13 Aralık 2011 Salı

 Fare olayında iyice çenesi düşük davranan basın artık tek söz etmez olmuştu. Çünkü fareler sokakta, insanlar evlerinde ölür. Ve gazeteler yalnızca sokakla ilgilenir.


"Veba", Albert Camus

12 Aralık 2011 Pazartesi


Mızıka çalabilseydim keşke. Bob Dylan'ı öyle çok aşırı sevmiyorum, bir It's All Over Now, Baby Blue'yu, bir de bunu çok seviyorum ama bunları da hakikaten çok seviyorum. Hallelujah'ı da Jeff Buckley sevdirmişti, o yüzden o da sayılmaz.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Hukukçu Hastalığı

Panikatak, kaygı üretme falan filan gibi derin şeyler yazmak isterdim ama meslek hayatımın adamakıllı ilk üç haftasında şunu öğrendim ki esas avukat hastalığı tetanozmuş.

Sizleri ezeli düşmanımla tanıştırayım:


O hain pembe rengiyle kendini masum göstermeye çalışan bu cani yaratığın iç dünyası gizemli tehlikelerle dolu üstelik:


O beyaz, plastik bir şeritle kağıtları sabitleyen teli görüyorsunuz değil mi? O tel... O tel, bu cani yaratığın silahı. İcra davaları yoğunlukta olan bir büroda, icra işleriyle daha çok ilgilenen bir konumdaysanız (çaylaksanız yani) bu canavarla günde bazen yirmi kez bir araya gelmek zorunda kalıyorsunuz. Günde yirmi kez, seri hareketlerle bu canavara istediği şeyi yani talep kağıtlarını, ödeme emirlerini, vekaletnameleri vererek kendisinden kurtulabilirsiniz. Yeteri kadar seri olursanız sizi parçalamadan bırakabilir. Ama, yeteri kadar seri olurken, dikkatli de olmanız gerekecektir. Dikkatsizseniz, otomatiğe bağladığınız hareketlerle vekaletnamelerini, ödeme emirlerini, takip taleplerini dosyaya fışt fışt diye geçirirken o tel, parmaklarınızı cırt cırt yırtıyor-muş. Sadece üç haftada iki kere kan döktü bu canavar. Kansız kurtulabildiğim sayısız tehlikeyi saymıyorum, iki kere yarabandına ihtiyacım oldu. İş kazası dediğimiz kavram, şu masum görünüşlü dosya ile de vuku bulabiliyormuş.

Tabii ki şımarıklık yapıyorum, tabii ki ne kadar ciddi işlerde çalışan insanlar olduğunu biliyorum. Ama ellerim yara bere oldu ya, bugün de kanadı baş parmağım o dosya teli yüzünden, sanırım en hakiki hukukçu hastalığı bu, panikatak falan filan değil.

6 Ekim 2011 Perşembe

 ...Pierre'in eline eğilip titreyen dudaklarını üstüne koydu ve mırıldandı: "Korkma, o gün gelmeden öldüreceğim seni."

SON


Jean - Paul Sartre, "Oda"

21 Eylül 2011 Çarşamba

"Anny, zamanın sunabileceği her şeyi zamandan koparmasını bilirdi. O'nun Cibuti'de, benim de Aden'de kaldığım sıralarda, bir günlüğüne onu görmeye giderdim. Dönüşüme bir saat kalana kadar Anny, yirmi dört saatin yirmi üçünü boş yere harcatmak için bir yığın tatsızlık çıkarırdı. Saniyelerin tek tek geçtiğini insan işte bu son altmış dakikada anlar, duyar. Bu korkunç akşamlardan birini hatırlıyorum şu an. Geceyarısı dönmem gerekiyordu. Bir yazlık sinemaya gitmiştik, ikimiz de umutsuzduk. Ne var ki zamanı yöneten oydu. Saat on birde, asıl film başlarken, tek bir sözcük söylemeden elimi avuçlarına alıp sıktı. Buruk bir kıvançla dolduğunu duydum yüreğimin ve hiç bakmadan, saatin on bir olduğunu anladım. İşte bu andan sonra zamanın dakika dakika akıp gidişini duymaya başladık. Bu kez üç aylığına ayrılıyorduk birbirimizden. Bir ara beyaz perdede ışıklı ak bir görüntü belirdi, bu yüzden salondaki karanlık azaldı, Anny'nin ağladığını gördüm. Sonra tam geceyarısı, son bir kez iyice sıktıktan sonra bıraktı elimi, kalktım, tek bir söz etmeden ayrıldım. En güzeli buydu."

(Jean - Paul Sartre, Bulantı)

17 Eylül 2011 Cumartesi

Fifteen Feet of Pure White Snow



Nick Cave ile ilgili takıntı derecesinde bir hayranlık beslediğimi az çok sezmiş olabilirsiniz, sezdirmemek için bir uğraşım yok zaten, genç kızların Justin Bieber sevgisi gibi abartıyor olabilirim. Ne yapalım tanrı beni de böyle yaratmış.

Bu videoyu keşfettiğimde orada olmak istemiştim. Hatta videoyu ilk izlediğimde sanki çok içmişim gibi midem bulandı. Sanki çok içmişim dans etmişim onlarla, az sonra da tuvalete gidip kusacağım sonra geri gelip dans etmeye devam edeceğim, gecenin sonunda da ter içinde, kusmuk kokusuyla gidip bir yerde sızacağım o mekanda gibi. Ve bu harika bir şeydi. Bundan utanmazdım orada olsam heheh.

Benim kafamda çok güzel bir şey vardır hep, çok hoş bir hayal, çoğu kez müzik dinlerken bu hayal eşliğinde dinlerim. Bir zamanlar müzik yapardım, artık yapmıyorum. Ama birlikte müzik yapmaktan çok zevk aldığım arkadaşlarım vardı. Bunlardan ikisi ilk grubumda, biri sonraki grubumdaydı, biriyle hiç birlikte bir grupta çalmadık, evde bir araya gelip iki klasik gitarla bir şeyler çalar, söyler, zevk için kaydeder, dinleyip gülerdik. Biriyle sadece birkaç kez stüdyoya girdik, ikinci grubuma yardım etmek için bizimle bir süre davul çalmıştı esas davulcumuz şehir dışındayken. Biriyle yine evde bir şeyler çalardık, onunla müzik yapmak da hoşuma gidiyordu ama sanırım onu hiç sevmiyorum. Bir şarkı dinlerken kafamda bir all-star kadrosu oluyor. Birlikte bir şeyler çaldığımız, birlikte çalarken çok zevk aldığımız bütün arkadaşlarımla birlikte o şarkıyı çaldığımızı hayal ediyorum bazen. Sahnede de hayal etmiyorum kendimizi, büyük bir evdeymişiz ya da stüdyodaymışız gibi. Hatta şey gibi. Bir keresinde ikinci grubumla, Red Sonjas'la bir bar programı öncesinde Alsancak'ta boş stüdyo bulamamıştık, bir karışıklık olmuş, randevu aldığımız stüdyo aynı saati başkasına kiralamıştı. Akşam da yine Alsancak'taki bir barda programa çıkacaktık, repertuara yeni eklediğimiz bir şarkıyı mutlaka birlikte tekrar etmemiz gerekiyordu o program öncesi. Etmeden çıkmayı gözümüz yemedi. Bizim program yaptığımız barda da tonmaister ortada yoktu, o olmadan orada prova yapmamız imkansızdı. Bir anda bir mucize oldu ve içimizden biri, aynı sokaktaki başka bir barın sahibini tanıyordu ve biz sırtımızda enstrümanlarımızla kös kös düşünürken onunla selamlaştı. Derdimizi anlattık ona, prova yapacak yerimizin olmadığını, artık birlikte tekrar yapmadan yeni şarkıyı doğaçlama çalacağımızı söyledik. Şarkı da İncelikler Yüzünden'di hatta. Mucize eseri, barın sahibi içeride kimsenin olmadığını, akşam orada da başka bir grubun programı olduğunu ve tonmaister'ın da içeride olduğunu, istersek bir saat kadar o barın sahnesinde prova yapabileceğimizi, üst katı bize bir saat kapatabileceğini söyledi. Sevinç içinde bir saati güzelce değerlendirip şarkıyı birlikte birkaç kez çaldık, sorun yokmuş zaten, hiç birlikte çalışmadan da çalabilirmişiz ama içimiz rahat etti.

Biz orada kendi kendimize çalışırken, içimizden iki kişi sahnede, bir kişi yerde, sahneye karşı bir sandalyede, bir kişi sahnenin yan tarafında, ben de barın ortalarına doğru bir yerdeki iki masayı birleştirip klavyemi üzerine kurarak şarkıyı çalarken, kimse olmadığı için iş yapmaları gerekmeyen garsonlar da bizi izlemeye yukarı çıktılar. Sonra barın sahibi de yanımıza geldi, bizi dinledi. O kadar samimi bir durum oluştu ki, bize orada çalışma imkanı verdikleri için istedikleri bir iki şarkıyı daha çaldık onlara o an, saçmalaya saçmalaya, hemen orada o parçaları çıkararak çaldık, güldük, eğlendik, "Daha isterseniz çalışabilirsiniz," dediler ama onları daha fazla meşgul etmek istemedik, yemek yememiz de gerekiyordu program başlamadan, oradan ayrıldık ve o gün bizim için çok güzel bir anı olarak kaldı, hem paçamızı kurtarmıştık provasızlık gerginliğinden, hem de çok eğlenmiştik, insanlar kendiliğinden bizi dinlemeye gelmişlerdi, "Canlı müzik çalan bir yer olsun, bira da çok pahalı olmasın, Alsancak'a geldik, canlı müzik dinleyelim bari, aa kız grubu çıkıyormuş burda hadi kızları dinleyelim, giriş ücretli miymiş, ne kadarmış ücret, para verdik girerken bari eğlenelim, eğlenmemiz gerekiyor, çok eğleniyoruz haydi," demeden, sadece biz bir şeyler çalıyoruz diye yukarı çıkmışlardı vakitleri boş olduğu için. Ben sanırım müziğimi dinletmeyi böyle seviyordum, sanırım hırslı bir müzisyen olmadığım için zaten kolayca bıraktım iki grubumu da.

Her neyse, kafamdaki o muhteşem hayalde de o barın sahnesinde prova yaptığımız gibi, bu klipteki gibi, birlikte çalmayı sevdiğim arkadaşlarımla, bir yerde, dinlediğim şarkıları çalıyoruz hep. Bunu çok eğlenerek yapıyoruz üstelik.

Bir gün, böyle bir şey yapmayı isterdim. Zaten sevdiğim insanlarla birlikte büyük bir evde yaşamayı da çok isterdim. Hepimiz birbirimize o kadar sıcak davranalım ki, bu klipteki gibi eğlenerek, nasıl göründüğümüzü, ne yaptığımızı umursamayarak dans edelim, içelim, şarkı söyleyelim isterdim yahu. Keşke.

Dün, çok yorgun geldim eve, en yakın dostum olduğunu İzmir'e bu gelişinde keşfettiğim insanı dün İstanbul'a yolladım, biraz daha eksildim böylece. Ve dün hiç ait olmadığımı hissettiğim adliyede, hiç ait olmadığımı düşündüğüm için girmeye korktuğum baro odasından ilan listesini alamamıştım. Adliyede benden sonra fakülteye girdiğini gördüğüm küçük avukatçıkları görmüştüm, koca adliye üzerime gelmişti, anlatamam, anlayamazsınız, bir tek o anladı çünkü o da benden bir gün önce aynı şeyi yaşayıp adliyeden kaçarak çıkmış zaten. Dün deli danalar gibi Alsancak'tan Konak'a yürüdük bunalımımız geçince, ordan Şirinyer'e otobüsle gelip bir de Şirinyer'den önce Heykel'e, sonra Adatepe'ye yürüdük. Yorgunlukla onu uğurlayıp eve geldiğimde mesaj kutumda bir teklif buldum. Yeni bir grup teklifi. Bornova'da bir program yapan, ilk grubumla çaldığım zamanlarda bir defa aynı sahneyi paylaşmış olduğumuz bir grubun davulcusundan, yine ilk grubumdan bir üyenin de içinde olduğu yeni bir grup için, gruptan ayrılacak olan ikinci gitaristin yerine klavyeci olarak gruba dahil olup olamayacağımı soran bir mesaj. Elim ayağıma dolandı. Ben bir kez daha aynı insanlarla müzik yapıp aynı ortama giremem, hayal dediğin şey hayalde kalmalıymış onu anladım. Hayalimin içine edemem kusura bakmasınlar, benim hayalimde kimse kimsenin kuyusunu kazmıyor, hırs yapmıyor, para kazanmak için işçi gibi, insanları verdikleri paranın karşılığını alsınlar diye eğlendirmek için değil, gülümseyerek, severek müzik yapıyor. Biz benim hayalimde aynı evde falan yaşıyoruz, günlerimiz beraber geçiyor ve bu insanların bir kısmıyla müzik yapıyoruz. Gerçek hayatta birbirimizi provalar ve programlar dışında görmeyeceğimiz, birbirimizin yanlışlarını örtmek yerine birbirimizin yanlışlarından zevk alacağımız ("Ben bu programda en iyi çalandım valla, hiç hata yapmadım ama o yaptı, iki kere yanlış yerde girdi, hemen söyleyeyim de bir sonraki programda dikkat etsin ona...") için, kendi hayalimi kendi ellerimle öldüremem.

Çok özledim bir grubun bir parçası olmayı. Ama yapamam.

Hayallerde yaşıyor çünkü bazı ipneler, ben de onlardanım. Biz hayalimde yine "Raise your hands up to the sky" sözleri geldiğinde Nick Cave dansı yapalım hep birlikte, gülelim eğlenelim, cool görünmeye çalışmayalım, insanları eğlendirmeyelim de kendimiz eğlenelim.

Gerçi nereye eğleniyoruz ki, gidiyorlar İstanbul'a birer birer. Gitmeseler bile birlikte yaşayamıyoruz, herkesin dertleri var, herkes dertli, herkes işsiz, herkes hasta, kimse iyi değil. İyi olamıyoruz daha, önce iyileşelim, eğlenmek sonra da olur, dert değil.

14 Ağustos 2011 Pazar

Şu videoyu izlediğimden beri resmen yeni aşık olmuşum gibi, en sevdiğim yemeğin kokusu geliyormuş gibi, çocukmuşum da yeni bir oyuncağım olmuş gibi, sanki yeni bir yer keşfetmişim gibi sırıtıyorum, ağzım kulaklarımda nedense, çok saçma değil mi?

Nick Cave ve Kylie Minogue, Big Day Out Festivali için bir araya geliyorlar, sahne arkasındaki halleri, sahnedeki halleri o kadar aşık ki eridim bittim izlerken, her fırsat bulduklarında birbirlerine dokunmaları, birbirlerini
öpmeleri, Kylie Minogue'un kız çocuğu gülümsemesi, Nick Cave'in bakışı, allahım sana geliyorum...

9 Ağustos 2011 Salı

"Bazılarından hemen söz etmek gerekiyor, çünkü her an gözden yitip bir daha geri dönmeyebilirler."

Samuel Beckett, Mercier ile Camier'den.

5 Ağustos 2011 Cuma

Peki diyorum Günseli bırakıyorum hepsini bütün bu karışıklıktan çıkıyorum istifa ediyorum kutu gibi bir eve yerleşiyoruz seninle kendi yağımızla kavruluyoruz tencerenin dibini tutmadan pişiyoruz kendi zevkimize göre döşüyoruz her tarafı tavana kadar aplikler dört yanı sarıyor tavandan sarkan lamba tam yemek masasının üstüne isabet ediyor kendi başımızın çaresine bakıyoruz kendi bacağımızdan asılıyoruz yatak odasına güllü perdeler asıyoruz ben çarşıdan patlıcan alıyorum sen ortalığa bakıyorsun resmini dairede masamın üstüne koyuyorum sen de resmimi tuvaletinin üstüne yerleştiriyorsun yatağımızın yanında kitaplarımız duruyor benim komodinimin üstünde benimkiler duruyor senin komodininin üstünde seninkiler duruyor ışıklarımız da gece lambalarımız da ayrı fakat kalplerimiz bir çarpıyor sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor aynı anda birbirimize doğru dönüyoruz öpüşüyoruz aynı anda Fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz Amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz büfenin üstüne hiçbir şey koymuyoruz radyonun üzerine hiçbir şey koymuyoruz çünkü diğer küçük burjuvalar gibi görmemiş değiliz onlardan farkımızı biliyoruz gene de söylemiyoruz birbirimize bilmiyormuş gibi yapıyoruz sehpa örtüsü de kullanmıyoruz ama bunları hesaplayarak değil içimizden öyle geldiği için yapıyoruz onlardan farkımızı belirtmeye tenezzül etmiyoruz mutfaktaki kavanozların üzerinde tuzbiberşekerkahve yazmıyor nedense öyle kavanozları almak gelmiyor içimizden yolda yürürken sanki o anda aklımıza gelmiş gibi bir dükkana girip sana bir ayakkabı alıveriyoruz akşam ben kapıdan içeri girer girmez öpüşmüyoruz beş dakika sonra öpüşüyoruz her gün ayrı bir zamanda öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor serseri bir küçük burjuva ailesiyiz ne kabul günümüz var ne de belirli toplanma günlerimiz dedikodu da yapmıyoruz yemekten sonra koltuklarımıza oturuyoruz öyle kimsenin belli bir koltuğu yok kim ne bulursa onun üzerine oturuyor kimseyi çekiştirmiyoruz saat on ikiye yaklaştığı halde yarın erken kalkacaksın yatsan iyi olur demiyorsun bana başıboş bir hayat sürüyoruz ben her sabah daireye gidiyorum fakat nasıl oluyorsa gidişim kimsenin gidişine benzemiyor serseri bir memurum evden durağa tam bir sokak serserisi gibi yürüyorum ne otobüse binişimde ne biletçiye para uzatışımda ne dairede masamın başında oturuşumda hiçbirinde beylik bir durum yok olamıyor istesek de küçük burjuvalaşamıyoruz onlar gibi düşünemiyoruz yatakta birbirimize şiirler okuyoruz kitapları tartışıyoruz dünya umrumuzda değil sersem derdim aptal derdim ona Selim aldırmaz bir tavırla devam ederdi sersem aptal diyoruz birbirimize diğer karıkocalar gibi şekerim canım tatlım balım birtanem filan demiyoruz anahtarı paspasın altına koymuyoruz kaç kere içerde unuttuk da çilingir çağırmak gerekti hesabımızı bilmiyoruz paramız olduğu halde ayın sonunu getiremiyoruz...

23 Haziran 2011 Perşembe

Fireball: Paketlenmiş Kahkaha!


Fireball, Disney elinden çıkma bir animasyon. Kickapoo Fansub (eski Manga Suyu) ekibi olarak biz buna birkaç ay önce el atmıştık aslında ama ben vizeler, bitirme projesi, finaller derken dün başına oturup hepsini birden ancak izleyebildim. Hepsini birden izlemekten kastım, sanırım yirmi dakikamı falan aldı çünkü bu seride her bölüm 1,5 - 2 dakika sürüyor. En uzun bölümü kamera arkası görüntülerini kapsayan ekstra bölümdü ki o da 3,5 dakikaydı sanırım.

Fireball'un bu kadar kısa sürmesi kesinlikle bir avantaj. Bilim kurgu, aksiyon ve komediyi bir arada yoğuran serilerde bir konu mutlaka geride kalıyor, ya komedisi ağır basıyor ve bilim kurgu öğelerine yeteri kadar ağırlık verilemiyor ya da soğuk, buz gibi, hayranlık verici ama duygusuz bilim kurgu serileri yapılıyor. Fireball o kadar şirin, o kadar komik ve o kadar kısacık ki arkasındaki hikayeye kafa yormanıza gerek kalmıyor, siz kahkahanızı tamamlarken bölüm bitmiş oluyor, o derece. Merkür'de geçen bu seride kahramanlarımız Ojou-sama Drossel von Flügel ile onun hizmetkarı zavallı Gedachtnis (Ya da Sancho Panza, ya da Şiş Kebap, ya da Schadenfraude, ya da Rasputin... Ehehehe!) uzak bir gelecekte, hiç görmediğimiz ama konuşmalardan sezdiğimiz kadarıyla da post-apokaliptik bir dönemde, von Flügel şatosundadırlar ve bütün seri bu şatonun salonunda karakterlerin diyaloglarından oluşmaktadır. Drossel, babasını kaybettikten sonra Gedachtnis ile yalnız kalmıştır ve şatonun yönetimi ondan sorulmaktadır. Bu arada insanlar, şatoyu robotların yönetiminden düşürmek için gitgide yaklaşmaktadırlar. Ah, söylemeyi unuttum sanırım, Drossel ve Gedachtnis birer robot. Ve robotlarla insanlar bir savaş içerisindeler. Elbette ki savaşın neden çıktığıyla ilgili ya da gidişatıyla ilgili bir bilgimiz olmuyor. Bunun yerine sarayda beslenebilecek bir ev hayvanı olarak "kertenkelebek"i, Drossel'in Gedachtnis'in adını hiçbir zaman hatırlayamamasındaki yoğun komediyi, sarayın çatısının akıtmasını ve daha birçok saçmasapan, absürd konuşmayı izliyoruz.

Drossel, şımarık yetiştirilmiş, benmerkezci prenses Disney karakterleriyle o kadar zıt bir karakter ve o kadar onlarla taşak geçer gibi ki onun da Disney elinden çıktığını sıklıkla unuttum. Gedachtnis de bir prensese aşık olup da zamanı gelince ondan karşılık görmeyi bekleyen, bu sırada da "hanımının" söylediği her şeyi anında yerine getiren Disney karakterleri gibi ama onlar kadar itici değil, o kadar saf ve sevimli ki eminim çok seveceksiniz Gedachtnis'i.

Serinin ikinci sezonunun adı, Fireball: Charming ve Kickapoo Fansub olarak onu da çevireceğiz. İlk sezonu buradan indirebilir veya online olarak Facebook sayfamızdan da izleyebilirsiniz. (Facebook sayfamızın linki de verdiğim bağlantıda var.)

Beğenmeyeniniz olursa da mizah anlayışımız ve zevklerimiz sizinle hiç uymuyor demektir, bu kadar da iddialı bir beyanda bulundum hadi bakalım. Eheh.

Not: Fireball'un orijinal dili Japonca. Disney'in Japon kanalı için hazırlanmış olduğundan Japonca olarak yayımlanmış.

2 Haziran 2011 Perşembe

Bazen böyle şeyler yapıyorum.

Hikaye yarışmalarını seviyorum. Yakalayabildiğim yarışmaların çoğuna bir şeyler yazmaya çalışıyorum. Çoğu kez de zamanı düzgün kullanamadığım için yarışma teslim tarihine kadar bitiremiyorum hikayelerimi, çoğu kez beğenmeyip yarım bırakıyorum. Bazen bitirdiklerim de oluyor.

ElmaAltShift, geçtiğimiz ay içinde, internet sansürlerine dikkat çekmek için alan adı olarak kullanılması yasaklı kelimelerden oluşan hikayeler arası bir yarışma düzenlemişti.
O yarışmaya gönderdiğim hikaye, yayınlanmaya değer ilk on hikayenin içinde. Buradan okuyabilirsiniz. Okurken de o çok muzır bulup yasakladıkları kelimelerin günlük hayatta ne kadar çok kullandığımız ve ne kadar masum kelimeler olduğuna şaşırmak da serbest. Burada bu konu hakkında iki üç cümle söylemiş olduğum için diğer konuya geçiyorum.

Dergi kadrosunda da bulunduğum edebiyat portalı Avalon Edebiyat da zaman zaman kitap ödüllü yarışmalar düzenlemekte. Geçtiğimiz aylarda, kısa hikaye tamamlama yarışması düzenlemişlerdi. Bu yarışmayla ilgili ilginç bir anım da var. Dergi yazarlarının arasında olduğum halde internet sitesiyle ilgili bir yetkim olmadığı için, internet sitesinin düzenlediği yarışmaya benim de katılabileceğimi düşünüp haldır haldır hikaye yazmaya koyulduktan sonra, dergi yazarlarının bu yarışma için jüri olacağını öğrendim. Sonra başka şeyler de planlandı, dergi yazarlarının da aynı hikayeyi değişik şekillerde tamamlamasının şık olacağı düşünüldü de hikayem "boşa gitmemiş" oldu. =) İlk iki paragraftan sonrası benim hikayem. Eh, adım ve soyadımın da bu kadar bariz bir şekilde blogda yayınlandığı ilk gün olarak bugün de kayda geçebilir, sorun da değil. Kimliğimden bağımsız bir şekilde anılarımı isim vermeden anlatmayı seviyordum ama ne de olsa kimsenin canını yakacak anılar yer almıyor.


Bu arada dergi kadrosunda yer aldığımı söylemişken derginin, daha doğrusu fanzinin ilk sayısının kapağını da burada yayınlamayacak değilim elbette. Bu ilk sayıda bir altkültür olarak anime ve mangadan bahsedip bir de daha önce okulumun Fantezi ve Bilim Kurgu Topluluğu'nun "olası 3. dünya savaşının insanların gündelik hayatına etkileri" konulu hikaye yarışmasında birinci seçilen (şey aslında iki kişi arasından birinci seçilen diyelim biz ona, katılımın olmadığı hikaye yarışmasında bana Abdurrahman Çelebi dediler sanırım) Ozzy'nin Ölümü adlı kısa hikayem yayınlanmıştı. İkinci sayı şu an matbaaya hazırlanıyor ve onda da hazırladığım Jules Verne dosyası yer alacak.

Tabii her yazı yolladığım yarışmada takdir almışım yahut istediğim her yerde yazım yayınlanmış gibi görünüyor şu an ne kadar hoş değil mi? Geçen yıl okulumun Hukuk Araştırma Geliştirme Topluluğu'nun düzenlediği hikaye yarışmasına verdiğim öykü, takdir bile alamamıştı. İki yıl önce Türkiye Bilişim Derneği'nin hikaye yarışmasına bir hikaye yazmaya başlamıştım ancak sonra çalışmaya başladığım için o hikayeyi bitirecek direncim kalmamıştı ve son katılım tarihini göz göre göre kaçırmıştım. Aynı şekilde 30 Haziran'da son katılım tarihi olan bir yarışma için yazdığım bir hikaye daha vardı ki ben ona kaçtı gözüyle bakıyorum şu an. Ve bir de ilk görüş aldığım kişi olan sevgilime okuttuğumda onun beğenmediğini gördüğüm pek çok ıvır zıvır yazı da tarihin tozlu sayfalarında yerlerini aldılar bile. Başlıkta dediğim gibi bazen böyle şeyler yapabiliyorum, kendimi zorlayıp da başladığım şeyi tamamlayabiliyorum, sonra takdir görünce de seviniyorum. Keşke nadiren olmasa böyle şeyler, daha çok vaktim olsa da daha çok yapabilsem.

1 Mayıs 2011 Pazar

Şu an ailemin oturduğu evin bulunduğu kooperatif sitesi henüz inşaat halindeyken, yapımının bitmesine bir yıl kala taşınmıştık ilçemize. Bir yıl için geçici olarak da ilçenin dış kesimlerinde, çingene mahalleleri ile genelev sokağına yakın bir kısımdaki bir apartmana yerleşmiştik. Aslında genelev sokağı yine biraz uzaktaydı da çingeneler çok yakındı yaşadığımız yere.

Çingeneleri çok severdim, kendi aralarında yüksek sesle konuşmaları, hep neşeli görünmeleri, esmerlikleri, renkli kıyafetleri çok hoşuma giderdi. Bir de şu kitabı da okumuştum ve bana çok büyülü geliyorlardı...


Herhangi bir insanın başka bir insana bilerek, isteyerek kötülük yaptığını da görmediğim, bilmediğim yaşlardaydım üstelik. Apartmanımızın arkasındaki boş arsaya bir kilim indirip tüm evcilik oyuncaklarımı taşıyarak kendime bir ev yapmayı, bebeklerimle akşama kadar oynamayı ve onlara çamurdan pastalar, yapraklardan sarmalar yapmayı çok seviyordum, her kız çocuğu gibi. Yine bir gün kilimi aşağı indirip üzerine evcilik setimi dizmiştim. Evcilik seti dediysem çok pahalı ya da çok şık oyuncaklar gelmesin aklınıza, ablamdan kalma, plastik, ucuz, basit çaydanlık, tencere gibi oyuncaklar vardı. Yalnız bir tane beşik vardı ki onu ablam rahatsızlandığı bir zaman İzmir'e geldiğimizde yolda Menemen'de mola verdiğimizde almıştık, elyapımı, içine bir oyuncak bebeğin sığabileceği büyüklükte, sallanan bir beşik... En sevdiğim oyuncağım oydu sanırım. O gün de beşiği oturduğum yerin hemen yanına çekmiştim, kilimin öbür ucuna da mutfak eşyalarımı dizerek orasını mutfak yapmıştım. Kendi kendime binlerce hayal kurarak oynuyordum ve "Keşke bir kardeşim falan olsaydı, beraber oynardık." diye düşünüyordum. Oraya taşınmadan önce bir tane "en yakın arkadaş"ım vardı ama o kızdan sonra zaten hiç en yakın arkadaşım olmamıştı hayatım boyunca...

Keşke birkaç arkadaşım olsaydı da bana misafir gelselerdi diye düşündüğüm bir anda başımı kaldırdım ve iki tane çingene kızı gördüm. Esmer tenleri, bembeyaz dişleri vardı. Biri zayıf ve uzun boyluydu, üzerinde kırmızı bir tişört ile boynunda inci taklidi boncuklardan yapılmış bir kolye vardı. Diğeri de muhtemelen kardeşiydi, o da beyaz ve yeşil, fırfırlı bir elbise giymişti. Ayaklarında terlikler, el parmaklarında kınalar vardı. Saçları karmakarışıktı ve kilimimin yanında hiçbir şey söylemeden ayakta duruyorlardı. Bir süre bakıştık, onlar oyuncaklarımı süzüyorlar, bir yandan da gözlerini kaçıra kaçıra bana bakıyorlardı. Ben hemen gülümseyip "Aa merhaba, oynamak ister misiniz?" dedim. Kızlar kendi aralarında bakışarak kilimin ucuna oturdular. Çok sevindim, böylece ne kadar iyi bir ev sahibi olduğumu gösterebilecek, çamurdan yaptığım pastalardan onlara da ikram edebilecektim. Bir yandan rol yapmaya devam ederken ("Hoşgeldiniiiz, nasılsınız? Bizim çocuklar da bugün çok yaramazlık yaptılar. Bir tanesi de hasta...") bir yandan da yeni arkadaşlar edinmenin heyecanıyla rol yaptığımı unutuveriyordum ("Sizin adınız ne? Kaç yaşındasınız? Ben bu apartmanda oturuyorum, siz okula gidiyor musunuz? Aynı okulda mıyız?..."). Epey konuştuktan sonra bir şeyi fark etmiştim. Ben hala kendi kendime oynuyordum. Onlar benimle konuşmuyor ve oynamıyorlardı. Sadece kilimin ucunda öylece oturuyorlardı.

Bir şeylerin ters gittiğini hissettiğimde, onların da benim bu hislerimin farkına vardığını anladım. İçimde bir korku doğmuştu, kızlar da birbirlerine bakıp gülümsemeye, oyuncaklarımdan bir iki tanesini ellerine alıp evirip çevirmeye başlamışlardı. O ana kadar benimle oynamadıklarını düşününce, evime gelen bir misafirin, evimdeki çaydanlığı alıp ona bakması da çok saçma gelmişti, ne yani, benim evime gelmişler, bir de çaydanlığımın yerini mi değiştireceklerdi? Bir yandan kötü bir şeyler olacağını hissediyor, bir yandan da okuduğum çingene masallarındaki gibi bana büyü yapabileceklerini, onları kızdırmamam gerektiğini düşünüyordum. Sakinliği elden bırakmamanın en iyisi olacağına karar verip, "Beğendiniz mi çaydanlığımı?" diye sordum korka korka. Büyük olanı bir eline tenceremi, bir eline de içine su koyulduğu zaman çeşmesini açtığımda su akıtan plastik lavabo oyuncağımı almıştı o sırada. Küçük olanı da bir tane Barbie bebeğimle birkaç mutfak eşyamı daha tutuyordu. Kalbim hızlıca atmaya başladığında ayağa kalkmışlardı ve bir birbirlerine, bir bana bakıyorlardı. Bense oturduğum yerde ses çıkarmadan ve hareket etmeden onları izliyordum hala. Hiçbir şey yapmadığımı gördüklerinde şaşırdılar. "Onları beğendiniz mi? Yarın yine gelin, birlikte oynayalım, onlar yarın geldiğinizde sizin evinizin eşyası olurlar... Kiliminiz var mı?" diye sordum. Gülmeye başladılar ve büyük olanı yere tükürdü, küçük olanıyla tekrar bakıştılar ve koşmaya başladılar. Koşarlarken arkalarından bakakalmıştım. Küçük olanı koşarken bebeğimi düşürmüştü, durup aldıktan sonra yine koşmaya devam etti. Terlikleri toza bulanmıştı ve arkalarından öylece terliklerine bakıyordum. Epey uzaklaştılar ve bir anda gözlerimin dolduğunu fark ettim. İlk kez birisi bana bilerek bir kötülük yapmıştı ve ilk kez bir eşyam çalınmıştı.

Yine de ağlamamaya karar verdim, kilimi orada öylece bırakıp gidip zilimize bastım. Anneme diyafonda olanları kısaca anlattım. ("Anne, çingene çocukları geldiler, birkaç şeyimi alıp götürdüler, eşyalarımı toplamama yardım eder misin?") Sonra yerde gördüğüm her taşı tekmeleyerek kilimime geri döndüm, annem gelene kadar ben de toparlanmaya başlasam iyi olurdu. Kilimin köşesinde tahta beşiği ve içinde en sevdiğim bebeği gördüm. İçimin sıkkınlığı bir anda geçmişti. Onları çalmamışlardı ya, plastik oyuncakları çalsalar da önemli değildi. Belki de hiç oyuncakları yoktu hem... Üstelik onlarla oynadıkları zaman akıllarına ben gelecektim, muhtemelen ev sahipliğimden çok memnun kalmışlardı. "Belki yarın yine gelirler... Hem belki de çalmamışlardır, yarın gelirken yanlarında getirirler oyuncaklarımı..." diye düşünerek oyuncaklarımı toparlamaya başladım. Annem de yanıma indiğinde ağlamadığımı gördüğünde memnun olmuştu, "Olsun, yenilerini alırız..." dedi, başımı salladım.

Oyuncaklarımı geri getirmediler.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Fantastic Planet


 Merhaba. Twitter, Formspring ve Blogger gibi sitelerin her kullanıcısında olduğu gibi bende de bir "Neverland'den geliyorum." hastalığı var elbette. Çok uzun bir süre boyunca sizlere Neverland'den seslendim (!) şimdi de leş bir şekilde La Planéte Sauvage yani Fantastic Planet'ten sesleniyorum.

 Animasyon filmlere düşkünlüğüm sayesinde bir gün Demonoid'de "French Animaton" koleksiyonu bulduğumda havalara uçmuştum. Düşünmüştüm de, Fransız animasyonlarından L'Illusioniste dışında hiçbir örnek bilmiyordum, L'Illusioniste'i de izleyemedim zaten birtakım aksiliklerden dolayı henüz... French Animation koleksiyonundaki 8 - 9 filmden çok yüzeysel bir biçimde isimlerine göre bir eleme yaparak The King And The Mocking Bird ve Fantastic Planet'i seçip indirmiştim. Fantastic Planet'in bu kadar orijinal, şahane olduğunu bilseydim indirdiğim gün izler, tekrar tekrar izlerdim şimdiye dek.


 70'lerde yapılan bu Fransız yapımı animasyonda çizimler sanki sürrealist bir ressamın sergisine gitmişsiniz izlenimi verecek kadar orijinal. Konu ise usta bir bilim kurgu yazarının romanıymışçasına incelikle örülmüş bir konu. İnsana benzer yaratıklar olan omlarla dev, mavi yaratıklar olan draagların arasında çıkan savaşın anlatıldığı filmde dönemin siyasi ilişkilerine göndermeler de mevcut. Draaglar, omları ev hayvanı olarak beslemeye başladığında, omların bilinçli, akıllı yaratıklar olduğunun farkında değillerdir. Terr adındaki bir om, sahibi Tiwa'nın bir kulaklık aracılığıyla aldığı özel derslerde yanında bulunur ve Tiwa'nın yardımıyla Draagların dilini öğrenir. Kulaklıkla dinlediği özel dersler artık en zevk aldığı anlardır ve bir gün bu özel derslerden mahrum bırakılıp diğer omlar gibi hayvansı bir yaşama zorlanınca kulaklıkla birlikte kaçar. Vahşi doğaya yabancı olan Terr, ev hayvanları dışında, vahşi omların da olduğunu keşfeder ve onların toplumunda kabul görmek ister. Yanında getirdiği kulaklık yüzünden önce dışlanan Terr, sonra diğer omları da Draaglara karşı ayakta durabilmek için önce onların bilgilerini öğrenmeleri gerektiğine ikna eder. Kısa bir süre sonra Draaglarla omlar arasında büyük bir savaş başlayacaktır.


 Filmin müzikleri de yetmişlerin progressive rock ve caz örneklerinden. OST albümünün mp3 download linki için: Gentleoctopus adlı müzik bloguna göz atabilirsiniz.

IMDb fetişistleri için de: http://www.imdb.com/title/tt0070544/

Kişisel not olarak şunu da eklemeliyim ki Miyazaki yapımlarının büyük bir fanatiği olarak, Miyazaki dünyasında en sevdiğim şeylerden biri olan yaratılan her evren için farklı bitki örtüleri, farklı hayvanlar, farklı geleneklerin de yaratılmasıydı. Bu filmde de bunu gördüm, omlar insan benzeri olsalar da (hatta Fransızca insan anlamına gelen homme kelimesinden ötürü om oldukları söylenir) filmdeki herhangi bir bitki ya da bir hayvanı gerçek dünyada bulmanız imkansız, hepsi ince ince düşünülüp yaratılmış ayrıntılar. Yalnız söylediğim yanlış anlaşılmasın, her anime hayranının filmden zevk alacağını da sanmam çünkü oldukça durağan giden yerleri de var, sanki bir progressive rock albümü dinleyip bir ressamın resimlerini inceliyormuşsunuz gibi hissedeceğiniz kısımları var ki anime filmlerin, özellikle Miyazaki filmlerinin aksiyonunu ve koşuşturmasını bir an bile kaybetmeyen havasına alışkın olan izleyicileri biraz sıkabilir.

16 Şubat 2011 Çarşamba

İzmir'de Japon Filmleri Festivali

http://www.istanbul.tr.emb-japan.go.jp/consulate_t/izmirfilm2011_t.html

İlgili bağlantı yukarıda, geçen yılki festivalde izlediğim film ve anime oldukça güzeldi, programda yer alanların birkaç tanesinin de çok güzel olduğunu duymuştum. Biz Dokuz Eylül ve Ege üniversitelerinin anime ve manga kulüpleri olarak orda olacağız, sizleri de bekleriz.

29 Ocak 2011 Cumartesi

İğneli Yazı

Ben şiir sevmem ama bir şiir vardır ki onu dört - beş yaşımdan beri bilirim, aklıma geldikçe gülümserim. Üstelik şiir sevmememe rağmen Pablo Neruda'yı da tanır, onu da çok severim. Hatta Kaptan Cousteau'nun, ölüm haberinden çok öncesinden beri kim olduğunu bilirim, müslüman olarak ölüp ölmediği ile ilgili yapılan safsata haberlerden hatırlamam adını... Çünkü ben çocukken Türk mizah dergileri bugünkü gibi değildi.

Şimdi, pek çok konu hakkında ahkam kesebileceğim bir blogum var ve bunu kullanarak pek çok konu hakkında ahkam kesiyorum. Kimseye o konu hakkında ne kadar bilgili olup olmadığımın hesabını vermem de gerekmiyor bir konuyu eleştirebilmem için, blogların böyle bir özgürlüğü var, makale yazmıyoruz sonuçta. Ama yine de ben bu konuda af buyurun biraz bilmişlik yapacağım. Okumayı üç yaşımda öğrenmişim, öğrenmişim diyorum çünkü tam olarak hatırlamıyorum bile. Üstün zekalı falan da değilim, gördüğünüz üzere bir fakülteyi altı yıldır bitirmeye çalışıyorum (tamam sikindirik bir bölüm okumuyorum, hukuk ve tıp okuyanlarda bir yıllık gedikler hoş görülür ama iki yıl pek hoş görünmüyor içerden, emin olun...) ve erken yaşta okuma öğrenmemin hayatıma belirgin bir katkısı olmadı. Çok fazla kitap okuyorum, kendimi bildim bileli de kitap okuyorum, bu güzel bir şey ama bence bir artı değil, zaten olması gereken bir şey... lafı uzatmadan konuya dönüyorum ki erken yaşlardan beri okuma bildiğim için yine kendimi bildim bileli mizah dergisi de okuyorum. Annem gençken Gırgır alırmış, sakladığı Gırgırları da sayarsak, evde dergi arşivine epey yer ayırmamız gerektiğini de hayal edin, çok uzun bir dönemin Türk mizah dergilerini okudum diyebilirim, mizah dergileriyle büyüdüm ve kişiliğimi, ilgi alanlarımı, espri anlayışımı şekillendiren bir dergiden söz etmek istiyorum: Dinozor.

Evimize Cumhuriyet gazetesi alınır yıllardan beri hiç değişmedi bu, annemle babam da evlenmeden önce ayrı ayrı Cumhuriyet gazetesi okurlarmış, evlenene kadar hangi gazeteyi okudukları konusunda konuşmamışlar hiç, bir gün eve ikisi de Cumhuriyet gazetesi alıp gelmişler ve tesadüf karşısında çok eğlenmişler. Dinozor da çocukluğumda Cumhuriyet gazetesinin 17. sayfasındaki çizgi bantların yetmeyişine karşı çok güzel bir sürpriziydi bana çizerlerin. İlk önce Cumhuriyet gazetesi çizerleri ve mizah yazarlarıyla başlayan Dinozor kadrosu, yıllarla büyümüş ve pek çok mizahçıyla ve daha da önemlisi pek çok sanat insanıyla dolmuştu. Mesela sizlere şöyle anlatayım ki, ortaokuldayken Dr. Skull'ı merak eder ama Edremit'te albümlerini bulamazdım çünkü Aptülika, Dinozor dergisinde yazıp çiziyordu. Aynı şekilde Vedat Özdemiroğlu, bugün Uykusuz'da yaptığı gibi kısa tespitler yapmıyordu (devir kısa tespit devri dostum, benim bu yazım da hiçbir takipçim tarafından sonuna kadar okunmayacak, vah!) da okuyuculara Pablo Neruda'dan bahsediyordu, Can Yücel'den bahsediyordu... Hani şimdilerde çok sevdiğimiz karikatüristleri merak etmiyoruz pek, kendilerini çiziyorlar genellikle, kendilerinden bahsediyorlar ya... O zamanlar kendilerinden pek bahsetmezlerdi, tiplerini merak ederdik. Sonra Dinozor, Cumhuriyet gazetesinden ayrıldı. Annem Gırgır almaya devam ediyordu, Dinozor'u da almaya başladık. Bir yandan da Leman okuyalım dedik. Leman'ın bugünkü "varoş ve Almancı" tavrı da yoktu o zamanlar, ne Kozalak karakteri derginin maskotuydu ne de şivesi bozuk yazılar yazarlardı... Sonra Leman'dan bir grubun ayrılmasıyla gelen Penguen, ardından çıkan Fermuar ve kısa bir süre sonraki Uykusuz, biz hepsini takip ettik annemle. Lemanyak ve Lombak da alıyorduk, bir zamanlar Lombak dergisinin içinde verilen Kemik de ayrı bir dergi oldu, o saatten sonra daha seçici davranalım dedik ve takip ettiğimiz dergi sayısını haftada üç, ayda bire düşürdük.

Bunların çetelesini şu yüzden verdim: Sanırım artık Türk mizahını takip etmeyi bırakacağım. Karikatürün yerini yıllar içerisinde söz sanatlarına, kelime oyunlarına bıraktığını takip ettim. Gülmedim mi, çok güldüm. Mizahın değişken bir şey olduğunu düşünüyorum zaten, ben de Yiğit Özgür'e ve diğerlerine çok güldüm bu kelime oyunlarını ortaya çıkardıklarında. Ama şu an ekmeğini yedikleri tek komikliğin kelime oyunları olduğunu fark ettim, yıllar içinde o kadar kolaya kaçılmaya başlandı ki hayretle izliyorum. Eskiden Deniz Ensari (bence pek çoğunuz kendisinin farkına bile varmıyorsunuz bir solukta Fırat'ı ve Yiğit Özgür'ün köşesini falan okurken.) köşesinde Şizofren Denizler adında bir konsept iş çıkarır ve her öyküde beni uzun uzun düşündürürdü, artık o bile tespit yapıyor.

Fark ettim ki bir ülkedeki değişimi izlemek için mizah dergilerindeki değişimi izlemek yetiyormuş. Allahaşkına çocukluğumdaki dergileri okudum geçtiğimiz yarıyıl tatilinde, hiçbir karikatürde ya da çizgi öyküde türbanlı bir karakter yokmuş, mini etekli kadınlar çiziliyormuş, hiçbir öyküde dini sözcükler yokmuş ve ölüm, dalga geçilen bir konu değilmiş. Birkaç ay önce, ölen bir madencinin eşiyle ilgili bir siyasi karikatür çizilmişti Uykusuz'da, şu an kelimelerle tarif edemeyeceğim kadar üzülmüştüm, ben bu kadar üzülmüşken, denk gelip de o madencinin eşi o karikatürü görse neler hissederdi diye düşünmüştüm. Eskiden ölen insanlar üzerine şakalar yapılmazdı, iş başında ölümler, iş kazaları, sadece eleştirilirdi.

Altın Küre ödüllerini izlediniz, değil mi? Sunucu Gervais, nasıl da belaltı dokundurmalar yaptı, çok cesurdu, kimse ona dava açmadı. Size bir şey söyleyeyim mi, eskiden karikatür dergilerinde Necmettin Erbakan ile Tansu Çiller öpüşürken çizilebiliyordu, siyasi figürler üzerinden mizah çok daha rahat yapılabiliyordu. Şimdiki başbakanın mizaha bakışı belli evet, hayvanlı karikatürler sonrası yaşanan gerginlikler ortada. Ama ben şimdiki mizahçıların dışardan gelen bir sansürden çok oto-sansüre maruz kaldıklarını düşünüyorum. Eskiden mizah dergilerinin muhalefet partilerinden çok daha iyi bir muhalefet yaptıklarını düşünürdüm. Artık mizah dergileri, muhalefet partilerine muhalefet yapıyor farkında mısınız? İktidar partisine hiç muhalefet yapmadıklarını söyleyemem, Uykusuz'un son Otisabi'li kapağını da gördüm ama genel olarak bakıldığında o kadar zayıf bir çığlık gibi geliyor ki bu bana...

Şimdiki mizah dergilerini kendi çocuğuma okutmam. Annem bana eski mizah dergilerini okuturken çok iyi yapmış. Ama ben kendi çocuğumun klişeleşmiş esprilere gülmesini istemiyorum, yaratıcı olmasını istiyorum, bir şey okuduğu zaman onun üzerine düşünmesini ve gerekiyorsa o şeyi araştırmasını istiyorum. Şimdiki mizah dergilerinden çocuğum en fazla Freud'un cinsel çıkarımlarını öğrenebilir, bir de Graham Bell'in telefonu icat ettiği ile yerçekimini bulan Newton'u. Ben şiir okumayı sevmem ama şu şiiri dört beş yaşlarımdan beri bilirim:


İĞNELİ

Anam babama aşık olmuş,

Babam da anama.


Gezelim bu çarşamba demiş babam.



Sur-dişli anam, öyle şık bir fistanı yok,



Ablasının nişanlığını istemiş ödünç,



Teyzem daha toplu, oturmamış üstüne entari,



Teyelle, iğneyle ayarlamışlar üstüne



Anamın.



Babam, kavilleri üzre, gelip topkapı dışındaki evlerine,



Anamı alıp, kaçbir tıramvaylan aktarma,



Bebeğe götürmüş o afrodit'i



Bebek sırtlarına çıkmışlar.



Babam oturtmuş anamı çayıra,



Denizi göstermiş,



İyi şeylerden söz etmişler,



Derken öpecek olmuş anamı,



Anam çoktan razı.



Babam el atınca orasına, burasına,



Fistandaki iğneler batmaz mı eline!



Ay! Demiş bağırmış babam...



O gün, o çayırda, o an



Düştüğüm için ben anamın imgelemine,



Yaşamda da, şiirde de



Böyle iğneli konuşmaklığım.



CAN YÜCEL

Ben bu şiiri bir mizah dergisinden öğrendim. Ne kadar ilginçtir ki Facebook'ta da şimdiye kadar bu şiiri görmedim, Can Yücel'e ait olmasına rağmen (!). Eğer bugün bir çocuğum olsaydı, herhangi bir mizah dergisinden herhangi bir şey öğrenemezdi. Bir şey öğretmek için mi mizah yapılmalı, yoksa sadece gülmek için mi? Bu sorunun cevabını vermek bana düşmez ama kendi tercihim sadece gülmekten yana değil.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)


Old Man And The Sea (1999) from Ludik on Vimeo.


Hemingway'in aynı isimli hikayesinden uyarlanan bir animasyon. Altyazılar için üzgünüm, karşıma ilk bu video çıktı. Ancak İngilizce bilenler ya da en azından hikayeyi bilenler benim aldığım kadar zevk alacaklardır diye düşünüyorum, hayranlıkla izledim.

20 Ocak 2011 Perşembe

Mars Toplumu Projesi

Birkaç gündür bir nedenden ötürü bu projeyle ve Mars'la ilgili birçok şey okudum. Bugün yemekte babamla da uzun uzun bu konuda olasılıklar çıkardık, fikir yürüttük (annem o sıralarda bizim akıl sağlığımızdan şüpheleniyordu evet.) ve işin ne kadar "yatmaya mahkum", olamayacak bir şey olduğu konusunda kanaat getirdik.

Şimdi öncelikle Mars Toplumu Projesi'nden bahsedeyim sizlere biraz, sonra babamla kendimce çıkardığımız sonuçları da anlatırım. Yalnız sevgilim ve babam olmasa ve onlarla beyin fırtınası yapmasam bu bloga yazacak bir şey de bulamayacağım resmen, ne kadar kötü.

Mars Toplumu Projesi NASA'nın birebir düzenlediği değil de desteklemeye karar verdiği, daha çok ünlü bilim kurgu yazarları ve yönetmenleri tarafından ortaya atılmış, Amerikalı Robert Zubrin adında bir uzay mühendisinin de düzenleyip ortaya koyduğu bir proje. Kendisi NASA'yla daha önce de çalıştığı için bu projeyi NASA evlat edinmeye karar veriyor ve kendi bünyesinde yürütüyor şu an. Projeye sponsor olan kişiler arasında James Cameron gibi zengin bilim kurgu meraklılarının isimleri var.

Bu proje ilk olarak 1998 yılında 700'den fazla delegeyle konuşularak şekilleniyor ve bu 700 kişi içinde uzay bilimleriyle uğraşanlardan tutun da ortaokul fen bilgisi öğretmenlerine, sosyologlardan fen öğrencilerine, mühendislerden tarihçilere birçok meslekten insan var. Projenin amacı Mars'ta yapay bir hayat oluşturmak ve insanların orda yaşamaya uyum sağlayıp sağlayamayacaklarını denemek. Öncelikle bu deneyin altyapısı oluşturuluyor. Şu an elde edilen sonuçlarla, projeye başlandıktan 300 küsür yıl sonra Mars'ta yeni bir atmosfer ve serbestçe dolaşılabilmeye yetecek, Dünya'dakiyle benzer bir oksijen oranı sağlanabileceği kesinleşmiş. Mars'ta bulunan gazlar, burdan götürülüp salınacak gazlarla birlikte oksijen oluşturabilecek, ordaki kuru buzların açılmasını sağlayacak, su elde edilmesine yarayacak niteliktelermiş. Projenin asıl kanadı olan insan kolonileri oraya gönderilmeden önce, eğitimli astronot-inşaatçılar (ahaha terimim...) Mars'taki olanakları kullanarak ordaki malzemelerle duvarlar, harçlar yapılabileceğini de kesinleştirmişler, böylece Dünya'dan olabildiğince az malzeme götürüleceği de kesin. İnsan hayatının geçirilebileceği bir üs kurulacak, yaşamın sürdürülebileceği binalar eklenecek, gerekli gazların salınımı yapılacak ve projenin son aşaması olarak insanlar gönderilecek...

İşte biz normal insanların kafa yorduğu ve projenin olumsuzlukla sonuçlanacağını düşündüğü kısım burda başlıyor. Bu proje için gönüllüler aranıyor, geçen hafta basında ilk başvuruların epey yoğun olduğu ancak her başvuranın Mars'a gitmesi gibi bir durumun sözkonusu olamayacağı gibi haberler çıktı. Projenin tamamen gönüllülerle yürütülebilecek olması ve işin içine giren insan ögesi, proje sorumlularını da endişelendiriyor. Çünkü bu tam anlamıyla dönüşü olmayan bir yolculuk... Üstelik proje kapsamında gönderilecek ilk koloni olacakları için en olumsuz koşullarda yaşayan topluluk da ilk giden topluluk olacak. Bu topluluk 50 kadın ve 50 erkekten oluşacak ve bu yüz kişinin içinde Müslüman olmayacak. İslam dininin dini yaymak için savaşmayı öngörmesi, cihad kavramı bu projeye hiçbir Müslümanın dahil olmamasını gerektirmiş. Açıkçası şiddetle desteklediğim bir fikir bu. Bilimadamları, yukarıda hiçbir anlaşmazlığın ve savaşın çıkmayacağı bir ortam istediklerini söylemişler. İslamın hoşgörü dini olduğu yönündeki iddialarıyla bağdaşmaması, günümüzde İslam ülkelerindeki ve diğer ülkelerle aralarındaki siyasi durum da düşünülecek olursa, projede en çok Amerikalıların olacağı da bu bağlamda gözönüne alınırsa, gerçekten mantıklı.

Bu yüz kişi, ilk olarak çok kapsamlı testlere tabi tutulacaklar. Hiçbir fiziksel ya da psikolojik engellerinin olmamasına dikkat edilecek, böylece deneyi tehlikeye atacak hiçbir gönüllünün projeye dahil edilmesine izin verilmeyecek. Testlerden başarıyla geçen insanlar önce Dünya'daki bir çölde, Mars'ta kurulacak olan koloniyle aynı koşullara sahip alanlarda yaşatılacaklar. Bu ön-koloniye dahil olduktan itibaren gönüllüler ağızdan beslenmeyi bırakacaklar, yanlarında yiyecek olarak sadece bisküvi ve su bulundurabilecekler. Bu aşamayı da sağlıklı bir biçimde atlatabilen gönüllüler koloni için kesinleşecekler. Sonrasında Mars'a yolculuk ve orda hayat aşaması... Elli kadın ve elli erkeğin üremeleri, orda yeni yaşamlar oluşturmaları bekleniyor ve heyecan verici olan da bu kısım, insanların ordaki yerçekimi ve diğer koşullar altında üreme, yaşlanma, büyüme sürelerinin değişeceği tahmin ediliyor.

Bizim görüşlerimiz, insan faktörü nedeniyle bu deneyin olumsuzlukla sonuçlanacağı. Babam, ilk gönderilecek koloniye gönüllü olan insanların bile bile bir kaos ortamına gittikleri konusunda emin. Hatta henüz yolda bile uyuşmazlıklar olabileceğini ve hatta yolculuğun başarısızlığa ulaşabileceğini bile düşündük. Ben de insanların hiçbir hareketinin öngörülemeyeceğini özellikle aldığım ceza hukuku derslerinden dolayı kesin olarak biliyorum ki nasıl bir ortam sağlanırsa sağlansın insanların kendini güvende hissedemeyecekleri bir yer olacak koloni, kendini güvende hissetmeyen herkesin de suça oldukça meyilli olduğunu düşünürsek ve işin içine girecek olan psikoloji faktörüyle de insanlar birbirine düşecektir.

Projenin insan kısmının başlayacağı süre 2030 ve 2040 yılları arası olarak verilmiş. Bundan önce işçi astronotlar (amele astronotlar ihihi) gönderilecek ve şu an onların gerekli eğitimleri verilmekte ve Mars'ın dış yüzeyiyle ilgili araştırmalar devam etmekte, böylece kolonilerin nereye inşa edilmesi gerektiği konusunda en elverişli bilgi elde edilmeye çalışılıyor. Eğer 2012'de hepimiz ölmezsek bu deney, tanık olduğumuz en önemli şeylerden biri olabilir. Açıkçası heyecanlanıp aynı anda başarısız olacağını düşündüğüm bir şey olsa da sizleri de biraz heyecanlandırmak istedim.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Pleasantville

Sanatı, ayrımcılığı, değişimi, umudu, aşkı, hayatı, bağnazlığı, amaç kavramını anlatan, izlediğim en iyi filmdi.


12 Ocak 2011 Çarşamba

Boleyn Kızı’ndan

“… Seçim yapabilirsin, aşkım. Hayatın boyunca diğer Boleyn kızı olmak zorunda değilsin. Tek ve biricik Stafford olabilirsin.”

“Bazı şeyleri yapmayı bilmiyorum,” dedim çekinerek.

“Ne gibi?”

“Peynir yapmayı mesela. Ya da tavuk yolmayı.”

Yavaşça, sanki beni ürkütmekten çekiniyormuş gibi yanıma diz çöktü. Karşı koymayan elimi alıp dudaklarına götürdü. Sonra çevirip parmaklarımı açtı ve avucumun içini, bileğimi, parmaklarımın uçlarını birer birer öptü. “Sana tavuk yolmayı öğreteceğim,” dedi şefkatle. “Ve çok mutlu olacağız.”

Philippa Gregory, Boleyn Kızı.

11 Ocak 2011 Salı

Açlık Oyunları


Uzun zamandır çeşitli gazetelerde, dergilerde, kitap bloglarında görüp de okumak istediğim bir kitaptı Açlık Oyunları, ancak elimde pek çok kitap varken yeni bir kitap alıp başlamak istemiyordum.

Yılbaşı günü Buca'da, Eğitim Fakültesi'nin yanında üç standdan oluşan ve önünde "Kitap Fuarı" diye bir branda olan sevimli bir pazar gördük Kaptan'la, paramız da yoktu ama kitaplara bakmak ve vakit geçirmek için girdik standların arasına. Açlık Oyunları'nı da görüp heyecanla elime aldığımda canım sevgilim "Hadi onu alalım sana." dedi, böylece son üç yılbaşında devam ettirdiğimiz geleneği bozmadık ve yine yeni bir yıla yeni bir kitap alarak girdik. Üstelik kitaplar ikinci el kitaplarmış ve ikinci el kitap seven biz, kitabın başındaki "Elindeki hiçbir şeyin değerini bilmeyenler okusun..." cümlesini de sevdik sevmesine ama biraz da dalga geçtik. "Neden biri ikinci el kitap verirken başına böyle bir not yazma ihtiyacı hisseder ki?.."

Eve gelip yılbaşı şerefine aldığımız şarabı açıp Kaptan'ın tavuk yapışını izlerken kitabın ilk sayfasını şöyle bir okuyayım dedim. İçtiğim şaraptan, o akşam yediğim tavuktan ve sevgilimle güvenli bir şekilde yılbaşı kutlayabiliyor olmaktan daha önce almadığım tadları aldım...

Kitabın konusu şöyle, Açlık Oyunları (The Hunger Games) bir üçlemenin ilk kitabı, hikayede Suzanne Collins çok başarılı bir şekilde, yıkım sonrası bir ütopya kurmuş, Capitol adında bir başkentin yönettiği, dümdüz sıralanan on iki mıntıka var. Aslında on üç mıntıkaymış ancak on üçüncü mıntıka, Capitol'ün gövde gösterisi için yok edilmiş. Capitol, bu mıntıkalar üzerinde öyle bir güç sahibi ve bunu öyle bir gösteriyor ki halkına, her yıl düzenlenen Açlık Oyunları ile halkın kalbine korku dolduruyor ve kudretini arttırıyor.

Açlık Oyunları, bir nevi Survivor diyebiliriz. Her mıntıkadan bir kız ve bir erkek oyuncunun kurayla seçildiği andan itibaren başlayan ve yirmi dört oyuncunun bir müsabaka alanına ölüm kalım savaşı sürmeleri için bırakıldıkları bir Biri Bizi Gözetliyor programı da... Kura çekilirken de görevli olan kameralar, yarışmacılar Capitol'e götürülürken de her anı kaydediyorlar ve yarışma boyunca halka yarışmacıların durumunu ve heyecanlı olayları izletiyorlar. Oyunların kuralları yok denebilecek kadar az ve tek bir kazanan oluyor, o da hayatta kalan son kişi... Oyunu kazanan yarışmacının mıntıkası, bir yıl boyunca Capitol tarafından bol bol yiyecekle ödüllendiriliyor. Açlık Oyunları evreninde mıntıkalar açlıkla terbiye edilmeye çalışıldığı için bu ödül paha biçilemez bir nimet olarak görülmekte ve Capitol'e yakın olan 1., 2., 3. ve 4. mıntıkalar tarafından kariyer oyuncuları denilen yarışmacılar, çocukluklarından itibaren bu oyun için yetiştirilmekte. Kitabımızın baş karakteri olan Katniss Everdeen ise 12. mıntıkadan çelimsiz bir kızcağız. 12. mıntıka, şimdiye kadar sadece bir kazanan çıkarabilmiş ve kimsenin bu oyunlarla ilgili bir beklentisi olmadığından, aileler çocukları yarışlar için seçildiğinde çocuklarını ölüme gönderdiklerini düşünerek yas tutmaya başlıyorlar. Katniss, annesi ve Prim adındaki kızkardeşiyle yaşıyor. Bir gün kurada Prim'in adı çıktığında, kendinden küçük ve korkak kızkardeşini ölüme göndermemek için heyecanla öne atılıyor ve kendini yarışların oyuncusu olarak buluyor!



                                                                      

Kitabın filmi de çekilecek ve eğer kitaba bağlı kalınırsa muhtemelen yaş sınırlaması olacaktır çünkü bir ölüm kalım savaşı okuyoruz, hayatta kalan son kişi olmak için birbirini öldüren, açlıktan ölmemeye çalışan, birbirlerine ve vahşi doğaya karşı devamlı savaş halinde olan 24 çocuğun hikayesi elbette epey sert. Ve kitabı okudukça gerçekten elinizdekilerin değerini fazlasıyla anlıyorsunuz, aynı şeyi Grave of the Fireflies adlı anime de başarıyor, bu kitap da. Ne kadar anlamsız şeylerden mızıldanıyoruz ve ne kadar şımarık insanlarız yüzümüze oldukça sert vuruluyor.

Serinin devam kitapları da olduğundan romanın sonu sizi pek tatmin etmeyebilir ama buna tek roman gözüyle bakmamak lazım. Muhtemelen son kitabın sonuna kadar bu kitabı düşünmeye devam edeceksiniz, heyecanla ikinci kitabı edinip başlamayı bekliyorum. Şiddetle tavsiye ederim.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Pirina





Mutfakta böcekler vardı ve o odasındaki sandalyede oturmuş duvarı seyrediyordu…

Kaç yıl oldu acaba o öleli, diye düşündü. On yıldan sonra saymayı bırakmıştı, sanki tuttuğu yasın onuncu yılını kutladıktan sonra mesleğini ya da sanatını zirvede bırakırcasına yasını da zirvede bırakmış gibiydi. Böyle düşünüyordu o, bu kadar yeterdi, daha fazlası kendime de zararlı, ona da, mezarında beni üzüp durduğu için rahatsız olacak, derdi. Sonraki birkaç yılda da, ah ne kadar olmuştu acaba, on yedi mi, on dokuz mu, yirmi beş mi, hayatı zaten geçen yılları saymasını gerektirmeyecek kadar sadeleşmişti.

Her gün bir oyuncakmış da kurulmuş gibi aynı şeyleri yapardı. Sabah yedide kalkar, çayını demlemeye başlar, dışarı çıkıp caddeden karşıya geçer ve ekmeğini, gazetesini alır, sonra da evine döner çayının altını kısardı. Gazeteleri sadece bulmacalarını çözmek için alırdı tabii, dünya dursa bile umrunda değildi onun, kendisi için değişecek bir şey yoktu, onun dünyası zaten durmuş gibiydi ve kimsenin bunu fark ettiği yoktu, başkalarının dünyası durduğunda o niye umursayaydı ki. Haberleri okumaz ancak arka sayfanın resimlerine şöyle bir bakardı. Güzel kadınlar vardı, kendi gençliğine benzeyen güzel kadınlar. Erkekler artık kadınların yanında fazla sönük kalıyorlar, diye düşünürdü bu kadınları gördüğünde. Herkesin mi dudağı güzel, gözü eşek gözü gibi, burnu hokka olurdu canım. Erkeklerin işi zordu artık ona göre. Kendi gençliğinde, o güzeller güzeliyken, sevgilileri de jön gibi olurlardı, çarşıda şöyle kolkola yürüdüler mi mektepli kızlar sevgililerine laf atarlardı.

Kahvaltıda çayının yanında sadece zeytin ve ekmek yerdi. Başka şeyleri kaldırmazdı midesi, süt ürünleri midesini ekşitiyordu, şeker hastalığı yüzünden reçel yiyemezdi, yumurtaya alerjisi vardı ve tereyağı kolesterolünü yükseltirdi. Neyseki zeytini severdi. Tükettiği zeytinlerin çekirdeklerinden gübre yapsalardı eğer, kimbilir kaç tarlaya yetecek kadar gübre meydana gelirdi. Zeytin çekirdeklerinden yapılan gübrenin kokusu burnuna geldi bu sabah aklına bu düşünce geldiğinde. Sonra öğürdü ve biraz su içmek için yerinden kalktı yavaşça. Nasıl da duymuştu o kokuyu burnunda, sanki gerçekten mutfağı gübre doluymuşçasına.

İlk böceği de o anda gördü. Onun yerinden kalkmasıyla, irice bir böcek ocağın altından mutfağın ortasına doğru yaptığı yolculuğunu yarıda kesip gerisin geri ocağın altına kaçtı. Önemsememişti ilk böceği gördüğünde. Suyunu doldurdu, içti, böcek ilacı almak lazım, diye düşündü ve masasına geri döndü. Zeytinlerin karası, böcek karasını çağrıştırdı beyninde, şimdi midesi iyiden iyiye bulanıyordu işte. Dolaba kaldırdı zeytin kabını, ekmeği de kutusuna koymak için kapağı kaldırdığında iki tane böcek de orda gördü. Kıpırdayan, uzun, iri, siyah iki böcek. Nasıl da girmişlerdi kutunun içine. Böcek ilacını almak için çok gecikmemesi gerektiğini düşünerek ekmeğin kalanını, kutu yerine bir poşede koydu, dolabın üzerine kaldırdı. Kutuyuysa öylece bıraktı.

Salonda kahvesini içerken düşünüyordu. Onun ölümünden sonra yaşamanın bir anlamı olmadığını düşünürdü önceleri. Çocukları olmamıştı. Biricik eşini kaybetmişti. Günler birbirinin aynısı olarak geçecekse, tespih taneleri gibi günleri birbiri ardından çekmenin ne anlamı vardı ki. Canına kıyma fikrini kendisine yakın bulurdu. Canına kıyacak kadar cesareti de yoktu. Çok eskiden bir dizi izlemişti gençliğinde. Dizideki adam doksan yaşına kadar sağlıklı bir şekilde yaşamıştı ve adamın doksanıncı yaşını kutlamak için tüm aile bir araya toplanmıştı. Torunlarıyla, torunlarının çocuklarıyla, tüm ailesiyle çok mutlu bir tablo çiziyorlardı bir masanın etrafında. Gelgelelim, adamın pastası ananslıydı ve adam doksan yıldır ilk kez ananas yiyecekti. Yediği ilk ananastan sonra, kendisinin bu meyveye alerjisi olduğunu, ancak boğazı şişip nefes alamadığı zaman anlayacaklardı. Adam hiç eksiksiz ve hiç fazlasız doksan yıl yaşamıştı… Bu dizi gelirdi aklına canına kıymak istediği her zaman. Belki, derdi, belki bir meyveye alerjim vardır. Kendisinin yumurtaya olan alerjisi onu öldürmemiş, saatlerce kaşındırmıştı. İlk deneyimi sonuçsuz kaldıktan sonra, ananası, kiviyi ve mangoyu da denemişti. Kimilerinin bakla yedikleri için ölüm tehlikesi atlattığını duyduğunda üç gün boyunca sadece bakla yemiş, sonuç olarak sadece midesini bozmuştu, en umutlu sonucu da buydu. Ölemiyordu.

Böcekler için ne tip bir ilaç almalıydı acaba. O kadar çok seçeneği vardı ki, püskürtebileceği şekilde bir ilaç alsaydı, acaba mutfaktaki her şeyi yıkamak zorunda kalır mıydı onu sıktıktan sonra? Ya da böcek yemi şeklindeki ilaçlardan mı alsaydı? Çok canice geldi bu fikir, düşündüğü gibi vazgeçti. Kendisini isteği dışında böyle öldürmeye çalıştıklarını hayal etti: “Bak, bu pastayı senin için yaptık, şimdi git ve evinde ye onu, sonra evinde kasılarak öl, pisliğin de orda kalsın, dışarıda seni görmemize ve çöpe atmamıza gerek kalsın istemiyoruz.” Yok yok, püskürtmeli olan iyi olurdu.

Alkol problemi olanların, bağımlılığın belli bir safhasından sonra alkol almadıklarında etrafta böcekler gördüğünü düşündü. Alkolik olmayı da denemişti o öldükten sonra... Her gece kadeh kadeh likör içmişti, fazla naneli likör tüketiminden içtiği her suyun buz gibi gelmesi dışında alkolik olmadığı gibi kilo da almaya başlamıştı. Kilolu bir kadın olmak, isteyeceği en son şeydi.

Keşke yaşaması için bir amaç olsaydı. Komşularının, arkasından; deli o, yalnızlıktan kafayı sıyırmış, dediklerini biliyordu. Delirseydi hayat ne kadar kolay olurdu, her gün aynı şeyleri yapmaktan kurtulurdu, alıp götürürlerdi herhalde onu. Sahi, hiç kimsesi olmayan delileri ne yapıyorlardı acaba? Herhalde toplayıp da öldürmüyorlardır? Hiç kimsesi olmayan birinin delirdiğini nereden biliyorlardı kimbilir… Komşuları fark edecek değildi ya her delirenin, üstelik kendisi delirmemişken komşuları onun deli olduğunu düşünüyorlardı, bir gün onu almaya gelseler nasıl ıspat edebilirdi ki, komşu lafı bu konuda o kadar da geçerli bir kanıt olmazdı herhalde canım, olur muydu yoksa? Delirseydi, konuşacak birileri olurdu herhalde götürüldüğü yerde. Çiçek yetiştirmeyi ve çiçeklerle konuşmayı düşünmüştü yalnız kaldığı ilk yıllarda. Apartmanı o kadar az ışık alan bir yerdeydi ki, çiçekleri soluyordu devamlı. Üstelik çiçeklerle konuşurken kendi sesi kulağına çok ürkütücü geliyordu, çok yapmacık… “Güzeller, nasılsınız bakalım bugün? (Güzeller mi? Sen güzeller demezsin ki hiç kimseye, ne biçim bir hitap? Fazla sulu.) Ah kuzum, senin bu yaprağın neden kuruyor ki böyle, yerini mi sevmedin? (Bir çiçeğin yerini sevmeyeceğini düşünmüyorum tabi ki, bilinci mi var ki yerini sevsin?) Sen ne güzel açmışsın ama, bakın bakın, bu fıstıktan örnek alın, şu renklere bak aman da aman… (Benim sesim bu kadar çirkin mi geliyor acaba herkesin kulağına? Eskiden kasetlere sesimizi kaydeder, sonra dinlerdik, ne kadar da değişik gelirdi, neden acaba herkesin sesi kendisine çok değişik geliyor?)”

Delirememişti, intihar da edemediği gibi. Aslında delirmenin yavaş yavaş mı gerçekleştiğini, yoksa bir sabah insanın uyandığında kendisini delirmiş mi bulduğunu bilmiyordu. Kimbilir belki de deliriyordu, komşuları kendisi hakkında bu kadar kolay karar verdiklerine göre… Çünkü ne evinde çöp biriktirirdi, ne de on beş tane kedisi vardı. Sıradan bir komşu için, eğer apartmanda çok fazla kedi besleyen ya da hiç çöp çıkarmayan birisi varsa, onun deli olması gerekirken, kendisinin bu kadar düzenli yaşamı olmasına rağmen nasıl deli diyorlardı ardından, hiç anlayamadı düşündüğünde. Haklılarsa tebrik etmek lazım onları, diye düşündü.

Her gün kahvaltısını yapıp kahvesini de içtikten sonra, bulmacalarını bulmaya gelirdi sıra. Bulmacalarda çıkan kelimeleri artık ezberlemişti ama yine de mekanik bir alışkanlıkla “Demi…” diye başlayan bir soru gördüğünde sağdan sola FE yazıyordu, “Bor…” diye başlayan bir soru gördüğünde de yukardan aşağıya Tİ… Hiçbir borudan “ti” diye ses çıktığını duymadım diye düşünürdü bu soruyu her gördüğünde. Hiçbir müzik aletinin adının boru olduğunu da sanmıyordu zaten. Birileri ilk bulmacayı hazırlarken bizi çok fena kandırmış, derdi.

Bugün kahveden sonra tekrar dışarı çıkması gerekecekti, ilaç işini halletmeliydi. Odasına gitti, üzerine bir hırka giydi, cüzdanını eline aldı, ayakkabılarını ayağına geçirdi ve en yakındaki markete gitmek üzere evinden çıktı.

Apartmanın kapısında iki küçük kız çocuğu, eşyalarını önlerine sermiş evcilik oynuyorlardı. Geçebilsin diye oyuncak bebeklerini kucaklarına alıp geri çekilerek ona yer açtılar. Merdivenlerden inerken, çocuklardan biri diğerine; bizim apartmanın deli teyzesi bu, diye fısıldadığını duydu. Diğer çocuk hızla içini çektiğinde; korkma korkma, kimseyle konuşmuyor, konuşmayı unutmuş diyor annem, diye avuttu ilk konuşan çocuk, arkadaşını. Demek öyle ha, konuşmayı unutmuşum, diye geçirdi bizimki içinden. Konuşmayı unutmuş olsaydı, ekmeğini, gazetesini nasıl alacaktı ki bakkalla konuşmadan. Hakikaten kimse onun konuştuğunu hiç mi duymamıştı bu apartmanda?

Püskürtmeli bir ilaç alıp eve döndü. Birilerine konuştuğunu göstermeli, hadlerini bildirmeliydi. Deli olmak işine gelirdi tamam ama, ya kimsesi olmayan delileri öldürüyorlarsa, ya bu aptal komşuların laflarına inanırlarsa ve onu deli sanarlarsa? Önce şu böceklerden kurtulayım, sonra karşı komşuya onlarda da böcek olup olmadığını sorar, ilaç lazımsa ilacı onlara bırakırım, diye düşündü. İyi fikirdi, böylece kendisini severlerdi de, belki kahve içmeye gelirlerdi ara sıra. Karşı komşusu acaba kimdi? Evli bir çift mi, bekar bir erkek mi, bir öğrenci mi, çocuklu bir aile mi? Bilmediğini fark ettiğinde irkildi, kaç yıldır bu apartmanda oturuyordu, kaç yıldır komşulardı, hiçbirisini hatırlamıyordu. Neyse canım, önemli olan, bundan sonra iyi bir komşu olmaya karar vermesiydi, ne de olsa konuşurlardı tüm bunları karşı komşusuyla.

Elinden ilacı bırakmadan ayakkabılarını çıkardı tek eliyle. Bulunduğu yerden mutfağı göremiyordu ama mutfağa doğru bakmak istedi istemsizce. Böcekler onu rahatsız etmişti, midesini bulandırmışlardı, zeytinlerinden tiksindirmişlerdi… Gözlerini mutfağa giden koridora çevirdiğinde mutfaktan bir böceğin çıkıp ağır ağır yürüdüğünü gördü. Hemen üzerine ilaç püskürtmek için atağa geçecekken, böcek durdu ve hiç kıpırdamadan olduğu yerde kaldı.

Gidip baktığında böceğin öldüğünü gördü. Hiçbir şey yapmamıştı ve böcek kendi kendine ölmüştü koridorda. Çok şaşırdı, gözlerini mutfağa çevirdiğinde kısa bir çığlık attı. Mutfağın zemini çoğu ölmüş, bir kısmı da ağır ağır kıpırdayan bir sürü böcekle doluydu. Nasıl bu kadar çok böcek bir araya gelebilirdi? Ne zamandan evinde bu kadar çok böcek vardı? Mutfağının zemini simsiyah bir bataklığı andırarak ağır ağır kımıldarken, elindeki ilacı sımsıkı tutarak odasına gitti, kapıyı kapattı.





Mutfakta böcekler vardı ve o odasında oturmuş duvarı seyrediyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu böcek ilacı, henüz çıkaramadığı ve onu terleten hırkası ve nihayet sabit gözlerle duvarı seyrediyordu. Böcekler ölü gibi görünseler de, emin olamıyordu, tedirgin olmuştu bir kere. Bir kere evden çıktım ve geldiğimde tüm mutfak böcek doluydu, şimdi odamın kapısını kapattım ve belki de bu oda dışında her yerde böcekler var, diye düşündü. Sanki ben böcekmişim, onlar evin sahibiymiş gibi yuvama kaçtım, dedi yüksek sesle. Sesi ilk kez kulağına garip gelmemişti. Onlar önce ölmeye başladılar ve ben gelip yuvama kaçtım, önce ölen ben olsaydım, onlar yüzümde gezinmekten çekinmezlerdi, pis yaratıklar, dedi. Sesine alışmaya başlamıştı. Konuşmadığımı düşündükleri için bana deli diyorlardı, şimdi de tek başıma böceklerden saklanarak odamda oturup konuştuğumu görseler deli derler bana, dedikten sonra bir kahkaha patlattı. Kahkahası da ne kadar doğaldı, güldüğü zaman bir an için sorunu unutmuştu, ne böcekler umrunda olmuştu, ne de deli olup olmadığı. Bir kahkaha daha attı, bu sefer yapmacık geldi kahkahası kendine… Sinirlendi, söylenmeye başladı; her şeyin büyüsünü kaçırmakta üzerime yok, ne var be kadın ikinci kahkahayı atmasan, dedikten sonra sinirden güldü. Gülmek iyi geliyordu aslında.

Konuştu, konuştu, duvarlarının ne kadar rutubetli olduğunu fark ettiği o gün, sesini ne zamandır kullanmadığını da gördü. Kızdığında sesi farklıydı, neşelendiğinde farklı… Kahkaha atarken akordu kaçmış, yine de az da olsa uyumlu bir ses çıkaran keman gibiydi sanki, ağlarken de bir kumruya benziyordu sesi. Saatlerce konuşmuştu herhalde, boğazının kuruduğunu anladığında sorunu aklına geldi. Su içemezdi çünkü sürahisi de bardağı da mutfaktaydı. Mutfağa gidemezdi çünkü böcekler şimdiye kadar her yere çıkmış, her yerde ölmüş ya da can çekişiyor olmalıydılar. Üstelik ölmeyenler herhalde birazdan onun odasına da kaçmaya başlarlardı.

Midesi bulandı böceklerin dışarıda olduklarını düşündüğünde. Bu odaya girmemeleri için, silahını kullanması gerekecekti, başka çaresi yoktu. Yerinden kalktı, önce kapının altına biraz ilaç püskürttü. İlacın kokusu tahmin ettiği kadar rahatsız edici gelmedi. Biraz geri çekilip bekledi; işe yarayacak, kalemi koruyacağım hahah, diyerek biraz daha ilaç sıktı. Sonra gözünün önüne mutfakta kımıldayan o siyah böcek tabakası geldi. Odasının tabanına olduğu gibi ilaç sıkıp yatağına uzanmaya karar verdi. Savaştıktan sonra biraz dinlenir, cesetleri ne yapacağına o zaman karar verirdi. İlacı sıktı, sıktı, hırkasını çıkardı ve yatağa girdi.





Günler sonra, o gün fısıldayan kızın annesi, bir gazete muhabirine; aslında kimseyle konuşmadığı için aklının yerinde olmadığını düşünüyorduk ama yaşlı birine saygısızlık etmek de istemiyor insan, arkasından da konuşmayalım diye kimse birbirine kadıncağıza nasıl yardım edebiliriz diye sormuyordu, çok üzüldük vallahi, diyordu.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Arıyoruz: Editör ve Çevirmen

İletişim için: iletisim@mangasuyu.com

1 Ocak 2011 Cumartesi

"Lastik Çocuk"

Beş gün önce internet bağlantım düzenli aralıklarla kopmaya başlayıp sonunda kesildi. Sınav haftam olduğundan çok fazla takılmadım, birkaç kez teknik destek hattını arayıp arıza kaydı bıraktım. Sonra da "Neyse sınavlar bitsin öyle uğraşırım." diyerek ümidi kestim. Sonunda arıza kayıtlarımdan birine sonuç aldım ve bir teknik servis elemanı gelip bağlantımı kontrol etti. Adam bağlantımda bir sorun olmadığını söyleyip "Bir de apartmanın girişinden bakayım hatlara." diye evden çıkıp gitti bana haber vermeden. Tabi orda "geleceğin avukatı" damarım tuttu ve gerek müşteri hizmetleri telefon hattında olsun gerek gidip Telekom şubesinde olsun her yerde "Elemanınız gelip işini yarım bırakarak gitti evden, bana haber vermeden apartmandan ayrılmış, elemanınız işini yapmıyor." diye söylendim.

Sonrasında malum birkaç gün hiçbir sonuç alamadım, modemimin bütün ışıkları da yanıyordu. Modemimin bozuk olabileceği hiç aklıma gelmemişti, elemanın da mı aklına gelmemişti acaba? Yok canım modem bozuk değildir diye kendimi avutmaya çalışarak devamlı arıza kaydı bırakıyordum ki bugün, yeni yılın ilk günü TTNet'ten bir telefon aldım. Eve gelen servis elemanı telefondaydı, modemle ilgili birkaç ayar yaptırdı ve hala internetimin olmadığını görünce "Tamam hanımefendi ben geliyorum şimdi oraya, telefondan yardımcı olamayacağım sanırım." dedi. "Oooh yemiş azarı, yeni yılın ilk günü bu işle ilgilenmek zorunda kalmış ilk iş olarak, ooh." diye söylendim evde kendi kendime. Ha, hizmet sektöründe çalışma deneyimim olmuştu, biz, benim gibi davranan müşterilere orospu çocuğu diyorduk rahat bir şekilde ama bunu bir süreliğine gözardı edebilirdim.

Adam geldi, bağlantımı kontrol etmeye başladı. Daha önceki gelişinde masaüstünde hala öylesine duran Internet Explorer ile bağlantıyı denemişti, artık hiç kullanmadığım... Bu sefer Google Chrome'u açtı, IP numarasını, modemin başlangıç sayfasının adresini falan girdi adres çubuğuna. O an bana dönmeden "AnimeFreak.tv benim de sık kullanılanlarımda, hatta benimle pek çok kişi koskocaman adamsın ve hala çizgi film izliyorsun diye dalga geçiyor ama ben çok seviyorum, en çok da Naruto'yu." dediğinde ağzımın nasıl da açıldığını sizlere kelimelerle anlatmam mümkün değil. Teknik servis elemanı hafif toplu, 30'lu yaşlarında, hafif şiveli, ağzının içinde konuşan, normal bir "usta" tipli bir adamdı çünkü. O an bir TTNet teknik servis elemanıyla Naruto'dan bahsettiğime inanamıyordum. Daha sonrasında adam "Naruto güzel ama ben Lastik Çocuk'u da çok seviyorum bu arada ama onu bu siteden izlemiyorum, telif hakkı nedeniyle zaten online izlenecek sitelerden kaldırılıyor hep Lastik Çocuk, ben ilk kez televizyonda denk gelmiştim sonra ordan da Sanji sigara içiyor diye yayından kalktı, şimdi ara ki bulasın... Denk geldikçe izlemeye çalışıyorum bulduğum yerlerde şimdi. İndirecek kadar vaktim ve hafızam da yok of." falan dedi ve adamdan ağlayarak özür dileyip içerden One Piece ilk elli bölümün olduğu iki DVD'yi getirmemek için kendimi zor tuttum.


Not: Modemim bozukmuş.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)