25 Aralık 2012 Salı

2012 Nasıl Geçti?

"Vallahi çok akıcıydı, şöyle şunları yaptım, böyle bunları yaptım..." diye bir yazı yazmayacağım, Melda'nın şu yazısının kopyasını yazacağım, ama söz etmeden geçemem 2012'de SKTİMİNİN Buca'sından kurtuldum ve Bornova'ya taşındım :3 Yoksa yine mezun olamadık çocuklar, yine fakiriz, yine sıkıntılıyız ama genelde iyiyiz, çalışıyoruz, mutluyuz, başka da bir değişiklik yok. Sadece muhit değiştirmek bile ruh halimi güzel etkiledi ve yakın dostlarım da sıkıntılı zamanları atlattığımı gözlemlediklerini söylüyorlar, zaten o yüzden blog artık boş boş duruyor, yazı en çok sıkıntılı anların kaçış yöntemi ve ben iyiyim.


Bir de 2012'de kedinin bir canını daha verdim, kaldı altı falan, onu da ayrıntılı olarak çok yerde anlattım, Ekşi Sözlük'te ve arkadaşlarıma, onu da tekrarlamaktan sıkıldım ama artık "kribılt" bir çocuğum var, sağ ön patiyi artık az basabiliyoruz, üçüncü kattan düştük. (Birinci çoğul kişi ağzıyla konuşmanın dayanılmaz çekiciliği...)


Melda oturup 2012'yi kitap, dizi, film ve şarkı yönünden değerlendirmiş, benim neyim eksik diye başlıyorum:

KİTAP

2012 bana şiir konusunda tükürdüğümü yalatan yıl oldu ve ben bol bol Orhan Veli okudum.

Roman dışında başka pek fazla eser "tüketmezken" bu yıl Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi'ni çok çok severek okudum, kitaplıktaki yine kendisine ait Felsefe Sözlüğü'nü de okuyacaktım ki kendiliğinden siyah kemik çerçeveli gözlük, fular ve pipo summonlanmasın diye onu daha sonraya bıraktım.

Çok sevgili arkadaşım Mutlu, Goodreads'te "okunacak" olarak işaretlediğim ve kendisinde olan kitapları evime kadar teslim eder. Sayesinde bu yıl Diskdünya serisine başladım ve ilk iki kitabı Büyünün Rengi ve Fantastik Işık'ı bitirdim. Hakkında düşündüğüm güzel hisleri kelimelerle ifade edemem, mizah ve fantezi bu kadar güzel bir araya gelebilir, bu arada Monty Python ve Terry Pratchett sevenler için Ekşi Sözlük'ten edindiğim bir bilgiyi de eklemem lazım ki Rincewind'i radyo oyunlarında Eric Idle seslendirirmiş. (Kendisi en sevdiğim Monty Python.) Yine Mutlu'nun eve teslim şeklinde getirdiği Amerikan Tanrıları'nı da bu yıl okudum.

Yeni paragraf gerektiriyormuş, bu yıl, özellikle son dönemiyle benim için Neil Gaiman yılı oldu. E-kitap okuyucum yok ama kendimce manga ve çizgi roman takipçisi olduğumdan pek çok e-book ile pdf formatında haşır neşir oluyorum. Hep kitabın elde tutulacak bir şey olması gerektiğini savunurum ama bir esere bedava ulaşma şansınız varsa da kolleksiyoncu mantığıyla etek dolusu para dökmeniz gerekmez, teknolojinin nimetlerinden de faydalanın derim, özellikle çizgi romanlara pek para vermem ve Sandman'i de yıllar önce pdf formatında dokuz cildini birden bir torrent linki sayesinde edinmiştim. Ancak e-kitap mantığının kötülüğü orada ortaya çıktı, sınavlar ve çalışma hayatı içinde yıllar önce başladığım ve ilk cildini okuduğum Sandman'i resmen unuttum. Oysa bir kitabı asla unutmazsınız. Bu yıl, Sandman'i de yeniden hatırladım ve okumaya başladım, hala okuyorum, yedinci cildi yeni bitirdim ve her genç kızımız gibi elbette benim de bir süre boyunca profil resmim Death olacak, lütfen.

Bu yıl Türk şairlerine ve yazarlarına dönmüştüm, Necati Cumalı'nın öykülerini okudum, Ay Büyürken Uyuyamam adlı öykü kitabını... Necati Cumalı, İzmir Barosu'na kayıtlı bir avukatmış zamanında, İzmir'de çalıştığım ilk büroya gelen bir hukuk dergisinin kendisine özel hazırladığı bir dosya sayesinde keşfetmiştim kendisini, yıllardan beri aklımdadır hukukçu yazar oluşu, İzmirli oluşu, hatta o dosyada gittiği bir haczin öyküsünü yazmış, onu da eklemişlerdi. Bu yıl Ay Büyürken Uyuyamam'ı okurken hem Anadolu öykülerinin, Ege insanının güzelliğini, hem de hukukçu bir yazarın insan gözlemlemekteki ustalığını keşfettim.

Yine Melda'nın kulaklarını çınlatacağım, Barış Bıçakçı, sayesinde merak ettiğim bir yazardı, bu yıl onunla da Bizim Büyük Çaresizliğimiz sayesinde tanışmış oldum. (Tanışmadıysanız tanışmanızı öneriyorum, hem de şiddetle.)

Çizgi romana para vermeyi pek desteklemiyorum demiştim, ülkemizde çizgi roman - manga kültürü yok, çizgi roman bir altkültür olarak gelişiyor ve ciltler, hikayeler, grafik romanlar hep olması gerekenden daha pahalıya satılıyor diye. Bir İstanbul aile ziyaretinden dönen Onur'un bana hediye getirdiği Dorian Gray'in Portresi ve Dracula'nın grafik romanları, kitaplığımdaki sayılı çizgi romanlardan oldular. Ve yine bu yıl okuduğum diğer grafik romanlar da Paul Auster'ın Cam Şehir'inin grafik romanıyla Blacksad isimli bir dedektif kedi adamın hikayesiydi.

Okula gidiş gelişlerimde bitirdiğim bir öykü kitabı, Dino Buzzati'nin Büyücü'süydü, yine okul yollarında otobüste elimde eskidiği aklıma gelen diğer bir kitap da Steinbeck'in Yukarı Mahalle'siydi. Ayrıca 2012'de okunan söz edilmeye değer başka bir kitap da, kesinlikle Amat. İhsan Oktay Anar'ı, Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra Amat'la birlikte bir kez daha sevdim ve okumayı çok istediğim Yedinci Gün de bu yıl basıldı, en kısa sürede okuyacağım kitaplar listesine baştan girdi.

Daha önce sadece Gertrude'unu okuduğum Hermann Hesse'nin bu yıl Knulp ve Bozkırkurdu'nu da okudum.

Ve bu yıl Simone de Beauvoir'in benim için yükselişe geçtiği yıl oldu, onu gözümdeki "Sartre'ın hayat arkadaşı" sıfatından sonunda kurtarıp kendisinin iki kitabını okudum ve bu yıldan itibaren kahramanlarımdan biri de o. Biri Konuk Kız adlı romanı, diğeri de Mutlu'da kaldığım bir günde okuyup bitirdiğim ve şu an adını hatırlayamadığım bir otobiyografi (Mutlu, yorumlarda yardımını bekliyorum, kitabın adını hatırlamıyorum...) ve bu otobiyografide Fransa'nın savaş yıllarındaki entelektüel camiayı, Sartre ile nasıl tanıştıklarını, öğretmenlik yıllarını, yazarlık hikayesini, Camus, Bunuel, Hemingway gibi kendini etkileyen diğer sanatçıları, henüz bir palto bile alamazken kendine tomarla aldığı kağıtlar ve yapması gereken ödemeler beklerken uzun uzun yazı denemeleri yaptığını, birtakım "atanma problemleri" yüzünden Sartre ile ayrı yaşamak zorunda kalabilecekleri ihtimali ortaya çıktığında Sartre'ın kendisine evlenme teklif ettiğini ve kendisinin de bunu ikisinin de özgürlüğünü kısıtlayacağı sebebiyle geri çevirdiğini falan anlatıyor, kitabın adı Genç Kızlık gibi bir şeydi. Ühü. Beauvoir'le tanışırken bu yıl Sartre'ı da yeniden gözden geçirdim. Bulantı'yı yeniden tamamen okuduğum gibi sıklıkla Uyanış'a da sayfa sayfa göz attım. (Beauvoir ile Sartre'ın aynı düşünceleri savunuyor olduklarını örneklemek için kendimi destekledim.)

Albert Camus'dan daha önce okuduğum Mutlu Ölüm ve Veba'dan sonra Yabancı'yı da bu yıl okudum. (Herkesin de Camus'a başlama romanı Yabancı'yken ben hipsterlık edip sona onu saklamıştım ahah.)

Can Yayınları'nın indiriminden alınmış birsürü romanın içinden en övgüye değer olanı Okyanusun Diğer Ucu adlı romandı. Michelle Pfieffer ile Whoopi Goldberg'in oynadığı bir filme de uyarlanan bu roman da bu yıl beni en çok etkileyen romanlardan biriydi.

Ah, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. 2010 gibi okuduğum Tutunamayanlar'dan beri üzerine koyduğum ikinci bir Türk roman daha yoktu ki bu yıl okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, şu an Tutunamayanlar ile aynı kalp odacığında duruyor.

İki sayı çıkmış olan edebiyat fanzini Avalon Edebiyat'ta 2010 yılında basılan bir öykümün karşılığı olarak elime geçen Walter Tevis'in, David Bowie'nin başrolünde oynadığı aynı isimli filme çevrilen Dünyaya Düşen Adam adlı romanını da bu yıl okuyabildim, bu roman sayesinde de İkarus'un Düşüşü'nü sevdim.

Ve 2012'nin en sevdiğim romanlarından biri de Kara Kitap oldu. Yine de Tutunamayanlar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile aynı kefeye koyacak kadar içselleştirmedim, ama iyi ki de okumuşum dedirtti.

Hakan Günday'ın Az'ını bu yılın yazında okudum, beş saatte bitirmiş olmamla arkadaş çevremde epey sükse yapmışım diyorlar ama kitabı, Oğuz Atay örgüsü dışında çok beğenemedim, sadece Oğuz Atay örgüsüne ise çok hayran kaldığım için, kitabı beğenmediğim için başka bir yerde de bahsetmek istemediğimden, kendi kişisel blogumda söz etmek istedim, bir yazara, okuru olan başka bir yazardan bu kadar güzel bir saygı duruşu olamaz. Ama romanın kurgusu, başka bir Elif Şafak'a gerek yok dedirtmişti.

Ve 2012'de okuyup da çok sevdiğim, bahsetmek istediğim iki manga serisi de Welcome To The NHK ile Paradise Kiss oldu, son zamanlarda güzel manga serileri keşfedemiyorum, eskiden Manga Traders'tan resmen altın avcısı gibi manga toplardım, çoğu da dolu çıkardı ama ya benim manga keşiflerimde bir düşüş var ya da ben okuyabileceğim güzel serilerin hepsini okudum. Ha, bir de Solanin pek güzel, pek tatlıydı. Yotsuba ve Chii's Sweet Home'u da aklıma geldikçe hala takip ediyorum, devam eden serileri her hafta indirip de okumaya da gücüm ve vaktim yetmiyor, biriktirip biriktirip boş geçen pazarlarda okuduğum iki dünya tatlısı seri de bunlardı, 2013'te de okumaya devam ederim zaten.

Bir de 2012'nin kitap açısından bahsetmeye değer bir anısı daha oldu ki ilk kez bir öyküm bir fanzin ve dergi dışında bir kitapta yer alacak. Bornova Belediyesi Homeros Öykü Yarışması'nda yayımlanmaya değer öykülerden biri seçilen öykümün yayımlama haklarını falan belediyeye vermiş bulundum, sanırım seneye basılacak olan o öykü kitabını zaten çıktığı zaman duyururum.

FİLM

Melda'nın yazısından feyz alıp aynı sırayla yazmamak olmaz.

Bu yıl içerisinde izlemiş olduğum ve adını anmamın gerektiğine inandığım filmleri düşünür düşünmez iki Cronenberg filmi geliyor aklıma: Naked Lunch ve Videodrome. Videodrome'da Debbie Harry'nin meme uçlarını görüyoruz, filmin özeti bu. Ahah, ikisi de mükemmel filmlerdi, ilki bize gidip de Burroughs'un aynı adlı romanını aldırdı (henüz Onur okuduğundan ben başlayamadım) ve ikincisi de uzun zamandır bilgisayarda yatıyordu, izlemeye karar verdiğimizde, o kadar beklettiğimiz için utandırdı.

La Jeteé, 12 Monkeys'in esinlenildiği film olarak dikkatimizi çekmişti, oturup izlediğimizde büyülenerek kalktık başından, aslen bir fotoroman olan La Jeteé, sadece seslendirilmiş ve sadece bir sahnesi hareketli, kısa bir film, bu kadar sade, bu kadar güzel bir film izlemiş olmanın verdiği mutluluk çok ayrıydı.

Burada daha önce de bahsettiğim Another Earth'ü, Aybüke ile birlikte izlemiştik, 2012'nin en güzel hediyelerindendi bu film.

Atonement'i bu yaz yalnız izledim, o yaklaşık dokuz dakikalık sahil çekimiyle birlikte filme aşık oldum, sonuna dek de bir defa bile sıkılmadım, çok güzel filmdi anasını satayım.

Bunca zamandır "Önce kitabını okuyacağım..." diye inat ettiğim Contact'ı sonunda dayanamayıp izledim, izlediğim en güzel bilim kurgu filmlerinden ilan ettim.

Gainsbourg, Serge Gainsbourg'un hayatını anlatan mükemmel film, kesinlikle bu filmden sonra, sadece Mick Harvey ve Nick Cave coverları sayesinde başlayan Gainsbourg sevgimi, orijinal Gainsbourg'a yönelttim diyebilirim, filmi izlemesem hala şarkıları, İngilizce sözlerini en azından anlıyorum diye coverlarından dinleyebilirdim, meğer adamın olayı bambaşkaymış.

Bunuel'i keşfetmemi sağlayan film, Viridiana'ydı, yalnız bunu bu yaz mı yoksa geçen yaz mı izledim ondan emin değilim, yakın bir yazda izlemişim gibi geliyor, önemli olan da üzüm yemek zaten, bağcıyı dövmek değil, ismini anmamın kimseye bir zararı olmaz.

Monty Python'un ne kadar filmi varsa, hepsini üşenmeden bu yıl izledim. A Fish Called Wanda'yı da. Ve Dirty Rotten Scoundrels'ı da.

Aybüke ve Onur'la izlediğimiz The Secret In Their Eyes da çok güzel bir gerilim - dram idi, hem dram hem gerilim nasıl olur diye düşünüyorsanız mutlaka izleyin.

Perfect Sense. Çok açık söyleyeceğim, ilk izlediğimde çok etkilenmiştim ama şimdi düşününce biraz overrated geldi, ama yine de 2012'de izlemiş olduğum filmler arasında adından bahsetmek gereken filmler arasında sayıyorum kendisini. Ha, kara listeye de gelelim, Moonrise Kingdom'dan da nefret ettim. Canımın içi Bill Murray'imin filmlerini ard arda izlediğim bir süreç olmuştu, Onur'un bana The Groundhog Day'i izletmesiyle başlayan. Ardından tek başıma izlediğim Lost In Translation'a bayıldığım ve yine sevdiğim Tilda Swinton ve Edward Norton'la birlikte oynadığı Moonrise Kingdom'dan da nefret ettiğim bu süreçte yapmacık sevimliliğe, naifliğe resmen tiksintiyle yaklaştığımı fark ettim.

Ruby Sparks ise pek güzeldi, hem de senaristi, başrolde oynayan o ufacık tefecik kızcağızmış ve yine başrolde oynayan yazar karakterini canlandıran adamla da yıllardır sevgililermiş, hatta aynı evi paylaşıyorlarmış, neden bilmem bunu öğrendikten sonra filmi daha da içselleştirip sevdim. Canlarım benim.

The Cabin In The Woods, sürpriz kadın oyuncusuyla da birlikte, bu yıl izlediğim filmlerde baştacı yaptıklarımın arasında. Prometheus da bu yılın kara listesinde.

Children Who Chase Lost Voices, kesinlikle bu yıl izlediğim en tatlı filmlerdendi, bir anime film, Agartha mitiyle epey ilgilendiğim için de olabilir, beni çok mutlu etmişti.

4 Months, 3 Weeks, 2 Days, Aybüke'nin yıllardır önerip durduğu bir filmdi, bu yıl izleyebildim, çok da beğendim, çok çok beğendim.

Kıyıda köşede kalmış bir zombi filmi bulduğumuz için sevindiğimiz ama zombi filmi çıkmayan, buna rağmen bizi tatmin eden Carriers'tan da bahsetmem lazım.

Ve son olarak da Source Code diyeyim, yetsin. Zaten sanırım siz kopyala yapıştır yapamayacağınız için bu yazıdaki hiçbir filmi aratmayacaksınız bile, ben olsam ben de üşenirim vallahi ne yalan söyleyeyim.

DİZİ

Bu, gerçekten benim için şaşırtıcı bir başlık çünkü 2012'ye kadar ben doğru dürüst dizi izleyemezdim.

Hatta boyumdan büyük laflar edip dizi izleyenleri küçümserdim. Televizyonun insanları aptallaştırdığını düşünüp de Amerikan dizilerini sezon sezon izleyenlerle oturup her hafta Yaprak Dökümü izleyenlerin hiçbir farkı yok da derdim. Dönüp dolaşıp tükürdüğümü yalatan diziler The Walking Dead ile Game of Thrones'tu, yapacak bir şey yok. Bu yıl dizi izlemeye başlamış biri olarak bu iki diziyi güncel olarak takip ettim, bir yandan da geçmiş dizilere el atıp kayıp yıllarımı telafi etmeye çalıştım ehah.

Sherlock, Martin Freeman'ı ve Benedict Cumberbatch'i keşfetmemi sağlayan diziydi, Freeman'ı Arthur Dent'ten de tanıyordum ama Cumberbatch, daha sonra Atonement'ta da karşıma çıkınca eski bir tanıdığı görmüş gibi oldum, üstelik sırf adamın oyunculuğunu çok beğendiğim için de Parade's End'e de başladım. (Onur'u da başlattım, dönem filmlerinden nefret eden adam, dönem dizisi izliyor. Hep Cumberbatch sayesinde.)

Bir gün Özgün'de kaldığımda Özgün'ün bana Friends'in son bölümünü izletmesiyle birlikte "Aaa çok eskiden ATV'de izlerdim..." diye hatırladığım Friends'e başladım, dizi izleyememe, devam edememe, "İzle izle bitmiyoooooğr çok sıkıcıııııığğğ..." deme gibi sorunlarımın hepsini Friends ile birlikte aşıyorum, sekizinci sezondayım ve ilk kez bu kadar uzun soluklu bir diziye başlama cesareti gösterdim, artık her şeyi izlerim lan. Bir de Friends hakkında paragraflarca konuşabilirim. Ama şimdi değil. Bitirince ona özel bir post hazırlarım zaten.

Black Mirror, keşiflerim arasında en gurur duyduğum oldu.

Dead Set'e de başladım ama sanırım devam etmeyeceğim, Psychoville hakeza.

Misfits'e de çok severek başlamama rağmen ona da devam etmeyebilirim. Zaten hepsini izlersem yaşamaya vakit kalmıyor arkadaş. Fakat yine de isimlerini geçiriyorum ki "Güzel bunlar, 2012'me renk kattılar, ben devam etmiyorsam kendi kıllığımdan, siz göz atın..." babında.

Bir de (utana sıkıla...) New Girl'e başladım, Zooey Deschanel'i sevdiğimden. Ve sevdim. Hatta bayağı sevdim, Sycorox önermişti, önerirken de "Belki sevmezsin..." diye tedirgin önermişti, öyle bayıldım ki kendisi de şaştı ve sevindi.

Ve zaten diziden saymadığım ve aklıma geldikçe açıp rastgele bölümler izlediğim The Simpsons ile South Park'a da devam ettiğim gibi Futurama'yı da yanlarına ekledim, bunlar da 2012'yi akıl ve ruh sağlığımız yerinde bitirmemizde etken hep.

Anime serilerini de dizilerin arasında sayacağım, ayrı başlık açmama gerek yok, bu yıl keşfettiğim en güzel seriler Cromartie High School ile Steins; Gate oldular, Steins; Gate sayesinde bol bol "Tutturuuuuu..." diye dolandım, Cromartie High School sayesinde de "Mmmmm mmmmm mmmm neydi bu şarkı?" diye. (İki seriyi de izlemiş olanların ekstra tad aldığı paragraf.)

ŞARKI

Bu, yaz yaz bitmez bir seçki olur resmen, en belli başlılarını yazmam lazım ama bu yılın başına Lana Del Rey damgasını vurmuştu, yılbaşından çok kısa bir süre önce keşfettiğim Video Games ile hemen ardından klip çektiği Born To Die'ı ne çok dinledim, ne çok...

Sonra Gotye'nin Somebody That I Used To Know'u geldi, onu da ilk başta "Popüler olanı sevmem,"den ibaret hipsterlığımla gözardı etmiştim, sonra sıcacık geldi, pek tatlı geldi, 2012'de onu da çok fazla dinledim.

Ve bu yıla Black de damgasını vurdu, yıllardır mp3 çalarda gezdirdiğim, çıktığında bazen sıkılıp ileri atlattığım şarkıyı bu yıl yeniden çok sevdim, yanında Just Breathe ile birlikte, bu yılın iki Pearl Jam şarkısı oldu.

Asaf Avidan'ı da geçen yılın sonlarına doğru keşfetmiştim, bu yıl bol bol Her Lies'la, One Day'le geçti, Her Lies'ı hatta herkese tanıtıp sevdirme çabalarımdan da olumlu sonuçlar aldım. Sonra Asaf Avidan İzmir konserine de herkesi yollayıp kendim gitmedim, sağ gösterip sol vurdum ahah.

Hooverphonic'in sadece bir albümünü dinlememe rağmen o grubu çok severim (Ki Mad About You'yu sevmeyen yoktur) ve en sevdiğim şarkıları Vinegar And Salt'tır, bu yıl bu şarkının farklı bir versiyonunu keşfedip onu da çok fazla dinlemişim. (Last.fm'den yardım alıyorum.)

Aslında her zaman benimle birlikte yürüyen şarkılar olan Estranged, Tangerine, Rajaz ve Little Wing'i de bu yıl iyi dinlemişim. Yanlarında Heart of Gold, Since I've Been Loving You, Lover, You Should've Come Over ve Intoxicated Man'in artık Mick Harvey değil de Serge Gainsbourg versiyonu da gelmiş. Linger'ı da epey dinlemişim.

Air'in bir albümünü, JJ72'nun bir şarkısını, Adele'in bir albümünü, Feist'in ve Lana Del Rey'in ikişer şarkısını ve Can Bonomo'nun bir albümünü dinlemişim bol bol. Can Bonomo dinlemişim:( Can... Bo... No... Mo... dinlemişim ya ooof. Ya ne yapmışım ben kendime, neden uyarmamışsınız?

Tabii ki 2012'de de canım hayali sevgilim Nick Cave bana hep şarkı söylemiş, birlikte birsürü şarkı söylemişiz, en çok Henry Lee ve Fifteen Feet of Pure White Snow dinlemişim. Ama bu yıl, Nick Cave'den çok Mick Harvey dinledim diyebilirim, yeni albümü Sketches from the Book of the Dead'i çok dinlemiştim.

Bu yıl, Mad Season ve Harmonium'u keşfetmişim, Mad Season'un Wake Up'ına çok heyecanlanmıştım, inanılmaz heyecanlanmıştım. Jethro Tull, The Kinks, Supertramp, Yes dinlemişim ve benden hiç beklenmeyecek bir atılımla Joy Division dinlemeye başlamışım, The Smiths'i hiç sevmeyen benim Joy Division'ı da bir o kadar sevmem büyük çelişki.

Yılın sonlarına doğru Doomsday Afternoon albümünü 21 Aralık'ta dinleyin diye size gaz vere vere en çok ben dinlemişim yine. Onur da bana bol bol Gorillaz dinletmiş. Ben bol bol Tori Amos'tan Cornflake Girl'ü ve PJ Harvey'den The Dancer'ı dinlemişim.

Ve yine her zamanki gibi Camel, Pink Floyd, The Beatles, David Bowie bu yıl da benimle birlikte yürümüşler.

Her yılı Rajaz eşliğinde yürüyoruz zaten, bir çölde, bir devenin adımlarıyla, aşk şarkıları paylaşıp birbirimize trajik hikayeler anlatarak, aynı çölde dönüp dolaşıp yıldızlara bakarak yolumuzu bularak, rastgele, nereye gittiğimizi bilmeden, ağır ağır...

Bu yıl size anlatabileceğim kadarıyla böyle geçmiş, bunlarla, dolu dolu, size anlatamayacağım kadarıyla da yakıp geçti ama onlar benim anılarım artık, sizi değil, beni bile artık ilgilendirmiyor, her kötü şey atlatıldı, iyileri saklıyoruz, hem de tam kalbimizin içinde saklıyoruz, iyi şeyler böyle saklanmayı hak ediyor.

Yeni yılınız şimdiden kutlu olsun.




21 Aralık 2012 Cuma

19 Aralık 2012 Çarşamba

Doomsday Afternoon





"21 Aralık fenomenini yaşayan efsane nesil"den olduğumuz için (!) o gün kıyametin kopacağına inanıyor falan olmasak da ben şu albümü 2010'da keşfettiğimden beri dinleye dinleye eskittim, aslında o gün keşfetseydim de ilk dinlediğim gün o gün olsaydı diye hayıflanırım. Siz bu albümü saklayıp 21 Aralık günü öğleden sonra dinleyin e mi?

16 Aralık 2012 Pazar

Edebiyattan İlham Alan Şarkılar

Bir edebiyat sitesinin "Kitaplardan İlham Alan Şarkılar" seçkisinde altı şarkı gördükten sonra kendimi kaybedip de yazıdan uzun bir yorum bırakıp edebiyattan ilham alan şarkıları listeledikten sonra kendi blogumda da oraya listelediğim şarkıları yazayım dedim:

1 - The Cure - Killing An Arab

Yabancı'da Albert Camus, olayların bir dönüm noktasına kavuşması için kahramanımıza bir Arap öldürtür. The Cure'ün bu şarkısı da bu romandan sonra bestelenmiştir.

2  - Pink Floyd - Animals

George Orwell'in Hayvan Çiftliği romanında komünizm ve diktatörlük kavramları hayvanlar üzerinden anlatılır. Domuzlar, koyunlar ve köpeklerin başrol oynadığı bu romandan etkilenen bu Pink Floyd albümünde de şarkılar domuzlar, koyunlar ve köpeklerin adlarını taşır.

3 - Iron Maiden - Seventh Son of A Seventh Son

Albüm, aynı adlı Orson Scott Card romanını anlatır. Bruce Dickinson zaten edebiyattan etkilenen sözler yazmayı pek sever ve Iron Maiden'ın pek çok bilim kurgu ve fantezi romanından esinlenilmiş sözleri vardır, bu ise tüm albümü bir romana adadıkları için seçkiye giriyor.

4 - Jefferson Airplane - White Rabbit

Alice Harikalar Diyarında ile Levis Carroll, "beyaz tavşan" göndermelerinin önünü açmış ve pek çok filmde, romanda, öyküde, şarkıda beyaz tavşan göndermesiyle zaten karşılaşıyoruz ama bu şarkı tümüyle Harikalar Diyarı'nı anlattığı için burada bulunsun.

5 - Iron Maiden - Murders In The Rue Morgue

Edgar Allan Poe'nun Morg Sokağı Cinayetleri öyküsü de pek çok filme ve şarkıya konu olmuş öykülerdendir. Bruce Dickinson'un da fantezi, korku ve bilim kurgu edebiyatından epey beslendiğini söylemiştik, Murders In The Rue Morgue da Iron Maiden'ın ikinci örneği.

6 - W.A.S.P. - Chainsaw Charlie

W.A.S.P.'ın The Crimson Idol albümünden Chainsaw Charlie'nin diğer adı Murders In The New Morgue'dur ve bu da Edgar Allan Poe'nun Morg Sokağı Cinayetleri öyküsüne bir göndermedir. (Ancak şarkının adı dışında öyküyle bir alakası olmadığını da eklemek lazım.)

7 - Marillion - Grendel

Grendel, epik bir İngiliz destanında geçen bir yaratıktır, Marillion bu on yedi dakikalık progressive rock şaheserinde, destanda Grendel'in göründüğü her kısmı birleştirip destanın Grendel'le ilgili olan tarafını anlatmıştır.

8 - Blind Guardian - Nightfall In The Middle Earth

Hansi Kürsch, Blind Guardian albümlerinin sözlerinin belli başlı fantastik edebiyat eserlerini anlatan konseptlerde olmasından hoşlandığı için ve Tolkien favori yazarlarından olduğu için Orta Dünya'dan, Yüzüklerin Efendisi'nden, Hobbit'ten epey etkilendiği Blind Guardian şarkıları yazmıştır, sözkonusu albüm Nightfall In The Middle Earth, Silmarillion üzerine bir konsept albümdür. (Nightfall da benim bu albümde en sevdiğim, hiç de sıkılmayacağımı düşündüğüm bir Blind Guardian şarkısıdır.)

9 - Rush - Tom Sawyer

Tom Sawyer'ın Maceraları adlı Mark Twain romanının baş kahramanı olan Tom Sawyer, daha sonra diğer Mark Twain romanlarında da ortaya çıkmıştır.

10 - Iron Maiden - Brave New World

Ben aklıma gelen şarkıları ve albümleri listelerken az önce Onur'un hatırlatmasıyla en sevdiğim yazarlardan birinin romanından esinlenilmiş en sevdiğim gruplardan birinin albümünü az daha unutacağımı fark ettim, Iron Maiden'ın daha önce değindiğim eserleri yanında bu albümü de Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanına yapılmış bir konsept albümdür.

11 - Metallica - The Call of Ktulu

Metallica'nın bu şarkısı, H.P. Lovecraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı üzerine yapılmış bir enstrümantel olmakla birlikte orijinal yaratığın adı Cthulhu olmasına rağmen şarkının adında Ktulu olarak geçirilmiştir.

12 - The Alan Parsons Project - I, Robot

Alan Parsons Project de belli yazarların ve belli romanların üzerine yoğunlaşıp konsept albümler yapan bir grup, bu albümde Asimov'un Ben Robot'u üzerine bir konsept albüm yapmışlardır.

13 - The Alan Parsons Project - Tales of Mystery and Imagination

Ve bu albüm de Edgar Allan Poe öykülerinden ve şiirlerinden etkilenmiş şarkılardan oluşan bir konsept albümdür.

14 - Frankenstein Konsepti

Alice Harikalar Diyarında, Frankenstein, Dracula gibi kült fantezi hikayeleri pek çok şarkıda karşımıza çıkmakla birlikte, Frankenstein ismi sıklıkla kullanılır, hele de Alice Cooper Frankenstein'ı pek sever:

Alice Cooper - Teenage Frankenstein

Alice Cooper - Feed My Frankenstein

15 - The Doors

The Doors, Jim Morrison'un şiirlerinin bestelenip şarkılar haline getirilmesiyle oluşan bir grup desek yanılmayız, Jim Morrison alelade şarkı sözleri yazmaktansa şiirsel işler ortaya koymak istemiş, edebiyata, müziğe olduğu kadar yakın durmuştur. Hatta The Doors ismi de Aldous Huxley'nin Algı Kapıları romanına atıfta bulunmak için gruba konulmuştur. Bunun ardında edebi bir gönderme olduğu kadar uyuşturucu göndermesi de olsa da ismini bir romandan alan bir grup için hele de Jim Morrison sözkonusuyken edebiyata yakın bir gruptur diyebiliriz.

16 - Dire Straits - Romeo And Juliet

Shakespeare'in ünlü oyunu Romeo ve Juliet'ten alınmış bir hikayeye yapılan bir Dire Straits bestesi de mevcuttur.

17 - Işığın Yansıması - Nerde Ellerin

Nerde Ellerin albümü, Işığın Yansıması'nın Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Afşar Timuçin ve Cahit Külebi şiirlerine yaptığı bestelerden oluşur. Hatta öyle ki albümden Kazıcılar isimli şarkı da klasik bir İngiliz şiirinin Türkçeleştirilmesi ve bestelenmesiyle ortaya çıkmış bir şarkıdır. (Lavinia adlı şiiri Feridun Düzağaç'tan daha güzel bestelediklerini düşünürüm.)

18 - Feridun Düzağaç - Lavinia

Özdemir Asaf'ın bu şiiri, Işığın Yansıması dışında Feridun Düzağaç tarafından da bestelenmiş ve söylenmiştir.

19 - Zülfü Livaneli - Gün Olur

Orhan Veli'nin şiirinden yapılmış bir Zülfü Livaneli bestesidir.

20 - Zülfü Livaneli - Karlı Kayın Ormanı

Bu şarkı da Nazım Hikmet'in Karlı Kayın Ormanında adlı şiirinden bestelenmiştir. Bu şarkının yer aldığı albüm zaten tümüyle Nazım Hikmet şiirlerinden oluşur. (Nazım Türküsü)

21 - Tori Amos ve Neil Gaiman göndermeleri

Tori Amos'un Neil Gaiman ile özel hayatında yakın bir dostluklarının olduğundan daha önce bahsetmiştim. Tori Amos, Tear In Your Hand şarkısında hem Sandman karakteri Dream'den hem de Neil Gaiman'dan bahseder. Horses adlı şarkısında da yine Neil Gaiman'ın adı geçer, Space Dog şarkısında da şarkı sözünün kabuslardan bahseden bir kısmında yine Sandman göndermesi yaparken tekrar Neil Gaiman'dan bahseder.

İlk bakışta aklıma gelen bu örnekler, en popüler örnekler. Bu listeyi hazırlarken Onur'la birlikte sinemadan ilham almış birkaç şarkı da bulduk, The Loneliness of the Long Distance Runner ve The Mercy Seat gibi, o da başka bir yazının konusu olsun.

Ek: Iron Maiden - To Tame A Land

Iron Maiden'ın bu şarkısı da Frank Herbert'in Dune serisinden etkilenilerek yapılmıştır.

14 Aralık 2012 Cuma

Evin Kedisi Peter'dan Fraktala

Louis Wain, kedilerle ilgili çalışmaları olan, en çok da şizofreni hastalığıyla savaşmasıyla bilinen İngiliz bir ressam.

23 yaşında Emily Richardson'la evlenene dek Louis Wain, resimle bağımsız olarak ilgileniyordu. Öğretmenlikle hayatını kazanıyordu ve birkaç gazete ve derginin illüstrasyonlarını yapmak dışında sanatı hayatında ön plana koymuş değildi. Bu dönemde de çizdiği taslak resimlerde köpek yüzlerindeki mimikler üzerinde çalışan Louis Wain, hayvan çizimleri yapmaya daha çok ilgi duyuyordu.

Evliliklerinden kısa bir süre sonra meme kanserine yakalanan eşi Emily'e destek olmaya çalışan ve onu neşelendirmek için elinden geleni yapan Louis, yağmurlu bir gecede evin önünde inleyen bir yavru kediyi eve almış ve bunun Emily'i çok sevindirdiğini gördüğünde, kediyi sahiplenmelerini önermişti. Kedinin adı artık Peter'dı ve o da ailenin bir üyesiydi.

Louis, Emily'i güldürmek için kediye pek çok numara öğretiyordu, dönemin (1800'lerin sonu) modası olan tek camlı gözlüklerini kediye takıp da kediyi kitap okuyormuş pozuna sokmak da bunlardan biriydi. Emily neşelendikçe, Louis, çizim yeteneğini de kullanarak bu anları ölümsüzleştirmek istemişti. Böylece Peter'ın pozlarıyla meşhur kedi çizimlerine başladı.



Ne yazık ki Emily üç yıl sonra meme kanseri sebebiyle yaşama veda etti.

Louis Wain, kedi çizimlerine devam etmesi konusunda çok desteklenmişti ve Noel temalı bir dergi için ilk "insansı kedi" çizimini yaptı. Derginin o sayısında pek çok kedi, noel çanları tutarken, noel ağacı süslerken resmedilmişti ve Wain'in yine Peter'ı çizdiği birkaç çizim de çok beğenildi. Bunun üzerine ressamlık kariyerini insan pozuna girmiş kedilerin ve genel olarak kedi çizimleri üzerine kurmaya karar verdi.




Wain, resimlerinde görüldüğü üzere fantastik bir dünya düşlüyor ve resimlerinde de onu yansıtıyordu. Onun dünyasında kediler iki ayakları üzerinde yürüyor, insansı mimiklerle anlaşıyor, çoğu zaman gülümsüyor ya da şaşkınlık ifadesi taşıyorlardı. Bazen insan gibi giyindikleri de görülüyor fakat çoğu zaman kürkleriyle insansı hareketlerde bulunuyorlardı. Viktoryen dönem alışkanlıkları ve tarzını benimsemiş bu kediler, görenleri şaşırtıyor ve herkesin beğenisini kazanıyordu. Öyle ki, Wain artık hayatını öğretmenlikten değil bu kedi çizimlerini sergilediği galerilerden, çizimlerin kullanıldığı çocuk kitaplarından, dergilerden, gazetelerden idame ettirmeye başlamıştı.

Belli bir zamana dek, kedileri "sevimli" ve "komik" olarak nitelendirilirken bir zaman geldi ki Wain, çevresindeki gerçek dünyadan rahatsızlık duymaya başladı. İçinde yaşadığı dönemin alışkanlıklarını "bozunmuş, çirkinleşmiş" davranışlar olarak algılamaya ve çizdiği kedilerle, toplumun lümpen kesimiyle alay etmeye başladı.





Hiciv dolu çizimleriyle ironik bir şekilde sosyetede daha da ünlenen Wain'in aslında sanat işiyle pek de para kazanamadığını, kazandığı parayla sekiz kız kardeşine ve onların ailelerine de yardım ettiğini çok az kişi biliyordu. İngiltere'de daha fazla yükselemeyeceğini anladıktan sonra Amerika'ya taşınan ve gazetelerde kedilerin oynadığı çizgi roman bantları yayımlamaya başlayan Wain, iç huzursuzluğunu ve yaşadığı zorlu hayatı resimlerine yansıtmaktan başka bir şey yapmıyordu.



Amerika'dan evine geri dönen Wain, döndüğünde daha da parasızdı.

57 yaşında, Wain, ruhsal rahatsızlıklarına dayanamamaya başladı, şiddet dolu tavırları ve fanteziyle gerçek hayatı birbirine karıştırmaya başlaması, model olarak kullandığı ve evde beslediği kedilerle bile ilişkilerinin değişmesi üzerine Wain, kızkardeşleri tarafından bir akıl hastanesine yatırıldı. Bir yıl kadar hastanede kalan Wain, bu süreçte de basının ilgisini üzerine topladı, H.G. Wells, Wain'le tanışmak için hastaneye geldi. Wain'e hastanede şizofreni tanısı konuldu ve sürekli olarak gözlem altında tutulması ve tedavi edilmesi için başka bir hastaneye yatılı hasta olarak sevk edildi. 

15 yıl boyunca bu hastanede kalan Wain, hiçbir zaman iyileşmedi. Fakat hiçbir zaman kendi dünyasını insanlarla paylaşmamazlık da etmedi. Wain'in şizofreni tanısı konulup bakım altında kalmaya gönderilmesinden itibaren yakınları ve doktorları resimlerine devam etmesi için onu yüreklendirdiler. Ve o da, biricik kedilerini resmetmeye devam etti.




Mutlu, gülümseyen, şaşkın ya da toplumu hicveden kediler gitmiş, hastalığının ilk yıllarında korkak, öfkeli ve rahatsız edici kediler gelmişti. Hastalık daha da ilerledikçe, Wain'in çizimleri fraktal olarak nitelendirilebilecek, "saykodelik" çizimlere dönüşmeye başladı.





Ve hastalığın son aşamalarında, çizdiği şeylerin kedi olarak nitelendirilebilmesi bile zorlaşmıştı.



Çizimleri, psikoloji literatürüne, bir şizofreni hastasının ruh halinin değişimini göstermek üzere kronolojik olarak ardarda konularak geçti.


Hakkında yazılmış "Kedileri Çizen Adam" adında bir biyografi ve çizimlerinin toplandığı kitaplar vardır. Rahatsızlığının eserlerine nasıl yansıdığını gördüğümde çok heyecanlandığım için hakkında bir yazı yazmak istedim, kendisinden haberdar olmamı sağlayan sevgili Pınar ve Doğan'a da buradan teşekkür ederim. Hikayesi baştan sona içime dokundu, çok hüzünlü ama bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir ressammış. Çizimlerinin daha fazlasına şuradan ulaşabilirsiniz: 









13 Aralık 2012 Perşembe

Ölüm Yıl Dönümünde Atay'a Saygı Kuşağı

Oğuz Atay (d. 1934İnebolu, KastamonuTürkiye) - (ö. 13 Aralık 1977 İstanbulTürkiye), Türk yazar.


"SELİM IŞIK: 19...'de N. kasabasında doğdu. Babası memurdu. Annesi lise mezunuydu. Doğduğu sırada kasabada elektrik yoktu. Gaz lambası ışığında, sabaha karşı dünyaya geldi. Bir yaşına kadar, yalnız ana sütüyle beslendi. Dört yaşında tayyareci elbisesi giydi ve üç tekerlekli bisiklete bindi. Geçirdiği ağır bir hastalıktan sonra şişmanladı. Canı sıkıldıkça, evlerinin önündeki köprünün üstünden dereye taşlar attı. Babasının dairesindeki Hüseyin Bey, ona vapur resimleri çizdi. Altı yaşında büyük şehre gitmek üzere vapurla yola çıktı. Vapurda, yalandan gazete satarak yolcuların sevgisini kazandı. Denizden korktu. Aynı yıl, ilk seyrettiği Lorel - Hardi filmiyle sinemaya başladı. Bu arada attan, arıdan ve horozdan korktu Gemici elbisesini, tayyareci elbisesinden daha çok sevmeye başladı. Etin kilosunun otuz beş kuruş olduğunu öğrendi ve bir daha unutmadı. Anasının kuzusu olduğu gerekçesiyle mahalle çocuklarının alaylarıyla karşılaştı. Onların horozdan korkmadıklarını görünce hayranlığını gizleyemedi ve alaylarına rağmen aralarına karışmaya çalıştı. Güneşe bakarken daima gözlerini kısardı. Bu yüzden o yaşlarda çekilen fotoğrafları iyi çıkmadı. Ayrıca, bazı fotoğraflarda kenarda kaldığı için yüzünün ancak yarısı görünür. İki yaşında geçirdiği sıtmanın etkisiyle hızlı koşamadığı için saklambaç oyunlarında sık sık ebe olmaktan kurtulamadı. Bu ebeyle onu dünyaya getiren ebe arasındaki ilişkiyi bir türlü bulamadı.

Okula gittiği yıl öğrenciyle öğlenciyi karıştırdı..."



4 Aralık 2012 Salı

"Başka Bir Dünya" bu filmde mümkün.



İnsan odaklı bilim kurgu yapıtlarında başyapıt tahtına ellerimle oturttuğum Mülksüzler'in yanına bir de film oturttum. Another Earth, pek bahsetmek istemiyorum, ne desem filmle ilgili fazla ipucu olacak, o yüzden film incelemesi yazmak yerine sadece birkaç fotoğraf koyacağım.




Not: Astronotun hikayesine dikkat.

29 Kasım 2012 Perşembe

"Neil says hi by the way..."

Bu klipte bir müzik videosunda ihtiyacım olan çoğu şey var. Şarkıda da bir şarkıda ihtiyacım olan çoğu şey var zaten ama bu klibi çok, gerçekten çok seviyorum, sanırım Neil Gaiman'ı okudukça Tori Amos'u da çok seviyorum, iki insan arasındaki sevgi, birini sevince diğerini de hatırlatıyor ve sevdiriyor. Öyle bir bağ ki aralarındaki, Yıldız Tozu'nu yazmak için inzivaya çekilen Neil Gaiman, Tori Amos'un evinde huzur bulup o evde yazıyor o romanı. Bu esnada Tori Amos'un, Gaiman'dan talep ettiği tek şey, ya "ona bir ağaç çizmesi" ya da "onu bir ağaç yapması", İngilizcemiz "make me a tree" kısmında tıkanıyor... (Gülüşmeler...) Tori Amos'un birkaç şarkısında rüyalardan bahsederken "Dream King'in yanına bir uğrayacaktık, ha bu arada Neil yanımda, selamı var..." demesi, "Kabuslarımdan uyandım, Neil orada mı diye baktım, ihtiyacınız olduğunda Neil nerede yahu?" demesi, Gaiman'ın da Delirium'u Tori Amos'a adamış olması, Tori Amos'un bu jeste karşılık olarak şarkılarında sık sık Sandman karakterlerine atıflarda bulunması... Aralarındaki bağ muhteşem değil de ne, birbirlerinden beslenen yaratma süreçleri, birbirlerini gülümsetmek için mükemmel şarkılar, karakterler, romanlar yaratmış olmaları, beni hem çok sevindiriyor hem de acı acı gülümsetiyor. Zira sanki aralarındaki büyük bir dostluktan ziyade büyük ama gizli kalmış bir aşkmış gibi gelir bana hep, kıyamam.

24 Eylül 2012 Pazartesi

Sardunya


SARDUNYA

Uyandığım bu gün, pek çok insanın dünyanın sonuna geldiğimize inandığı gün. Yani 21 Aralık 2012. Eğer gerçekten dünyanın sonuna gelmiş olsaydık sabah cep telefonumun alarmıyla uyanabileceğimi sanmıyorum. Yok eğer gerçekten dünyanın sonuna gelmişsek bu son günde bile erkenden kalkıp da işe geldiğim için şu dünyanın sonunu getiren her kimse ona söyleyecek birkaç şeyim var.
Ofiste herkes heyecanla henüz bir şey olmadığını, bir şey olacaksa hangi saatte olabileceğini konuşuyor, devamlı sigara molasına çıkıp da balkondan uzun uzun gökyüzüne bakanlar var, bilgisayar başında “Dünyanın Sonu: 21 Aralık!” başlıklı yazıları okuyanlar var, hiçbir şey olmadığı halde sinirleri bozulup da ailesini, yakınlarını arayıp iyi olup olmadıklarını kontrol edenler var ve bir Cuma günü, iş yapmak istemiyorsanız, ofiste bugün dünyanın sonunun geleceğini söylemeniz yeterliymiş!
Bana gelince, bu zırvalıkların hiçbirine inanmıyorum ve insanların toplu psikozuna dahil olmamaya çalışıyorum. Ancak ister istemez kulak kabarttığım kadarıyla, söylentiler gerçekleşirse bugün bu ofisten çıkamayacağımızı anladım. Ah ne gam, dünya, biz mesai saatindeyken yok olacakmış... Daha kötüsü olamazdı doğrusu.
***
Saat 15:30 itibariyle havanın olağandan biraz daha erken kararmaya başladığını inkar edemem. Sürekli balkona çıkıp havayı kontrol eden kızcağız, artık balkona çıkmaktan korkuyor. Çok fazla kahve içtiği için elleri ve dizleri titreyen bir adam, sandalyesine yapışmış ve korku dolu gözlerle bilgisayar ekranını tarıyor ama okuduklarını anladığından emin değilim. Şimdi ne olacak diye ben de merak ediyorum, dünyanın sonu dedikleri şey gerçek mi, böyle bir şey olabilir mi, aklım almıyor.
                                                                  ***
“Sardunyalarım... Sardunyalarıma kim su verecek?”
Hıçkırıklarla tekrarlanan bu cümleyle uyandım ama gözümü açtığımda, gözümü açmasam da bir şey fark etmeyeceğini anladım.
“Sus be kadın! Bize ne senin sardalyalarından!”
Demek ki benim dışımda iki kişi daha burada. Ama ne burasının neresi olduğunu ne de bu insanların kim olduklarını bilmiyorum. Üstelik içimizden biri, sardalyalara su verilmesini mantıklı bulan biri. Diğeri ise hep filmlerde izlediğimiz, kitaplarda okuduğumuz şu post-apokaliptik dünyada kendine üzülecek şey olarak sardunyalarını seçen biri... Ben de resmen hala ortamın “havasına giremeyen” bir zavallıyım. Ağlayan kadına, olayın ilk şokunu atlatamadığını, sakin olması gerektiğini söylüyordum ki Sardalya Adam sözümü kesip “Şok mu? Olayın şoku mu? Dostum, en az üç gündür bu kadın uyanık ve en az üç gündür ağlıyor,” dedi. Ve ekledi: “Adım Stephen, kadının adı Ursula. Sen de iki gündür sayıklıyordun, kendine gelmeye çalıştın durdun ama ancak uyanabildin.”
“Öyle mi? Adım Terry. En son hatırladığım, ofiste olduğumuz, tüm ofis, sebepsiz yere erken kararan hava yüzünden gergindi, sonra ne olduysa bu karanlık yerde uyandım.”
“Dünyanın sonu geldi diyorlardı, diye diye getirdiler işte. Güneş artık doğmuyor ve kendimi sizinle birlikte burada buldum bulalı ne açlık hissediyorum ne de boşaltım ihtiyacı. Tek bildiğim, ikinizden erken uyandığım ve kendime kör topal bir saat uydurduğum. Bu saate göre yaklaşık dört gündür uyanığım. Güneş hiç doğmadı ve nerede olduğumuzu bilmiyorum.”
Sardunya Kadın, yani Ursula içini çeke çeke bizi dinliyordu. Stephen’ın söyledikleri hoş şeyler değildi. Eğer aklımı yitirmediysem, bu iki insanla birlikte yeni bir evrende sağ kalan son canlılar olabilirdik ki aynı dili konuşan üç insanın kıyamet sonrası sağ kalabilen üç insan olması için şansımızın epey yaver gitmiş olduğu aşikardı. Ayrıca kıyamet sonrası nevrotik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren Ursula ile herhangi birimiz de sağ kalsak yeterdi, şimdi işin yoksa insanoğlu neslinin devamı için bu sinirli adamla kavga et de yenen Ursula’yla birlikte olsun, sardunyaları hakkında endişelenme geni taşıyan çocukları olsun, belki çocuğa Sardunya adını bile verebiliriz.
Ben bunları düşünürken etraf bir anda, hiç ama hiç abartmıyorum ki ilahi bir güç tarafından bir florasan yakılmışçasına aydınlandı. Sevgili dostumuz Stephen, ışıktan kamaşan gözlerimin gördüğü ilk görüntüydü. Orta yaşlarında, saçları biraz uzun, kot pantolonu, oduncu gömleği ve botlarıyla ihtiyar bir delikanlıya benziyordu. Gözlerimi biraz sola kaydırdığımda otuzlu yaşlarında, kısacık saçlı, kırılgan görünüşlü, büyük gözlü ve koyu yeşil, uzun, kolsuz elbisesinin içinde oldukça duru görünen bir kadın gördüm. İçimden “Bak sen şu Sardunya Kadın’a...” diye geçirirken gözlerim beynime panik içinde olmam gerektiğini söyleyen alarm işaretleri göndermeye başladı.
Her yer açık maviydi ve içinde bulunduğumuz odanın üç kapısı vardı. Her yerin aynı renk olması derinlik duygumuzu kaybettirmişti ve dahası burası hiç de “açık maviye boyanmış” gibi durmuyordu. Burası sanki açık mavi diye bir renk bilinmeden önce bile bu renkti, sanki dünya varolduğundan beri burası bu göksel renkteydi. Ama bundan daha rahatsız edici olansa üç kapının üzerinde Ursula, Terry ve Stephen yazmasıydı.
Ursula, etrafını görebilmeye başladığından beri ağlamıyordu. Kısık bir sesle “Kapılardan içeri mi girmemiz gerekiyor?” diye sordu, cevabını bildiği soruları soran insanların kullandığına benzer bir ses tonuyla. Stephen “Aramıza hoşgeldin bebek, tahmin ettiğimden daha hoş görünüyormuşsun, Terry, dostum, sen de bayağı resmi biriymişsin. Pfft, kim kıyamet koptuktan sonra kravat takmaya devam eder ki?” diyerek yerinde doğruldu, dizlerinin üzerinde yaylanıp kollarını arkasında birleştirerek gerindi ve “Aslala bislas!” diyerek bir sıçrayışta kendi isminin yazdığı kapıyı açıp kapıdan dışarı çıktı ve usulca kapıyı ardından kapattı. Ursula sinirleri bozulmuş gibi gülerek “Ucuz aksiyon filmlerinden fırlamış gibiydi, hem o sözün aslının ‘aslala bislas’ olduğunu sanmıyorum. Pekala Terry, sanırım ben de  ismimin yazdığı kapıdan çıkacağım. Bu odada bulunmak beni çok rahatsız ediyor,” dedi ve usulca doğrulup küçük adımlarla kendi kapısının önüne gitti. Bana sevimlice gülümsedi ve kapıdan çıktı gitti. Onu izlemek hoşuma gitmişti ve içimde bu odadan bir an önce çıkma isteğini yeniden duyana dek arkasından baktım.
Ayağa kalkıp kendi kapıma yürüyeceğim yerde Ursula’nın kapısına gittim. Kıyamet sonrası tanışmamız büyük şanssızlıktı. Daha önce tanışsak muhtemelen ona aşık olurdum. Kıyametten sonra onun sardunyalarını bile sulardım doğrusu! İçimden gelen isteğe karşı koyamayıp üzerinde Ursula yazan kapıyı açmamla birlikte sanki hiç dahil olmadığım bir dünyayı seyretmeye başlamış gibiydim. Kapı, olan biteni görmemi sağlayan bir monitör işlevi görüyordu sanki ve sanki ben televizyon izler gibi Ursula’nın dünyasını izliyordum. Çok uzakta, bir kürsüde, büyük bir kalabalığa konuşuyordu. Kapının bana sağladığı kadrajla karanlık ve çorak bir alanda toplandıklarını görebiliyordum. Ursula’nın gözlerinde muzaffer bir ışık vardı. Sanki daha beş dakika önce sardunyaları için ağlayan kadın o değilmiş gibiydi. Bir ara bana doğru baktıysa da anladığım kadarıyla bu kapı, onun tarafından görülebilecek gibi değildi. Belki de onun tarafında, bu kapıyla ve bu göksel odayla ilgili hiçbir anı da yoktu. Şundan emindim ki orası artık sadece Ursula’nın dünyasıydı.
Yaşadığım coşku yüzünden gözlerim yaşardı ve kapıyı kapattıktan sonra Stephen’ın kapısına yöneldim. Kapıyı açtığım gibi kısa bir çığlık atıp çarparak kapatmam bir oldu. O şey, nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama, resmen onun kapısı, uzayda, şey, uzay da diyemem, boşlukta süzülen, çok dokunaçlı, yapış yapış, uzaydan gelmiş bir canavar gibi bir şeyi gösteriyordu. Stephen onu eğitir gibi ona komutlar veriyordu, bu görüntüye bakmak, bu kapıyı açmak başımı ağrıttı. Kendimi nasıl hissedeceğimi bilmiyorum.
Kendi kapımla yüzleşmemin zamanı geldi. Ursula’nın kapısıyla Stephen’ın kapısının ortak tek bir yönü vardı. İki kapının da ardındaki dünyalar, artık bu bildiğimiz dünyayla hiç alakası olmayan dünyalardı.
Kapımı açıp karşımda simsiyah bir boşluk görünce, “Bu hiç de komik bir şaka değil!” dedim. Düşünsenize sabah yedide kalkıp işe gidiyorum ve kıyamet kopuyor. Bana düşen post-apokaliptik dünyada ise bırakın devrim liderliğini, dandik bir uzay canavarı bile yok! Eh, ne yapalım, başa gelen çekilir diye  yapacak daha mantıklı bir şey bulamayıp kendimi kapıdan aşağı attığımda, aşağıda süzülen, disk şeklinde bir dünyaya doğru çekildiğimi gördüm. Anlatsam inanmazsınız ama bu dünya tepsi şeklinde, bir kaplumbağanın sırtındaki filler tarafından taşınıyor! Nasıl olabilir?!

“Ne yapıyorsun Sevil?” dedi Onur.
“Hiç, bir öykü yazıyorum,” dedim ve ekledim:
“21 Aralık’ta dünyanın sonunun geldiği, post-apokaliptik bir güldürü.”
“21 Aralık tam bir safsata.”
“Peki ya 21 Aralık’ta gerçekten dünyanın sonu gelirse ve yalnızca başka dünyaları hayal etmiş insanlar sağ kalırlarsa? Düşünsene, sadece başka dünyaların olabileceğini hayal eden ve bunu yazan insanlar kendi hayallerinde yaşarlar da hiç hayal kurmamış insanlar bu dünya son bulduğunda bildikleri dünyayla birlikte can verirlerse?” dedim ve içimden geçirdim: “Daha çok dünya hayal etmeliyim.”


Sevil Bayrak,
24 Eylül 2012, Bornova




22 Eylül 2012 Cumartesi

"...A Merman I Should Turn To Be"


Efsaneler her daim güzeldir. Deniz kızı efsaneleri de en güzel efsanelerdendir, bilinmeyene duyulan merak ve bilinmeyenden doğan korku yerine bu mitte, bilinmeyene doğan hayranlık, bilinmeyen şeyin güzelliği ön plandadır, gerçi denizcileri sesleriyle kendilerine doğru çağırıp onların kaybolmalarını, kayalıklara vurmalarını sağlayıp da onların etleriyle beslenen sirenleri bunların dışında tutuyoruz.

DENİZCİLERİN KORKULU RÜYASI, SİRENLER


Resimdeki, çift kuyruklu bir deniz kızı, yani bir siren. Sirenler, Yunan mitolojisinde geçiyor, denizcilerin yolunu saptıran, kötü kalpli, et yiyen deniz kızları, sirenler. Homeros, topraklarımızda efsanelerin şiirlerini yazarken sirenleri de atlamamış, onlardan da bahsetmişti, bir söylentiye göre, adını fok balıklarından alan Foça, sirenlerin de anavatanıydı. Ancak, her efsanenin yanlış algılanan bir görüntü ya da bir sesten doğduğunu bildiğimiz için belki de fok balıklarının siren olarak anlatılmış olabileceğini, uzun süre karayı görmemiş ve akıl sağlıklarını az buçuk yitirmiş olan denizcilerin kendilerine korkulacak bir şeyler yaratmış olabileceklerini, hatta yine uzun süre bir kadın görmemiş olan zavallı denizcilerin fok balıklarını kadın formunda algılamış olabileceklerini de göz önünde bulundurmamız gerekir.

Uzak akrabalarımdan birinin ismi de Siren (ilginç bir anektod olarak not düşmek gerekir ki kendisi Foça'da doğup büyümüş, acaba?!) ve Siren ismi Türkçe'de bir kadın ismi olarak kullanılıyor. Ambulans sireni, araba sireni diye çocukluğu boyunca dalga geçilen bu akrabamın ismi için ben de anneme "Neden onun adı Siren? Neden ona siren demişler?" diye sorduğumda, "Siren aslında deniz kızı demektir, araba, ambulans sirenlerinin adı da bu sirenlerden gelir, sirenler çok tiz bir ses çıkaran deniz kızlarıdır, denizcileri yoldan çıkardıkları ve onları seslerine doğru çağırıp gemilerini, sandallarını kayalıklara çarptırıp batırdıktan sonra onları yerlermiş, eskiden buna inanılırmış, bu sirenler çok güzel olurlarmış, sesleri de başta çok güzel olurmuş, öyle ki denizciler karaya dönerken duydukları bu sese aşık olurlarmış, sirenler şarkı söyledikçe şarkının devamını duymak isterler, sese kapılır giderlermiş. Ama eğer bir denizci, daha önce sirenler üzerine uyarıldıysa bu sesi duyduğunda yoluna devam edermiş ve siren de onu karaya oturtamayınca sinirlenirmiş, böylece başta denizcinin kulağına çok güzel gelen o tiz sesi, istediğini alamayınca çirkin, cırtlak çığlıklara dönüşürmüş. Bir de sirenlerin görünüşleri de çok güzel olurmuş, kuyruklarını göstermedikleri sürece denizciler onların çok güzel kadınlar olduğunu düşünürler, hiç tereddüt etmeden onlara şarkı söyleyen bu gizemli kadınları daha yakından görmeye giderlermiş..." diye anlatmıştı.

Sirenlerin, diğer efsanelerdeki deniz kızlarının aksine ikiye ayrılmış kuyrukları vardır. Kimi mitlerde bu kuyruk üst baldırlardan itibaren ikiye ayrılır, kimi mitlerde normal insan bacağı gibi olan bacakları, dizlerden itibaren kuyruğa dönüşür, kimi mitlerde ise sadece ayaklarının yerinde küçük kuyruklar vardır. 

Savatage'ın Sirens şarkısı da sirenlerin denizciler üzerindeki vahşetini anlatırken bu kadar korkulduğu halde görüldüğü, duyulduğu anda yüksek ihtimalle peşinden gidilecek kadar güzel betimlenen sirenler, deniz kızı mitinin en iyi görünümlü örneklerindendir.

BİR JAPON EFSANESİ: NİNGEN


Aslında Japonların deniz kızı mitine bakışlarıyla ningen mitini ayrı ayrı anlatacaktım ama ilk olarak ningen'den bahsetmek istedim. Ningen, az buçuk anime izliyorsanız, aşina olduğunuz kelimelerden olacaktır çünkü ningen, insan anlamına gelir, Japonlar neden korkacakları bir varlığa insan ismini koyarlar anlamak güç, başlıbaşına Japonları anlamak güç...

Japonlar, deniz yaratıklarına ciddi ciddi inanırlar, şöyle heykelleri var mesela: 


Az sonra değineceğim Mısır efsanelerinde de, inanışlarında da olduğu gibi Japonlar da deniz insanlarıyla kara insanlarının eskiden birlikte yaşadıklarına ama sonra deniz insanlarının, kara insanlarına küsüp kendilerini gizlediklerine, denizlerin derinliklerine çekildiklerine inanırlar. Hatta kimi müzelerinde deniz insanı mumyası olduğuna inandıkları birtakım "şeyler" sergilerler (soldaki, sergiledikleri kuyruklu mumya, sağdaki de Japonların deniz insanı tasviri): 


Ancak ningen, deniz kızı efsanelerinden doğmuş ve onlardan ayrılmış bir efsanedir. Bir kere, klasik deniz kızı mitlerinden farklı olarak üst kısmı insan, alt kısmı balık şeklinde değildir, büyük, dev bir yaratıktır ve kolları ile bacaklarıyla birlikte görüntüsü insanı andıran beyaz bir canlıdır. Japon denizcilerinin hatrı sayılır bir kısmı açıklarda ningen'le karşılaştıklarını, 'ningen'in bir süre onlarla birlikte yüzüp derinliklere döndüğünü anlatırlar, kimi denizcilerin beyanlarına göreyse 'ningen'in insan gibi iki bacağı yerine tek ve kalın bir kuyruğu vardır. Ben de bu yüzden ningen'i de deniz kızı efsaneleri arasında anlatıyorum.

İşin ilginci, belki de şu Discovery News'in deniz kızı belgeselinde sunduğu duvar resimleri ve sözde fosillerden sonra, en elle tutulur deniz kızı delilleri, 'ningen'le ilgilidir çünkü gerçekten Japonya açıklarında Google Maps'in uydu görüntülerinde anlatıldığı gibi büyük, iki kollu ve uzun bir yaratık görüntülenmiştir:


Hatta Youtube'ta iki tane de denizaltı kaydı var ningen ile ilgili ama nasıl elde edilmiş olduklarını ve doğruluklarını bilemem, yine uzun süredir kara görmemiş denizcilerin gördükleri vatoz balıklarını, uzun, beyaz balıkları ve hatta büyük dalgaları ningen gördüklerine kanıt delalet edeceklerine de şüphemiz yok ama bu da deniz kızı mitleri arasında yerini almıştır.

ORTA DOĞUDA DENİZ KIZI EFSANELERİ

Bana göre bizim kültürümüzdeki deniz kızı efsanesi, sirenlerdir ama doğu taraflarında, bizim topraklarımız gibi denize tam anlamıyla "doymuş" olmasalar da deniz kızlarına inananlar da olmuştur.


Ve bu efsanelerde de deniz insanları her cinsiyette olurlar, Arap kültürüne yakın olarak deniz altı krallıkları da aynı Arap krallıkları gibidir ve insanlarla deniz insanları arasında görünüşte bir fark yoktur, deniz insanları sadece deniz altında yaşarlar, aramızdaki tek fark budur, hatta normal insanlarla çiftleşebilirler ve deniz insanlarından doğan çocuklar da deniz insanı olurlar. 

GENELGEÇER "DENİZ KIZI" MİTİ VE ANDERSEN

Yukarıda değindiğim mitler, genelgeçer deniz kızı mitinden, kültür olarak farklı oldukları için ayrı ayrı ele alınması gereken mitlerdi. Yaşamını denizden kazanan ve denizle haşırneşir bir halkın, denizcileri uyanık tutmak için ortaya çıkardığı bir korku söylentisi olan sirenler, kendilerine her daim korkacak doğaüstü bir şeyler arayan, anlamakta zorlandığımız Japonların 'ningen'i ve büyülü masallar anlatmaktan hoşlanan Ortadoğu halkının deniz insanları, deniz kızı mitine en ilginç yaklaşan kültürlerin eserleridir.

Genelgeçer bir deniz kızı miti de vardır, hatta kimi komplo teorisyenlerine göre (ki Mısır'da bulunan duvar resimlerinin anlattığı hikayeyi de anlatacağım, komplo teorisyenleri kendilerine destek bulmakta bu resimler sayesinde zorlanmıyorlar...) deniz insanları gerçekten yaşamışlardır. Bu mitten doğan en bilindik ve en güzel hikaye de Hans Andersen'in daha sonra sinemaya da Disney tarafından animasyon olarak aktarılan Küçük Deniz Kızı hikayesidir.

Hikayeyi bilmeyenler için kısa bir özet geçeceğim, genel inanışın deniz kızı anlayışı da bu hikayedeki deniz kızıyla birebir örtüşür:



Küçük Deniz Kızı diye anılan deniz kızı (ki Disney versiyonunda ismi Ariel, Ariel demek daha kolay geldi), deniz altında büyük bir krallığın içinde yaşar, Ariel'in babası, krallığın lideridir ve Ariel kız kardeşleriyle birlikte zenginliğin, deniz altının, oyunların, masalların tadını çıkarmaktansa hiç bastıramadığı kara merakıyla deniz altında mutlu değildir. 15 yaşına geldiğinde, karayı görebilecek olan Ariel, 15. doğum gününü sabırsızlıkla bekler. Doğum günü gelip çattığında karaya çıkmak üzere harıl harıl süslenir. (Hatta bu masaldan aklımda en çok kalan şey, bu kısımda Ariel'in saçlarını tarayan büyükannesinin, saçlarını biraz çekiştirip Ariel'in canını acıtması, Ariel'in bundan sızlanması üzerine de büyükannenin "Güzellik hiçbir zaman kolay ve acısız değildir," demesiydi.) Tüm merakı, heyecanı ve güzelliğiyle yukarı çıkan Ariel, tam o sırada o civarda bulunan bir gemiden denize düşen bir insanı kurtarır ve bu insana aşık olur. Bunun üzerine hayatı, tam anlamıyla cehenneme döner. Aşkından vazgeçemediği için karada yaşayabilmenin yollarını arar, bir denizaltı cadısı ona karada yaşayabilmesinin tek yolunun kuyruğunu bacaklara dönüştürecek sihirli bir iksir içmesi olduğunu salık verir. Ariel, iksirin "yan etkilerini" sorduğunda, eğer aşkına karşılık alamazsa öleceğini öğrenir. Buna rağmen iksiri içer, büyük acılar eşliğinde kuyruğu bacaklara dönüşür, bacaklarının üzerinde yürümesini öğrenir, her adımında canı biraz daha yanar ama zamanla buna alışır. Sonra aşık olduğu adamı bulur ve adamın da bir prens olduğunu öğrenir, prens, deniz kızını sevmez, başka birine aşıktır, sonunda deniz kızı ölür ve deniz köpüklerine dönüşür.

Deniz kızları, genel inanışta, bu hikayedeki gibi güzel, kırılgan, çabucak ölüveren, iyi kalpli, sevimli yaratıklardır. Öyle kolay ölürler ki, zamanında deniz kızlarının yaşamış olduklarına inanan bir kısım topluluklar, iklimi değişen dünyada hayatta kalamadıklarını düşünürler ve öyle kolay ölürler ki bir söylenişe göre, ne zaman sigaranızı yanan bir mumun aleviyle yakarsanız bir deniz kızını daha öldürürsünüz.

Bir de, deniz kızlarının, deniz insanlarının çok kırılgan, gururlu, nazik, iyi kalpli ve dayanıksız olduklarını destekleyen, Japon deniz kızı mitlerine de yakın olan bir inanışa göre, Mısır'da birtakım duvar resimleri, geçmiş zamanlarda deniz insanlarıyla insanların birarada, barış içinde yaşadıklarını anlatır. Ancak insanlarla aralarında çıkan husumetten sonra deniz derinliklerine çekilen deniz insanları, tıpkı balinalar ve yunuslar gibi göç edebilecekleri rotalara sahiplerken yine iklim değişimlerinden, akıntı değişimlerinden, güzergahlarını koruyamamış ve tıpkı pek çok deniz canlısı gibi türlerini yitirmişlerdir. Hatta tam da şu fotoğrafta, balinalarla birlikte göç eden deniz insanları resmedilmiş:



Sizce gerçekten kadim zamanlarda deniz insanları yaşamış olabilirler mi, yaşamışlarsa sirenler gibi kötü kalpli yaratıklar mıydı, yoksa Küçük Deniz Kızı gibi naif ve güzel genç kızlar mıydı bilmiyorum ama genelde korkulara dayanan efsanelerdense benim en çok hoşuma giden efsaneler, dansla, müzikle, aşkla, zevkle, doğayla ilgili işlerden sorumlu devlet tanrısı Pan ve deniz kızlarıyla ilgili olanlar...

(Not: Yazının başlığı, Jimi Hendrix'in 1983... A Merman I Should Turn To Be adlı şarkısından alınmıştır.)

Üslup

   



…Eski California sahillerinde Monterey’de, bunlar bazan öyküler halinde, herkesin ağzında dolaşan olağan şeylerdir. Bazı aydınların Arthur, Rolan veya Robin Hood efsanelerinde yaptıkları gibi “Danny, Danny’nin arkadaşları veya Danny’nin evi diye bir şey yoktur. Danny, doğanın, arkadaşları da rüzgar, gök ve güneşin ilkel sembollerinden başka bir şey değildir,” diye uydurma yorumlar yapmalarını önlemek için bu öyküleri kağıda dökmenin iyi olacağını düşündüm. Bu öykü biraz da bugün veya yarın tatlı su aydınlarının dudaklarında belirecek alaylara engel olmak için düzenlenmiştir.” John Steinbeck

 “Yazılarımda alt metin arayanların boynu altında kalsın.” Samuel Beckett

15 Eylül 2012 Cumartesi

Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. Öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipte yer alan kişilerden pek çoğu, hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

... Hemen her vakit ilkgençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir, hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. Gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı olan bu kişiler de, en küçük bir sarsıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterirler. 

-  Hermann Hesse, Bozkırkurdu

31 Ağustos 2012 Cuma

"Beni siz delirttiniz," diyen Cem Karaca'yla "Yaşamak istemem artık aranızda," diyen Yavuz Çetin arasında bir naiflik farkı var tabii ki. Hele bir de "I don't want to change the world, I don't want the world to change me," diyen Ozzy Osbourne var idi ama ona girmemem daha mantıklı olurdu.


20 Ağustos 2012 Pazartesi

"Kaybedecek hiçbir şeyimizin olmaması özgürlüktür."


Kris Kristofferson, Janis Joplin'in kariyerinin başlangıcından ölümüne dek arkadaşı ve sevgilisiydi. Me And My Bobby McGee'yi yazarken Bobby'i bir kadın olarak düşünmüştü ve orijinal sözlerinde hep "she, her" geçiyordu. Janis Joplin şarkıyı kaydederken sözlerindeki tüm kadınlara özgü belirtme sıfatlarını erkek sıfatlarıyla değiştirmiş ve Bobby McGee'yi erkek haline getirmişti. Ölümünden kısa bir süre önce kaydettiği bu şarkının kendisi için yazılıp yazılmadığını dostu Kris Kristofferson'a sordukları zaman aldıkları cevap, "Aslında onun için yazmamıştım, aklımın ucundan bile geçmemişti ama o bu şarkıyı söyleyip de kaydettikten sonra hele şimdi de aramızda değilken bu şarkı artık tamamen onun şarkısı oldu," olmuş.

"Feeling good was good enough for me, good enough for me and my Bobby McGee..."

14 Ağustos 2012 Salı



Ah.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

From Her To Eternity

Hikayeler anlatmayı seviyorum, biliyorsunuz. Bundan sonra arada bir sevdiğim insanların hikayelerini de anlatacağım ve yanımdaki yöremdeki insanlardan daha çok, beni etkileyen insanların hikayelerini anlatacağım.


Nick Cave, Avustralyalı müzisyen, şair, yazar, aktör, yönetmen, senarist. 

Bugün, Auf der Maur videoları izlerken düşünüyordum, kimileri hayatta ne yapmak istediğine karar vermek dışında bir lükse sahip oluyorlar, yapmaları gereken şeyi bulup o yönde sürükleniyorlar, bir meslek sahibi olmak, düzgün bir hayat yaşamak değil amaçları, kendilerini keşfedebiliyorlar, yıldız tozu oluyor bu insanlarda. Nick Cave, tam olarak bunun en güzel örneği. Avustralya'da edebiyatçı bir babanın ve kütüphane görevlisi bir annenin oğlu olarak doğan bir adamın, Londra'da müzisyen olarak karşımıza çıkması, kendini keşfetme hikayelerinin en güzellerinden olabilir.

Londra'da Nick Cave & The Bad Seeds'le sahneye çıkmadan önce, elbette yol arkadaşlarını Avustralya'da bulan Nick Cave, 19 yaşında babasını bir trafik kazasında kaybedip uyuşturucuyla tanıştığı sıralarda evine bir piyano alıyor, üniversiteye başlıyor. İlk yol arkadaşı, yıllar boyunca yanında olacak olan çok sevgili Mick Harvey. Mick Harvey ve "okuldaki diğer çocuklarla" Lou Reed, David Bowie şarkılarını daha punk olarak coverlamak üzere bir grup kuruyorlar, Nick Cave enstrüman kabiliyetine rağmen grubun diğer üyelerinin teklifi üzerine bir şey çalmayıp şarkı söylemeye ikna oluyor. Kendilerine The Boys Next Door adını verip epey güzel takılıyorlar, pek katlanılamaz şarkılar yapıp eğleniyorlar. Bir adım ilerlemelerini sağlayan adam, Rowland Howard. Bu kadar anormal, bu kadar antipatik, çirkin, sorunlu adamın bir araya gelmesi çok eğlenceli. Grubu bir adım ileri taşıyan ve Londra'ya taşınmalarına önayak olan Rowland'ın da gruba katılmasıyla isimlerini The Birthday Party yapıyorlar.


Rowland'la da birlikte bir süre daha Avustralya'da takılan Birthday Party, ufkunu genişletmeye karar verdiğinde Nick Cave'in o dönemki sevgilisi, ilham perisi, ruh eşi Anita Lane'i de aralarına katarak sonunda Londra'ya, sonra da Berlin'e gidiyorlar. Londra'nın barlarında punk, gotik, irrite edici, ilginç şovlar yaparak dikkatleri üzerlerine çekerlerken Rowland'dan sonra Bad Seeds'i Bad Seeds yapan insan Anita, çocuklar müzik yaparlarken diğer barları gezip dolaşıp "Acaba diğer müzisyenler neler yapıyorlarmış ki?" diye fikir ediniyor ve ba-dum-tıs! Blixa Bargeld de o sıralar Die Haut'la oralarda müzik yapıyormuş meğer...

Anita Lane'in, "Bu adam işimize yarar, bu adamı Nick ile tanıştırmalıyım," temalı Blixa'yla kurduğu diyalog, işe yarıyor. Bir süre Blixa, Die Haut'la müzik yapmaya devam ederken Nick Cave de Birthday Party'i yeniden şekillendirmeye çalışıyor, Rowland'la yolları ayırıyorlar.


Anita Lane ile Blixa Bargeld'in dostluğu, Nick Cave'in aklındaki "Başka bir şeyler yapmak lazım," düşünceleri, Blixa Bargeld'in Die Haut'la yolları ayırması ve sonunda Anita Lane, Mick Harvey, Blixa Bargeld ve Nick Cave'in oturup konuşarak "Çocuğa bir isim koymak lazım," demeleri, Nick Cave & The Bad Seeds'i ortaya çıkarıyor (Pis megaloman.) İlk albüm, From Her To Eternity, Bad Seeds'in tek kadın üyesi Anita Lane'e ithaf ediliyor elbette, albüm için "Anita olmasa bu albüm olmazdı ama tam olarak katkısı ne oldu hiçbirimiz emin değiliz," diyen grup üyeleri, Bad Seeds'i Nick Cave'den daha çok Anita Lane'in kurmuş sayılabileceğini unutuyorlar ahah, KADIN HEP ARKA PLANDA YAHU. Neyse, sakinim.


Sevgili Nick Cave, böyle hastalıklı şeyler bestelemeye devam ederken ilk romanı And The Ass Saw The Angel'ı yazıyor. Elbette kitabın ilk sayfasında ithaf kısmında yine iki kelime var: "For Anita." Serge Gainsbourg ve Jane Birkin gibi sekiyorlar ortalıkta, Je Taime Moi Non Plus'a İngilizce sözler yazan Anita Lane sayesinde ortaya şöyle bir şey bile çıkıyor:


(Kaldı ki sonradan Mick Harvey de sadece Serge Gainsbourg şarkılarının coverlarından oluşan bir albüm çıkaracak, en çok etkilendikleri adam Serge Gainsbourg tahmin edileceği üzere.)

Müzik ve edebiyat yaparken ilham perisi olan Anita Lane'den ayrıldıktan sonra Nick Cave, Brezilyalı bir gazeteciyle bir ilişkiye başlayıp bir süre Brezilya'da çılgın atıyor, o sırada ilk oğlu Luke doğuyor, ha bir de bu arada Avustralya'da da modellik yapan başka bir sevgilisinden de birkaç ay sonra diğer oğlu Jethro... Jethro, Nick Cave'le bağları en az olan oğlu ve dış görünüş olarak kendisine en çok benzeyeni, Avustralya'da modellik yapıyor ve kendi grubunu kuruyor, "Babamın adının altında ezilmek istemiyorum, hatta babamı beni dinlemek için bir konserime gelmişken de düşünemiyorum," diyor ve genler çok güzel aktarılıyor:


Böyle çalkantılı bir aşk hayatı ve iki çocuk sahibi olduktan sonra yavaş yavaş uslanmaya başlıyor elbette Nick Cave de... Nick Cave & The Bad Seeds, yıllar içinde tarzını oturtuyor, Nick Cave'in şarkı sözleri olgunlaşıyor, PJ Harvey ile bir aşk yaşamaya başlayan Nick Cave, onunla birlikte Henry Lee'nin klibi için kamera karşısına geçtiğinde yönetmenin onlara sadece "İstediğiniz gibi davranın, motor!" demesi yetiyor:


Ve tabii ki aşk, sonsuza dek süren bir şey değil, birlikte çıktıkları turlarda kavgalar edilip de sahneye geç çıkmalar, çocuk sahibi olma konusunda süregelen tartışmalar ve benzerleri sonrası o aşk da bitiyor, ardından gelen albüm The Boatman Call, bir ayrılıktan öyle bir albüm yaratıyor ki Nick Cave, "Albüm çıktıktan sonra dinlediğinde annem beni telaşla arayıp iyi misin diye sormuştu," sözleriyle anlatıyor o dönemi. Elbette albümün içindeki Black Hair de PJ Harvey'nin siyah saçları:


PJ Harvey, bir trene atlayıp gidedursun, bu arada şöyle şeyler de oluyor:


Bu arada bu video, hayatımda izlediğim en güzel videolardan biri, ilk keşfettiğim aralar sanki ben yeniden aşık oluyormuşum gibi aralarındaki elektriği hissetmek için gün içinde birkaç kez izliyor, Kylie Minogue'un devamlı küçük bir kız çocuğu gibi sırıtmasına, Nick Cave'in onun yanındaki "olmuş"luğuna hayran kalıp "Awwwww" diye kalakalıyordum. "GET A LIFE SEVİL!" :( Ama o tutulamayan gülüşler, o sahnede KOSKOCA KYLIE'nin dizlerinin titreyişi, sesinin titreyişi, o elektrik... Yıllar sonra yazdığı orta yaş bunalımı eseri romanda "Kylie Minogue'un amcığı" başrol oynayacak Nick Cave'in, o yıllarda bunu biliyorlar mıydı bilemeyiz.

Yıllar içinde en güvendiği kötü tohumlar teker teker grubu terk etmeye başlıyorlar. Blixa Bargeld, geçinilmesi zor bir adama dönüşüyor, gruptan ayrılıyor, gidişi Nick Cave'i oldukça üzüyor, geriye kalan en güzel hatırası bu klip:


Klibi her izlediğimde "Ahahah geri zekalılar!" diye gülüyor olduğumu belirtmeden geçemem.


Bad Seeds'in en sakin, en güzel adamı Mick Harvey de kendisini terk ettikten sonra, Nick Cave, yan projelerine ağırlık vermeye başlıyor. Gitgide oturaklı hale gelen Bad Seeds tarzından tamamen alakasız, belaltı göndermelerle dolu, seksist şarkı sözleri ve öfkeli bestelerle Grinderman geliyor.


Kronolojiyi sikip attım çünkü hikaye anlatacakken kendimi Youtube'ta kaybettim. FUCK. Nick Cave, ilk evliliğini İngiliz model Susie Bick ile yapıyor, hala evliler, ikiz oğulları var. Bu evlilik esnasında Grinderman ve Bunny Munro's Death romanı ile Nick Cave bağıra bağıra "Orta yaş kriziiiieeeeeehhhh!" diyor aslında.

Bunny Munro'nun Ölümü, seks bağımlısı bir sosyopatın karısının ölümü üzerine oğlunun sorumluluğunu tek başına alması, bununla yüzleşirken gitgide ölüme yaklaştığını hissetmesini anlatıyor, Grinderman, çılgınlar gibi seksist göndermeler içeriyor, evlilik, Nick Cave'in içinde "Ben özgürdüm ulean!" dalgalanmaları yaratıyor ama karısıyla ilgili yazdığı şarkı, sanırım Nick Cave & The Bad Seeds'in en güzel şarkısı, Nick Cave, Susie Bick'le güneş tutulmasının olduğu gün evlenmişti, eşinin hobileri arasında çiçek düzenlemek, dekorasyonla uğraşmak falan var ve dünyanın en güzel özür dileme şarkısı:

Nasıl olsa kronolojiyi sikip attık madem, şöyle bir şey de olmuşluğu var:


Bunun yanında başka filmlerde de boy göstermişliği var tabii:


Hatta Blixa'yla birlikte de:



Ve o güzeller güzeli sesi ve diksiyonuyla şöyle bir şey yapmışlığı da var, üstelik kedi de Nick Cave'e benzemiyor mu? Ha bir de o "cat piano"nun ortaçağda gerçekten kullanılan bir enstrüman olduğunu da içim parçalanalarak belirtiyorum.


Son olarak ninni niyetine bunu da koyup Youtube'ta kaybolmaya dönüyorum:

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)