cho kendini hatırlayabildiğine göre ben de rahatlıkla uyuyabilirim.

(Evet gerçekten lame bir hayatım var.)

(Ayrıca ben GM'den hayvan sahibi olmayı öğrendim ama Kaptan hala bilmiyor, ona bu değerli bilgiyi kesinlikle iyi bir armor karşılığında vermeliyim.)

12 Nisan 2010 Pazartesi

All Time Greatest Hits

Çoğunuz bilmez, benim bir de müzik bloğum var. Müzik ciddi şekilde hayatımın bir parçası haline gelebildiği için, bu konuda bildiklerimi, hissettiklerimi, duyduklarımı, öğrendiklerimi de ayrı bir blogda daha ciddi bir üslupla yazmaya çalışıyorum, belki bir iki kişinin işine yarar, bir başvuru kaynağı olur diye. O blog şu adreste yer almakta: ve henüz sadece 27 izleyicisi var. Yirmi yedi izleyicinin olması canımı sıktığı için ama "her yerde yazılarıma link verip verip can sıkmayayım, hele müzik yazılarıma ilgisini çekmeyenlere de link vermeyeyim, isteyen kişisel bloğumu takip etsin, müzik yazıları ayrı bir yerde dursun" da dediğimden ve tükürdüğümü de yalayamadığımdan blogları da birleştiremiyorum şimdi, orda yazdığım yazılara burdan link de vermiyorum. Ben de tutup bu bloğumu Blog Ödülleri yarışmasına soktum.

Sözü geçen yarışma öncesinde çok takip edilen blogların yazarlarının çoğundan "Çok kötü bir yarışma, gereksiz, ne o öyle." gibi de çok yazı okudum üstelik. Yine de belki o yarışmaya katılırsa bloğumun okuyucu sayısı artar, belki biraz daha fazla kişiye ulaşırım diye düşünerek katıldım. İki gün önce moderasyon elemesini geçen bloglar çeşitli kategoriler altında oylamaya sunuldu, artık oylama sürecindeyiz, benim All Time Greatest Hits'im de kültür sanat blogları kategorisinde yer alıyor. Ve izleyici sayısında bir kişi bile artış yok. =) Bence oylama bittiğinde yine bir kişi bile müzik bloğumla ilgilenmemiş olacak, devir reklam devri zira. Yapacak bir şey yok, bari sizin bilginiz olsun, ben o yukardaki adreste de ahkam kesiyorum, müzik dinletiyorum, video izletiyorum, anektod anlatıyorum, biyografi sunuyorum ama konu hep müzik, çoklukla da rock'n roll. Eğer ilginizi çekerse diye en azından bir kere bu blogdan da söz etmek istedim. Orda da görüşmek üzere.

Gertrud

Eğer Hermann Hesse günümüzde yaşasaydı, Gertrud adlı romanındaki müzisyen Kuhn, Muoth'un masasında üzerinde Gertrud'un el yazısı olan mektubu gördükten sonra değil, Gertrud'un Muoth'un Facebook duvarına "slmss cnm, napıosun?" yazdığını gördükten sonra gidip Gertrud'la konuşacaktı. Zaten günümüzde yaşasaydı ikisinin başrolünde olacağı bir opera da yazmayacaktı. Ya dj olurdu, ya bar rockçısı, ya da ünlü popçunun arkasında bass çalan ve adı hiç bilinmeyen adam. Ha bunu da "günümüzde hiç müzik yapılmıyor artık" çokbilmişliğiyle yazmıyorum, baş kahraman olan adamın öğrenciliği öyle romanın başında, müzik okulunu kazanıp gidiyor ama ite kaka okuyor, hiçbir zaman bir operanın başrolünde olamayacağını biliyor, ancak idare edecek kadar bir iki arya besteleyebileceğini ve hayatını idare ettirmeyi sağlayacak kadar para kazandıracak bir orkestra kemancılığını yapacağının farkında. Günümüze uyarlarsan ya bar rockçısı ya da arkaplan bassçısı işte.

Ayrıca günümüze uyarlarsak Gertrud'un da öyle leydi havalarında olmayacağını varsayarsak, müzisyen Gertrud'a ilk açıldığı zaman Gertrud mağrur bir şekilde "Ben sizi hep arkadaşım olarak gördüm bayım." demeyecek, müzisyen de ilerde kadının duygularının değişeceği günü beklemeyecek. Gertrud zaten çoktan müzisyene vermiş olacak günümüze uyarlarsak (ne de olsa bu opera, Muoth'la birlikte başrolü paylaşmak onu ünlü yapacak ya) ya da "Ama ben seni arkadaş olarak görüyorum yıaaaa." dediğinde müzisyen "Olsun ilerde verir." diyecek, bu onun için bir şey değiştirmeyecek.

Günümüze uyarlarsak Muoth aynı Muoth. Aramızda Muoth'lar hep var. Adam senin ününe ün katmak için operalar yazsın, yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmesin, sen git adamın sevdiği kadına hiçbir şey hissetmediğin halde kadını götürmeye kalk. Bence Muoth günümüzden o döneme gitmiş hatta.


Kitabı bir bitireyim Rafların Arasından'da inceleyeceğim ama yılbaşı günü satın aldığım bu kitaba en az iki ay önce başladım, belki daha bile fazladır, sadece ders aralarında okuyarak ilerliyorum, elimde süründü resmen. Beğenmediğimden de değil, dili ağır olsa da bu romana ancak bu anlatım yakışırdı, anlatıcı olan Kuhn'un bileğini kessek duygusallık, naiflik, sanat akacak çünkü; ancak pek beğendiğim bu romanı nedense ben bitiremiyorum. Okuyacak zaman mı bulamıyorum, e boş geçirdiğim zaman, South Park izlediğim zaman ne olacak? Anime izlediğim zaman? Neden bitmiyor arkadaş?

Sanırım Kaptan'ın gözü kaldığı için bitmiyor. Yılbaşı günü kendimize yılbaşı hediyeleri almak için İletişim'e girdiğimizde onun aklında zaten Beckett almak vardı ve aldı da iki kitabını. Bense Hermann Hesse'lerin başında takılmıştım "Bu yazarın hiçbir kitabını okumadım ben, sen okudun mu?" dedim. "Steppenwolf'u biliyorsun değil mi?" dedi cevap olarak. Ne alaka ya dedim içimden, sanırım uykusuz, dediğimi duymuyor ya da duymamazlıktan geliyor diye boş boş baktım. "Biliyorum, rock grubu değil mi?" dediğimde "Hehe değil işte, Hermann Hesse romanı, Bozkırkurdu, al istersen Bozkırkurdu'nu, ben de hiç okumadım, başlamış oluruz sırayla okuyarak." dedi. Ben inadına tüm kitapların arkasını okuyarak Gertrud'u aldım. Şimdi çantamda, elimde, her bu kitabı gördüğünde "Hıhı anca okula götür, okumadan eve geri götür bu kitabı sen, çantada gezdir diye aldın..." der, "Ya sırf ben istedim diye Bozkırkurdu'nu almayıp inadından Gertrud'u aldın inanmıyorum sana..." der. Ben bu lanet yüzünden bu kitabı asla bitiremeyip hep onu haklı çıkaracağım bence.
  
(Ben sekizinci kategoriye giriyorum.)

9 Nisan 2010 Cuma

Save The Population


Sanırım gitar çalarken aynı anda geri vokal de yapabilen, bu konuda en başarılı isim John Frusciante, hem iyi bir gitarist hem de çok iyi bir geri vokal, vokalleri olmasa Red Hot Chili Peppers şarkıları kulağa bu kadar dolu, bu kadar renkli gelmezdi eminim.

Çok özleyeceğiz vokallerini, çoook...

Not: Adam ölmedi. Red Hot Chili Peppers'ı bıraktı sadece. Ah be John...

Not 2.: Mathilde Tahon'la birlikte Anthony Kiedis'in fazla ulaşılmaz ve fazla piç olduğunu düşündüğümüz için gruptaki ikinci tercihimiz John. Tabi o Türkçe bilmediği için bu yazıyı okuyup yedeğe alındığını görmeyecek hehe. John, Anthony'e göre daha bir evcil, daha bir uysal, daha bir.... Öööh hayvandan bahsediyor gibi bahsediyormuşum lan şimdi fark ettim. Neyse daha evcil olsa gerek.

***

Bir de şimdi hani bu Her Gün Yeni Bir Apaçi sayfası var ya Facebook'ta... (Bak, yazmadan duramadım yine di mi. Yok lan hunharca eleştirmeyeceğim valla.) Bu Red Hot Chili Peppers'ın da 1991 yılında apaçi akımının buralarda patlayacağını önceden öngörmesi ne kadar hoş olmuş öyle değil mi sizce de, Blood Sugar Sex Magik albümünde iki şarkı var, Sir Psycho Sexy ve Apache Rose Peacock. Hayır bir de sözleri de uyuyor günümüz apaçi tanımına. Anthony Kiedis kendisiyle dalga geçen iki söz yazmış, Sir Psycho Sexy kendine taktığı bir nickname imiş mesela.

Bu Sir Psycho Sexy'nin sözleri,
Bu da Apache Rose Peacock'un.

Hatta bir sır vereyim mi, Anthony Kiedis de eski apaçilerden.


Nasıl ama? Tam bir apaçi değil mi?

Not: Anthony Kiedis gerçekten anne tarafından kızılderili.

Not 2.: Apaçi falan diyerek daha bir yakın etmeye çalıştım kendisini bize sevgili Mathilde Tahon dostum. :(

8 Nisan 2010 Perşembe

Squirtle*

Facebook'taki şu "Her gün yeni bir..." gruplarına giydiren bir yazı yazmak için Blogger'ı açtım. Sonra ne kadar gereksiz olduğuna kanaat getirdim. Sanırım artık atar yapma şevkim kırıldı, içimde sinir biriktirmiyor muyum ne? Bi rahatlama oldu sayın seyirciler buralarda. Ben Kimi Ni Todoke'ye devam edeyim, öptüm.

* Squirtle: Okunuşu "sikörtıl" olan bu pokemonun hayatımda özel bir yeri oldu. I <3 Squirtle.
You Have 0 Friends

7 Nisan 2010 Çarşamba

"Romance" dediğin...

Bazen bir anime serisinde de karşına çıkabilir. Üstelik ağlatabilir de.

Toradora! isimli animenin iki kahramanı var, Aisaga Taiga ile Takasu Ryuji. Taiga kızımız bir kaplan kadar yırtıcı, ufacık boyundan beklenmeyecek kadar güçlü. Bu yüzden kaplan manasına gelen Taiga da onun takma adı.



Ryuji ise azılı bir suçlu olan babasından miras kalan tekinsiz bakışlarıyla ve soğuk mizacıyla arkadaşlarının kendisinden korktuğu bir çocuk, ejderha kadar güçlü ve sinsi olduğuna inandıkları için ona da ejderha anlamına gelen Ryuji'yi takma ad olarak uygun görmüşler.


Bu iki hırçın lise öğrencisi, beklenmedik bir şekilde çok yakın arkadaş olurlar, birbirine bitişik olan evlerinde devamlı birlikte vakit geçirirler, Taiga artık sadece uyumak için kendi evine gidiyordur, Ryuji'yle hoşlandıkları insanlara ulaşmak için işbirliği yapmaya karar vermişlerdir ve görünüşte birbirlerine uyuz oluyorlarmış gibi davransalar da birbirlerini devamlı koruyup kollamakta ve birbirlerini çok sevmektedirler. Bu sevginin aşka dönüştüğünün de farkında değildirler üstelik. Ve üç sahne var aklımda, üçünde de sıcacık oldu içim.

Sahne 1


Okul dönüşü, eve doğru aynı yolda ilerleyen Taiga ve Ryuji birbirleriyle konuşmamaktadırlar, Taiga okulda hoşlandığı çocuğa rezil olduğu için çok sinirlidir, Ryuji de ne yapacağını bilemez. Sonra Taiga'ya sinirlenmemesi gerektiğini, yarın her şeyin düzeleceğini söylemeye çalışır ancak Taiga bir sinir patlaması yaşar, çantasını fırlatır, "Zaten beni sen bile anlamıyorsun, ailem anlamıyor, arkadaşlarım salak, Kitamura da artık benim salak olduğumu düşünüyor, nefret ediyorum herkesten!" diye bağırır ve her nefes arasında da yol kenarındaki demir sokak lambasına bir tekme atar. Sözleri bitince de lamba direğini tekme içinde bırakır. Ryuji çaresiz bir ifadeyle çantasını yere bırakır, "Bitti mi?" der, Taiga sinir krizini atlatmıştır. Ryuji de gidip direğe bir tekme atar. Taiga şaşkınlıkla "Sen niye vurdun ki direğe?" der. "Sana yardım etmek istedim." der Ryuji. Bir süre bakışırlar. Sonra gülmeye başlayıp direği tekme içinde bırakırlar yine, işleri bittiğinde direk yamulmuştur. Buna çok sevinip "Yamulttuuk! Kimse bizim karşımızda duramaz, biz kaplan ve ejderhayız!" diye bağırarak elele tutuşup sokakta koşmaya başlarlar.

Sahne 2


Ertesi gün okulda yüzme dersleri başlayacaktır ve herkesin okula mayosunu da getirmesi söylenir. Ryuji hoşlandığı kız olan Minorin'i mayoyla göreceği için çok heyecanlıdır ama Taiga'nın ağzını bıçak açmaz. Ryuji ne kadar ısrar etse de keyfini neyin kaçırdığını söylemez. En sonunda ağzından baklayı çıkardığında, çocuksu vücut yapısından utandığını, göğüslerinin tahta gibi düz olduğunu, bu şekilde Kitamura'ya görünmek istemediğini mırıldanır. Ryuji bir süre düşünür ve "Tamam sana nasıl yardım edeceğimi biliyorum." der. Birlikte Taiga'nın evine geçerler, Taiga'nın mayosuna göğüslerini büyük göstermek için süngerden bir destek dikmeye başlar Ryuji. Bu sırada da Taiga onun yanında oturup atari oynamaktadır. Saat epey geç olmuştur ve Ryuji'nin daha çok işi vardır. Taiga da utandığı için konuşmamayı tercih etmektedir. Ryuji, Taiga'ya "Tamam sen yatabilirsin ben iyiyim, sabaha kadar bitiririm." der. Taiga kısık sesle "Hayır bekleyeceğim." der. Biraz sustuktan sonra "Ryuji... Teşekkür ederim." der ve Ryuji de Taiga'yı daha fazla utandırmamak için hiçbir şey söylemez, sadece gülümser ve işine devam eder.

Sahne 3


Arkadaşları Ami-chan'ın yazlık evine giden Ryuji, Taiga, Minorin ve Kitamura, o gece Ryuji'nin baharatı fazla kaçırdığı çok lezzetli bir yemek yemişlerdir ancak baharat Taiga'nın midesine dokunmuştur. Kitamura, Taiga'yı kendi odasına çıkarıp çantasındaki mide ilaçlarını vermiş, sonra başında duracağını söyleyip kendi yatağında biraz uzanıp dinlenmesini istemiştir. Taiga, Kitamura'nun yatağında uzanırken Kitamura da bir sandalyede kitap okumaktadır. Ryuji ise kendi odasına gidip uyumaya hazırlanıyordur. O sırada kapısı çalar ve Kitamura'nın yatağından kalkmış olan Taiga "Ryuji sana bir şey söylemem lazım." der heyecanla. Ryuji "Ne? Kitamura'yla sonunda başbaşa kalmıştınız, ne oldu?" diye sorduğunda Taiga "Ha evet, ilaçlar işe yaradı." der. Ryuji "Eee?" dediğinde de "Artık midem daha iyi ve ben çok acıktım hadi bana yemek yap!" der. Ryuji "Bunun için mi geldin?" ifadesiyle aşağı iner ve Taiga'ya yemek hazırlamaya başlar. Sonra kendisine de bir tabak koyar ve Ami-chan'ın koskocaman salonunda, gecenin çok geç bir saatinde başbaşa bir yemek yerler. Herkes uyuyordur. Yemekten sonra Ryuji "Ooh ne de güzel doyduk..." şeklinde yere oturur ve karnını sıvazlar, hemen arkasında divanda oturmakta olan Taiga da ayaklarını Ryuji'nin sırtına uzatır ve bacak bacak üstüne atarak geri yaslanır. İkisinin de karnı tok, keyfi yerindedir. İkisi de hoşlandıkları kişilerle aynı çatı altında olmalarına rağmen o saatte birliktedirler. Taiga umursamaz bir tavırla "Biliyor musun neyi fark ettim, bu salon gerçekten çok büyük." der. Ryuji "Evet Ami-chan çok şanslı." der. Taiga "Ama bu kadar büyük bir salonda şu halimize bak, birbirimize yapışmış gibi yanyana yemek yedik ve şimdi biraz daha geniş bir alana ihtiyacımız olduğunda bile sadece ayakucuma kadar uzaklaştın." der. İkisi de biraz düşünürler. Sonra Taiga yine umursamaz bir şekilde "Neyse sanırım senin ufacık evinde ancak böyle dipdibe oturabildiğimiz için ordan kalan bir alışkanlık olsa gerek, hadi yatalım, iyi geceler." der ve odalarına çıkarlar.

***

Ufacık anlar ne kadar önemli aslında... Bir de, romantizm çok süslü püslü olmayınca, dostlukla karışınca, insan sevdiğiyle aynı zamanda arkadaş da olunca ben çok hisleniyorum ne bileyim.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Osaki Nana sonrası yeni favori karakterim: Sawako Kuronuma.

Hadi her şeyi geçtim, bu kız güzel bir kız değil de ne? Niye yani bir Sadako diye dalga geçmeceler, bir ucube gibi davranmacalar falan? Bence tüm sınıf kıskansın bu kızı.


Kimi Ni Todoke izliyorum bu aralar en çok. (Rozen Maiden'i de bitirmeye çalışıyorum ve bir yandan Vampire Knight da iniyor) Açıkçası Sawako'nun yerinde olmak isterdim. Neden mi? Yok nedeni. Var da yok.

3 Nisan 2010 Cumartesi

Bence çok benziyorlar.

South Park karakteri, Stan'in babası Randy Marsh:


Foo Fighters vokali, eski Nirvana davulcusu Dave Grohl:

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)