24 Eylül 2012 Pazartesi

Sardunya


SARDUNYA

Uyandığım bu gün, pek çok insanın dünyanın sonuna geldiğimize inandığı gün. Yani 21 Aralık 2012. Eğer gerçekten dünyanın sonuna gelmiş olsaydık sabah cep telefonumun alarmıyla uyanabileceğimi sanmıyorum. Yok eğer gerçekten dünyanın sonuna gelmişsek bu son günde bile erkenden kalkıp da işe geldiğim için şu dünyanın sonunu getiren her kimse ona söyleyecek birkaç şeyim var.
Ofiste herkes heyecanla henüz bir şey olmadığını, bir şey olacaksa hangi saatte olabileceğini konuşuyor, devamlı sigara molasına çıkıp da balkondan uzun uzun gökyüzüne bakanlar var, bilgisayar başında “Dünyanın Sonu: 21 Aralık!” başlıklı yazıları okuyanlar var, hiçbir şey olmadığı halde sinirleri bozulup da ailesini, yakınlarını arayıp iyi olup olmadıklarını kontrol edenler var ve bir Cuma günü, iş yapmak istemiyorsanız, ofiste bugün dünyanın sonunun geleceğini söylemeniz yeterliymiş!
Bana gelince, bu zırvalıkların hiçbirine inanmıyorum ve insanların toplu psikozuna dahil olmamaya çalışıyorum. Ancak ister istemez kulak kabarttığım kadarıyla, söylentiler gerçekleşirse bugün bu ofisten çıkamayacağımızı anladım. Ah ne gam, dünya, biz mesai saatindeyken yok olacakmış... Daha kötüsü olamazdı doğrusu.
***
Saat 15:30 itibariyle havanın olağandan biraz daha erken kararmaya başladığını inkar edemem. Sürekli balkona çıkıp havayı kontrol eden kızcağız, artık balkona çıkmaktan korkuyor. Çok fazla kahve içtiği için elleri ve dizleri titreyen bir adam, sandalyesine yapışmış ve korku dolu gözlerle bilgisayar ekranını tarıyor ama okuduklarını anladığından emin değilim. Şimdi ne olacak diye ben de merak ediyorum, dünyanın sonu dedikleri şey gerçek mi, böyle bir şey olabilir mi, aklım almıyor.
                                                                  ***
“Sardunyalarım... Sardunyalarıma kim su verecek?”
Hıçkırıklarla tekrarlanan bu cümleyle uyandım ama gözümü açtığımda, gözümü açmasam da bir şey fark etmeyeceğini anladım.
“Sus be kadın! Bize ne senin sardalyalarından!”
Demek ki benim dışımda iki kişi daha burada. Ama ne burasının neresi olduğunu ne de bu insanların kim olduklarını bilmiyorum. Üstelik içimizden biri, sardalyalara su verilmesini mantıklı bulan biri. Diğeri ise hep filmlerde izlediğimiz, kitaplarda okuduğumuz şu post-apokaliptik dünyada kendine üzülecek şey olarak sardunyalarını seçen biri... Ben de resmen hala ortamın “havasına giremeyen” bir zavallıyım. Ağlayan kadına, olayın ilk şokunu atlatamadığını, sakin olması gerektiğini söylüyordum ki Sardalya Adam sözümü kesip “Şok mu? Olayın şoku mu? Dostum, en az üç gündür bu kadın uyanık ve en az üç gündür ağlıyor,” dedi. Ve ekledi: “Adım Stephen, kadının adı Ursula. Sen de iki gündür sayıklıyordun, kendine gelmeye çalıştın durdun ama ancak uyanabildin.”
“Öyle mi? Adım Terry. En son hatırladığım, ofiste olduğumuz, tüm ofis, sebepsiz yere erken kararan hava yüzünden gergindi, sonra ne olduysa bu karanlık yerde uyandım.”
“Dünyanın sonu geldi diyorlardı, diye diye getirdiler işte. Güneş artık doğmuyor ve kendimi sizinle birlikte burada buldum bulalı ne açlık hissediyorum ne de boşaltım ihtiyacı. Tek bildiğim, ikinizden erken uyandığım ve kendime kör topal bir saat uydurduğum. Bu saate göre yaklaşık dört gündür uyanığım. Güneş hiç doğmadı ve nerede olduğumuzu bilmiyorum.”
Sardunya Kadın, yani Ursula içini çeke çeke bizi dinliyordu. Stephen’ın söyledikleri hoş şeyler değildi. Eğer aklımı yitirmediysem, bu iki insanla birlikte yeni bir evrende sağ kalan son canlılar olabilirdik ki aynı dili konuşan üç insanın kıyamet sonrası sağ kalabilen üç insan olması için şansımızın epey yaver gitmiş olduğu aşikardı. Ayrıca kıyamet sonrası nevrotik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren Ursula ile herhangi birimiz de sağ kalsak yeterdi, şimdi işin yoksa insanoğlu neslinin devamı için bu sinirli adamla kavga et de yenen Ursula’yla birlikte olsun, sardunyaları hakkında endişelenme geni taşıyan çocukları olsun, belki çocuğa Sardunya adını bile verebiliriz.
Ben bunları düşünürken etraf bir anda, hiç ama hiç abartmıyorum ki ilahi bir güç tarafından bir florasan yakılmışçasına aydınlandı. Sevgili dostumuz Stephen, ışıktan kamaşan gözlerimin gördüğü ilk görüntüydü. Orta yaşlarında, saçları biraz uzun, kot pantolonu, oduncu gömleği ve botlarıyla ihtiyar bir delikanlıya benziyordu. Gözlerimi biraz sola kaydırdığımda otuzlu yaşlarında, kısacık saçlı, kırılgan görünüşlü, büyük gözlü ve koyu yeşil, uzun, kolsuz elbisesinin içinde oldukça duru görünen bir kadın gördüm. İçimden “Bak sen şu Sardunya Kadın’a...” diye geçirirken gözlerim beynime panik içinde olmam gerektiğini söyleyen alarm işaretleri göndermeye başladı.
Her yer açık maviydi ve içinde bulunduğumuz odanın üç kapısı vardı. Her yerin aynı renk olması derinlik duygumuzu kaybettirmişti ve dahası burası hiç de “açık maviye boyanmış” gibi durmuyordu. Burası sanki açık mavi diye bir renk bilinmeden önce bile bu renkti, sanki dünya varolduğundan beri burası bu göksel renkteydi. Ama bundan daha rahatsız edici olansa üç kapının üzerinde Ursula, Terry ve Stephen yazmasıydı.
Ursula, etrafını görebilmeye başladığından beri ağlamıyordu. Kısık bir sesle “Kapılardan içeri mi girmemiz gerekiyor?” diye sordu, cevabını bildiği soruları soran insanların kullandığına benzer bir ses tonuyla. Stephen “Aramıza hoşgeldin bebek, tahmin ettiğimden daha hoş görünüyormuşsun, Terry, dostum, sen de bayağı resmi biriymişsin. Pfft, kim kıyamet koptuktan sonra kravat takmaya devam eder ki?” diyerek yerinde doğruldu, dizlerinin üzerinde yaylanıp kollarını arkasında birleştirerek gerindi ve “Aslala bislas!” diyerek bir sıçrayışta kendi isminin yazdığı kapıyı açıp kapıdan dışarı çıktı ve usulca kapıyı ardından kapattı. Ursula sinirleri bozulmuş gibi gülerek “Ucuz aksiyon filmlerinden fırlamış gibiydi, hem o sözün aslının ‘aslala bislas’ olduğunu sanmıyorum. Pekala Terry, sanırım ben de  ismimin yazdığı kapıdan çıkacağım. Bu odada bulunmak beni çok rahatsız ediyor,” dedi ve usulca doğrulup küçük adımlarla kendi kapısının önüne gitti. Bana sevimlice gülümsedi ve kapıdan çıktı gitti. Onu izlemek hoşuma gitmişti ve içimde bu odadan bir an önce çıkma isteğini yeniden duyana dek arkasından baktım.
Ayağa kalkıp kendi kapıma yürüyeceğim yerde Ursula’nın kapısına gittim. Kıyamet sonrası tanışmamız büyük şanssızlıktı. Daha önce tanışsak muhtemelen ona aşık olurdum. Kıyametten sonra onun sardunyalarını bile sulardım doğrusu! İçimden gelen isteğe karşı koyamayıp üzerinde Ursula yazan kapıyı açmamla birlikte sanki hiç dahil olmadığım bir dünyayı seyretmeye başlamış gibiydim. Kapı, olan biteni görmemi sağlayan bir monitör işlevi görüyordu sanki ve sanki ben televizyon izler gibi Ursula’nın dünyasını izliyordum. Çok uzakta, bir kürsüde, büyük bir kalabalığa konuşuyordu. Kapının bana sağladığı kadrajla karanlık ve çorak bir alanda toplandıklarını görebiliyordum. Ursula’nın gözlerinde muzaffer bir ışık vardı. Sanki daha beş dakika önce sardunyaları için ağlayan kadın o değilmiş gibiydi. Bir ara bana doğru baktıysa da anladığım kadarıyla bu kapı, onun tarafından görülebilecek gibi değildi. Belki de onun tarafında, bu kapıyla ve bu göksel odayla ilgili hiçbir anı da yoktu. Şundan emindim ki orası artık sadece Ursula’nın dünyasıydı.
Yaşadığım coşku yüzünden gözlerim yaşardı ve kapıyı kapattıktan sonra Stephen’ın kapısına yöneldim. Kapıyı açtığım gibi kısa bir çığlık atıp çarparak kapatmam bir oldu. O şey, nasıl anlatabilirim bilmiyorum ama, resmen onun kapısı, uzayda, şey, uzay da diyemem, boşlukta süzülen, çok dokunaçlı, yapış yapış, uzaydan gelmiş bir canavar gibi bir şeyi gösteriyordu. Stephen onu eğitir gibi ona komutlar veriyordu, bu görüntüye bakmak, bu kapıyı açmak başımı ağrıttı. Kendimi nasıl hissedeceğimi bilmiyorum.
Kendi kapımla yüzleşmemin zamanı geldi. Ursula’nın kapısıyla Stephen’ın kapısının ortak tek bir yönü vardı. İki kapının da ardındaki dünyalar, artık bu bildiğimiz dünyayla hiç alakası olmayan dünyalardı.
Kapımı açıp karşımda simsiyah bir boşluk görünce, “Bu hiç de komik bir şaka değil!” dedim. Düşünsenize sabah yedide kalkıp işe gidiyorum ve kıyamet kopuyor. Bana düşen post-apokaliptik dünyada ise bırakın devrim liderliğini, dandik bir uzay canavarı bile yok! Eh, ne yapalım, başa gelen çekilir diye  yapacak daha mantıklı bir şey bulamayıp kendimi kapıdan aşağı attığımda, aşağıda süzülen, disk şeklinde bir dünyaya doğru çekildiğimi gördüm. Anlatsam inanmazsınız ama bu dünya tepsi şeklinde, bir kaplumbağanın sırtındaki filler tarafından taşınıyor! Nasıl olabilir?!

“Ne yapıyorsun Sevil?” dedi Onur.
“Hiç, bir öykü yazıyorum,” dedim ve ekledim:
“21 Aralık’ta dünyanın sonunun geldiği, post-apokaliptik bir güldürü.”
“21 Aralık tam bir safsata.”
“Peki ya 21 Aralık’ta gerçekten dünyanın sonu gelirse ve yalnızca başka dünyaları hayal etmiş insanlar sağ kalırlarsa? Düşünsene, sadece başka dünyaların olabileceğini hayal eden ve bunu yazan insanlar kendi hayallerinde yaşarlar da hiç hayal kurmamış insanlar bu dünya son bulduğunda bildikleri dünyayla birlikte can verirlerse?” dedim ve içimden geçirdim: “Daha çok dünya hayal etmeliyim.”


Sevil Bayrak,
24 Eylül 2012, Bornova




22 Eylül 2012 Cumartesi

"...A Merman I Should Turn To Be"


Efsaneler her daim güzeldir. Deniz kızı efsaneleri de en güzel efsanelerdendir, bilinmeyene duyulan merak ve bilinmeyenden doğan korku yerine bu mitte, bilinmeyene doğan hayranlık, bilinmeyen şeyin güzelliği ön plandadır, gerçi denizcileri sesleriyle kendilerine doğru çağırıp onların kaybolmalarını, kayalıklara vurmalarını sağlayıp da onların etleriyle beslenen sirenleri bunların dışında tutuyoruz.

DENİZCİLERİN KORKULU RÜYASI, SİRENLER


Resimdeki, çift kuyruklu bir deniz kızı, yani bir siren. Sirenler, Yunan mitolojisinde geçiyor, denizcilerin yolunu saptıran, kötü kalpli, et yiyen deniz kızları, sirenler. Homeros, topraklarımızda efsanelerin şiirlerini yazarken sirenleri de atlamamış, onlardan da bahsetmişti, bir söylentiye göre, adını fok balıklarından alan Foça, sirenlerin de anavatanıydı. Ancak, her efsanenin yanlış algılanan bir görüntü ya da bir sesten doğduğunu bildiğimiz için belki de fok balıklarının siren olarak anlatılmış olabileceğini, uzun süre karayı görmemiş ve akıl sağlıklarını az buçuk yitirmiş olan denizcilerin kendilerine korkulacak bir şeyler yaratmış olabileceklerini, hatta yine uzun süre bir kadın görmemiş olan zavallı denizcilerin fok balıklarını kadın formunda algılamış olabileceklerini de göz önünde bulundurmamız gerekir.

Uzak akrabalarımdan birinin ismi de Siren (ilginç bir anektod olarak not düşmek gerekir ki kendisi Foça'da doğup büyümüş, acaba?!) ve Siren ismi Türkçe'de bir kadın ismi olarak kullanılıyor. Ambulans sireni, araba sireni diye çocukluğu boyunca dalga geçilen bu akrabamın ismi için ben de anneme "Neden onun adı Siren? Neden ona siren demişler?" diye sorduğumda, "Siren aslında deniz kızı demektir, araba, ambulans sirenlerinin adı da bu sirenlerden gelir, sirenler çok tiz bir ses çıkaran deniz kızlarıdır, denizcileri yoldan çıkardıkları ve onları seslerine doğru çağırıp gemilerini, sandallarını kayalıklara çarptırıp batırdıktan sonra onları yerlermiş, eskiden buna inanılırmış, bu sirenler çok güzel olurlarmış, sesleri de başta çok güzel olurmuş, öyle ki denizciler karaya dönerken duydukları bu sese aşık olurlarmış, sirenler şarkı söyledikçe şarkının devamını duymak isterler, sese kapılır giderlermiş. Ama eğer bir denizci, daha önce sirenler üzerine uyarıldıysa bu sesi duyduğunda yoluna devam edermiş ve siren de onu karaya oturtamayınca sinirlenirmiş, böylece başta denizcinin kulağına çok güzel gelen o tiz sesi, istediğini alamayınca çirkin, cırtlak çığlıklara dönüşürmüş. Bir de sirenlerin görünüşleri de çok güzel olurmuş, kuyruklarını göstermedikleri sürece denizciler onların çok güzel kadınlar olduğunu düşünürler, hiç tereddüt etmeden onlara şarkı söyleyen bu gizemli kadınları daha yakından görmeye giderlermiş..." diye anlatmıştı.

Sirenlerin, diğer efsanelerdeki deniz kızlarının aksine ikiye ayrılmış kuyrukları vardır. Kimi mitlerde bu kuyruk üst baldırlardan itibaren ikiye ayrılır, kimi mitlerde normal insan bacağı gibi olan bacakları, dizlerden itibaren kuyruğa dönüşür, kimi mitlerde ise sadece ayaklarının yerinde küçük kuyruklar vardır. 

Savatage'ın Sirens şarkısı da sirenlerin denizciler üzerindeki vahşetini anlatırken bu kadar korkulduğu halde görüldüğü, duyulduğu anda yüksek ihtimalle peşinden gidilecek kadar güzel betimlenen sirenler, deniz kızı mitinin en iyi görünümlü örneklerindendir.

BİR JAPON EFSANESİ: NİNGEN


Aslında Japonların deniz kızı mitine bakışlarıyla ningen mitini ayrı ayrı anlatacaktım ama ilk olarak ningen'den bahsetmek istedim. Ningen, az buçuk anime izliyorsanız, aşina olduğunuz kelimelerden olacaktır çünkü ningen, insan anlamına gelir, Japonlar neden korkacakları bir varlığa insan ismini koyarlar anlamak güç, başlıbaşına Japonları anlamak güç...

Japonlar, deniz yaratıklarına ciddi ciddi inanırlar, şöyle heykelleri var mesela: 


Az sonra değineceğim Mısır efsanelerinde de, inanışlarında da olduğu gibi Japonlar da deniz insanlarıyla kara insanlarının eskiden birlikte yaşadıklarına ama sonra deniz insanlarının, kara insanlarına küsüp kendilerini gizlediklerine, denizlerin derinliklerine çekildiklerine inanırlar. Hatta kimi müzelerinde deniz insanı mumyası olduğuna inandıkları birtakım "şeyler" sergilerler (soldaki, sergiledikleri kuyruklu mumya, sağdaki de Japonların deniz insanı tasviri): 


Ancak ningen, deniz kızı efsanelerinden doğmuş ve onlardan ayrılmış bir efsanedir. Bir kere, klasik deniz kızı mitlerinden farklı olarak üst kısmı insan, alt kısmı balık şeklinde değildir, büyük, dev bir yaratıktır ve kolları ile bacaklarıyla birlikte görüntüsü insanı andıran beyaz bir canlıdır. Japon denizcilerinin hatrı sayılır bir kısmı açıklarda ningen'le karşılaştıklarını, 'ningen'in bir süre onlarla birlikte yüzüp derinliklere döndüğünü anlatırlar, kimi denizcilerin beyanlarına göreyse 'ningen'in insan gibi iki bacağı yerine tek ve kalın bir kuyruğu vardır. Ben de bu yüzden ningen'i de deniz kızı efsaneleri arasında anlatıyorum.

İşin ilginci, belki de şu Discovery News'in deniz kızı belgeselinde sunduğu duvar resimleri ve sözde fosillerden sonra, en elle tutulur deniz kızı delilleri, 'ningen'le ilgilidir çünkü gerçekten Japonya açıklarında Google Maps'in uydu görüntülerinde anlatıldığı gibi büyük, iki kollu ve uzun bir yaratık görüntülenmiştir:


Hatta Youtube'ta iki tane de denizaltı kaydı var ningen ile ilgili ama nasıl elde edilmiş olduklarını ve doğruluklarını bilemem, yine uzun süredir kara görmemiş denizcilerin gördükleri vatoz balıklarını, uzun, beyaz balıkları ve hatta büyük dalgaları ningen gördüklerine kanıt delalet edeceklerine de şüphemiz yok ama bu da deniz kızı mitleri arasında yerini almıştır.

ORTA DOĞUDA DENİZ KIZI EFSANELERİ

Bana göre bizim kültürümüzdeki deniz kızı efsanesi, sirenlerdir ama doğu taraflarında, bizim topraklarımız gibi denize tam anlamıyla "doymuş" olmasalar da deniz kızlarına inananlar da olmuştur.


Ve bu efsanelerde de deniz insanları her cinsiyette olurlar, Arap kültürüne yakın olarak deniz altı krallıkları da aynı Arap krallıkları gibidir ve insanlarla deniz insanları arasında görünüşte bir fark yoktur, deniz insanları sadece deniz altında yaşarlar, aramızdaki tek fark budur, hatta normal insanlarla çiftleşebilirler ve deniz insanlarından doğan çocuklar da deniz insanı olurlar. 

GENELGEÇER "DENİZ KIZI" MİTİ VE ANDERSEN

Yukarıda değindiğim mitler, genelgeçer deniz kızı mitinden, kültür olarak farklı oldukları için ayrı ayrı ele alınması gereken mitlerdi. Yaşamını denizden kazanan ve denizle haşırneşir bir halkın, denizcileri uyanık tutmak için ortaya çıkardığı bir korku söylentisi olan sirenler, kendilerine her daim korkacak doğaüstü bir şeyler arayan, anlamakta zorlandığımız Japonların 'ningen'i ve büyülü masallar anlatmaktan hoşlanan Ortadoğu halkının deniz insanları, deniz kızı mitine en ilginç yaklaşan kültürlerin eserleridir.

Genelgeçer bir deniz kızı miti de vardır, hatta kimi komplo teorisyenlerine göre (ki Mısır'da bulunan duvar resimlerinin anlattığı hikayeyi de anlatacağım, komplo teorisyenleri kendilerine destek bulmakta bu resimler sayesinde zorlanmıyorlar...) deniz insanları gerçekten yaşamışlardır. Bu mitten doğan en bilindik ve en güzel hikaye de Hans Andersen'in daha sonra sinemaya da Disney tarafından animasyon olarak aktarılan Küçük Deniz Kızı hikayesidir.

Hikayeyi bilmeyenler için kısa bir özet geçeceğim, genel inanışın deniz kızı anlayışı da bu hikayedeki deniz kızıyla birebir örtüşür:



Küçük Deniz Kızı diye anılan deniz kızı (ki Disney versiyonunda ismi Ariel, Ariel demek daha kolay geldi), deniz altında büyük bir krallığın içinde yaşar, Ariel'in babası, krallığın lideridir ve Ariel kız kardeşleriyle birlikte zenginliğin, deniz altının, oyunların, masalların tadını çıkarmaktansa hiç bastıramadığı kara merakıyla deniz altında mutlu değildir. 15 yaşına geldiğinde, karayı görebilecek olan Ariel, 15. doğum gününü sabırsızlıkla bekler. Doğum günü gelip çattığında karaya çıkmak üzere harıl harıl süslenir. (Hatta bu masaldan aklımda en çok kalan şey, bu kısımda Ariel'in saçlarını tarayan büyükannesinin, saçlarını biraz çekiştirip Ariel'in canını acıtması, Ariel'in bundan sızlanması üzerine de büyükannenin "Güzellik hiçbir zaman kolay ve acısız değildir," demesiydi.) Tüm merakı, heyecanı ve güzelliğiyle yukarı çıkan Ariel, tam o sırada o civarda bulunan bir gemiden denize düşen bir insanı kurtarır ve bu insana aşık olur. Bunun üzerine hayatı, tam anlamıyla cehenneme döner. Aşkından vazgeçemediği için karada yaşayabilmenin yollarını arar, bir denizaltı cadısı ona karada yaşayabilmesinin tek yolunun kuyruğunu bacaklara dönüştürecek sihirli bir iksir içmesi olduğunu salık verir. Ariel, iksirin "yan etkilerini" sorduğunda, eğer aşkına karşılık alamazsa öleceğini öğrenir. Buna rağmen iksiri içer, büyük acılar eşliğinde kuyruğu bacaklara dönüşür, bacaklarının üzerinde yürümesini öğrenir, her adımında canı biraz daha yanar ama zamanla buna alışır. Sonra aşık olduğu adamı bulur ve adamın da bir prens olduğunu öğrenir, prens, deniz kızını sevmez, başka birine aşıktır, sonunda deniz kızı ölür ve deniz köpüklerine dönüşür.

Deniz kızları, genel inanışta, bu hikayedeki gibi güzel, kırılgan, çabucak ölüveren, iyi kalpli, sevimli yaratıklardır. Öyle kolay ölürler ki, zamanında deniz kızlarının yaşamış olduklarına inanan bir kısım topluluklar, iklimi değişen dünyada hayatta kalamadıklarını düşünürler ve öyle kolay ölürler ki bir söylenişe göre, ne zaman sigaranızı yanan bir mumun aleviyle yakarsanız bir deniz kızını daha öldürürsünüz.

Bir de, deniz kızlarının, deniz insanlarının çok kırılgan, gururlu, nazik, iyi kalpli ve dayanıksız olduklarını destekleyen, Japon deniz kızı mitlerine de yakın olan bir inanışa göre, Mısır'da birtakım duvar resimleri, geçmiş zamanlarda deniz insanlarıyla insanların birarada, barış içinde yaşadıklarını anlatır. Ancak insanlarla aralarında çıkan husumetten sonra deniz derinliklerine çekilen deniz insanları, tıpkı balinalar ve yunuslar gibi göç edebilecekleri rotalara sahiplerken yine iklim değişimlerinden, akıntı değişimlerinden, güzergahlarını koruyamamış ve tıpkı pek çok deniz canlısı gibi türlerini yitirmişlerdir. Hatta tam da şu fotoğrafta, balinalarla birlikte göç eden deniz insanları resmedilmiş:



Sizce gerçekten kadim zamanlarda deniz insanları yaşamış olabilirler mi, yaşamışlarsa sirenler gibi kötü kalpli yaratıklar mıydı, yoksa Küçük Deniz Kızı gibi naif ve güzel genç kızlar mıydı bilmiyorum ama genelde korkulara dayanan efsanelerdense benim en çok hoşuma giden efsaneler, dansla, müzikle, aşkla, zevkle, doğayla ilgili işlerden sorumlu devlet tanrısı Pan ve deniz kızlarıyla ilgili olanlar...

(Not: Yazının başlığı, Jimi Hendrix'in 1983... A Merman I Should Turn To Be adlı şarkısından alınmıştır.)

Üslup

   



…Eski California sahillerinde Monterey’de, bunlar bazan öyküler halinde, herkesin ağzında dolaşan olağan şeylerdir. Bazı aydınların Arthur, Rolan veya Robin Hood efsanelerinde yaptıkları gibi “Danny, Danny’nin arkadaşları veya Danny’nin evi diye bir şey yoktur. Danny, doğanın, arkadaşları da rüzgar, gök ve güneşin ilkel sembollerinden başka bir şey değildir,” diye uydurma yorumlar yapmalarını önlemek için bu öyküleri kağıda dökmenin iyi olacağını düşündüm. Bu öykü biraz da bugün veya yarın tatlı su aydınlarının dudaklarında belirecek alaylara engel olmak için düzenlenmiştir.” John Steinbeck

 “Yazılarımda alt metin arayanların boynu altında kalsın.” Samuel Beckett

15 Eylül 2012 Cumartesi

Bir başka özellik de, onun kendi canına kıyanlar arasında yer almasıydı. Bu noktada şunu belirtelim ki, yalnızca kendilerini gerçekten öldürenleri intihar edenler arasında saymak yanlıştır. Hatta intihar edenlerin içinde pek çok kişi vardır ki, adeta kazara intihar etmiştir; intihar, onların doğasının vazgeçilmez bir özelliği değildir. Kişiliksiz, güçlü bir karakter ve güçlü bir yazgıdan yoksun düzinelerce sürü insanı vardır ki, intihar sonucu yaşamlarını yitirmelerine karşın, yaradılışları ve karakterleri bakımından intihar edecek tipte kişiler olmaktan uzaktır. Öte yandan, yaradılışları bakımından söz konusu tipte yer alan kişilerden pek çoğu, hatta belki büyük çoğunluğu gerçekte canlarına kıymaya kalkmaz hiç.

... Hemen her vakit ilkgençlik döneminde kendini açığa vuran ve söz konusu insanlara yaşam boyu eşlik eden bu ruh durumunun önkoşulu, pek yetersiz bir yaşam gücü değildir, hatta "intihar edenler" arasında olağanüstü dayanıklılıkta, hırslı, aynı zamanda gözüpek kişilere rastlanır. Gelgelelim, en küçük bir hastalıkta ateşlenen kimseler gibi, bizim "canına kıyanlar" dediğimiz, her zaman pek içli ve duyarlı olan bu kişiler de, en küçük bir sarsıntıda ölümü yoğun olarak düşünmeye eğilim gösterirler. 

-  Hermann Hesse, Bozkırkurdu

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)