31 Mayıs 2012 Perşembe


‘The split in 1993 was during the filming of Ed Wood and there were days he would come crying, I felt so bad. I asked him why it happened but all he said was, ‘It wasnt her fault, it was mine.’ And when he met Kate in January of 94, it wasn’t the same as Winona. I felt weird to be around him like he wasn’t acting like Johnny anymore. It’s almost like Winona took Johnny’s soul, Johnny’s love.’ Tim Burton




(Ühü.)

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Avatar - The Last Airbender vs. The Legend of Korra


Az sonra okuyacağınız yazıyı tamamen kişisel görüşümü yansıtacak şekilde ve bol spoiler içeren biçimde yazıyorum, baştan uyarmakta fayda var.

Avatar: The Last Airbender'ın üzerinden en aşağı sekiz dokuz yıl geçmiş olmalı, öyle hatırlıyorum, The Legend of Korra ise bu aralar Nickelodeon'da yayınlanıyor. Korra'yı izlerken bol bol eleştiriyorum, biraz buradan da atarlanayım.

Bir kere, AANG > KORRA. Bu konuda anlaştıysak nedenlerimizi sıralayalım.

İlk serinin izleyiciyi yakalayan havası ikinci seride yok. İlk seride karakterlere alışma sürecimiz, karakterleri benimseme sürecimiz, olay akışına kendimizi kaptırma sürecimiz, karakterlerin kimilerinden sıkılma sürecimiz, olaylar saçmalaşıyor, filler bölümler doluyor, hadi aksiyon olsun deme sürecimiz, en sonunda da ah keşke bitmeseydi deme sürecimiz hep yerli yerindeydi. Bu seride daha yedinci bölüme geldik, FILLER BÖLÜM VAR. Allahsızlık bu resmen. Karakterlere alışıp benimsemek hak getire, ilk seride kim kimin nesi, kimin ailesi neci, kimin adı ne, hepsini öğrenerek izliyorduk, yedinci bölüme geldik ismini bilmediğim karakter var lan. İlk serideki büyük aşkımız Sokka ile Zuko'nun boşluğunu o Bolin ile Mako'nun doldurabileceğini düşünüp bunu düşünmekle kalmayarak Sokka ile Zuko'yu kopyalamışlar. İki serinin birbirini andırması çok normal, biri diğerinin devamı. Ama birebir aynı karakterlerin isimlerini değiştirmek, yoo dostum yoo, buna göz yumamayız. Üstelik birebir aynı karakterler ama yine de ilk seriyi o kadar sevmişiz ki izlerken yine de "Bolin beyinsiz, Sokka daha zekiydi. Mako gereksiz cool, Zuko'nun kendince nedenleri vardı..." falan diyoruz.

Şimdi daha da cıvımadan gerçekten, ciddi ciddi iki seriyi karşılaştıracağım.

Sıkıntı Var: Korra vs. Aang


Aang, Sokka ve Katara'dan başka kimsesi olmayan, zavallım, tüm tapınağı, tüm ırkdaşları yok edilmiş, bir Appa'sı bir de arkadaşlarıyla kalakalmış bir Avatar'dı. Avatar'dı ama çocuktu, o evrenin en kutsal insanı, lideriydi ama aklı bir karış havadaydı, üzerinde birçok sorumluluk vardı ve bunun ağırlığı altında ezilirken bir yandan da "groove yakalamıştı", eğleniyordu. Korra, sıcak yuvasında Avatar olduğunu keşfediyor, en iyi su bükücülerden biri olan Katara'nın yanında eğitiliyor, sıra hava bükme derslerine gelince Aang'in oğlu Tenzin'den ders alacak, ağırlığı altında ezildiği pek fazla şey olmadığı gibi yeni Avatar evreninde Avatar'ın da anladığımız kadarıyla ahım şahım bir kutsallığı ve liderliği yok, ırklar birbiriyle savaş halinde değiller, ortada bir savaş var ama o savaş artık Avatar'ın el koyabileceği bir liderlik vasfının eksikliğinden dolayı çıkmış falan değil, üstelik evren öyle bir hale gelmiş ki teknoloji almış yürümüş ve yeni Avatar bütün bunlardan uzak kalmış. Uzak kaldığı yerde ruhani bir arayış içinde de değilmiş. Aang'in Korra'dan ufakken elde ettiği bilgeliğin onda biri Korra'da yok, Korra kendi ana elementinde bile doğru düzgün usta değil, bir de ilk bölümde mi ikinci bölümde mi ne, 2000 yıllık kutsal kapıları yaktı yıktı karı ya! Aang'in kadim emanetlere saygısı, kendinden önceki Avatarlarla olan bütünlüğü, çocuksuluğu nerede, bu hatunun saygısız, asi ergen tripleri nerede yahu, bu mu lan yeni Avatar, yemedik biz bunu. Yeni Avatar pisliğin teki çıktı Rıza Baba.

İkinci Husus: Yan Karakterler


İlk serinin bizi kendine bağlayan yanlarından biri karakterlerle aramızda oluşan sıkı bağlardı. Yahu, sevgili amca Iroh, sakar Sokka, cool Katara, tüm yıkıcılığına hak verdiğimiz hatta sevdiğimiz kötü karakter Zuko, cool'dan da öte Azula, Lahanacı Adam, Prenses Yue, Katara ve Sokka'nın babası, Bumin, Iroh'u bir daha saymak istiyorum, Iroh, hatta Appa ve Momo, Toph, hepsine gönülden bağlıydık, hepsinin ayrı ayrı yeri vardı seride, Aang'i hiç görmediğimiz bölümler oluyordu yeri geldi mi, Zuko'nun yavuklusu genizden konuşan "Meeeeeeh" kızımız Mei'ye bile başta ayar olan herkes sonradan bayıldı, yahu Azula'yı bile seviyorduk, kötü karakterlerin bile espri anlayışlarını ya da hırslarının altında yatan haklı sebepleri gördükçe bayılmıştık onlara ve her birini sevmek için sezonlar harcamadık, birkaç bölümde karakterler yerli yerine oturdu. Bu serideki yan karakterlere bakalım: Katara, Tenzin, Tenzin'in çocukları ve karısı, Lin Bei Fong, Mako ile Bolin, Asami, Asami'nin babası, Tarrlock muydu Warlock muydu ne, birtakım büyük adamlar ve kötü adam Amon. Bir kere, kötü ile iyinin arasında kalmış karakter yok. Karakterler tertemiz ya iyi, ya kötü. Şimdiye dek, yedinci bölüme dek, hakkında kararsız kaldığımız tek karakter Asami'ydi, Asami'yi de akladık. Oysa The Last Airbender serisine dönelim, Mei, Tai Lee, Azula, Zuko ve Iroh'u hatırlayın. Yedi bölüm, bu karakterlerin içlerindeki çelişkileri, bu karakterlerin gerçekliğini, üzerinde düşünülmüşlüğünü anlamamız için fazlaydı bile. Bu serideki karakterlerin üzerinde düşünmemişler, orası kesin. İyi adam oluşturalım, geçen seride kim çok seviliyordu, Sokka, Sokka'nın sevimliliğini ve esprilerini alalım, adı Bolin olsun, bitti. Yahu bir bölümde karakter akladık bir de, Zuko'yu aklamak için kaç bölüm gitti, çocuk saçlarından oldu, amcasını yitirdi, garibim... İlk serinin karakterleri yaşıyordu, ikinci serinin karakterleri kağıt üzerinde. Tenzin, Aang'in oğlu, Lin de Toph'un kızı ve karakterler arasında müthiş bir devam sorunu var, ne Aang'in oğlu ne de Toph'un kızı o derece cansız, kendine haslıktan zerre nasibini almamış karakterler olabilirlerdi. Tenzin'in oğlu Meelo olmasa, Aang'in hiç akrabası kalmamış ortalarda diyeceğiz.


Üçüncü Husus: Aşk Meşk


Bu konuda Ekşi Sözlük'te şöyle bir şey demişler, tarihteki sanayi devrimine benzer bir gelişim süreci geçirilmiş, tüketim toplumu başlamış, bu yüzden duyguların da çabuk tüketildiği bir dünyaya geçilmiş, eleştirel yaklaşılmış... Benim fikrim, sekiz dokuz yılda izleyici bu derece bozundu ve ilk serideki saf duyguları görmektense, Twilight gençliği artık bu serideki duyguları izlemek istiyor, izleyici ne istiyorsa da onu yazıp çiziyorlar, bu kadar net, eleştirel yaklaşıldığını sanmıyorum.

İlk seriyi hatırlayın, Aang'in Katara'ya duyduğu büyük aşkı, Katara için her şeyi yapabilmesini. Sokka'yı hatırlayın, iki kişi arasında gidip gelen karakterlerden biriydi, Kyoshi savaşçısı bir sevgilisi vardı, sonra Prenses Yue'ye aşık oldu, bunun anlatılış şekli o kadar samimiydi ve o kadar temizdi ki izlerken gözümüze hiç batmadı hatırlıyorsanız, aynı şekilde Katara'nın iki zıt karakter arasında gidip gelmesi, Zuko'ya yakınlık gösterdiği sahneler ile Aang'e beslediği anaç sevgi de gözümüze batmadı. Hayat gibiydi bu gelgitler, hayatta da insanlar iki kişi arasında seçim yapmak zorunda kalabilirler ve bu iki kişi birbirine tamamen zıt karakterlerde olabilir, ilk serinin karakterleri o kadar yaşıyorlardı ki bu aşk maceraları bizi hiç yormuyordu. Tüketicilik değildi çünkü izlediğimiz. Bu seride resmen tüketiciliğin getirdiği sözde aşk maceralarını izliyoruz, hayatımızın en önemli şeyi artık aşk oldu ya, artık aşk, cinsellik, birkaç aday arasından seçim yapma, maceralı aşk hayatı gibi senaryolar artık olmazsa olmaz ya izlediğimiz her şeyde... Bu yüzden artık koskoca Avatar, iki kardeş arasında hır çıkarabiliyor, bir erkek karakter biriyle öpüşüp parası olan başka bir karakterle takılmaya devam edebiliyor, hatta o kadar gerekli ki Aang'in oğluyla Toph'un kızının "zamanında" sevgili oldukları bir Avatar evreninde yaşıyoruz, o kadar gerekli ki koskoca karakterli Toph'un kızı, Aang'in oğluna trip atıyor falan, çok lazım bunların hepsi çünkü. Meeh, olmamış diyoruz, ilk serideki büyük aşkları hatırlıyoruz ve burnumuzu kıvırıyoruz. Üstelik ilk serideki aşklar hiçbir bölümün ana konusu haline gelmemişti, Aang'le Katara birlikte olabilsinler diye üç sezon beklemiştik, hiç açıklığa kavuşmasaydı da umrumuzda olmazdı, esas problem haline gelen bir konu değildi, bu seride benim bile merakım Korra'yla Mako'nun birlikteliği konusunda uyandı gitti, banane lan, sanki ben sevgili oluyorum elin Mako'suyla, hey yarabbim.

Ortam Mortam


Eheh, yeni serinin fark attığı tek konu diyebiliriz. Benim gözümde The Legend of Korra, bu konuda The Last Airbender'dan çok daha iyi, anahtar kelimemiz: steampunk.

İlk serideki Ba Sing Se şehri, Kyoshi Avatarın mekanı ve Airbender Tapınakları, muhteşem bir hayal gücü ve görsel şölendi, kabul ediyorum. Ama ikinci seriyi izlerken gözlerim kalp şeklini alıyor abi, steampunk bu kadar güzel yedirilebilirdi Avatar hikayesine. Dediğim gibi sanayi devrimi falan olmuş, şehirleşme, teknoloji, üretim, şirketleşme, almış yürümüş ama çok da almamış, her şey eski İngiltere'deki gibi, her şey bir Victorian, aynı zamanda her şey bir gaz maskesi, bir çark, bir fötr şapka, bir tek gözlük, bir pardesü... Ah. Ha, ikinci serinin yine de buna bağlı bir eksiği daha var, ilk seride Aang üzerini falan değiştiriyordu arada bir, her karakter olabildiğince değişik kıyafetler giyiyor, imajını değiştiriyordu, hiçbir zaman süperkahraman gibi gezmemişlerdi. Bu seride Korra tam bir "köyden indim şehre" şeklinde, ne kabile kıyafetini çıkarıyor, ne saçlarını değiştiriyor, o güzelim Victorian ortamda köylü gibi dolanıyor, süperkahraman gibi tek kıyafetle geziyor, o ne öyle ya, Aang bile o okuna rağmen süperkahraman gibi gelmiyordu gözümüze.

Sonuç


Steampunk havası tamamen bir sürprizdi, kimsenin yeni Avatar serisinde steampunk beklediğini sanmıyorum, bu yüzden senaryodaki tüm fenalıklara, tüm o quidditch zımbırtısına ve hatta Korra'ya rağmen The Legend of Korra'yı sevmedim diyemem. Aksine The Legend of Korra'ya bayıldım amk, izlediğim tüm anime serilerini yarıda bırakıp yedi bölüm bitene kadar sırf bunu izledim, çakma bir anime serisi, pek çok anime serisini geride bıraktı. Ama... The Last Airbender'ın mirası diye mi izliyorum, Tenzin'i ve Meelo'yu görebilmek, flashbackleri izleyebilmek, Aang'in, Sokka'nın, Toph'un yetişkin hallerini görebilmek için mi izliyorum emin değilim. Zira eğer eski serinin ekmeğini yiyorlarsa aradan geçen sekiz dokuz yılı da hesaba katıp izleyici kitlesinin Twilight misali senaryolarla ilgilenmeyeceğini de tahmin etmelilerdi yahu. Sonuç olarak sevdim, "yoklukta gidiyor" en azından seri, ama bir The Last Airbender değil, yerini alamayacağı gibi mirasını da çarçur ediyor, kafada iki seriyi birbirinden tamamen ayırıp önyargısız izlemek gerekiyor sanırım, muhtemelen Aang'in yetişkin halini flashbacklerde gördükçe ondan da memnun olmayacağız. SAKAL BIRAKMIŞ LAN BÜYÜYÜNCE, NE MEMNUN OLMASI, OFF. Tamam, sakinim. O sakal olmamış. Sakallı Aang mi olur? Abi...
"Sorun burada değil. Raporu yazmamı o söyledi. Bunun anlamı şu anda daha özgür olduğum mu? Bilmiyorum. Öğreneceğim. Sonra eve döndüm ve yazdım: Gece yarısı. Yağmur camları dövüyor. Gece yarısı değildi. Yağmur yağmıyordu."


Samuel Beckett, Molloy

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Zeplin, Coplin, Dilin, Hendliks



Müziği iki şekilde yapan insanları çok seviyorum, ilki müziğin ciddi bir iş olduğunu düşünüp temiz, özenli, ince ince, mükemmeliyetçiliklerini iyice öne çıkararak yapan insanlar, David Gilmour, Andy Latimer, Jimmy Page, Freddie Mercury, Slash, Jon Lord, Ritchie Blackmore, George Harrison, Eddie Vedder, Mick Harvey, Gary Brooker, Fish gibileri.

Diğerleri de çılgınlar gibi, kusar gibi, ağlar gibi, çığlık atar, küfreder gibi müzik yapanlar, Steven Tyler, Janis Joplin, David Bowie, Iggy Pop, Robert Plant, Serge Gainsbourg, Axl Rose, Nick Cave, Kurt Cobain, Johnny Cash, Jimi Hendrix, Dave Coverdale, Ozzy Osbourne, Jeff Buckley, Dio, John Lennon, Ron Thal, Jim Morrison, Alice Cooper gibileri.

Asaf Avidan'ı her halde sevmem bu yüzden sanırım, Reckoning Song'u dinleyip Janis Joplinvari, ne güzel diye düşünüp üzerinde durmamıştım, bu videoyu keşfettiğimden beri en hevesli olduğum konulardan biri insanlarla bu videoyu paylaşmak. Adam hem çok ciddi, çok temiz, hem de bağıra çağıra yapıyor işini, nasıl içten, nasıl güzel, nasıl tatlı, nasıl mütevazi, nasıl zevk alıyor şarkı söylerken, nasıl da diyecek birsürü sözü var da hepsini şarkı haline getirebilmiş, başındaki konuşmaların içinde etkilendiği müzisyenleri sayarken kendi aksanıyla ne güzel de "Zeplin, Coplin, Dilin, Hendliks..." diyor. Ne güzel, bizim de hep öyle, biz de seviyoruz onları hep... Yirim.

Bir kedim bile... aa var lan.

Bu, ders çalışma kedisi.



Son zamanlarda çok kedi dedim blogda. Fotoğraflardaki kedi, benim kedim olmakla birlikte dünyanın en güzel kedisidir. İddialıyım çünkü sadece güzel değil, dünyanın en insancıl ve aynı zamanda en kişilik sahibi kedilerinden biri.

Kediyi sahipleniş hikayemden bahsetmiştim aslında ama bir noktayı itiraf etmekten kaçınmıştım. Küçükken sokakta bulunan bu kediyi sadece bana anlattıkları haliyle sahiplenmeye karar vermiştim, "İnanamazsın çok güzel, nasıl sokakta olur hayret ettik bulduğumuzda, bizi görünce arkamızdan miyavlıyordu, mama veriyorduk kucağımıza çıkıp burnunu yüzümüze sürtüyordu, tüyleri yumuşacık, bembeyaz, hem de güçlü, ufacık boyuyla çöp kutusuna başka kedi de yaklaştırmıyor, bizi de tanıyordu, aldık eve getirdik ama biz bakamayız..." Ve sonra ilk kez fotoğrafını görmek istediğimde yarrak kürek birkaç fotoğrafını yolladılar bana, çoktan "Ben alırım aman kimseye vermeyin," demiştim, fotoğrafı gördüğümde "Hassiktiiir..." dedim, rahat durmamış fotoğrafını çekmeye çalışırlarken, bebek kedi şımarıklığıyla hep hareket etmiş, doğal olarak da fotoğraflarda sanki dünyanın en yamuk, en eciş bücüş, en çirkin, en suratsız, meymenetsiz kedisiymiş gibi görünüyordu.

Arkadaşımın evine kediyi almaya giderken yolda gri, minicik bir kedi gördüm. Sevgilime "Ya ne biçim iş, şimdi kedi sahiplenmeye gidiyor olmasak bunu alırdım eve ben..." diyip dakikalarca yerde o kediyi sevdim, onunla oynadım, o kadar gönülsüz gidiyordum ki kedimi almaya, sevgilim de halime kıyamayıp "Bak ne yapalım biliyor musun, gerçekten hiç ısınamazsan, gördüğünde sevmezsen, o kediyi buraya bırakır, bu kedi hala burda olursa bunu alırız, nasıl olsa bir kedi sahipleneceksin, hangisi olduğunun önemi yok, buna bakar bunun hayatını kurtarırsın, diğeri hem güçlüymüş kendi başının çaresine bakabilir, vicdan azabı çekmene de gerek olmaz, arkadaşlarımıza da yolda elimizden kaçtı falan deriz, sorun yok..." dedi. Aklıma yattı benim de, kediye "Sen burda bekle, muhtemelen seni alacağız biz hihih," diyip yoluma devam ettim.

Eve girdiğimizde arkadaşımın kedileri kapıda üstümüzü başımızı koklamaya başladılar, zaten iki kedi besliyor olduğu için benim beyazı yatak odasına kapatmışlardı. "Niye, küçük olduğu için hırpalıyor mu bunlar onu?" diye sorduğumda kahkaha atıp "Hayır, o bunları hırpalıyor," dedi. Bize kahve yaparken, ben hala arkadaşımın kedilerini seviyordum, adam "Yatak odasına girebilirsin ya çekinme, kedini görmek istemiyor musun?" dediğinde "Ha, doğru..." diyip gönülsüzce, aklım o gri yavru kedideyken kapıyı açtım...

Bembeyaz, ufacık, cin gibi bakan ve hem şaşkın hem gülümser ifadeli bir kedi odadan dışarı fırlayıp beni görünce dikkati dağılarak gittiği yönü şaşırıp gelip bana sevimlilikler yapmaya başladı, eğilip başını okşadığımda da kucağıma oturup hırlamaya, bir iki dakika sonra da uyumaya başladı. Sevgilime dönüp göz kırptım, o da "Oha fotoğraflarda ne kadar çirkin görünüyordu..." diye hayret ediyordu o sırada, eğilip da sevdi kediyi, süt kokuyordu kedi, sıcacık kokuyordu.

Bu, saatlerce yaramazlık yapıp sızma kedisi.


Eve tek başıma getirmiştim kediyi, saatlerce evi inceledi, saatlerce kendi kendine oyunlar oynadı, ilk gecelerde hapşırmaktan uyuyamayıp "Kedi tüyüne allerjim varmış ya... Ölsem de bırakmam bu hayvanı..." diye ağlaya hapşıra gezerken, bir iki günde alıştım. Üç katlı, eski, avlulu bir Rum evinin ilk katındaki iki daireden birinde kalıyordum o zamanlar, yan dairemde de bölümden sınıf arkadaşım bir hatun yaşıyordu, onun da sekiz kiloluk Garfield gibi bir kedisi vardı, avluda pinekleyerek yaşayan. "Kedin çok hareketliyse bile senin yanında büyürken senin huylarını alacaktır, benimki üç yılda bana benzedi, yiyip içip yatıyoruz bütün gün, ilk geldiğinde odada devirmediği şey kalmıyordu..." demişti. Benim kedim de şimdi üç yıldır benimle, ilk zamanlarda kurcalayabileceği ne varsa kurcalıyor, devirebileceği ne varsa deviriyor, kendi hayal dünyasında avlayabileceği ne varsa saatlerce onu avlamaya uğraşıyor, sonunda yorgun düşüp orada burada sızıp saatlerce kendini aratıyordu. Artık gün içerisinde sessiz sakin bir köşede oturup camdan dışarıyı izliyor, uyuyacağı zaman da üzerime tırmanıp bana temas etmeden uyuyamıyor. O sekiz kiloluk azman yavrusunu da arkadaşımın "Senin kedin de avluya alışsın ya, dışarı çıkarsana, oynarlar hem..." tekliflerine kandığım her seferinde bacak kadar boyuyla dövdü ("Olsun olsun, öyle öyle alışacaklar birbirlerine, ayy dur çok fena dövüyor, oha dur kurtarayım benimkini, assiktir beni de çizdi, lan... Abii, alsana şunu, oha koca kedim dayak yiyor seninkinden ahah, lan!"...) ve bu kedi yaşadığı müddetçe yanına başka bir kedi getiremeyeceğimi anladım.

Bu, "Taşındık mı panpa, siz kitaplığı düzeltene kadar ben burda uyuyayım azcık," kedisi.

Şimdi evin içinde birbirimize çok fazla alıştık, yalnız yaşıyorum zaten, erkek arkadaşımın bende kaldığı zamanlarda ona da alıştı, bazı dönemlerde ben tatillerde ailemin yanına giderken falan erkek arkadaşım baktı kediye ama onu da sahibi olarak bellemedi, tek sahibi benim ve bu yüzden dünyanın en karakterli kedisi. Bazı kediler fazla yavşak, herkese kendini sevdiriyor. Benimkinin öyle bir özelliği var ki, eve gelen insanı ben seviyorsam ona bir şekilde "katlanıyor" ve genelde eve ilk kez gelen herkese şefkatle yaklaşıp ilk gelişlerinde kucaklarından inmiyor ama gidişata göre, bir iki saat sonra o insandan alabileceği maksimum faydaya ulaşınca, yeteri kadar okşanma, ıslak mama hediyesi, "Ay ne güzel yatıyo bu burda Sevil, hadi süt verelim kediye..." gibi kazandığı ikramlardan sonra yüzlerine bile bakmadan gelip yine kucağıma kıvrılıyor. Ve genelde insanları unutmuyor. Kedilerin insanları tanımadığını düşünürler, belki de doğrudur, benimki resmen tanıyor.

Bu da "Allahım ne günahım vardı da beni bardak altlığı yapacak insanların yanına verdin?" diyen isyan kedisi.

Bir arkadaşım var, kedi sevmez, benim kedime de sadece güzel ve yumuşak olduğu için bir iki kez şefkat göstermişliği vardır ama her gelişinde kediyi perdelerin arkasına saklanmasına neden olana kadar rahatsız eder, yüzüne sigara üfler, üzerine yürür, kediyle kedi olup gider kediye "kıhlar." Dövmeli, uzun boylu, olabildiğine vahşi görünüşlü, bir kediyle aynı fotoğrafta bulunması imkansız, kedi sevmeyen bu adam ne zaman bana gelse, sabah onu salonda yattığı yerde üzerinde kediyle bulurum, kedinin muzip bakışları "Böyle de uyurken sevdirirler adama..." der resmen, uyuyana kadar bekleyip uyuduktan sonra şirinlik saldırısı yapıyor ve adamın yanında uyuyor, sarılıyorlar falan, sabah kalkıp kediyi yanımda bulamayıp da şaşırıyorsam bir önceki gün o arkadaşım bende kalmış anlamına geliyor bu.

Kedi seven arkadaşlarımın çoğuna "Manyak mısınız olm?" bakışı atıp az önce bahsettiğim "ilk gelişten alabileceği maksimum fayda"yı aldıktan sonra kendini sevdirmiyor. Hayvanın ulvi amacı kedi sevmeyen insanlara kedi sevdirmek, kedi seven insanlara da "Yalaka herhal..." diyip onlardan kaçmak. Bir arkadaşıma bayılırdı, bebek gibi sarıldığını görmüştüm ona, bir hafta kadar bende kalmıştı arkadaşım, ben işteyken de evde birlikte takılmışlardı, gittiği gün resmen, ama resmen o odadan bu odaya gidip gelip yüzüme şaşkın şaşkın "Nerde o?" diye bakıp tekrar diğer odayı kontrol ettiğini hatırlıyorum.

Sevgilimle ayrı olduğumuz bir dönemde, uzun bir aradan sonra o ilk kez birtakım eşyalarını almak ve birlikte kahvaltı yapmak üzere eve geldiğinde üzerinden inmeyip çok özlemiş gibi, burnunu adamın kazağına yaslayıp kokusunu içine çeke çeke bir yandan da kendi kokusunu bırakmak için döne döne sürtündüğünü görüp ağlamamak için kendimi zor tutmuştum. "Dur ya, ben yapacaktım onları, manyak mısın be kedi, ben özledim asıl, sana ne oluyor?..." Ha, sonra yeniden barıştığımızda eve yeniden gidip gelmeye başladığında yine karakterli kedi moduna dönüp yüz vermemeye, uyuyacağı zaman yine benim kucağımı tercih etmeye devam etmişti, "Yerini bil, sen gidip geliyorsun, bu kadın benim sahibim, şımarma..." der gibi.

Hiç unutmayacağım anlardan ikisi, birbirinin arasında çok az ara olan iki ağlama krizinde kedinin verdiği tepkiler. Birinde ben usul usul ağlamaya başladığımda odanın öbür ucunda miskinleyen kedi, hıçkırmaya başladığımda koşarak yanıma gelip kucağıma oturup ıslak burnunu yüzüme sürüp durmuştu. Diğerinde de, sevgilimle Walking Dead izlerken Dale'in öldüğü sahnede sinirlerim bozulup yine hıçkıra hıçkıra ağlarken yine kucağıma gelip bir yandan beni koklarken bu seferinde bir de sevgilime dönüp tıslamış, kıhlamış durmuştu. "Dur, dur, ben ağlatmadım, valla... Aaa manyak..." diye şaşırıp kalmıştı adam.

Her kitap okuyuşumda kitapla arama girip poposunu kitabın üzerine atar, her ders çalışışımda yukarıdaki gibi notların üzerine çıkıp "Ne çalışıyoruz panpa? İş hukuku mu?" der, bilgisayar başındaysam kucağımda, gitar çalıyorsam kıçımın dibinde, hangi odadaysam o odada, ama karakterli kedi olduğundan bazen de "Ne bu böyle yapışık ikiz gibi amına koyim," diyip içerideki odada tek başına, özgürlüğünü ilan ederek uyur. Kedisi olanlar, bir süre kedi beslemiş olanlar bilir, gece en rahat pozisyonu bulup yatakta yorganı başınıza kadar çekip tam uyuyacağınız sırada başınızın dibinde dikilip bekler. "Yorganı açsana, şş, yorganı kaldırsana ucundan, azıcık yorganı kaldırsana ben de içeri gireceğim, bak kaldırmazsan dürtüyorum kafanı, şş sana diyorum..." Her gece bu böyle. Yorganı kaldırttırıyor, üzerimde, ağzımda, boynumda, karnımda, ayağımda, bir şekilde yorganın altında ve benim üzerimde uyuyor. Bir keresinde birkaç ay önce, gittiğim psikiyatrist, kulağımda ya da kan dolaşımımda da bir sorun olabileceğini, arada bir hiç yoktan duyduğum seslerin oldukça basit fiziksel bir açıklamasının da olabileceğini söyleyip kan dolaşımımı ve kalp ritmimi de test etmek istemişti. Bunun için yirmi dört saat boyunca orama burama birtakım elektrotlar bir şeyler falan bağlanacak ve onunla yapacaktım tüm işlerimi. Ufacık, walkman gibi bir aletten çıkan altı yedi tane vakumlu o şeylerden bağladılar bana ve eve geldim. Eve girip bilgisayar başına oturduğum anda kedi üzerimdeydi, uykum gelirken yine kediyle birlikte yatağa doğru yönlenecekken aklıma gelmişti, acaba kedi, bu ölçüm sonuçlarını etkiler mi diye. Kediyi bir geceliğine odadan dışarı atmaya karar verip uzandığımda hem ben uyuyamadım, hem de kedi kapının dışında oturup ağladı. Bir süre sonra dayanamayıp odaya aldım ama çelik gibi bir irade kullanmam gerekiyordu yorganın altına almamak için kediyi, başımda dikilip "Şş, yorgan... Şş, kime diyorum, panpa, yorganı açsana. Karşim, bir sorun mu var, her gece böyle uyurduk, aloo?" diye patisiyle minik minik dürttü durdu kafamı, saçlarımı falan kemirdi, burnuma burnunu falan değdirdi ama elektrotlara kedinin titreşiminin karışmamasını sağlamam gerekiyordu... Derken sabah telefonun çalar saatiyle uyandığımda kedi bütün sırtını bütün karnıma ve göğsüne çoktan yaslamıştı bile, bütün o kablolara, o vakumlu şeylere kendini dayamış, hırlaya hırlaya uyuyordu, ne zaman ben yorganı kaldırdım da ne zaman o gelip de içeri girdi, hiç hatırlamıyordum. Ayrı uyuyamıyoruz. O ölçüm sonuçlarında da "Sonuçlarda bir gariplik var, siz kediymişsiniz," demediler, aslında ben o sonuçları almaya gitmedim bile. Belki de şu an tıp biliminde bir çığır açtım, ya da belki de kedi kadın olduğum ortaya çıktı ama süperkahramanlar gizli olmalı, kimliğimi gizlemem lazım.

Son olarak bu, "Panpa klavye mi çalsak azcık, açsan mı sen şunu, dur şuna açtırayım bari sevimlilik yapıp," kedisi.

O kadar kedi diyoruz, hiç kedi post'u yok diye aklıma geldi işte. Ha bu arada, kedinin sabit bir adı da yok. Bir yerlerde çok eskiden Yavuz Çetin'in klavyecisinin kedisinin adının Midi olduğunu okumuştum. Bir gün bir kedim olursa ben de Midi koyayım heheh demiştim diye kediyi ilk aldığımda Midi dedim. Sonra kendim bile ısınamadım o isme. Bir arkadaşım, babasının kettle'a kinkıl dediğini anlattığında "Ahah Kinkıl ne ya, oha çok sevimli, kedinin adını koymamış olsaydım Kinkıl koyardım!" demiştim, ikinci adı Kinkıl olsun dedik, kimse Kinkıl diye de seslenmedi, Midi diye de seslenmiyorlar, ben de seslenmiyorum, ben "Kedi," diyorum, yetiyor. Sonra azgınlık dönemleri başladı büyüyünce, henüz tam azgınlık dönemine girmeden önce yaptıkları fiks bir hareket vardır hani, "Bak birkaç gün sonra azacağım, haberin olsun," diye kendilerini durduk yere yere atıp gerinirler, kadınsı hareketler yaparlar (ha bu arada dişi kendisi) döne döne kendilerini temizlerler, bütün bunları yaparken keyifli keyifli sesler çıkarırlar, resmen popo sallayarak yürürler o birkaç gün. Sevgilim bir keresinde kedi o hallere girdiğinde "Ahah Müjde Ar gibi..." demişti, o günden beri kediye bazen Müjde de diyoruz, bir arkadaşım en çok o ismini sevmişti kedinin, o hep Müjde diye çağırıyor. Yani aslında insanlar kendilerince çağırıyorlar benim hayvanımı ama onun pek umrunda olmuyor. Game of Thrones'u izlemeye ben bir dizi takip etme özürlüsü olarak çok geç başlamıştım, daha birkaç hafta oluyor, birikmiş bütün bölümleri iki günde izledim, Jon Snow'un kurdunu ilk gördüğümde "Aaa bembeyaz, bizim kedi gibi..." demiştim, "Bundan sonra kedinin bir adı da Jon Snow'un Kurdu." Dediler ki "O kurdun adı Hayalet," ahah, işin zevkli kısmı o zaten, Hayalet değil, "Jon Snow'un Kurdu." Babamların en son gelişlerinde kedi bir yerden bir yere sıçramaya çalışırken beceriksizlikte son noktayı yakalayıp da havada dengesini kaybedip yere düşerken üç tur takla atınca babam kahkahalarla "Bu kedinin adı Taklacı Güvercin olsun bundan sonra," demişti. Yani kedim isim konusunda ne yazık ki orospu edildi evet. :(

19 Mayıs 2012 Cumartesi

En "Cool" Kitap Karakterleri

Kalemsuare'nin bu yazısında  gelmiş geçmiş en klas 50 kitap, kapaklarıyla listelenmiş. "Aşağıda göreceğiniz kitaplar tüm zamanların en iyi kitapları olmayabilir, hiçbiri herhangi bir anlam da ifade etmeyebilir ama shortlist’e göre bunlar tüm zamanların en “cool” kitapları. Açıkçası biz de bu fikre katılıyoruz. İllaki aralarından okuduklarınız vardır, en olmadığı beyazperdeye uyarlananları bir şekilde izlemişsinizdir. siz de bu klaslık fikrine katılmıyor musunuz? Ayrıca kitap kapakları harika değil mi?" demişler.


Ben de düşündüm de bir kitabın benim için "cool" olması için elbette ki kitabın ana karakterinin "cool" olması gerekiyor. Bu yüzden ben de kendi cool karakterlerimi listeleyeyim dedim. 


Kendi aralarında bir sıralama olmaksızın ilk aklıma gelenler:


* Henri Charriere (Kelebek): Haksız yere ağır müebbet hapis cezasıyla cezalandırılan, işlemediği bir suç için ömrünün sonuna dek kürek cezasına çarptırılan, haksızlık, adaletsizlik yüzünden içinde büyük bir isyan büyüten ve hiçbir şeyi olmadan sürekli olarak hapisten kaçmayı deneyen, bunu başaran, dilini bile bilmediği yerlilerle yaşayan, tekrar tekrar yakalanıp tekrar tekrar firar eden, bu arada yaşama sevincini, özgürlük aşkını hiç yitirmeyen bir karakter. Kelebek dövmesi, edebiyatla ilgisi olmamasına rağmen kurtuluşundan sonra tuttuğu günlüklerle oldukça da güzel bir roman oluşturan Henri Charriere, zaten sadece bir roman karakteri de değil, bildiğin insan. 


* Bunny Munro (Bunny Munro'nun Ölümü): Bu karakterin benim için "cool" olmasındaki en büyük etken elbette ki kitabın yazarının Nick Cave olması ve birinci ağızdan yazılan romanı hep karakter Nick Cave imiş gibi okumuş olmam, inkar etmiyorum. Ama sanırım o da en cool karakterlere kafadan girerdi, dünyanın en ezik, en sıkıcı, en boktan işlerinden birini yapan, başarısız bir evlilik gerçekleştirmiş olup da seksomanyaklığını ailesinden bağımsız bir şekilde fahişelerle bastırmaya çalışan, birtakım üzücü olaylar sonucu oğlu Bunny Jr.'ı da yanına alıp arabasıyla boktan işini yapmaya devam eden, tam bir anti-kahraman, örnek olmayacak bir baba, yine de oğlunun en büyük kahramanı. 


* Holden Caulfield (Çavdar Tarlasında Çocuklar): Dünyanın en "kıyak" delikanlılarından biri Holden. Zenginlerin okuduğu bir yatılı okulda, tüm zengin çocuklarının geri zekalı olduğunu düşünüp de okuldan firar eden, elindeki parayla iki gününü krallar gibi yaşayan, her şey hakkında kendince bir fikir geliştirmiş, espri anlayışı ve dünya görüşü olan, özgürlüğüne düşkün, kızkardeşine iyi bir ağabey olmak dışında önemsediği hiçbir şey olmayan, korkusuz olan ama aptallık derecesinde cesur da olmayan, ahah belki de en rock 'n roll karakterlerden biri. 


* Dracula (Dracula): Bram Stoker'ın ölümsüz karakteri. Ölümsüz derken... Ehe. Eskiden vampirlerin genç oğlanlar olmadığı dönemler, güzel dönemlermiş. Kibar, gotik, ölümsüzlüğün ve aşkın acısını çekiyor ama bunlarla baş etme yöntemi de korkutucu, ürpertici, etkileyici, eh koca Dracula zaten.


* Pan (Parfümün Dansı): Kudra ve Alobar da oldukça cool karakterler evet, ama Pan'ın bir flüt, bütün nymphleri ve sadece doğaya ihtiyacı olması, başka hiçbir şeye ihtiyacı olmadan mutluluk, zevk ve eğlence içinde yaşaması onu da cool karakterlerden biri yapıyor, tek kötü yanı kötü kokuyor olması. Pan da sadece bir kitap karakteri değil bir tanrı zaten, kullandığımız "panik" kelimesinin kaynağı olan tanrı. İnsanları doğada tek başlarına yakalayıp flüdüyle karşılarına çıktığı zaman nedeni belirsiz bir heyecana, ürpertiye, kaçma güdüsüyle birlikte orda kalıp olacakları merak etme duygusuna yol açıyor ve panik adını verdiğimiz duygu mitolojiye göre böyle ortaya çıkıyor. (...dedi panik bozukluğu tedavisi gören genç kadın.)


* Robinson Crusoe (Robinson Crusoe): Benim sanırım tek başına hayata karşı gelen karakterlere karşı bir ilgim varmış. Ama hani ıssız bir adaya düşsek yanımıza alacağımız üç şey klişesiyle karşılaşmamış insanlar değiliz, hayatımız boyunca hep yalnızlıkla, imkansızlıkla ilgili meraklar yaşadık, yaşamadık diyemeyiz. Bu yüzden bütün imkansızlıklarını ve bütün yalnızlığını kullanıp da büyük bir felaketi delirmeden, kendi yaşam alanını oluşturarak atlatan bir karakteri de en cool karakterler listeme alabilirim. Sen git tüm soyluluğunla, tüm Biritişliğinle yerliler gibi yaşa ve bunun altından kalk. Roman da muazzam, karakter de...


* Death ve Dream Endless (Sandman): Çizgi roman karakterleri de sayılabilmeli. Tüm Endless ailesi zaten cool karakterlerken benim özel olarak sevdiğim üç karakter Dream, Death ve Delirium. İkisinin de cool olmasında, hayalgücümüzün yanısıra görsel olarak da nasıl da harikulade tasvir edildiği rol oynuyor evet, Dream tüm o dağınık saçları ve heybetli, kasvetli halleriyle, Death ise ufak tefek, ince yapılı, çelimsiz bir genç kadınken ölüm meleği rolü üstlenmesiyle, o botları ve o kolyesiyle, zaten cool. 


* Selim Işık (Tutunamayanlar): Cool bir karakter olmanın yanından bile geçmeyen Selim Işık, gözümde en cool kitap kahramanlarından biridir. Tüm naifliği, tüm kırılganlığıyla birlikte geliştirdiği görünmez duvarları, Günseli'ye aşık olma şekli, yazmaya, edebiyata tutkusu, devamlı kendini geliştirmeye ve aşmaya çalışması, tüm yapamayışları ve hayal kırıklıklarıyla, tüm insan sevgisi ve insan korkusuyla, yaşıtları kendi evini, ailesini kurarken annesinin evinde bir odada yaşıyor olmasıyla birlikte içindeki o güzel insan benim gözümde inanılmaz cool'dur, hayatımda da böyle insanları daha çok seviyor olmamdan kaynaklanıyor herhalde. 


* Nick (Bilumum Hemingway öyküsünün karakteri): Hemingway kısa öykülerindeki çoğu karaktere Nick adını veriyor, kedisinin adı da Nick. Çoğu öyküsünde aynı karakteri anlattığını düşünürüm bu yüzden, elbette ki öyle değildir, öyleyse de bununla ilgili bir bilgim yok ama genç Nick'in alkole olan merakı, yazmaya olan merakı, çalkantılı ve zor aşkları, basit zevkleri, günlük hayattaki sert adam duruşu, ahbaplarıyla olan ilişkileri olsun, Hemingway öykülerinin karakterleri her zaman çok karizmatik adamlar.


* C. (Aylak Adam): C. de aslında ilginç bir karakter. Kendisini sevip sevmediğimden emin değilim ama Yusuf Atılgan'ın C.'ye verdiği kişilik kesinlikle çok ilginç ve çok karizmatik. Paranın kendisi için hiç önemi yok ama çok zengin, aşkla ilgili pek kafa yorduğu söylenemez ama aşık olduğunda güzel aşık oluyor, evlilikle ilgili düşünceleri "İleride kocan seni aldatsın, çocukların kuşpalazı olsun diye mi evlenmek istiyorsun?" diyebilecek kadar çağına göre aykırı, maddiyatla ilgili düşünceleri de bir kitabın arasına elindeki tüm nakit parayı koyup da kitabı rastgele kitaplığa bırakacak kadar aykırı, "Umarım hangi kitabın arasına bıraktığımı unuturum ya da ben evde yokken param çalınır da aklımı kurcalamaz..." Kesinlikle farklı ve karizmatik bir karakter olduğu yadsınamaz. 


* Roquentin (Bulantı): Varoluşunu sorgulayan her karakter gibi Roquentin de en karizmatik karakterler arasında yer alıyor elbette, bir lokantada yemek yerken içeri giren genç çiftten elinde tuttuğu bir çakıl taşına dek, hatta masaya öylesine bıraktığı eline kadar her şeyin, üzerine düşünmeye başladığınız zaman ayrı bir anlamı, ayrı bir yanı olduğunu keşfediyor, bütün bunları hayatın doğal akışıyla beraber yapıyor, işine gücüne devam ederken, uzatmalı sevgilisi Anny'le buluşacakken, hayat devam ederken gündelik hayatına felsefeyi yediriyor ve hayatın bulantısına yakalanıyor. Kafası çalışan karakterler de dış görünüşü ve hayata karşı tek başlarına duruşları cool olan karakterler kadar cool benim için.


* Feride (Çalıkuşu): Gerçekten. Siz hangi dönemde okudunuz bilmiyorum ama hayatındaki tek gerçeklik aşk olmayan, kendini bir şeylere adayabilen, kendi kendine yetebildiği gibi başkalarına da yardımcı olmaya çalışan, birtakım idealleri olan ve yine de içindeki aşkı koruyabilen bu kadın karakter benim ortaokul yıllarımda kahramanımdı. Belki de bu yüzden şimdi bile hayatındaki tek gerçeklik aşk olan kadın karakterlere ne romanlarda ne de filmlerde zerre kadar sempati duymuyorumdur. Hayat var, yoksulluk var, sefillik var, rutubetten akan duvarlar var, karanlık, korkutucu insanlar ve yerler var, bunun yanında her çocuğun içinde bir güzellik var, karakterin içinde de neşe var, oldukça karizmatik ve neşeli yahu, elbette ki en cool roman karakterlerinden biri, ağaca çıkan bir genç kız bir kere, eteklerim kirlenmesin diye yerlere oturmayan hanım hanımcık kızlardan değil. 


* Zeze (Şeker Portakalı, Güneşi Uyandıralım, Delifişek): Geçenlerde izlediğim bir filmde (C.R.A.Z.Y.) asi ya da çılgın bir karakterin çocukluğunu da gördüğümüzde daha da sevdiğimizi düşünüyordum, herhangi bir eserde karşımıza birden bire çıkarılan asi bir karakterdense çocukluğunu da bize ufak ufak göstermeliler sanki diye geçirmiştim içimden. Bu listeyi yaparken de Zeze aklıma geldi. Delifişek'teki hali, sanırım en karizmatik kitap karakterlerinden biriydi ki çocukluğunu da önceki kitaplarda okuduğumuz için hele, o haline ayrı bir sempati ve hayranlıkla bakabiliyorum. Büyüyüp yakışıklı bir delikanlı olup güzel bir genç kıza aşık olduğunda bir yandan yüzme antrenmanlarına devam ediyor, bir yandan çalışıyor, bir yandan babasının hastalığıyla yüzleşiyor, bir yandan da aşık olduğu kızla görüşüyordu ve onun kadar heyecan duyuyordum okurken, okuduğum yıllarda (sanırım yine ortaokul yılları olsa gerek) gözümde çok karizmatikti Delifişek Zeze'si. 


* Kalem Şakir (Hababam Sınıfı): Hababam Sınıfı filmlerinde Kalem Şakir yok, sadece romanında ve oyunlarında var, ben okurken nedense Kalem Şakir'i Tarık Akan'ın görüntüsüyle hayal ederdim, ahah bana ondan cool gelmişse tabii... Ama şaka bir yana, Kalem Şakir'i aklımda ölümsüz kılan, bir müfettiş geleceği zaman herkesin kolalı gömlek giymesi gerektiğinde ama fakir öğrencilerin hiçbirinde kolalayacak, yıpranmamış, yakalı bir gömlek ve kola bulunmadığı için Şakir'in bembeyaz ve kalın bir kartona gömlek çizip cekedinin içine yerleştirmesiydi, Şakir böyle işlerde pek yetenekliydi ve sınıfta en çok aklı çalışan, en kibar konuşan ve en eğlenceli karakterlerden biriydi, lakabı da çok güzel resim yaptığı için Kalem Şakir'di, Hababam Sınıfı'nın en entelektüel karakterlerindendi. Hababam Sınıfı da en sevdiğim romanlardandır zaten, oyun okumayı da pek sevmem, okuduğum sayılı oyunların içinde Hababam Sınıfı oyunlarının hepsi de bulunur, ayrı ayrı pek çok fırlama öğrenci karakteri benim için yeterince karizmatik olsa da en coollarının içinde Kalem Şakir kesinlikle vardır.




Daha düşünsem ne karakterler, ne romanlar, ne yazarlar bulup da bu listeye neler neler katacağım kimbilir ama şimdilik bunlar da benim en cool karakterlerim. İçlerinden bazıları hiç de cool değil, başarısız, ezik karakterler belki de ama bence hepsi de çok karizmatik. 

5 Mayıs 2012 Cumartesi

"Sakallı"

Dün, dört saatlik bir uykuyla son vizemden çıkmış, yorgunluğuma, baş ağrıma inat, Bornova - Buca otobüsüne binmiştim. Otobüse binmeden önce de bir Uykusuz dergisi almıştım ki yolda sızmadan önce eğlenceli bir şeyler okuyayım... Okul durağından binmeyip oturarak gidebilmek için bir durak geriye yürüdüm, otobüse binip en arkadaki koltuklardan birine oturdum, okul durağından da gürültülü bir öğrenci grubu otobüs güruhuna dahil olup benim etrafımdaki koltuklara oturdular.

Tabii ben artık onlara göre yaşlı olduğum için "Gençler işte..." tavrıyla dergime eğildim, onların kendi aralarında yüksek sesle konuşmaları, yanımda oturanın arada bir dergime bakıp okuduğu karikatürlere gülmesi falan tam sinirimi bozacaktı ki, Makul Koca Memo köşesine geldim.

4 Mayıs 2012 tarihli dergideki bu köşeyi eğer okuduysanız, uzun uzun anlatmama gerek olmayacak ama okumayanlar için, Memo Tembelçizer'in on yılı aşkın süredir beslediği kediyi nasıl kaybettiğini, kediyi yanına aldığı andan itibaren kedinin bakış açısından anlatışıyla karşılaşıyordunuz köşede diye özetleyebilirim. "Sakallı'yı ilk gördüğümde, yaşlı kadının verdiği yiyecekleri yiyordum..." diye başlıyor hikaye. Siyah kedi Zeytin'in gözünden bir kedi - sahip ilişkisi.

Ve kedinin ölümüne yaklaştığımız son üç - dört kareye geldiğimde zaten zor tuttuğum gözyaşlarım dergiye damlamaya başlamıştı. Kendi kedimi düşündüm, sadece üç yıldır benimleydi, on küsür yılı hayal ettim, ne kadar alışabileceğimi düşündüm, şimdi bile vücudumun bir parçası haline geldi, uyurken üzerimde, otururken dizimde, kitap okurken kolumda, ağlarken mırlaya mırlaya yüzümü kokluyor, acıktığında ufak ufak bacağımı ısırıyor, benden önce kalktığında yüzüme dokunuyor, bazen üzerimde uyurken, uykumda döndüğüm zaman üzerimden kayıp yere düşüyor ve "Hay allah ya, manyak mıdır nedir, dikkat etsene be kadın..." diye söylenerek tekrar üzerime çıkıp yerleşiyor, yanlışlıkla kuyruğuna falan bastığımda sanki beni anlayabilecekmiş gibi defalarca özür diliyorum bazen... Kediyi sevgilimle birlikte edinmiştik, tabii ki daha çok benimle kaldı ama onlar da birlikte kaldılar epey, kediler insanları tanımaz, köpekler gibi sahiplerini bilmezler diye düşünülür ya, benim kedim, sevgilimi de tanıyor, uzun süre görmediğinde unutmuyor, aksine özlemiş gibi kucağına çıkıp kokusunu falan bırakmak için dönüp duruyor, pantolonunu kokluyor uzun uzun kokusunu hatırlamak istermiş gibi. Yavrum ya... Veterinere götürdüğüm her seferi, üç yılda iki defa tekrarlanan evden kaçış maceralarını düşündüm son üç kareyi okurken. Sonra köşe bitti, dergiyi kapatıp camdan dışarı bakarak ağlamamı otobüsteki insanlardan gizlemeye çalışıyordum, tam "Bari şimdi burda ağlama krizi bastırmasa, hıçkırmaya falan başlamasam, kendimi tutabilsem, sadece böyle gözyaşı döksem de daha şiddetli ağlamasam, allahım her şeyin kötü gittiği dönemler geride kaldı, lütfen, bak, her şey iyi, hayır, sanırım ağlayacağım, nefes alışverişim yine düzensizleşiyor, sanırım birazdan hıçkırarak ağlamaya başlayacağım..." diye düşünmeye başladığımda, yanımdaki eleman "Pardon, rahatsız ediyorum, bu Uykusuz'du değil mi, Penguen değil?" diye sordu. Hemen kendimi toparlayıp "Ehe evet?" dedim, çocukcağız "Elimden daha fazlası gelmez ama dikkatini bu kadarcık dağıtabilirim sanırım," bakışıyla "Hmm, güzelmiş ya, hep karıştırırım Uykusuz'la Penguen'i, Uykusuz'sa ben de bundan alayım bugün, bugün mü çıkıyor bu?" diye sorup anlayışlı anlayışlı gülümsedi, ben de gözlerimi silip "Bugün çıkıyor evet," dedim, çocuk "O son okuduğunuz hikaye de güzelmiş gerçekten..." dedi, gülümsedim, dergimi tekrar açıp başka bir şeyler okumaya başladım, ağlama krizi tutmadı.

Sonra Bornova'da sevgilim ve arkadaşlarımızla buluştuk. Sevgilime gözlerimin yandığını söylüyordum, uykusuzluktan sanarak, Alsancak'a gitmeye karar verip dolmuşa bindiğimizde tekrar çantamdan dergiyi çıkardığımda gözlerimin neden yandığını hatırladım, kendim başka bir sayfa okuyacakken ona da "Baksana, bu sayfa yüzünden yolda ağladım otobüste ben ya..." diye o köşeyi uzattım. "Yahu, ota boka ağlıyorsun be sen de yine aaa..." diye gülümseyip elimden dergi sayfasını aldı. On beş dakika sonra gözlerini siliyordu, elimi tutup sıktı, "Kediye ıslak mama alalım eve dönerken, güzelmiş köşe..." dedi. Ben de ağladım yine, ne yapayım.

Ah be ya, ah be ya...

Memo Tembelçizer'in üzüntüsünü paylaştık tüm Uykusuz okurları olarak bu hafta, hatta bir kedi tarafından sahiplenilen bütün sakallılar ve saçlılar olarak biz daha da fazlasıyla paylaştık...

:(

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)