8 Ocak 2011 Cumartesi

Pirina





Mutfakta böcekler vardı ve o odasındaki sandalyede oturmuş duvarı seyrediyordu…

Kaç yıl oldu acaba o öleli, diye düşündü. On yıldan sonra saymayı bırakmıştı, sanki tuttuğu yasın onuncu yılını kutladıktan sonra mesleğini ya da sanatını zirvede bırakırcasına yasını da zirvede bırakmış gibiydi. Böyle düşünüyordu o, bu kadar yeterdi, daha fazlası kendime de zararlı, ona da, mezarında beni üzüp durduğu için rahatsız olacak, derdi. Sonraki birkaç yılda da, ah ne kadar olmuştu acaba, on yedi mi, on dokuz mu, yirmi beş mi, hayatı zaten geçen yılları saymasını gerektirmeyecek kadar sadeleşmişti.

Her gün bir oyuncakmış da kurulmuş gibi aynı şeyleri yapardı. Sabah yedide kalkar, çayını demlemeye başlar, dışarı çıkıp caddeden karşıya geçer ve ekmeğini, gazetesini alır, sonra da evine döner çayının altını kısardı. Gazeteleri sadece bulmacalarını çözmek için alırdı tabii, dünya dursa bile umrunda değildi onun, kendisi için değişecek bir şey yoktu, onun dünyası zaten durmuş gibiydi ve kimsenin bunu fark ettiği yoktu, başkalarının dünyası durduğunda o niye umursayaydı ki. Haberleri okumaz ancak arka sayfanın resimlerine şöyle bir bakardı. Güzel kadınlar vardı, kendi gençliğine benzeyen güzel kadınlar. Erkekler artık kadınların yanında fazla sönük kalıyorlar, diye düşünürdü bu kadınları gördüğünde. Herkesin mi dudağı güzel, gözü eşek gözü gibi, burnu hokka olurdu canım. Erkeklerin işi zordu artık ona göre. Kendi gençliğinde, o güzeller güzeliyken, sevgilileri de jön gibi olurlardı, çarşıda şöyle kolkola yürüdüler mi mektepli kızlar sevgililerine laf atarlardı.

Kahvaltıda çayının yanında sadece zeytin ve ekmek yerdi. Başka şeyleri kaldırmazdı midesi, süt ürünleri midesini ekşitiyordu, şeker hastalığı yüzünden reçel yiyemezdi, yumurtaya alerjisi vardı ve tereyağı kolesterolünü yükseltirdi. Neyseki zeytini severdi. Tükettiği zeytinlerin çekirdeklerinden gübre yapsalardı eğer, kimbilir kaç tarlaya yetecek kadar gübre meydana gelirdi. Zeytin çekirdeklerinden yapılan gübrenin kokusu burnuna geldi bu sabah aklına bu düşünce geldiğinde. Sonra öğürdü ve biraz su içmek için yerinden kalktı yavaşça. Nasıl da duymuştu o kokuyu burnunda, sanki gerçekten mutfağı gübre doluymuşçasına.

İlk böceği de o anda gördü. Onun yerinden kalkmasıyla, irice bir böcek ocağın altından mutfağın ortasına doğru yaptığı yolculuğunu yarıda kesip gerisin geri ocağın altına kaçtı. Önemsememişti ilk böceği gördüğünde. Suyunu doldurdu, içti, böcek ilacı almak lazım, diye düşündü ve masasına geri döndü. Zeytinlerin karası, böcek karasını çağrıştırdı beyninde, şimdi midesi iyiden iyiye bulanıyordu işte. Dolaba kaldırdı zeytin kabını, ekmeği de kutusuna koymak için kapağı kaldırdığında iki tane böcek de orda gördü. Kıpırdayan, uzun, iri, siyah iki böcek. Nasıl da girmişlerdi kutunun içine. Böcek ilacını almak için çok gecikmemesi gerektiğini düşünerek ekmeğin kalanını, kutu yerine bir poşede koydu, dolabın üzerine kaldırdı. Kutuyuysa öylece bıraktı.

Salonda kahvesini içerken düşünüyordu. Onun ölümünden sonra yaşamanın bir anlamı olmadığını düşünürdü önceleri. Çocukları olmamıştı. Biricik eşini kaybetmişti. Günler birbirinin aynısı olarak geçecekse, tespih taneleri gibi günleri birbiri ardından çekmenin ne anlamı vardı ki. Canına kıyma fikrini kendisine yakın bulurdu. Canına kıyacak kadar cesareti de yoktu. Çok eskiden bir dizi izlemişti gençliğinde. Dizideki adam doksan yaşına kadar sağlıklı bir şekilde yaşamıştı ve adamın doksanıncı yaşını kutlamak için tüm aile bir araya toplanmıştı. Torunlarıyla, torunlarının çocuklarıyla, tüm ailesiyle çok mutlu bir tablo çiziyorlardı bir masanın etrafında. Gelgelelim, adamın pastası ananslıydı ve adam doksan yıldır ilk kez ananas yiyecekti. Yediği ilk ananastan sonra, kendisinin bu meyveye alerjisi olduğunu, ancak boğazı şişip nefes alamadığı zaman anlayacaklardı. Adam hiç eksiksiz ve hiç fazlasız doksan yıl yaşamıştı… Bu dizi gelirdi aklına canına kıymak istediği her zaman. Belki, derdi, belki bir meyveye alerjim vardır. Kendisinin yumurtaya olan alerjisi onu öldürmemiş, saatlerce kaşındırmıştı. İlk deneyimi sonuçsuz kaldıktan sonra, ananası, kiviyi ve mangoyu da denemişti. Kimilerinin bakla yedikleri için ölüm tehlikesi atlattığını duyduğunda üç gün boyunca sadece bakla yemiş, sonuç olarak sadece midesini bozmuştu, en umutlu sonucu da buydu. Ölemiyordu.

Böcekler için ne tip bir ilaç almalıydı acaba. O kadar çok seçeneği vardı ki, püskürtebileceği şekilde bir ilaç alsaydı, acaba mutfaktaki her şeyi yıkamak zorunda kalır mıydı onu sıktıktan sonra? Ya da böcek yemi şeklindeki ilaçlardan mı alsaydı? Çok canice geldi bu fikir, düşündüğü gibi vazgeçti. Kendisini isteği dışında böyle öldürmeye çalıştıklarını hayal etti: “Bak, bu pastayı senin için yaptık, şimdi git ve evinde ye onu, sonra evinde kasılarak öl, pisliğin de orda kalsın, dışarıda seni görmemize ve çöpe atmamıza gerek kalsın istemiyoruz.” Yok yok, püskürtmeli olan iyi olurdu.

Alkol problemi olanların, bağımlılığın belli bir safhasından sonra alkol almadıklarında etrafta böcekler gördüğünü düşündü. Alkolik olmayı da denemişti o öldükten sonra... Her gece kadeh kadeh likör içmişti, fazla naneli likör tüketiminden içtiği her suyun buz gibi gelmesi dışında alkolik olmadığı gibi kilo da almaya başlamıştı. Kilolu bir kadın olmak, isteyeceği en son şeydi.

Keşke yaşaması için bir amaç olsaydı. Komşularının, arkasından; deli o, yalnızlıktan kafayı sıyırmış, dediklerini biliyordu. Delirseydi hayat ne kadar kolay olurdu, her gün aynı şeyleri yapmaktan kurtulurdu, alıp götürürlerdi herhalde onu. Sahi, hiç kimsesi olmayan delileri ne yapıyorlardı acaba? Herhalde toplayıp da öldürmüyorlardır? Hiç kimsesi olmayan birinin delirdiğini nereden biliyorlardı kimbilir… Komşuları fark edecek değildi ya her delirenin, üstelik kendisi delirmemişken komşuları onun deli olduğunu düşünüyorlardı, bir gün onu almaya gelseler nasıl ıspat edebilirdi ki, komşu lafı bu konuda o kadar da geçerli bir kanıt olmazdı herhalde canım, olur muydu yoksa? Delirseydi, konuşacak birileri olurdu herhalde götürüldüğü yerde. Çiçek yetiştirmeyi ve çiçeklerle konuşmayı düşünmüştü yalnız kaldığı ilk yıllarda. Apartmanı o kadar az ışık alan bir yerdeydi ki, çiçekleri soluyordu devamlı. Üstelik çiçeklerle konuşurken kendi sesi kulağına çok ürkütücü geliyordu, çok yapmacık… “Güzeller, nasılsınız bakalım bugün? (Güzeller mi? Sen güzeller demezsin ki hiç kimseye, ne biçim bir hitap? Fazla sulu.) Ah kuzum, senin bu yaprağın neden kuruyor ki böyle, yerini mi sevmedin? (Bir çiçeğin yerini sevmeyeceğini düşünmüyorum tabi ki, bilinci mi var ki yerini sevsin?) Sen ne güzel açmışsın ama, bakın bakın, bu fıstıktan örnek alın, şu renklere bak aman da aman… (Benim sesim bu kadar çirkin mi geliyor acaba herkesin kulağına? Eskiden kasetlere sesimizi kaydeder, sonra dinlerdik, ne kadar da değişik gelirdi, neden acaba herkesin sesi kendisine çok değişik geliyor?)”

Delirememişti, intihar da edemediği gibi. Aslında delirmenin yavaş yavaş mı gerçekleştiğini, yoksa bir sabah insanın uyandığında kendisini delirmiş mi bulduğunu bilmiyordu. Kimbilir belki de deliriyordu, komşuları kendisi hakkında bu kadar kolay karar verdiklerine göre… Çünkü ne evinde çöp biriktirirdi, ne de on beş tane kedisi vardı. Sıradan bir komşu için, eğer apartmanda çok fazla kedi besleyen ya da hiç çöp çıkarmayan birisi varsa, onun deli olması gerekirken, kendisinin bu kadar düzenli yaşamı olmasına rağmen nasıl deli diyorlardı ardından, hiç anlayamadı düşündüğünde. Haklılarsa tebrik etmek lazım onları, diye düşündü.

Her gün kahvaltısını yapıp kahvesini de içtikten sonra, bulmacalarını bulmaya gelirdi sıra. Bulmacalarda çıkan kelimeleri artık ezberlemişti ama yine de mekanik bir alışkanlıkla “Demi…” diye başlayan bir soru gördüğünde sağdan sola FE yazıyordu, “Bor…” diye başlayan bir soru gördüğünde de yukardan aşağıya Tİ… Hiçbir borudan “ti” diye ses çıktığını duymadım diye düşünürdü bu soruyu her gördüğünde. Hiçbir müzik aletinin adının boru olduğunu da sanmıyordu zaten. Birileri ilk bulmacayı hazırlarken bizi çok fena kandırmış, derdi.

Bugün kahveden sonra tekrar dışarı çıkması gerekecekti, ilaç işini halletmeliydi. Odasına gitti, üzerine bir hırka giydi, cüzdanını eline aldı, ayakkabılarını ayağına geçirdi ve en yakındaki markete gitmek üzere evinden çıktı.

Apartmanın kapısında iki küçük kız çocuğu, eşyalarını önlerine sermiş evcilik oynuyorlardı. Geçebilsin diye oyuncak bebeklerini kucaklarına alıp geri çekilerek ona yer açtılar. Merdivenlerden inerken, çocuklardan biri diğerine; bizim apartmanın deli teyzesi bu, diye fısıldadığını duydu. Diğer çocuk hızla içini çektiğinde; korkma korkma, kimseyle konuşmuyor, konuşmayı unutmuş diyor annem, diye avuttu ilk konuşan çocuk, arkadaşını. Demek öyle ha, konuşmayı unutmuşum, diye geçirdi bizimki içinden. Konuşmayı unutmuş olsaydı, ekmeğini, gazetesini nasıl alacaktı ki bakkalla konuşmadan. Hakikaten kimse onun konuştuğunu hiç mi duymamıştı bu apartmanda?

Püskürtmeli bir ilaç alıp eve döndü. Birilerine konuştuğunu göstermeli, hadlerini bildirmeliydi. Deli olmak işine gelirdi tamam ama, ya kimsesi olmayan delileri öldürüyorlarsa, ya bu aptal komşuların laflarına inanırlarsa ve onu deli sanarlarsa? Önce şu böceklerden kurtulayım, sonra karşı komşuya onlarda da böcek olup olmadığını sorar, ilaç lazımsa ilacı onlara bırakırım, diye düşündü. İyi fikirdi, böylece kendisini severlerdi de, belki kahve içmeye gelirlerdi ara sıra. Karşı komşusu acaba kimdi? Evli bir çift mi, bekar bir erkek mi, bir öğrenci mi, çocuklu bir aile mi? Bilmediğini fark ettiğinde irkildi, kaç yıldır bu apartmanda oturuyordu, kaç yıldır komşulardı, hiçbirisini hatırlamıyordu. Neyse canım, önemli olan, bundan sonra iyi bir komşu olmaya karar vermesiydi, ne de olsa konuşurlardı tüm bunları karşı komşusuyla.

Elinden ilacı bırakmadan ayakkabılarını çıkardı tek eliyle. Bulunduğu yerden mutfağı göremiyordu ama mutfağa doğru bakmak istedi istemsizce. Böcekler onu rahatsız etmişti, midesini bulandırmışlardı, zeytinlerinden tiksindirmişlerdi… Gözlerini mutfağa giden koridora çevirdiğinde mutfaktan bir böceğin çıkıp ağır ağır yürüdüğünü gördü. Hemen üzerine ilaç püskürtmek için atağa geçecekken, böcek durdu ve hiç kıpırdamadan olduğu yerde kaldı.

Gidip baktığında böceğin öldüğünü gördü. Hiçbir şey yapmamıştı ve böcek kendi kendine ölmüştü koridorda. Çok şaşırdı, gözlerini mutfağa çevirdiğinde kısa bir çığlık attı. Mutfağın zemini çoğu ölmüş, bir kısmı da ağır ağır kıpırdayan bir sürü böcekle doluydu. Nasıl bu kadar çok böcek bir araya gelebilirdi? Ne zamandan evinde bu kadar çok böcek vardı? Mutfağının zemini simsiyah bir bataklığı andırarak ağır ağır kımıldarken, elindeki ilacı sımsıkı tutarak odasına gitti, kapıyı kapattı.





Mutfakta böcekler vardı ve o odasında oturmuş duvarı seyrediyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu böcek ilacı, henüz çıkaramadığı ve onu terleten hırkası ve nihayet sabit gözlerle duvarı seyrediyordu. Böcekler ölü gibi görünseler de, emin olamıyordu, tedirgin olmuştu bir kere. Bir kere evden çıktım ve geldiğimde tüm mutfak böcek doluydu, şimdi odamın kapısını kapattım ve belki de bu oda dışında her yerde böcekler var, diye düşündü. Sanki ben böcekmişim, onlar evin sahibiymiş gibi yuvama kaçtım, dedi yüksek sesle. Sesi ilk kez kulağına garip gelmemişti. Onlar önce ölmeye başladılar ve ben gelip yuvama kaçtım, önce ölen ben olsaydım, onlar yüzümde gezinmekten çekinmezlerdi, pis yaratıklar, dedi. Sesine alışmaya başlamıştı. Konuşmadığımı düşündükleri için bana deli diyorlardı, şimdi de tek başıma böceklerden saklanarak odamda oturup konuştuğumu görseler deli derler bana, dedikten sonra bir kahkaha patlattı. Kahkahası da ne kadar doğaldı, güldüğü zaman bir an için sorunu unutmuştu, ne böcekler umrunda olmuştu, ne de deli olup olmadığı. Bir kahkaha daha attı, bu sefer yapmacık geldi kahkahası kendine… Sinirlendi, söylenmeye başladı; her şeyin büyüsünü kaçırmakta üzerime yok, ne var be kadın ikinci kahkahayı atmasan, dedikten sonra sinirden güldü. Gülmek iyi geliyordu aslında.

Konuştu, konuştu, duvarlarının ne kadar rutubetli olduğunu fark ettiği o gün, sesini ne zamandır kullanmadığını da gördü. Kızdığında sesi farklıydı, neşelendiğinde farklı… Kahkaha atarken akordu kaçmış, yine de az da olsa uyumlu bir ses çıkaran keman gibiydi sanki, ağlarken de bir kumruya benziyordu sesi. Saatlerce konuşmuştu herhalde, boğazının kuruduğunu anladığında sorunu aklına geldi. Su içemezdi çünkü sürahisi de bardağı da mutfaktaydı. Mutfağa gidemezdi çünkü böcekler şimdiye kadar her yere çıkmış, her yerde ölmüş ya da can çekişiyor olmalıydılar. Üstelik ölmeyenler herhalde birazdan onun odasına da kaçmaya başlarlardı.

Midesi bulandı böceklerin dışarıda olduklarını düşündüğünde. Bu odaya girmemeleri için, silahını kullanması gerekecekti, başka çaresi yoktu. Yerinden kalktı, önce kapının altına biraz ilaç püskürttü. İlacın kokusu tahmin ettiği kadar rahatsız edici gelmedi. Biraz geri çekilip bekledi; işe yarayacak, kalemi koruyacağım hahah, diyerek biraz daha ilaç sıktı. Sonra gözünün önüne mutfakta kımıldayan o siyah böcek tabakası geldi. Odasının tabanına olduğu gibi ilaç sıkıp yatağına uzanmaya karar verdi. Savaştıktan sonra biraz dinlenir, cesetleri ne yapacağına o zaman karar verirdi. İlacı sıktı, sıktı, hırkasını çıkardı ve yatağa girdi.





Günler sonra, o gün fısıldayan kızın annesi, bir gazete muhabirine; aslında kimseyle konuşmadığı için aklının yerinde olmadığını düşünüyorduk ama yaşlı birine saygısızlık etmek de istemiyor insan, arkasından da konuşmayalım diye kimse birbirine kadıncağıza nasıl yardım edebiliriz diye sormuyordu, çok üzüldük vallahi, diyordu.

10 yorum:

  1. Ne kadar güzel yazmışsın, ne çok metaforla ne çok bağlantıyla incecik örmüşsün. Çok beğendim, hem de çok.

    YanıtlaSil
  2. Ah teşekkür ederim. :')

    Açıkçası çok utandım buraya koyarken, ilk kez yazdığım bir öyküyü yolladım bloga, ilk yorumun güzel olması ne kadar rahatlatıcı anlatamam.

    YanıtlaSil
  3. İlk kez yazdıysan on tane daha beğenme sana :) Bir de benden sana kabul edersen bir tavsiye, bol bol yaz. Çok beğendim, kitap okuyorum gibi hissettim ve bana o böcekler, o teyze kendimle ilgili bazı şeyleri ve bir de Elif Şafak'ın Bit Palas'ını yeniden hatırlattı. Okumadıysan mutlaka oku derim, çok güzel bi romandı.

    YanıtlaSil
  4. Ahiy yok yok bloga ilk kez yolladım yazdığım bir öyküyü olacak o cümlenin doğrusu. :D Ortaokuldan beri öykü yazıyorum ama kısacık öyküler, pek bir şeye benzediklerini düşünmüyordum, bu öyküyü de bir yarışma için yazmıştım sonra kaldı öyle bir köşede, hiçbir yere göndermedim, kimseye okutmadım falan, en sonunda buraya koymaya karar verdim.

    Elif Şafak'ın Bit Palas'ını ben de çok seviyorum zaten öyküde ona da gönderme yapmıştım evinde çöp biriktiren bir kadından bahsederek, Six Feet Under dizisine de bir göndermem var hatta ananas yiyerek ölen adam konusunda, ben de çok beğenirim o romanı. =)

    Bol bol yazmak konusunda da azmetsem çok güzel olacak ama hep üşeniyorum, aklıma bir sürü şey geliyor ama öykü haline getirmeden birilerine anlatıyorum "Düşünsene bak şöyle bir şey varmış mesela bir adamın şöyle şöyle yaptığını falan düşünsene..." diye, sonra da yazmak çok angarya geliyor falan filan, üşenmeyip yazayım ama cidden bazı fikirleri...

    YanıtlaSil
  5. O diziyi izlemediğim için ona yaptığın göndermeyi bilemedim tabii ama ben de tam o teyzeyi düşünmüştüm kitaptan.

    Bir de o ananas aslında Allanis Morisette'in Ironic parçasının sözlerini de hatırlattı şimdi bana. Neyse sözün özü yaz ve paylaş, üşenme işte:)

    YanıtlaSil
  6. :) Tamamdır, gazı aldım, teşekkür ediyorum tekrardan!

    YanıtlaSil
  7. aaa ben sonuna kadar kim yazdı acaba diye okudum yani o denli iyi, Aslıya katılıyorum bu yazıların devamını isteriz! :)

    YanıtlaSil
  8. =) Teşekkür ederim Syco'cum.

    YanıtlaSil

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)