26 Aralık 2013 Perşembe

2013'ün İyileri

Her yerin listelerle dolup taştığı, ülke gündeminin hepimizi gelişmeleri her an takip edebilmek için internet sekmeleri arasında gezinmeye kilitlediği bugünlerde geçen yıl yaptığımız gibi bu yıl da en beğendiğimiz şeylerin listelerini yapalım ki "Ne olmuş, bir gelişme var mıymış?" diye gezinirken oyalanalım.

Kitaplar


(Öncelikle hatırlatayım, 2013 yılında basılan en iyi kitaplar listesi değil, benim 2013'te okuduğum en iyi kitaplar listesi olmaktadır, hatta tüm listeler bu mantıkla oluşturulmuştur.)



Ursula K. Le Guin - Her Yerden Çok Uzakta: https://eksisozluk.com/entry/32527396


Alan Moore - Watchmen: https://eksisozluk.com/entry/32670290


Rainer Maria Rilke - Bütün Hikayeleri: Şair kimliğiyle daha çok bilinen Rilke'nin kısa öyküleri de çok güzelmiş, ben de öyküyü şiire tercih ettiğimden çok beğendim, İthaki Yayınları bu antolojiyi olması gerektiği gibi kronolojik olarak toparlamış, yıllar geçtikçe Rilke'nin öykücülüğünün nasıl geliştiği de incelenebiliyor, her bakımdan tatmin edici bir öykü derlemesi.

Barış Bıçakçı - Sinek Isırıklarının Müellifi: Kısacık bir romanın ne kadar uzun etki edebileceğini, okuduğumdan beri evde herhangi bir ev işiyle uğraşırken dönüp dolaşıp romanı anmamla belirtebilirim.


Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur: Nasıl da güzel bir romandı, Türk edebiyatı klasiği, okumamış olan varsa şiddetle öneririm.



Dostoyevski - Beyaz Geceler: Bu da kısacık bir roman, uzun öyküden hallice, sonunda "Aaa neden öyle oldu ki şimdi?!" dedirten cinsten.



Ursula K. Le Guin - Uçuştan Uçuşa: Aşırı güzel bir "başka dünyalar" derlemesi. 


Ketil Björnstad - Müzik Uğruna: Norveç'te geçen bir kendini bulma hikayesi, genç Aksel'in piyano aşkıyla ilk aşkı arasında geçen hüzün ve zorluk dolu hayatı.

John Updike - Tavşan Kaç: Pek güzel bir kaçış öyküsü, evlilik ve din eleştirisi.

Andre Breton - Nadja: Haha bu kitabı sırf daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemediği ve başında sıkılmama ramak kalmışken sonrasında nasıl bitirdiğimi bile anlamadığım için bile sevdim, gerçeküstü bir üslupla ilginç bir aşk öyküsü.

2013'te toplam 87 kitap, çizgi roman ve manga okumuşum, en şiddetle sevdiklerim bunlardı. Diğerlerine de önemli olanın katılmak olduğunu hatırlatıp bir sonraki kategoriye geçiyoruz.

Filmler


The East: http://www.imdb.com/title/tt1869716/?ref_=nv_sr_1 Özellikle dünyayı değiştirmek isteyenlerin, eko-anarşistlerin, ya da sadece Alexander Skarsgard severlerin sevebileceği bir filmdi. Fakat yetenekli hanımkızımız Brit Marling, yazımına katkıda bulunduğu senaryoların sonlarından pek hoşlanmıyor olsa gerek.

Lagaan: Once Upon A Time In India: http://www.imdb.com/title/tt0169102/?ref_=nv_sr_1 Eğer sevgilim bu filmin konusunu bana kısaca anlatmış olsaydı, bu filmi asla izlemezdim çünkü konusunun saçmasapan bir komedi filmini özetliyor olması ile bu filmin muhteşemliği arasında hiç alaka yok. Hint sinemasının müzikal kısımlarına katlanabiliyorsanız bu dram, sınıf ayrımcılığı mücadelesi, komedi ve aşk unsurlarının hepsini de çok güzel, çok tadında içeren filmi kaçırmayın. Ayrıca yeni yeni fark ettim ki gizli bir Aamir Khan fan grubu oluşmuş, takdir ediyor ve destekliyorum.

The Life Aquatic With Steve Zissou: http://www.imdb.com/title/tt0362270/?ref_=nv_sr_1 Moonrise Kingdom hayal kırıklığından sonra bir Wes Anderson filmine daha şans vermemin elbette en büyük sebebi Bill Murray'di. (Sevgilimin bu filmi izlemeye başlamadan önce dönüp "Seninle tanışmadan önce Bill Murray'i eh işte derecesinde seviyordum, seninle birlikteyken sayende adam en sevdiğim aktörlerden biri oldu," dediğini de belirtip Bill Murray'in oynadığı her filmi zamana yayarak izlediğimi, izlemediğim filmlerini bitirmemeye uğraştığımı ve ne zaman onun oynadığını bilmeden bir filmi izlemeye başlasam ve karşıma sürpriz olarak çıksa yanağından öpüverecek kadar sevindiğimden de bahsetmek istiyorum.) Bu kez Wes Anderson'u kutladık, hatta Sigur Ros'tan Staralfur çalmaya başladığı zaman (Adını bildiğim ve tanıdığım ama yine de sevmediğim iki Sigur Ros şarkısından biriydi tesadüf bu ya,) Sigur Ros'u bile sevebileceğimi fark ettim. Sadece Staralfurgilin bulunduğu albüme karşı önyargımı biraz yıkıyorum, bu da müzik kısmının konusu, film güzel.

Mystic River: http://www.imdb.com/title/tt0327056/?ref_=nv_sr_1 "Clint Eastwood herhalde Sean Penn'e 'Benim gibi oyna,' demiş," diyerek özetlesek ve oyunculukların çok abartılı olduğunu gözardı edemesek de çok sevdiğimiz filmlerden biri de Mystic River oldu, şahsen ayı gibi oynamışlar diye özetleyebilirim ama bu iyi bir şey mi, kötü mü bilemem.

Die Welle: http://www.imdb.com/title/tt1063669/?ref_=nv_sr_1 Bu filmi Das Experiment'e çok benziyordur diye izlemek istememiştim fakat "aynı filmi izleme" korkum boşaymış, muhteşem çıktı.

The Machinist: http://www.imdb.com/title/tt0361862/?ref_=nv_sr_1 Christian Bale'in zayıflığı dışında hiçbir şey bilmeden başladığım filmde sürekli olayı çözmeye çalışmaktansa filme odaklanacağım kadar güzel bir sanat yönetmenliği vardı, bir "gizem" filmine kendimi bu kadar kaptırdığımı ve olayı çözmeye çalışmadığımı hatırlamıyorum.

Suspiria: http://www.imdb.com/title/tt0076786/?ref_=nv_sr_1 Sürekli izlemeyi düşünüp de sürekli ertelediğim filmlerden biriydi, nasıl güzel sahneler, nasıl güzel müzikler vardı, renklerin muhteşemliği, konunun o zamanlar el değmemişliği sonunun hızlıca geçiverilmesinin eksikliğini kapatıyor. Bu tarz filmlerde o dönemde kan kullanılması gerektiğinde kan renginden farklı olsun diye bilerek açık renk sıvı kullanıldığını okumuştum daha önce bir yerlerde, bu yüzden her açık pembe kan gördüğünüzde de gülmeyin aman diyeyim, çok fazla kan görülüyor ve eğer o dönemde bu sahneler gerçekçi yapılsaymış insanların sinema salonundan ağızlarını tutarak çıkmaları işten değilmiş.

Gravity: http://www.imdb.com/title/tt1454468/?ref_=nv_sr_1 Bu film tam benim uzay merakımın arttığı dönemde sinemalara geldi, belki o yüzden çok fazla beğendim ama çok güzeldi yahu.

Le Concert: http://www.imdb.com/title/tt1320082/?ref_=nv_sr_1 İzlediğim en güzel filmlerden biri oldu.

Rebecca: http://www.imdb.com/title/tt0032976/?ref_=fn_al_tt_1 Bu filmi, Selin, Melda ve Gamze'yle kurduğumuz küçük film kulübümüz dahilinde izlemiştik, Hitchcock haftasında. Fakat film kulübümüzün kendiliğinden fesholması?

Mama: http://www.imdb.com/title/tt2023587/?ref_=nv_sr_1 Bir korku filminden beklediğim her şey bu filmde vardı, güzel bir senaryo, inandırıcı karakterler, kasvetli bir ortam, seslere dayalı bir korkutuculuktan çok güçlü bir hikaye...

Interstate 60: Episodes of the Road: http://www.imdb.com/title/tt0165832/?ref_=nv_sr_1 Bu filmi sevgilim ve çok eski bir ortak arkadaşımızla birlikte kendimize saklamayı düşünüyorduk, birilerinin "Abiii mutlaka izle!" diye gazlamasıyla değil de hiçbir beklentiniz yokken, hakkında hiçbir şey bilmeden açıp da sonunda büyük bir memnuniyetle sırıttığınızda değerini anlayacaksınız çünkü muhtemelen, konusundan da bahsetmeyeyim ama herkesin bu filme yolu bir gün düşer umarım. :3

Dokuz: http://www.imdb.com/title/tt0342012/?ref_=fn_al_tt_1 Bu filmi daha önce izlememiş olduğum için üzülmüştüm, hatta keşke fakültedeyken izleseydim.

Sporloos: http://www.imdb.com/title/tt0096163/?ref_=fn_al_tt_3 Sevgilimin bulduğu harika filmlerden, iki genç sevgilinin huzurlu tatil arayışının içlerinden birinin ortadan kaybolmasıyla bambaşka bir hikayeye dönüşmesi. 

Notes On A Scandal: http://www.imdb.com/title/tt0465551/?ref_=nv_sr_1 Bu film yüzünden Judi Dench'i yolda görsem yolumu değiştiririm. Fakat bu filmin bu kadar dolu bir film olacağını da beklemeden izlemeye başlamıştım, çok güzel şaşırttı. Malum Hollywood bir ara da olanaksız aşkların ekmeğini yiyordu, öğretmen - öğrenci aşkını yüzeysel yüzeysel anlatacaklar sanıyordum ki meğer roman uyarlamasıymış ve oyuncular da çok iyi oynayınca sonuç çok güzel olmuş.

Le Magasin Des Suicides: http://www.imdb.com/title/tt1655413/?ref_=nv_sr_1 Animasyonların hepsi de insana mutluluk katsın, çocukları şenlendirsin diye yapılmıyor biliyorsunuz.

The Bridges of Madison County: http://www.imdb.com/title/tt0112579/?ref_=nv_sr_1 Hem Meryl Streep'i, hem de Clint Eastwood'u sevip bu filmde birbirlerine aşık oluşlarını izlemek paha biçilemez olsa da kalp kırıcı bir hikayeye sahip müthiş filmlerden.

Okami Kodomo No Ame To Yuki: http://www.imdb.com/title/tt2140203/?ref_=nv_sr_1 Animeler de sırf Studio Ghibli elinden çıkmıyor biliyorsunuz. (Bu filmi izlerken de sevgilimden gelen yorum cidden düşündürmüştü: "Bu filmi bu ülke televizyonlarında yayınlayamazlar mesela, üniversitede aynı evde yaşayan bir çiftin evlilik dışı çocuğu falan var.")

Stoker: http://www.imdb.com/title/tt1682180/?ref_=nv_sr_1 Bu filmi de aman çok entelektüel Chan-wook Park hayranları beğenmediler, Hollywood işi yapmışmış ahah hastasıyım boş elitizmin, mükemmel filmdi.

La Double Vie De Veronique: http://www.imdb.com/title/tt0101765/?ref_=nv_sr_1 Bu filmi ise neden beğendiğimi bile açıklayamıyorum, aslına bakarsanız olması gerekenden çok uzun ve çok durağan denilebilecekken bir şey var ki bu filmde, çok sevdiriyor kendini.

Le Roi Et L'oiseau: http://www.imdb.com/title/tt0079820/?ref_=fn_al_tt_1 Animasyon, 1980 yapımı. Bilindik bir çocuk hikayesi, başka bir bilindik çocuk hikayesiyle karıştıktan sonra yine birtakım progressive olaylar sonucunda sınıf ayrımcılığına karşı bir duruş sergileyip muazzam bir hale dönüşüyor, çok seviyorum Fransız animasyonlarını.

Seven Psychopaths: http://www.imdb.com/title/tt1931533/?ref_=nv_sr_1 Sam Rockwell sevgimiz ve biz.

Life of Pi: http://www.imdb.com/title/tt0454876/?ref_=nv_sr_1 Bu filmi sinemada izlememiş olmak, pişmanlıklarımdan biri.

Pafekuto Buru: http://www.imdb.com/title/tt0156887/?ref_=nv_sr_1 Sevgili Satoshi Kon'un şimdiye dek izlediğim en iyi animesiydi bu, Black Swan'la karşılaştıranlar çok, bence de epey benzer bir hikaye ama hikayeden çok Black Swan'ın sanat yönetmeni muhtemelen Satoshi Kon'u pek seviyormuş, üç dört sahne, aynı açıyla, aynı renklerle, aynı şekilde düzenlenmiş.

Bu yıl izlediğim zilyon filmden en sevdiklerim bunlarmış, Filimadamı'nda son bir yıldır film listeme eklediklerime bakarak çok sevdiklerimi yazdım, mal gibi hiçbiri de 2013 filmi değil diyecektim ki The East, Gravity ve Stoker var imiş. (Oley güncel sinema izleyicisi oldum hahah!)

Müzik


Bu konuda "indie" müziğe atıp tutmalarım sonrasında Beirut ve Midlake sevgime eklenen Lisa Hannigan ve onların açtığı yolda içeri buyur eden tüm gruplar nezdinde indie folk'tan özür diler, yine de hala birbirinin aynısı olan milyon tane albümle ve "Kimsenin dinlemediği şeyleri dinliyor olayım"cılarla dalga geçme hakkımı saklı tutarım. 

Bu yıl da her yıl olduğu gibi pek çok güzel keşfim oldu, önyargılı olduğum kimi gruplara bir daha bakınca onları sevebildiğimi fark ettim, çok sevdiğimi sandığım kimi grupları dinlemek aklıma bile gelmedi, olur bunlar, müzik zevki faşist bir şey değil sonuçta.

Fakat hepsinden tek tek bahsedemeyeceğim kadar çok oldukları için sadece Last.fm yardımıyla bu yıl en çok dinlediğim şeyleri yazacağım, yoksa zaten benim keşiflerim de düzenli olarak New Album Releases, Progarchives falan takip eden, müzikle az çok ilgilenen herkesin keşfettiği şeyler. Ha, kişisel keşiflerimden en iyileri Van Der Graaf Generator'ün kurucusu ve en önemli ismi Peter Hammill'in kendi albümlerini de bol bol dinlemiş olmam, Kerrs Pink ve Kraan. Bunlar "İleride de hep dinlenecekler," kategorisine gittiler beynimde.

Bu yıl en çok dinlediğim gruplar ve şarkıcılar şöyleymiş: Lisa Hannigan, Pearl Jam, Tori Amos, The Beatles, David Bowie, Sufjan Stevens, Camel, Queens of the Stone Age, Nick Cave And The Bad Seeds, Peter Hammill. Bu listeden Pearl Jam, David Bowie, QOTSA ve Nick Cave And The Bad Seeds zaten bu yıl yeni albümleri gelen gruplardı, Nick Cave And The Bad Seeds dışındakilerin albümlerini çok beğendim, Push The Sky Away'i ise KCRW kayıtlarını daha iyi beğendiğim şarkılar barındırıyor olduğu için sevmedim. Albüm versiyonları, canlı versiyonlarından çok kötü lan şarkıların. Bu ilk ona girememiş olsalar da Deep Purple'ın yeni albümü Now What'ı ve Black Sabbath'ın 13!'ünü de beğendim ama aslında Black Sabbath'ınkini şaşırtıcı bir şekilde çok az dinlediğimi fark ettim. Ayh yaşımız ilerlemiş resmen hard rock ve heavy metal'den uzaklaşmışız a aa çok ayıp.

En çok dinlediğim şarkıların bir kısmı da şöyleymiş: Nowhere To Go (Lisa Hannigan, bu şarkıyı piyanolarını ve kemanlarını çıkarmak için çok fazla dinlemiştim sanırım) ve Mother's Journey (Yann Tiersen) en çok dinlenenler, malum ikincisi Gezi direnişinin gizli marşlarındandı. The Vampyre of Time And Memory de QOTSA albümünün en sevdiğim şarkısıydı, o da bu yıl en çok skropladığım şarkılardanmış. Breakfast In America (Supertramp), Ain't That A Bitch (Aerosmith), Silent All These Years (Tori Amos), All I Need (Air), Lover, You Should've Come Over (Jeff Buckley), The Dancer (PJ Harvey), Ticket To Ride (The Beatles değil de Vanilla Fudge, NEDEN?), Train Song (Vashti Bunyan), As I Sat Sadly By Her Side (Ayh artık kişisel marşım olmuş canını sevdiğimin şarkısı), Elephant Gun (Beirut), Love Boat Captain (Pearl Jam), Rainmaker (Iron Maiden).

Kimi benden beklenmeyecek kadar az dinlediğim müzik türleri glam rock, heavy metal ve hard rock olurken kendimi şaşırtacak kadar çok dinlediklerim de indie folk ve kelt müziği olmuş, allahın işine karışılmaz!

Diziler


Geldik yine en aklıma pek bir şeyin gelmeyeceği fakat yine de inatla atacağım başlığa. İyi bir dizi takipçisi değilim/değiliz ve sevgilimle birlikte yemek yerken izlediğimiz The Simpsons ve bulaşık yıkarken izlediğim Gilmore Girls dışında düzenli olarak takip ettiğim/ettiğimiz hiçbir dizi yok, bağlanamıyoruz, dizi mezarlığına dönüştürüyoruz ortamı. Yine de deneyeyim, başlayıp yarım bıraktığım dizilere listenin başından giren Hannibal'ı alkışlıyoruz. Melda'nın Mads Mikkelsen aşkı sağ olsun, o kadar çok Mads Mikkelsen yüzü gördüm ki hayatım boyunca bir daha adamın yüzünü görmesem eksiklik hissetmeyeceğim, diziyi de "E bu dizide HİÇBİR ŞEY OLMUYOR, Türk dizisi gibi lan!" diyerek yarım bırakıp uğurladım. Yeni sezonunda David Bowie'nin de diziye katılacağı söyleniyordu, katılsın, bir daha düşünürüz. Game of Thrones'u bu yıl izledik mi izlemedik mi onu bile hatırlamıyorum, Red Wedding direniş günlerine denk gelmişti değil mi, demek ki izlemişiz, onu bile doğru düzgün sevmiyorum, geçen gün Eren en sevdiğimiz karakterlerle ilgili bir tweet yazdığında, en sevdiğim karakterlerin BİLE adlarını hatırlamadığımı fark ettim. The Walking Dead, sırf sorumluluk hissiyle ve gönül bağıyla devam ettiğimiz bir diziydi, finalini bile HALA İZLEMEDİM. Cidden, bilgisayarda duruyor öylece, hiç de açıp izleyesim yok. American Horror Story'nin Coven olan sezonunu Suite Sister Angie ve Melda, Zachary Quintolu sezonunu da sevgilim çok öneriyordu, Coven'dan başladım, sevmedim de değil, sevdim ama benim sevdiğim bir şeyi "günümüze taşıyalım, günümüzde geçsin, modern hikayesi olsun" yaptıkları zaman kafadan o hikayeden soğuyorum, bu yüzden Sherlock'a bile ne kadar uzun süre önyargılıydım anlatamam, konusu çok güzeldi, karakterler de çok güzeldi ama onu da yarım bıraktım. Sonra belki sorun dizide değil sezondadır diyerek Asylum'a da başlayıp onu da yarım bıraktım, canavar gibiymişim lan, yediği kurabiyenin yarısını boşluğa döken Kurabiye Canavarı gibiymişim! Lost'a bile meraktan başlayıp ilk sezonu bitiremeden onu da bıraktım bu yıl!

İşin komik kısmı bunların hiçbirini "Dizilerin sanatsal değeri yok hmmpfhhh..." elitliğiyle yapmamış olmam, çünkü en sevdiğim ve en çok takip ettiğim diziler de dediğim gibi The Simpsons ve Gilmore Girls, pek çoğunuzun "Klişe romantik komedi, sıkıcı çocuk animasyonu, ıyh," diyeceği, en sanat kaygısı olmayan bu iki diziyi de nasıl bu kadar severek izlediğimi anlatsam aklınız durur, geçen gün televizyonda Cracked diye bir diziye denk geldiğimizde Christopher'ı gördüğümde "Aaaaa!" diye sevindim, Kirk'ü o kadar çok seviyorum ki anlatamam, yani bir nevi Friends'in bende yarattığı boşluğu Gilmore Girls ile doldurdum bu yıl. Heroes ve New Girl de yarım bıraktığım dizilere katılırken (Heroes'a sevgilimin hatrına bir şans daha vereceğim) The Big Bang Theory ve Under The Dome da bu yazıyı yazmasam varlıklarını bile unuttuğum diziler oldular.

Fakat diziler konusunda bu kadar karamsar mıyım, hayır, bu yılın en güzel iki keşfi de Onur'un tavsiyeleri olan Plebs ve Freaks And Geeks oldu ki ikisinin de bölüm sayısı az olduğundan aklımıza geldikçe birer bölüm izleyip tüketmemeye çalışıyoruz.

Sonuç olarak hiç kimse bir The Simpsons ve Friends etmiyor. (We'll really miss you Mrs. K.)

Ve bir yıl boyunca en sevdiğim birtakım şeyleri sayarken mezuniyet ve sağlık durumları özel teşekkürü hak ediyorlar. Bu yıl ayrıca buradan da anmazsam olmaz, iki çok yakın arkadaşımı birden askere gönderdiğim için "BURADAN ASKERDE OLAN AYHAN VE MERT'E SEVGİLERİMİ İLETTİĞİM..."

Herkese iyi yıllar!

7 Kasım 2013 Perşembe

Okuma Şenliği (Kış 2013)



Daha önce de tüm yazı kapsayan bir online okuma oyununa katılıp güncellemeleri bir yazıda paylaşmış, aylık genel güncellemeleri de ayrı ayrı yazılarla değerlendirmiştim. Şaka maka bir nevi kitap kulübü haline gelen bu okuma oyununun "Okuma Şenliği Kış 2013" başlığı altında ikincisi de başladı.

Bu yazıda kurallar ve kategoriler açıklanmış. Kategoriler, geçen seferki oyuna göre çok daha zor ve bu yüzden çok daha eğlenceli. Şöyle bir göz atıp da çok şahane bulmama rağmen farklı sebeplerden dolayı yarım bırakmak zorunda kaldığım iki kitabı ne zamandır baştan okuyup bitirmek istediğim halde "Amaan onu daha önce yarım bırakmıştım, başka bir şey okuyayım," diyerek kenara kaldırmamı engelleyecek, bitirmem için beni hırslandıracak iki kategori gördüğümde çok sevindim mesela. Çoğu kategori için de kütüphaneye gitmek gerekecek gibi gözüküyor, kitaplığımda belli kategorilere saydırabileceğim ve okumadığım kitaplar bulamadım onlar için. Bu yüzden yine geçen seferki gibi "Bir başlayalım da gerisi gelir," diyerek başlıyorum bu okuma oyununa, bir deftere not ettiğim listelerim var fakat her kütüphaneye gidişimde değişeceğinden eminim, şimdiden listemi paylaşmadan, hangi tarihte neyi okumaya başladığımı yazarak liste oluşturacağım.


Puslu Kıtalar Atlası (7 Kasım)


25 Puan: En az beş kitabı yayınlanmış bir yazarın ilk kitabını okuma kategorisi: 



İletişim Yayınları'ndan çıkan ve 238 sayfa olan bu kitap, yayınlanmış altı kitabı olan İhsan Oktay Anar'ın yayınladığı ilk kitabı. Bu kitabı okumaya üniversitedeki en yoğun yılımda başlamıştım ve kitabı çok beğenmiş ve yarısına kadar okumuş olmama rağmen bir sınav döneminde bir kere yarım bıraktıktan sonra tekrar kaldığım yerden devam etmek istememiş, okunacak o kadar çok kitabın arasında da bir daha baştan başlamaya da üşenmiş, hep başka şeyler okumuştum. Okuma oyununda en zor kategorilerden biri için okuyacağım kitabı seçmek benim için en kolayı oldu, böylece bu kitabı baştan başlayarak ve hakkını vererek okuyacağım, arkamdan ağlamayacak.


Yüzyıllık Yalnızlık (11 Kasım)


15 Puan: Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabını okuma kategorisi:


Can Yayınları'ndan çıkan ve 461 sayfa olan bu kitap da daha önce yarım bırakmak zorunda kaldığım ve tamamlamak için bu kategoriden güç aldığım bir kitap olacak. Güç aldığım derken aman yanlış anlaşılmasın, bu kitabı da okurken çok sevmiştim fakat üniversitenin merkez kütüphanesinden ödünç almıştım ve süresi dolduğunda kitabı bitirememiş, mecburen geri vermiştim. Bizim merkez kütüphanenin kötü bir kuralı yüzünden oradan aldığımız bir kitabın ödünç alma süresini eğer uzatmamışsak, arka arkaya ikinci kez aynı kitabı ödünç alamazdık. Ben de çok severek okumama rağmen ara verip araya bir kitap sıkıştırıp sonra geri alırım diye kaldığım sayfayı minicik kıvırarak işaretleyerek teslim ettikten sonra bu kitabı bir daha merkez kütüphanede bulamadım. İçimde ukte kaldı ve en son 2013'teki İzmir Tüyap Kitap Fuarı'nda Can Yayınları'nın standında görünce "Artık alayım da bitireyim," dedim fakat yine yukarıda da açıkladığım gibi elimde hiç okunmamış kitaplar varken daha önce yarısına kadar okuduğum bir kitaba en baştan başlama fikri de pek cazip gelmedi. Şimdi bu okuma şenliği sayesinde yeniden, baştan başlayacağım, gün itibariyle Puslu Kıtalar Atlası bitti ve Yüzyıllık Yalnızlık'a başladım.

Çocukluğum (19 Kasım)


25 Puan: Bir biyografi ya da otobiyografi okuma kategorisi:



Ararat Yayınevi'nden çıkmış olan baskıyı okuyorum, sevgilimin babasının kitabı, 297 sayfa. Biyografi ya da otobiyografi kategorisi için son ana kadar kararsızdım, İmparator (Erol Toy) ve Godard Godard'ı Anlatıyor arasında kalmıştım ki bu romanın otobiyografi olduğunu fark ettim. Arka kapak yazısı da "Çocukluğum adlı yapıtın basit bir otobiyografi olmaması, alt tabakadan gelen yetenekli bir kişinin yükselme, özgürlük ve yaşam savaşının öyküsünü yansıtmasındandır," diye tescillemiş bu kitabın bir otobiyografi olduğunu, ben de bu kategori için hiç aklımda yokken bunu okumaya karar verdim. Dün gece Yüzyıllık Yalnızlık'ı bitirmiştim, bugün buna başlıyorum.



Kar Kokusu (22 Kasım)


20 Puan: Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan bir kitap okuma kategorisi:



Dün, Çocukluğum'u bitirdim. Aslında Çocukluğum'la birlikte Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim'i de okuyup bunları üçleme kategorisine kaydırmayı da düşündüm ama Benim Üniversitelerim'in bendeki baskısı sanırım 200 sayfanın altında, ince bir kitap. O yüzden otobiyografi kategorisinde kalsın. Çocukluğum'u ayrıca çok da beğendim, büyük bir yokluktan, travmalarla dolu bir çocukluktan, büyük bir yazar olmaya giden yolun tamamını okumak için Ekmeğimi Kazanırken ve Benim Üniversitelerim'i de bitireceğim.

Kar Kokusu, Everest Yayınları'ndan çıkmış, 466 sayfa. Bugün başlıyorum.


Kadınların Cenneti (26 Kasım)


10 Puan: Kütüphaneden ödünç alınmış bir kitap okuma kategorisi



Bugün Kar Kokusu'nu bitirip Kadınların Cenneti'ne başladım. Telos Yayınları'ndan çıkan ve 510 sayfa olan kitabı, geçtiğimiz cumartesi günü Bornova İlçe Halk Kütüphanesinden aldım. Bornova İlçe Halk Kütüphanesi, Bornova Meydanında, Sevim Lokantası'nı geçtikten biraz sonra sağa dönen ara sokakta. Bu kitabın BBC tarafından çekilmiş bir dizisi de varmış. Kitap, okuduğum ilk Emile Zola kitabı, eğer bunu beğenirsem elimdeki Meyhane, Apartman ve Germinal'i de okuyacağım, belki Germinal'i bu şenlikte sinemaya uyarlanmış kitaplar kategorisine bile sıkıştırabilirim, hiç belli olmaz.



Müzik Uğruna (5 Aralık)


15 Puan: Daha önce okunmamış bir ülke edebiyatından bir eser okuma kategorisi



Dün gece Kadınların Cenneti'ni bitirip Müzik Uğruna'ya başladım. Kadınların Cenneti'ni çok sevdim fakat çevirmenden kaynaklandığını düşündüğüm birkaç sıkıntı yüzünden romana çok da hayran kaldım denemez.

Müzik Uğruna, Ketil Björnstad'ın Metis Yayınları'ndan çıkmış 360 sayfalık romanı. Okuma Şenliği'nin "Daha önce okunmamış ülke edebiyatı" kategorisini görünce bu kategorinin sıkıntı yaratacağını düşünmüştüm, Meksika edebiyatı, İspanyol edebiyatı, Fransız, İngiliz ve Rus edebiyatı, Türk edebiyatı, Fars edebiyatı ve Amerikan edebiyatı örneklerini okumuştum, Uzakdoğu ülkelerinin örneklerini de okumuştum, aklımdaki tek seçenek İskandinav ülkelerinin edebiyatçılarıydı. Elimde birkaç seçenek olsun diye çok az araştırıp birkaç kitaplık bir listeyle Yakın Kitabevi'ne gittiğimde listedeki hiçbir kitabı bulamadım fakat Avrupa edebiyatı reyonunda İskandinav isimli yazarlara rastladığımda tamamen rastgele Ketil Björnstad'ın kitaplarını elime aldım.

Metis Yayınları zaten her yayınının iyi olduğu konusunda iyi bir önyargım olan bir yayınevi olduğundan Ketil Björnstad'ın iki romanından birini almaya karar verdim, Düşüş ya da Müzik Uğruna'yı okuyacaktım. İkisinin de arka kapaklarıyla önsözlerini okuduğumda öncelikle yazarın Norveçli bir piyanist olduğunu öğrendim. Kendim de hem müzikle hem de edebiyatla uğraşmayı sevdiğimden yazar daha çok ilgimi çekti, Müzik Uğruna'da bir ergenlik öyküsü, Düşüş'te ise bir yetişkinlik öyküsü olduğunu görünce Düşüş'te karar kıldım. Fakat kasaya gittiğimde kasadaki görevli "Aa Düşüş, Müzik Uğruna'yı okudunuz mu?" diye sorunca kararım yine sarsıldı, görevliyle biraz sohbet ettik, Müzik Uğruna'nın daha iyi bir roman olduğunu düşünüyormuş, o daha çok sevmiş, Düşüş de çok iyiymiş fakat yazarı ona sevdiren esas Müzik Uğruna'ymış, üstelik yazar çok iyi bir müzisyenmiş. Ben de Düşüş'ü yine Müzik Uğruna'yla değiştirdim ve böylece daha önce hiç okumadığım bir ülke edebiyatı okuma kategorisi sayesinde bir İskandinav müzisyeni daha keşfetmiş oldum.

Bir de, roman çok vurucu ve çok güzel başladı. İyi ki "Ergenlik hikayesiymiş, bunu okumam, gençlerin kendini bulma hikayeleri artık beni sıkıyor," diye bırakıp gitmemişim de görevliyle konuştuktan sonra tekrar bunu almaya karar vermişim.


Tavşan Kaç (15 Aralık)


10 Puan: Adında bir hayvan geçen bir kitap okuma kategorisi







Dün Müzik Uğruna'yı bitirip Tavşan Kaç'a başladım. Tavşan Kaç, John Updike'ın Alef Yayınevi'nden çıkmış olan 360 sayfalık romanı. Neden bu romanı seçtiğimi de yazmak istiyorum. Kütüphanede bir gün çok ilginç bir şekilde hiçbir yerde rastlamadığım bir şeyi fark ettim. Bu kitabı elime alıp arkasını okuduğumda, esas karakterin lakabının Tavşan (Rabbit) olması, karakterin cinsiyetçi, alkolik, tembel, kötü bir baba, güvenilmez bir koca, çapkın bir adam olması, ev hanımlarına meyve sebze soyacağı pazarlıyor olması ve en önemli özelliğinin de zora geldiği anda kaçıyor olması, bana anında Nick Cave'in Bunny Munro'nun Ölümü romanını hatırlattı. Onda da esas karakterin lakabı Tavşan (Bunny) ve yine esas karakter cinsiyetçi, alkolik, tembel, kötü bir baba, seks bağımlısı ve ev hanımlarına kozmetik ürünleri pazarlıyor, karısının ölümünden sonra gerçeklerden uzaklaşmak için, kendi ölümünü ensesinde hissede hissede sürekli kaçmak için oğluyla birlikte yollara düşüyor. Bu kadar belirgin bir benzerliği gözardı etmek mümkün değil, neredeyse iki farklı kişi aynı romanı yazmışlar gibi gelmişti ve üstelik daha önce John Updike'ı bilmediğim için "Belki de Nick Cave'den esinlenmiştir, yeni bir kitaptır bu," diye resmen konduramamıştım. Daha sonra eve dönüp araştırdığımda bu romanın, Nick Cave'in romanından çok daha eski olduğunu üzülerek gördüm, eğer biri, diğerinden esinlenmişse (!) bu kişi Nick Cave. Şimdi Tavşan Kaç'ı okurken sürekli üzülüyorum, Bunny Munro'nun Ölümü'nü çok sevmiştim çünkü, yıllarca Tori Amos'u çok severek dinleyip Kate Bush'u keşfettiğimde yaşadığım hayalkırıklığı gibi, "daha önce, daha iyisi yapılmış."



Brida (21 Aralık)


30 Puan: Okuma yazma öğrenilen yıl yayınlanmış bir kitap okuma kategorisi





Paulo Coelho'nun Can Yayınları'ndan çıkan 214 sayfalık romanı Brida, ilk kez 1990 yılında basılmış. Ben de o yılda okumayı ilkokul öğretmenliği yapan annemin eve oynamam için getirdiği okuma fişleriyle oynarken kendi kendime öğrenmişim. Bugün Tavşan Kaç'ı bitirdim ve kütüphaneden aldığım bu kitaba başlıyorum.


Karılar Koğuşu (24 Aralık)


15 Puan: Türk edebiyatından bir klasik okuma kategorisi




Esasında Brida'yı okumayı, okumaya başladığım günün ertesi akşamı bitirmiştim. Hatta arada başka şeylerle uğraşmasam elime aldığımda bitirebileceğim kadar hafif ve ilginç bir kitaptı. Onu bitirir bitirmez yine Okuma Şenliği kapsamında bir kitap okumaktansa araya okumak istediğim başka bir kitabı soktum ama şenlik kategorilerinden hiçbirine uyduramadım çünkü 200 sayfadan kısaydı. Andre Breton'dan Nadja'yı da dün bitirdikten sonra bugün Kemal Tahir'in Karılar Koğuşu romanına başlıyorum. Kitap 399 sayfa, İthaki Yayınları baskısı.

Bir Türk edebiyatı klasiği kabul edilir mi edilmez mi diye kararsız sayılsam da sevgilimin olumlu fikrini aldım, kütüphanede Türk edebiyatı raflarının önünde "Sence hangisi okunması gereken bir klasik sayılır?" diye sorduğumda sevgilimin eli bu kitaba gitti ve kendisi "Pek çok kez adını duydum bu kitabın, bence bu klasik sayılır," dedi, benim de okumak istediğim bir kitaptı. Ayrıca Vikipedi'ye göre otobiyografik bir romanmış (kitabın arka kapağında da kendi deneyimlerinden faydalandığı yazıyor) belki ileri aylarda bu kitabı otobiyografi kategorisine kaydırıp klasik kategorisi için başka bir şey okurum.


Mandarinler (4 Ocak)


15 Puan: 600 sayfadan uzun bir kitap okuma kategorisi



Simone de Beauvoir romanı Mandarinler, İmge Kitabevi'nden çıkmış, sayfa sayısı 741. Bu sabah Karılar Koğuşu'nu okumayı bitirdikten sonra Mandarinler'e başladım.



Dune - Çöl Gezegeni (16 Ocak)


40 Puan: Bir üçleme ya da seriden üç kitap okuma kategorisi/1






Aslında Mandarinler'i bitireli birkaç gün oldu ama o arada yine şenlik kapsamına (şimdilik) sokmadığım bir kitap okudum, eğer filmini de izlersem belki sinemaya uyarlanmış kitap kategorisine sayarım. 

Üçleme konusunda ise gerçekten sıkıntı çektim, elimde okumadığım bir serinin tüm kitapları yoktu, sadece benim ilk iki kitabını okuduğum, sevgilimin tamamını okuduğu Dune serisinin dört kitabı vardı. Bu yüzden zaten son iki kitabı da okumak istediğim için seriyi en başından başlayarak, böylece ilk iki kitabı da tekrar okuyarak bitirmeye karar verdim. İlk kitap Dune - Çöl Gezegeni, Sarmal Yayınevi'nden çıkmış ve 718 sayfaymış, yazarı Frank Herbert. Serinin tüm kitaplarını okumak gibi bir niyetim yok, Herbert'in oğlunun seriyi devam ettirdiği kitapları okumayı düşünmüyorum, kendisinin yazdığı ilk dört kitabı okuyacağım. Çöl Gezegeni'ni de ilk kez dört beş yıl önce okumuş, beğenmiştim, şimdiki birikimle daha çok beğeneceğimi düşünüyorum, bakalım.


40 Puan: Bir üçleme ya da seriden üç kitap okuma kategorisi/2




İlk kitabı dün bitirdikten sonra bugün, 8 Şubat'ta ikinci kitap olan Dune Mesihi'ne başladım. Dune Mesihi de Sarmal Yayınları'ndan çıkmış, 320 sayfa uzunluğunda.



40 Puan: Bir üçleme ya da seriden üç kitap okuma kategorisi/3




14 Şubat'ta, yani bugün, Dune Mesihi'ni bitirdim ve hiç ara vermeden Dune Çocukları'na başladım. Daha önce bu seriyi okumaya Dune Mesihi'nden sonra ara vermiştim, Dune Çocukları'nı ilk kez okuyacağım. Dune Çocukları, diğer kitaplar gibi Sarmal Yayınları'ndan değil Kabalcı Yayınevi'nden çıkmış, 550 sayfa uzunlukta, Frank Herbert'in yazdığı romanı bu sefer Dost Körpe çevirmiş. (Muad'dib, Müeddib olmuş, ilk göz atışımda bunu gördüm :))


Vadim O Kadar Yeşildi Ki... (23 Şubat)


10 Puan: Altın Kitaplar Yayınevi'nden çıkan bir kitap okuma kategorisi





Bugün Dune serisinin üçüncü kitabı Dune Çocukları'nı da bitirdikten sonra Vadim O Kadar Yeşildi Ki'ye başladım. Yukarıdaki fotoğraf internette bulduğum bir fotoğraf, benim elimdeki ciltte kitabın kapak cekedi yok, kitap babamın ya da annemin, Altın Kitaplar Yayınevi'nin 2. baskısı. 544 sayfa olan kitabın yazarı Richard Llewellyn. Roman filme de uyarlanmış, küçükken bu kitabı karıştırdığımı hatırlıyorum ama hiç hakkını vererek okumadım, bu yüzden Altın Kitaplar Yayınevi'nden bir kitap okuma kategorisinde okumaya karar verdim. 

22 Ekim 2013 Salı

Bir Uzay Efsanesi, Bilim Kurgu ve Felsefe

                Bilim kurgu, edebiyatta fanteziden daha çok sevdiğim bir türdür. Kazdağlarındaki bir köyde geçirdiğim yazlarda takımyıldızları öğrenebildiğim kadar öğrenmeye çalışmıştım, büyürken Jules Verne en yakın dostlarımdan biri olmuştu, kuyrukluyıldızlar, güneş ve ay tutulmaları, meteor yağmurları, Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik dergisi, Parliament Pazar Gecesi Sineması saatlerinde bilim kurgu filmleri varsa ailecek o filmi bekleyişlerimiz ve sonra üniversiteye başladığımda okulun fantezi ve bilim kurgu topluluğu, izlediğim anime serileri, okuduğum manga serileri ve gitgide daha da severek okumaya başladığım bilim kurgu romanlar ve izlediğim filmler sayesinde fena bir bilim kurgu takipçisi olmadığımı düşünüyorum, Jules Verne’e eklenen Asimov, Philip K. Dick, Arthur C. Clarke, Frank Herbert ve Ursula K. Le Guin gibi yazarlarla, Ridley Scott, Stanley Kubrick, James Cameron, Wachowskiler gibi yönetmenlerle ve Tsutomu Nihei, Kenji Tsuruta gibi mangakalarla birlikte gitgide bilim kurguya bakış açım genişledi ve gitgide bir bilim kurgu yapımında aradığım şeyler artmaya başladı.

                Etrafımda benim de ilgi alanlarıma ilgi duyan arkadaşlarım ve tanıdıklarım oldukça fazla, bu konuda şanslıyım, pek çoğuyla internet aracılığıyla tanışıyorum, bazılarıyla da yakın arkadaşız ama tanıdığım ve sevdiğim insanların çoğu yazı – çizi – çalgı işleriyle uğraşıyorlar.  Bilim kurgu öyküleri yazan ve bu alanda ödüllere bile sahip olan bir yazar arkadaşım “Bilim kurgu alanında iyi bir öykü yazabilmek için yarattığın teknolojinin ve evrenin olabilirliğini kanıtlamak için uzun uzun anlatmak zorunda değilsin, o teknolojinin kullanılabilirliğine önce kendin inanıp öyle bir evrende olayların geçebileceğini çok normalmiş gibi gördükten sonra olaylara odaklanman lazım, ondan sonra zaten öykü kendini okutur,” demişti. Başka bir arkadaşım da dinler tarihinin ve felsefenin üzerinde durduğu ilk konulardan biri üzerine yazdığı bir romandan bahsederken “Açıkçası bilim kurgu olarak yazmak benim kolayıma gelmişti, üstelik bir kitapçıda hangi rafta duracağını planlaman lazım, felsefe rafında mı duracak, New Age saçmalıklarıyla aynı rafta mı, yoksa bilim kurgu rafında mı, hangisi seni tatmin ediyorsa ona göre yazman gerekiyor...” gibi bir cümle kullanmıştı. Yani bilim kurgu, sadece ifade etmek istediğiniz şeyi karşınızdakine anlatmak için basit bir araçsa tatmin edici oluyor, oturup da bir bilim kurgu öyküsü ya da romanı yazayım diye işe başlamak yerine insanlığa aktarmak istediğiniz bir derdi, bir fikri, bir felsefeyi bilim kurguyla süsleyip de yazmışsanız, üzerinden onyıllar, yüzyıllar geçse de o eserin kalıcılığını çoktan biliyor oluyorsunuz.
               
Eminim Arthur C. Clarke, Bir Uzay Efsanesi’ni yazarken böyle bir dertle yazmaya başlamamıştı ama yazın aşamasının onu götürdüğü şey bir senaryodan çok daha büyük bir derde dönüşmüş, böyle bir dertle yazmaya başlamadığını kendisi de önsözlerinde çok büyük bir doğallıkla anlatıyor, “Bir Gün Stanley Kubrick benimle iletişime geçip ilginç bir bilim kurgu filmi yapmak istediğini ve benim ona bir senaryo hazırlamamı istedi, aylar sonra mutfağımda ben senaryoyu hazırlarken aynı anda senaryodan çıkış aldığım romanımı da tamamlamaya çalışırken bana sosis kızartırken hiçbir senaristine bu kadar emek harcamadığını söyleyecek ve gülecekti, birkaç ay sonra da benim tavsiyemle bir daha hiçbir film izlemeyeceğini söyleyip telefonu kapatacaktı.”
               
Bir Uzay Efsanesi’nden bahsetmeden önce (ki aslında hala kendimi bu dörtleme üzerine konuşacak kadar yetkin de hissetmiyorum çünkü dörtlemenin henüz ilk iki kitabını okudum ama zaten en çok üzerine konuşmak istediğim de 2001: Bir Uzay Efsanesi adını taşıyan ilk romandı) evren üzerine bugüne kadar hiç kafa yormayan varsa biraz düşünmeye davet etmek istiyorum, haddim olmayarak. Düşünün ki en yakınımızdaki Ay’a yaptığımız ilk yolculuğun üzerinden 50 yıl geçmedi. Düşünün ki henüz kendi gezegenimizin okyanuslarını bile tam anlamıyla keşfetmedik, evrenin yüceliği kavramı içinizi titretmiyor mu? Aklın hayalin almayacağı bir sonsuzluk, bu sonsuzluğun içinde küçücük bir kişisiniz ve kendi benliğiniz aklınızda bu kadar yer kaplıyor, en küçük bir sorununuz size günlerce dert oluyor, varoluşunuz sürekli içinizde kanayan bir yara ama bunun farkında bile değilsiniz belki de, gündelik dertler sürekli size ayakbağı olurken yaşama amacınızı belki de hiç düşünmediniz bile. Siz her gün işe gidip geliyorsunuz, sizin işe yürüyerek gittiğinizi varsayalım, siz işe gidene kadar Jüpiter o kadar büyük bir hızla dönmeye devam ediyor ki, Dünya’nın yaklaşık elli katı kadar büyük bir hızla, siz ofisinizdeki bilgisayarın açma düğmesine basarken Jüpiter yüzeyini yakından izleyen bir astronotun yüzeye sürekli baktığı o on beş dakikada başı dönüyor ve kendini rahatsız hissetmeye başlıyor (mesela.) Kimbilir siz ofiste kahvaltınızı poğaça ve çayla yaparken kaç meteor Dünya atmosferine girdi ve yüzeye ulaşamadan yanıp kül oldu, kimbilir kaç tanesi astronomlar tarafından gözlemlenemedi bile. Dünya üzerinde çok basit alışkanlıklarımızı gerçekleştirmeye çalışırken bir parçası olduğumuz evrenin rutinlerinin o kadar azının farkındayız ve kendimizi bir evren yerine koyuyoruz ki bunun farkına vardığımız anda egomuzun bir anda aldığı darbe, verdiğimiz kişisel sınavların en büyüklerinden biri. Ne meslektaşlarımızla olan rekabetlerimiz, ne aşk hayatlarımız, ne de ailevi sorunlarımız önemli kalıyor tüm bu varoluşun, dengenin içinde, çok büyük bir dengenin içinde farklılık yaratabileceğimiz yegane alan, bırakabileceğimiz yegane iz, sanat, bunun bilincine varana kadar varoluşumuzu sanal mecralarda ya da sosyal ortamlarda kendimizi kanıtlama çabalarıyla belirtmeye çalışıyoruz, oysa hiçbir şey bu kadar karışık ve aynı anda bu kadar da basit değil.
               
Topraklarımızdan geçmiş en “iyi” akımlardan biri tasavvuf felsefesiydi, daha öncesinde de şamanizm. Bunu bile Elif Şafak’la, Paulo Coelho’yla falan olabildiğince baside indirgeyip olabildiğince üstünden hızlıca geçti neslimiz. Tüketmeye bu kadar aşık bir nesil daha önce var olmamış olabilir, Instagram hesaplarında, bloglarda, Twitter’da boğulduk gittik. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Aşık Veysel’in üzerinden prim yapamayacağını fark ettiği gibi Büyük Ev Ablukada’ya, Can Bonomo’ya ve diğerlerine yöneldi bu nesil, “başkalarına ilgilendiğini gösterdiği zaman cool sayılacağı” şeyler, okuyup da üzerine düşüneceği şeylerden daha ilgi çekici oldu. “Bir lokma, bir hırka,” yerini “Bir Instagram etiketi, bir Foursquare check-in’i”ne bıraktı, ne kadar üzücü. Yetinmiyoruz çünkü evrenin bir parçası değil de evrenin ta merkezi gibi görüyoruz kendimizi. Bir arkadaş grubuna girdiğinizde kendinizi tanıtırken kullandığınız en kesin cümlelerden biri “Ben ateistim, tanrıya inanmıyorum, tanrı ne ya, bilim çağındayız ehuhe...” değilse aşağılanıyorsunuz öyle değil mi, o yüzden herkes ateist, o yüzden bilim harikulade. Bilimle ilgilendiğiniz en önemli konu ise yeni Apple ürünleri...

Stephen Hawking’e tanrıya inanıp inanmadığını sordukları zaman “Elbette inanıyorum, hem de tüm kalbimle!” diye yanıt veriyor, yaşayan en iyi bilim adamlarından birinin ateist olmadığına şaşırdıklarını fark ettiğinde de ekliyor: “Tanrı dediğinizde içinde bulunduğumuz ve mükemmel bir düzene sahip olan evrenden bahsetmiyor musunuz? Bu evrene inanıyorum.” Bir benzer fikri Hallac-ı Mansur “Ben tanrıyım,” diyerek belirttiğinde Stephen Hawking kadar şanslı olmamıştı ama Hallac-ı Mansur’un tanrı inancı da evrenin ta kendisini oluşturan güçtü ve o da bu evrenin bir parçası olduğu için kendisinin de tüm bu karar verebilme yetisiyle birlikte tanrısal bir yetkiye sahip olduğuydu. Tüm bu konu dağılmasına Bir Uzay Efsanesi ve bilim kurgu üzerinden nasıl geldiğimize gelecek olursak, siz eğer 2001: A Space Odyssey adlı Stanley Kubrick filmini aşırı ağır ve sıkıcı, kötü bir bilim kurgu filmi olarak yargılayıp bir kenara çoktan attıysanız, “Bir Star Wars değil hehehehe...” dediyseniz bundan sonrasını da anlamayacaksınız, buraya kadar olan kısmı da tek kaşınızı havaya kaldırarak “Bu ne saçmalık!” diye okudunuz. Bir Uzay Efsanesi’nin ilk romanı olan ve aynı isimli filmin senaryosuyla aynı anda yazılmaya başlanmış olduğu halde filmle aynı yıl piyasaya sürülen 2001: Bir Uzay Efsanesi, Arthur C. Clarke’ın, şimdiye kadar okuduğum onlarca bilim kurgu romanından beni felsefe olarak en çok tatmin eden “şey”iydi. Yazının bundan sonrası belki romanla ilgili büyük spoiler diye tabir ettiğimiz ipuçları içerebilir, belki de sizi okumak için daha çok heveslendirebilir, siz bilirsiniz.



Uzayla iç içe olmak, uzayda olmak, inanılmaz klostrofobik ve çok gerçeküstü bir deneyim olmalı, şu ara vizyonda olan Gravity filmini henüz izlemedim ama sanırım onda da bu konu üzerine klostrofobik bir şekilde eğiliyorlar. Bir Uzay Efsanesi, evrenin sırlarına hakim olup olamayacağımızı, insanlığın başlangıcını, evren karşısındaki küçüklüğümüzü, endişeleri ve kaderciliği, insanın, evren karşısındaki rolünü sorgulayan bir yapıt, filminden ziyade romanı beni bu konularda zaten bol bol düşünürken daha çok düşünmeye itti ama hatırlayabildiğim kadarıyla (ki kesinlikle tekrar izlemem gerekiyor) filminde de çok farklı mesajlar yoktu. İnsanlığın başlangıcının nedenini, bilincimizin nereye kadar bize ait olduğunu, nereden sonra bilincimizin algılayamayacağı şeylerle karşılaşabileceğimizi ve böyle bir şeyle karşılaştığımızda neler hissedebileceğimizi bu kadar gerçekçi bir şekilde anlatan bir roman okumamıştım, resmen bir gülle gibi gelip de üzerime çarptı. Her şey Ay’a ayak basan ilk astronotların Ay’da siyah bir dikilitaş, bir monolith bulmalarıyla başlıyor ve kendileri de ancak yolculuklarının son evresinde aynı monolith’in daha büyüğünün Jüpiter’in bir uydusunda da var olduğunu öğrenen astronotların ikinci monolith’i keşfetmeleriyle bitiyor ilk romanda.

En sevdiğim şeylerden biri, ikinci romanda Dr. Floyd’la ilgili cümlelerden biriydi: “Floyd, kontrol edemeyeceği hiçbir şeyle ilgili boşuna endişelenmemeyi kendine ilke edinmişti, nasıl olsa insanoğlunun kontrol edemeyeceği şeyler ortaya çıkarsa bunlar için şimdiden endişelenmek boşa olacaktı.”

Peki neden her gün kendi kendimize onlarca dert yaratıyoruz, neden bu evrenin bir parçası olmaktan ziyade sadece bilincimiz var diye egomuzu besleyerek sürekli kendimizi evrenin merkezi olarak görüyoruz? Her şeyin çözümü olağan akışa olabilecek en iyi şekilde ayak uydurmakken neden sürekli kendimizi kanıtlama çabasındayız ve neden sürekli o akışı kendimize göre değiştirmeye çalışıyoruz?

Dünya, değiştirebileceğimiz ve değiştiremeyeceğimiz şeylerle dolu, bırakabileceğimiz yegane iz sanat aracılığıyla olacak. Kimsenin iktidar aşkı, kimsenin kendini özel hissetme çabası ebedi kalmayacak, bazı şeyler gerçekten bilim ve kurgu içeriyor olacak, bazı şeyler aksiyondan ibaret olduğu halde popüler kültür onu bilim kurgu olarak yaftalayacak, dünya üzerindeki zamanınızda neye yakın olduğunuzu seçme şansınız o kadar çok ve o kadar fazla ilgilenecek şey var ki tüm zamanınızı sanal mecralarda kendinizi kanıtlamaya çalışırken ve kendinize yüce kimlikler yakıştırmaya çalışırken harcadığınıza yanıyor olmamanız dileğiyle.


               


9 Ekim 2013 Çarşamba

Notlar

Selin ve Melda son yazılarında birtakım notlarla gelince ben de bu bloğu ölü blog haline dönüştürmemek adına, üstelik onları da kıskandığım için arada bir notlar yazıp yazıp gitmeye karar verdim, böylece hem kısa sürelerle hayatımızın ne alemde olduğunu ve gün içerisinde neler düşündüğümüzü buralara bırakırız, hem de Blogger aktif kalır, burasının gitgide ölmesini hiç sevmiyorum.

1 - Selin, Melda ve Gamze, şimdiye kadar denk geldiğim en iyi "internet arkadaşlarım" oldular. Bazı arkadaşlarımızla sadece internetten konuşma olanağı buluyoruz ve bazı insanlarla da sadece internet sitelerinde birbirimize denk geldiğimiz ve kanımız kaynadığı için arkadaş oluyoruz, ikisinin arasında bence azımsanamayacak bir fark var ve pek çok insanın bu farkı ayırt edemediğini gözlemliyorum, kafanızın azıcık uyuştuğu insanlarla derhal bodoslama, aşırı doz bir arkadaşlığa koşmaya çalıştığınızda genelde "çok muhabbet tez ayrılık getiriyor" ama söz konusu arkadaşları çok uzun süredir bloglarından tanıdığımdan, aralarında aynı şehirde yaşadığımız tek kişiyle de zaten görüştüğümüzden benim için onlarla sohbet etmek, uzaktaki bir arkadaşımla görüşemediğim için internetten sohbet etmek zorunda kalmakla aynı şey. Hepsi de İzmir'de yaşasalardı muhtemelen Altın Kızlar gibi yaşlanırdık.

2 - Mezun olur olmaz hiç vakit kaybetmeden (yeteri kadar kaybettiğim için de olabilir miydi acaba ahah?) avukatlık stajımı başlattığım için şimdiden savcılık stajımı ve bir konferans katılımımı tamamlayıp ağır ceza mahkemesi stajıma geçtim. Bu sabah dört ağır ceza duruşmasını arka arkaya izledim ve en doğru kararımın ceza hukukçusu olmak istediğim olduğunu fark ettim. Bir yıl kadar bir icra avukatının yanında çalışmıştım, sadece haciz müzekkereleri ve icra takipleriyle uğraşmıştım, kendimi köreltip mesleğimden o kadar soğumuşum ki şimdi uzaktan bakınca fark ediyorum. Hukukta mesleki tatminin en yüksek olduğu alan ceza hukuku gibi geliyor, icra hukukçusu olup başka insanların paralarının peşinden koşup birilerini üzdüğünüzü görüyorsunuz, şirket hukukçusu olup şirketlerin af buyrun pezevenkliğini yapıyorsunuz, boşanma avukatı olup sarışın hanımefendileri kerli ferli beyefendilerden boşuyorsunuz, yine birsürü üzüntü görüyorsunuz, gördüğünüz, uğraştığınız şey, ceza hukukunda çok fazla üzüntü var diye uzak durduğunuz yıkımın ta kendisi oluveriyor. Oysa sizin "Pis işlerle uğraşmayayım, çok fazla tecavüz, yaralama, öldürme, hakaret var..." diye uzak durduğunuz ceza hukukunda, o kadar haklı olan ve hiç hak etmedikleri kötü davranışlara maruz kalan insanlara yardım ettiğiniz için adaletin yerini bulduğunu somut olarak görüyorsunuz. (Aklınıza Ethem Sarısülük'ün ailesinin vakurluğunu getirsenize.) Şu an çalıştığım büro, tıp hukuku, icra hukuku, ceza ve miras hukuku konularında eşit davalar alıyor, icra dairelerinde çürümüyor olmaktan zaten mutluydum, bugün de gerçek bir ceza hukukçusu olabilme ihtimalimi hissettim, ne güzel.

3 - Stajın ikinci ayında staj tezimin konusunu belirlemem lazım, tıp ceza hukuku, kadının cinsel istismarı ya da bilişim yoluyla işlenen suçlarla ilgili bir şeyler dönüyor aklımda ama bir yandan da "Dünyayı kurtarmayacaksın, sakin sakin herkes gibi iş hukuku, kıdem tazminatı, şirketler hukukuyla ilgili sıkıcı bir şeyi on sayfa anlat, geç..." diyorum, dünyayı kurtarıp kurtarmayacağımı göreceğiz.

4 - Stajla ilgili son notum şu, hiçbir şey bilmeden staja başlamaktansa öğrencilikte çalışmak çok çok iyiymiş. Yine de siz benim gibi sekiz yılda üniversite bitirmeyin. Öyle olunca son üç yıl zaten çalışıyorsunuz falan, o kadarına da gerek yok.

5 - Melda'yla birlikte birsürü öykü yarışmasına katıldık, o kadar ki çoğunun açıklanma tarihini bile bilmiyorum, Melda benim kalem arkadaşım oldu, hiç üzerine düşünmeden bir de baktık ki nerede bir öykü yarışması var, birbirimize haber veriyoruz, bir de baktık ki ne zaman bir şey yazmaya başlasak diğerimizin fikrini alıyoruz, bir fotoğraf görüp fotoğrafın öyküsünü yazıyoruz, filmlere alternatif sonlar üretiyoruz falan, bir gün birlikte bir şey yazmak isteyeceğim iki kişiden biri kesinlikle Melda.

6 - Babamla ilgili çok güzel haberler geliyor. İki yıl önce, zaten derinde yatan başarısızlık bunalımına bir de babamın rahatsızlığı da eklenince ağır bir dönem geçirmiştim, şimdi geriye baktığımda boşa harcadığım günler görüyorum. Yine de her üzüntüden, her bunalımdan birkaç iyi şey çıkıyor, yine de çok mutsuz değilim o günlerle ilgili. Fakat belki de en büyük kayıplarımdan biri Breaking Bad olmuştur, tam dizi izleme alışkanlığımı yeni yeni oturturken bana izleyecek dizi önermek isteyen bir dangalak çıkıp da "Adamın biri akciğer kanseri olduğunu öğreniyor ve kesin ölecek tamam mı, kesin öleceği için, hiç kurtuluşu yokmuş çünkü akciğer kanseriymiş, işte o yüzden meth yapımına başlıyor kanundışı olarak, nasıl olsa kesin ölecek, kaybedeceği bir şey yok!" diye tavsiye etmişti Breaking Bad'i. Çok altın kalpli bir insan olduğum için (!) ne o dangalağı bozdum ("Heheh, ilginçmiş, neyse..." deyip geçmiştim,) ne de sizin hevesinizi kırdım ama ne zaman biri Breaking Bad'e çok heyecanlansa çok canım yanıyordu. Bir yıl kadar daha kritik dönemi atlatmış olmuyormuşuz, öyle diyorlar, rutin kontroller de yine de sürüyor ama bilekleri benim bileklerimden ince değil artık, kilo aldı, saçları uzadı, en güzeli. Bir yıl sonra tamamen bu iş bittiğinde herkese benden çay, Şakir'e yok.

7 - Orhan Pamuk, önyargıyla yaklaştığım bir yazardı, Kara Kitap'ı bile sırf bu önyargı yüzünden o kadar ağır okumuştum ki sonunda kitabı sevmiş olmam bile önyargımı yıkamamıştı. Masumiyet Müzesi'yle Sayın Pamuk beni bir duvardan aldı diğerine çarptı, oradan alıp yere çaldı. Takıntılı roman karakterlerine aşinaydık fakat Kemal'in takıntıları, kendime en yakın bulduğum takıntılardı, siz "çöp ev" dersiniz, biz bundan sonra "Masumiyet Müzesi" deriz.

8 - Akıllı telefon kullanmıyorum, çok eski, markasını bile bilmediğim bir Nokia kullanıyorum, Onur'un telefonuydu, benim telefonum bozulunca bana vermişti (sırf bu yüzden bile bozulana kadar kullanırım) ve akıllı telefondan değil ama akıllı telefon kullanıcısı insan kavramından ne yazık ki tiksiniyorum. Konuyla ilgili Ekşi Sözlük entry'mi buraya da atıp kaçayım: https://eksisozluk.com/entry/37382482

9 - Söylediği iddialı her sözü en fazla bir yıl sonra geri alan yazar, "indie" diye bir müzik türünün var olmasının saçmalığını, "singer-songwriter" janrının eğilip bükülerek böyle saçma, genç işi bir şeye dönüştürüldüğünü uzun bir süre dalga geçerek savunduktan sonra Lisa Hannigan'dan başka bir şey dinleyemez oldu. (Fırk.)

10 - Yeni gruplar keşfetmek için çok şahane yollarım var ve bu keşifler için bayağı vakit harcıyorum, son keşfim Big Big Train oldu mesela, neyse efendime söyleyeyim yoğun bir çalışma programım yok sayılır, herkesin gidip geldiği saatlerde mesaiye gidip geliyorum fakat pek çoğunun Facebook yenileyerek geçirdiği zamanı hala yeni filmler, yeni müzikler peşinde internette ve yeni kitaplar peşinde kütüphane, sahaf yolları, e-kitap paylaşım forumlarında geçiriyorum. Bu yüzden bu konularda geliştirdiğim zevklerim benim için çok önemli. Başkalarıyla paylaşmak istediklerimi kapıları sonuna kadar açarak paylaşıyorum, sadece kendime saklamak istediğim, bağrıma basıp "Lütfen herkes keşfetmesin, lütfen sadece benim ve özel birkaç kişinin kalsın!" diye etrafa kötü bakışlar attığım kitaplar, filmler ve albümler de var. Takıntılar, beni sevimli bir insan yapmıyor, Amelie takıntıları gibi değil bendekiler, benim takıntılarım körüklenince ben aniden bir Samuel Beckett karakterine dönüşüyorum, bu yüzden hiçbir zaman sevimli bir kadıncık olamayacağım.

11 - Detaylara önem verdikçe bütünü kaçırmaya başladığımı, bütünü hedefim haline getirince de detaylardan zevk almadığımı bildiğim halde ne zaman birini ıskalasam cinlerim tepeme çıkıyor, kendi içimde denge kuramadığımda hayat çok zor ve hiçbir zaman denge kuramıyorum. Yaşamım günbegün bakıldığında çok güzel fakat dışarıdan kendime bakıp kendimi birkaç yıl sonraki halimle görmeye çalıştığımda gördüğüm hoşuma gitmiyor. Oysa kahretsin, hayatım çok güzel. Aslında çok sefil hissetmem gerekirken çok mutluyum, ne zaman sefil hissetsem de "Mutsuz olacak bir sebep yok!" diyerek kendi kendime paradoks yaratıyorum, büyükbabalarımla tanışmak ister misiniz?

12 - Bugün, bir yıldan fazla süredir çalıştığım işyerimde, benden başka kimsenin kullanmadığı bilgisayarda, kendi odamda, odamın kapısı kapalıyken uTorrent'le Alfred Hitchcock'un Rebecca'sını indirdim, ne yönetmenin gelip benden hesap soracağı var ne de o birkaç dakikada yakalanma ihtimalim, ama kendi kendime adrenalin pompaladım, sizin rafting'e verdiğiniz parayı ben şimdi gidip biraya, sigaraya, gönül rahatlığıyla yatırabilirim.

13 - Sigarayla ilişkimizin adını koymamaya karar verdik. Yıllar içinde Onur'la bile bu kadar dalgalı bir ilişkimiz olmadı, sigara resmen benim Nancy'm. (Hah ben de Sid oldum, tam oldu, bir bu eksikti.)

14 - Ison Kuyrukluyıldızı hakkında hiç heyecanlanmıyor olmanızı hiç anlamıyorum, hayatımızda görebileceğimiz en parlak kuyrukluyıldız, pek çoğunuz farkında bile değilsiniz.

15 - Bu kadar not yeter ve bu çok hoşuma gitti, bundan sonra arada bir notlar tutacağım.


11 Eylül 2013 Çarşamba

 "Yani işte ben orada, herkesle bir adım ama hepsinden ayrıydım. Bahsettiğim heyecanlı olayın etkisiyle, eski trenlerin üzerinden geçtiği demir köprüler misali hala titriyorum. Kendimi duyumsuyorum. Ama sadece içine kirpik kaçan göz, şişmiş parmak veya çürük diş kendini duyumsar, bireysel varlığının bilincine varır. Sağlıklı göz veya parmak ya da diş varlarmış gibi görünmezler. Yani gayet açık, değil mi? Kendi kendinin bilincine varmak, hastalıktır."

Biz, Yevgeni Zamyatin

9 Eylül 2013 Pazartesi

Kitap okuma oyununu bitirdim.

Geçen ay şöyle bir, bir aylık genel bakış çıkarmıştım: http://mylifeisfreenow.blogspot.com/2013/08/yaz-icin-kitap-okuma-oyunu-bir-aylk.html?zx=19352f2dd6f05c00

Okuduğum tüm kitapları da burada okudukça güncellemiştim: http://mylifeisfreenow.blogspot.com/2013/07/yaz-icin-kitap-okuma-oyunu.html

Bugün itibariyle ekleyecek kategori kalmadı. Kısa bir özet geçecek olursak tüm listem şöyle:

15 puanlık kategori: "Kendisi dışında herkesin o kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara": Şibumi, Trevanian. 419 sayfa. Malum, Şibumi'yi okumayan yok gibi bir şey.

25 puanlık kategori: "Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı kendininkiyle aynı olan bir kitap okuyanlara": Ejderhanın Gözleri, Stephen King. 350 sayfa. Karakterlerden birinin adı Randall Flagg, benim soyadım Bayrak, İngilizcesi Flag, kalan tek g de benden bonus.

25 puanlık kategori: "400 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara": Başkaldıran Kurşunkalem, Ferhan Şensoy. 540 sayfa.

5 puanlık kategori: "Yukarıdaki kuralların hepsini boşverip canının istediği herhangi bir kitabı okuyanlara": Ana, Pearl S. Buck. 267 sayfa.

20 puanlık kategori: "Hiç görmediği bir ülkede olayların geçtiği bir roman okuyanlara": Uyanış, Jean-Paul Sartre. 400 sayfa. Olaylar Paris'te geçiyor.

10 puanlık kategori: "Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabını okuyanlara": Bekleyiş , Jean-Paul Sartre. 448 sayfa. Özgürlüğün Yolları (ya da Özgürlüğün Yollarında) üçlemesinin ikinci kitabı, Uyanış'ın devamı.

20 puanlık kategori: "Türü kurgu olmayan bir kitap okuyanlara": 20. Yüzyılın Dosyası - Yüzyılın Birikimi, Güngör Özyiğit. 303 sayfa.

5 puanlık kategori: "Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan kısa bir kitap okuyanlara": Beyaz Geceler, Dostoyevski. 86 sayfa.

15 puanlık kategori: "Yasaklanmış bir kitap okuyanlara": Çıplak Şölen, William S. Burroughs. 384 sayfa.

20 puanlık kategori: "Esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı bir kitabı okuyanlara": Tükeniş, Jean-Paul Sartre. 384 sayfa. Jean-Paul Sartre, yazar kimliğinden ziyade varoluş felsefesine büyük katkıda bulunmuş Fransız düşünür ve aktivist olarak tanınıyor, üniversitelerde dersler veriyor.

10 puanlık kategori: "Okuduğu kitabın adında bir renk olanlara": Mavi Trenin Esrarı, Agatha Christie. 286 sayfa.

30 puanlık kategori: "Kendi doğum yılında ölen veya doğan bir yazar tarafından yazılmış bir kitap okuyanlara": Ne Zaman Gitti Tren, James Baldwin. 387 sayfa. ("James Baldwin, 1987 yılında Fransa'da mide kanserinden öldü.")

Tüm bu kitapları 15 Temmuz ve 9 Eylül arasında okudum, bir de bu kitaplar dışında hiçbir kategoriye sokuşturamadığım için oyun kapsamına alamadığım 900 küsür sayfalık Ayn Rand'ın Hayatın Kaynağı adlı romanını da okudum, hızımı da hiç alamadım, bir bu kadar daha kategori olsa bir bu kadar daha eğlenirdim ne yalan söyleyeyim.

1 Eylül 2013 Pazar

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir Cennet ve Cehennem Tasviri Olarak: Sasalı Doğal Yaşam Parkı

Cennet


Önce hayvanat bahçesi kısmında gezip öncelikli olarak mirketleri ve lemurları arıyoruz, lemurlar, "Maymun Adası" adındaki macera oyununu anımsatan ayrı bir bölümdeler, mirketler ise girişte oldukları için ilk amacımızı gerçekleştirip mirketleri izliyoruz. İkinci amacımız (lemurlar haricinde) su aygırını görebilmek ve su aygırını izlerken "I like big butts..." diye şarkı söyleyebilmek. Bu yüzden dosdoğru su aygırına doğru gidiyoruz. Su aygırları da tam bizim amacımızı anlamış gibi arkalarını bize doğru dönmüş, yemek yiyorlar, gülerek şarkı söylüyor, fotoğraflarını çekiyoruz. Sonra "Sırtlan Ayı Kurt" tabelasına gülerek kurt görmeye gidiyoruz, Eren ve Özge ayı görmek istiyorlar, Onur sırtlan, Cem ve eşi Nisan da daha önce geldiklerinde kurt görmediklerini söyleyerek kurtlara yöneliyorlar. Ben zaten kendimi kaybetmiş gibi bir oraya bir buraya koşup duruyorum, sırtlanlar sıcaktan mayışmış yatıyorlar, ayılar sırılsıklam, orada bir durgun su birikintisi, bir de akış halinde bir su yatağı var, devr-i daim yapıyor gibi, herhalde kendi kendilerini akan suda duş alır gibi yıkadılar diyoruz, durgun su pis görünüyor. Kurtlar da sıcaktan olacak, ortadan kaybolmuşlar. Koral, "Keşke gizli yerlerindeki bir duvarı da camdan yapsalar da oradayken de görebilsek hayvanları..." diyor, Eren, "Sonra hayvanlar kendilerini kessinler artık hiç özelleri kalmayınca, gizlenemeyince, intihar etsinler..." diye yanıtlıyor. Her şeye gülüyoruz çünkü BİRSÜRÜ hayvanla çevriliyiz ve hepimiz hayvanları çok seviyoruz. Vaşağı izlemeye giderken tam cama yaklaştığımız anda vaşak tıpkı kedilerin bir yere atlamadan önce gerildikleri gibi geriliveriyor ve biz "Oley!" derken bir kayanın üzerine hop diye atlayıveriyor. Tabelasında bir haftada yedi kilo kadar et ve iki tavukla beslendikleri yazıyor, Eren "Aslında bir haftada bu kadar yemek çok değil, eve alsan beslenir, bizim kediler yalan, böyle büyük kedi lazım, ele gelsin hayvan, diğer kedilerle anlaşabilecek olsa alırım eve hiç düşünmem..." diye ciddi ciddi konuşarak hepimizi güldürüyor. Zürafa gördüğümüzde iki metre boyu olan Eren'e "Bak, ağabeyin..." diyoruz, sonra oralarda bir yerde kayboluyoruz. Maymun Adası kısmına gidip lemurları da göreceğiz ve daha da geç kalmadan piknik alanına gidip mangal yapıp rakı içeceğiz. Maymun Adasının ne tarafta olduğunu elimizdeki haritadan çözmeye çalışırken gerçekten bir macera oyunundaymışız gibi mutlu oluyoruz, nerede olduğunu bulabildiğimizde de lemurlara doğru sevinçle ilerliyoruz. Daha önce buraya geldiğimizde lemurlar, tropik kısımdaydı ve o daldan bu dala atlıyorlar, izleyenlere türlü oyunlar yapıyorlardı. Bu sefer sıcağın tam göbeğinde, kurak bir kısımda, hiç dalı, bitkisi olmayan bir yere alındıklarını görüyoruz, hayvanlar miskin miskin oturuyor, bir şeyler tıkınıyorlar, izleyenlere bakışları bile sinirli, keyfimiz kaçıyor. Yine de gülerek birbirimize gösteriyoruz "Bak şunun kuyruğu diğerinden daha kısa, bak nasıl yemek yiyor, bak bak buraya çıktı..." diye ama ı ıh, pek keyif yok hayvanlarda. 

Lemurları da gördükten sonra hızlı hızlı tüm grup rakının yanında su getirmedikleri için oradaki kafeteryadan yarım litrelik birsürü pet şişe içinde su almaya yöneliyorlar, Koral'la ben geride kalıp diğerlerinin bakmaya yanaşmadıkları pumalara ve aslanlara bakmaya gidiyoruz. Tam biz oradayken iki puma birbiriyle oyun oynamak için birbirlerinin üzerlerine atlıyorlar, "Diğerleri yokken atraksiyon oldu, yanlarına gidince bir puma diğerinin boynuna atladı, kanlar fışkırdı, görevliler ayırmak için yanlarına gidince görevlilerden birini de öldürdüler diye anlatalım," diyoruz. Sonra çıkışta herkesle buluşuyoruz ve oraya geldiğimiz iki arabaya doluşup yakındaki piknik alanına gidiyoruz. Giderken yine kayboluyoruz, kimse daha önce burada piknik yapmamış, birkaç dönüşten sonra piknik alanını buluyor, mangalımızı yakıyor, önce tavukları, sonra köfteleri pişiriyoruz, rakımızı içiyoruz ve evlere dağılıyoruz.

Cehennem


Hepimiz hayvanları gerçekten çok sevdiğimiz için, fotoğrafını çekip de internet sayfalarındaki hesaplarımızdan paylaşarak insanların beğenisini, sempatisini toplamak için değil de gerçekten onların varlığına etrafımızda ihtiyaç duyduğumuz için, hallerini, hatırlarını sormak isteyecek kadar kişilik yüklediğimiz için bu hayvanat bahçesine ne zaman gelsek aynı anda hem neşeden ölüyor, hem de kederleniyoruz. Kaoti diye yeni bir hayvan gelmiş, mirketlerin karşısında gördüğümüzde ona bakıyoruz. İçlerinden biri duvarın dibinde, aynı yerde hızlı hızlı dönüp duruyor, bir o tarafa, bir bu tarafa aceleyle yürüyüp duran ve gözünü yolundan ayırmayan güzel bir hayvan, hepimize komik geliyor ve hepimiz "Hahaha volta atıyor..." diyoruz fakat hepimizin içinde hayvanda bir sorun olabileceğinin telaşı var. Önce ben, "Hayvan sıcaktan delirmiş olabilir, depresyona girmiş olabilir..." diyorum, Onur "Evet, yazık çıkmak istiyor herhalde..." diyor. Eren, "Topu öbür tarafa kaçmış, kara kara nasıl alabileceğini düşünüyor olmalı..." diyerek bizi güldürüyor ve bir dakika geçmeden "Ulan çok üzüldüm ya!" diyor. Tam da bir cehennem tasvirine yakışacak bir İzmir sıcağında bizden daha şanssız olup da gölgeye kaçma şansları da pek olmayan hayvanlara içimiz burkuluyor. Bir yerde fillerin yanından geçiyoruz, iki büyük, bir yavru fil, duvarlarının dibine sıkışmışlar. Hepimiz aynı anda "Gölgeye kaçmaya çalışıyorlar..." diyor, sonra birbirimize dönüp "Orada yemekleri var herhalde, yemek yiyorlar..." diye birbirimizi teselli ediyoruz. Lemurlara hakikaten çok sinirimiz bozuluyor, herkes kendi kendine "Bir önceki gelişimizde resmen izleyenlere şov yapıyorlardı, şımarıyorlardı, bu sefer kös kös oturuyordu hayvanlar, eğlenecekleri dallar yok, gölge yok, sıcağın dibine atmışlar hayvanları..." diye söyleniyor. Pumalarla aslanları görmek için Koral'la geride kaldığımızda, en çok aslana içimiz acıyor, koskoca orman kralı, sıcaktan kedi gibi başını patilerinin önüne koymuş da kimbilir yemek saatini mi bekliyor, ne yapıyor, neden yaşıyor, yaşama amacı yok...

Hem bu hayvanat bahçesine geleceğimiz her seferinde çocuklar gibi şen olmamıza rağmen hem de aynı anda her seferinde gerçekten çok üzülüyoruz, "Çok iyi bakıyorlar burada onlara, doğada olsalar bu kadar iyi beslenmezler..." diyoruz. Piknik alanında aramızdan kimsenin mangal yakmayı doğru düzgün bilmediğini öğreniyoruz, Cem işi bir şekilde kotarıyor, Eren ve Onur, yanımızdaki kömürler bitince kömür almak için bir yer olup olmadığına bakmak için uzaklaşıyorlar, ellerinde kömür torbasıyla döndüklerinde çok seviniyoruz fakat küçücük bir torba kömürü çok pahalıya satmışlar, bir piknik alanında kömür satın alınabilecek tek yerin bir anda fiyatları yüzde iki yüz katlamış olmasına kızıyoruz. Rakımız yetmiyor. Etrafta içki satan bir yer ise elbette yok. Hava kararana kadar eğleniyoruz fakat havanın kararmaya yüz tutmasıyla birlikte öyle bir sivrisinek saldırısına uğruyoruz ki mangaldaki son posta köfteleri bile orada bırakıp da sinek tanrılarına kurban vermek çok mantıklı geliyor. Hayatımızın en hızlı sofra toplayışını yapıyoruz, otuz veya kırk saniyede tüm çöpler toplanıp dökülüyor, ben tüm bardakları silip, kağıt havlulara sarıp da kutuya koyma işini, sanırım en fazla yirmi ya da otuz saniyede yapıyorum, Özge birkaç saniyede masa örtüsünü çekip de katlıyor, Eren mangaldaki son köfteleri birkaç saniyede bir tabağa toplayıp mangalı boşaltıyor, Onur ve Koral zaten orada hazır, kömürlere su dökmek için bekliyorlar, Cem ve Nisan, her şeyi arabalara doğru taşımaya başladılar bile... Bu arada, bacaklarımız, kollarımız, yüzlerimiz, sürekli saldırı altında, sürekli iblisler, yabalarıyla bizi dürtüyor gibi, acıyan herhangi bir yerime sinek kovmak amacıyla elimi götürdüğümde, en aşağı üç - dört sinek birden elime çarpıyor. O kadar hızlı bir şekilde arabalara giriyor ve dağılıyoruz ki doğru düzgün vedalaşamıyoruz bile, yolda herkes kaşınıyor. Esas hasar tespitini sabah yapacak ve her bacağımızda en az otuz sinek ısırığı olduğunu göreceğiz, Gezi Parkı direnişinde içine kimyasal sıvı katılmış sular sıkan Tomaların kurbanı olan insanların fotoğraflarına benziyor bacaklarımız, kollarımız, öyle bir kabarmış, öyle bir rahatsızlık verici...

22 Ağustos 2013 Perşembe

Pet Shop of Horrors


İlk kez sadece bir bölümünü izlediğim bir animeyi tanıtıyorum çünkü çok acayip bir anime serisi, daha önce adını bile hiç duymamıştım ama dün gece Onur'la bir korku animesi ararken buna denk geldik, Google görsellerden çizimlerine bakarken ben bu afişi görür görmez izlemeye karar verdim, üstelik aslında çok çirkin bir afiş ama bir şekilde beni kalbimden vurdu.

Chinatown'da bir hayvan dükkanı sahibi olan Kont D (heheh) her hayvan satışında, alıcıya bir kontrat imzalatmaktadır. Bu kontrat hayvanın cinsine göre değişmekle birlikte örneğin kendisinden bir hayvan satın alanlar, bu hayvanı başka kimseye göstermeyecek ve hayvana su ve taze sebze dışında hiçbir şey vermeyeceklerdir. Bu şartları kabul ettikleri takdirde hayvanları sahiplendirebilecek, bu şartlara aykırı davranmaları halinde de ortaya çıkabilecek hiçbir sorundan dolayı sorumlu tutulmayacaktır. Fakat bu sıralarda Chinatown'da görevlendirilmiş bir dedektif, o bölgede gitgide artan gizemli ölüm vakalarının bu hayvan dükkanıyla bir bağlantısı olduğunu sezer ve Kont D'den şüphelenmeye başlar.

Seri sadece dört bölümden oluşuyor, biz sadece ilk bölüm olan Daughter'ı izledik ve muhtemelen bir - iki günde bitiririz. Sürekli liseli animeleri, ölüm melekleri, dövüşler ve spor animeleri izlemekten sıkılanlar için mükemmel bir alternatif, çizimleri de çok güzel fakat müzikleri çok komik, Yeşilçam'ın erotik filmleri gibi.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Klişeler Sebepsiz Yere Oluşmaz

Daha önce Watchmen okuduğum zamanlarda bir anda karşıma çıkan ve beklemediğim anda hikayeye çok güzel yedirildiği için çok etkilendiğim fakat çok klişe bir öyküyü bu blogda yazmıştım. Bir adam depresyona girdiği için psikoloğa gidiyordu ve psikolog ona şehre bir sirkin geldiğini, mutlaka gidip o sirki görmesi gerektiğini, palyaçoyu izlediği zaman hiçbir derdinin kalmayacağını, her şeyi kendi kendine kurup büyüttüğünü, eğlenmeye ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine adam gözyaşları içinde "Ben o sirkte palyaço olarak çalışıyorum," diyordu. Hani çok sıradan, yüzlerce kez anlatılmış bir "ağlayan palyaço" hikayesiydi fakat Watchmen'de Rorschach bu hikayeyi günlüğüne yazarken gözlerim yaşarmıştı.

İşte onun gibi yeri geldiği zaman beni beynimden vurulmuşa çeviren birçok klişe sözün ve hikayenin anlamını fark ediyorum, çoğunu henüz anlamadığımız için sevmiyor ve basit buluyormuşuz. Her zaman kitap okumanın materyalize edilmesine, süslü kitaplıklara, çok düzenli kitaplık raflarına (çünkü dostum, bir kitaplık çok düzenliyse o kitaplıktan çok az kitap okunmuş demektir, eski ev arkadaşlarımdan tecrübeyle sabit) ve kitap okurken çekilmiş artistik fotoğraflara karşı oldum, bu yüzden kitaplıklarla, kitaplarla, kütüphanelerle ilgili çok prim yapacak özlü sözler, alıntılar yazıp duran insanlardan da, o alıntılardan da tiksindim, kitap okuma eyleminin kendisini amaç ediniyor, bir zorunluluk gibi, caka satmaya yarayacak bir eylem gibi yapıyorlardı bunu, sessiz bir ibadet ya da rutin bir alışkanlık gibi kitap okuyan insanların sayısı azalıyordu ki daha önce çok kere karşılaştığım için klişe sözler mezarlığına attığım bir cümlenin anlamını da geçen cuma günü ilk kez anlayabildim.

"Birine verilecek en güzel hediye bir kütüphane kartıdır." Bu sözü yukarıda biraz anlatmaya çalıştığım insanların çoğunun internet ortamında o kadar çok paylaştığını gördükçe gülüp geçmeye başlamıştım. Bu arada mezun olduğum için şimdiye dek kitap satın almaya ayırdığım bütçeyi aştığımda ve elimde yedek kitap kalmadığında başvurduğum ilk yer olan üniversite kütüphanesinden kitap ödünç alma ayrıcalığımı da yitirmiştim ama bu konu üzerine düşünmüyordum, elimde birsürü okunmamış kitabım vardı.

Mesela yazının tam burasında belki de küçük bir kütüphane fotoğrafı vardır. (Ayyyyynı ilçe halk kütüphanesi.)


Bayram tatilinden sonra bir hafta daha tatilim vardı, bunun son beş altı gününü İzmir'de geçirdim. Perşembe günü evde oyalanır, pineklerken Onur "Aslında seni bugün kütüphaneye götürecektim sürpriz yapıp, hükümet konağının o taraflarda bir Atatürk Kütüphanesi, bir de ilçe kütüphanesi var azıcık arayla, çocukken gider orada kitap okurdum, hazır haftaiçi izinlisin, gidip oradan sana üyelik alalım diyecektim," dedi ve cuma gününü iple çekmemi sağladı, perşembe günü, kütüphanenin açık olduğu saati kaçırmıştık. Cuma günü önce ilçe halk kütüphanesine gittik. Tınaztepe Merkez Kütüphane ile kıyaslanamayacağı kesindi, gerçekten çok seviyordum okulun kütüphanesini. Ama hayalimde yine de büyük bir kütüphane vardı, bulduğum ise sevimli, sıcak ve küçücük bir kütüphaneydi, hiç yoktan tabii ki iyidir, en aşağı on raf okumadığım kitap vardır ve sandığımdan çok daha mutlu oldum üyelik aldığımda, zaten klişeyi yaşayınca anlamaya değineceğim ama yine de Edremit'teki ve hatta tatil beldesi Altınoluk'taki halk kütüphaneleri Bornova'dakinden daha büyüktü. Daha sonra oradan çıkınca da biraz ilerisindeki Atatürk Kütüphanesi'ne gittik, orası daha çok araştırma kitaplarıyla doluydu, üyelik almak için form aldım ama doldurup geri götüreceğimi sanmıyorum. Halk kütüphanesinin formunu hemen orada doldurup kartımı aldım, ödünç kitap da aldım, Ayn Rand'ın yazdığı Hayatın Kaynağı'nı okuyorum.

Ve sonra Onur'la Küçükpark'a yemek yemeye giderken sırıta sırıta gittiğimi fark ettim. Ona da dönüp "Ya internette çok gördüğüm zırva bir söz vardı, şekilci şekilci kitap okuyormuş gibi yapanların paylaşıp durduğu, entelcilerin* pek sevdiği bir söz, kütüphane kartı, birine verilecek en güzel hediyeymiş de yok bilmem neymiş. Ben de her gördüğümde pıfft yapar geçerdim, meğer gerçekten nasıl mutlu ediyormuş ya, meğer nasıl güzel bir şeymiş..." diyerek teşekkür üstüne teşekkür ettim.

Mesela pazartesi sendromu klişelerine de ağzıma gelen her küfrü etsem hiçbir arkadaşım kalmayacak gibiyken iki haftalık tatilden sonra henüz adli tatil bitmediğinden pek işimiz de yokken şu pazartesinin bu saatinde ofiste olunca sanırım gizliden gizliye bu sendromu yenmek için blog yazısı yazıyor olduğumu da kabullenebilirim. En azından ağlayıp sızlanacağıma ve ilgi orospuluğu yapacağıma bir klişeye nasıl empati kurulabildiğini ve klişelerin boş yere oluşmadığını falan anlattım, hani Rock Star filminde çiçeği burnunda vokalist çocuğumuz ilk kez sahneye çıkacakken "Çişim geldi," diyordu (merhaba Tarkan) da Jennifer Aniston ablamız da "Use it babe, use it," diyordu, hah işte, pazartesi sendromunuz varsa onu da sahneye çıkmadan önce gelen çiş gibi kullanın, hayatta her şeyi kendi lehinize çevirebilirsiniz bence, neden olmasın.



*entelci: Onur'la kendi aramızda oluşturduğumuz sevgili dili edebiyatının en çok kullanılan kelimesi. Entelektüel olmayıp, entelektüel birikimi olmayıp da varmış gibi, öyleymiş gibi yapmaya çalışan, bunun şovunu yapmaya ayırdığı vaktin yarısını bile okuyup araştırmaya ayırmayan ve olmaya çalıştığı kişinin sadece şeklini şemalini gerçekleştirebilmiş fakat içeriğini, birikimini asla oluşturamamış insan, aydın taklidi, yapmacık. 

9 Ağustos 2013 Cuma

Yaz İçin Kitap Okuma Oyunu Bir Aylık Genel Bakış

Oyuna başlayalı bir ay geçmiş, bir ay içinde neler yapmışız neler etmişiz diye bir özet geçelim:

Öncelikle günden güne kitapların kapaklarıyla birlikte tuttuğum notlar şu yazıda: http://mylifeisfreenow.blogspot.com/2013/07/yaz-icin-kitap-okuma-oyunu.html?zx=b94c5fc979a3145a

15 puanlık kategori: "Kendisi dışında herkesin o kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara": Şibumi, Trevanian. 419 sayfa. Malum, Şibumi'yi okumayan yok gibi bir şey.

25 puanlık kategori: "Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı kendininkiyle aynı olan bir kitap okuyanlara": Ejderhanın Gözleri, Stephen King. 350 sayfa. Karakterlerden birinin adı Randall Flagg, benim soyadım Bayrak, İngilizcesi Flag, kalan tek g de benden bonus.

25 puanlık kategori: "400 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara": Başkaldıran Kurşunkalem, Ferhan Şensoy. 540 sayfa.

5 puanlık kategori: "Yukarıdaki kuralların hepsini boşverip canının istediği herhangi bir kitabı okuyanlara": Ana, Pearl S. Buck. 267 sayfa.

20 puanlık kategori: "Hiç görmediği bir ülkede olayların geçtiği bir roman okuyanlara": Uyanış, Jean-Paul Sartre. 400 sayfa. Olaylar Paris'te geçiyor.

10 puanlık kategori: "Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabını okuyanlara": Bekleyiş , Jean-Paul Sartre. 448 sayfa. Özgürlüğün Yolları (ya da Özgürlüğün Yollarında) üçlemesinin ikinci kitabı, Uyanış'ın devamı.

20 puanlık kategori: "Türü kurgu olmayan bir kitap okuyanlara": 20. Yüzyılın Dosyası - Yüzyılın Birikimi, Güngör Özyiğit. 303 sayfa.

5 puanlık kategori: "Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan kısa bir kitap okuyanlara": Beyaz Geceler, Dostoyevski. 86 sayfa.


Toplam: 125 puan.

Kişisel Not: Bir ayda kaç kitap okuduğumu soranlara "4 - 5 tane kadar..." diyordum, yalan söylemiyormuşum, kayıt tutunca bunu görmüş oldum, oyun bu yüzden işe yaradı. Ayrıca Ejderhanın Gözleri'ni keşfetmemi sağladı ki kendisi Stephen King'in şimdiye kadar okuduklarımın içinde en sevdiğim romanı oldu. Geri kalan kitapların çoğu zaten okunmayı bekleyen ve oyunu pek de düşünmeden okuduğum kitaplardı. Şibumi'yi yıllardır beklettikten sonra bu oyunun verdiği şevkle okumuş oldum, beğenmedim, en azından aklımda durmaz "Bir ara okuyayım şunu da..." diye. Bu oyun sayesinde Bornova'da evime nispeten yakın sayılan bir sahaf keşfettim, artık sahafa gitmek gerekince Alsancak'a gitmek zorunda değilim. Sonuç olarak oyunun etinden sütünden faydalanıyorum ve çok eğleniyorum :)

6 Ağustos 2013 Salı

Dünyanın En Büyük Yalanı



Herhangi bir şeyi unuttuğunuzu söylüyorsanız unutmamış, umursamadığınızı söylüyorsanız umursuyorsunuzdur. Bu, dünyanın en kesin yalanı, gerçekten umursamayan insan bunu söylemez. Eğer bir sevincinizi paylaştığınız bir grup insan sizinle birlikte yarım ağızla veya içtenlikle seviniyor fakat bir tek kişi bu durumla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyorsa, bu durumla en çok ilgilenen kişi odur, umursamayan insanın diline yapışmaz sevinmiş gibi yapan bir iki kelime, gerçekten umursamayan insan sizi "umursamıyor olduğunu belirtmeye" bile uğraşmaz, ona bile üşenir ya, yarım ağızla halinizi hatrınızı sorar ve birkaç saniye sonra ağzınızdan çıkan her kelimeyi unutur kendi işine devam eder. Bu yüzden giden sevgilinin ardından "seni umursamıyorum" temalı şarkıları Demet Akalın falan yapıyorken giden sevgilinin ardından gerçek hislerini anlatmaya çalışan şarkıları Whitesnake falan yapıyor, sanmıyorum ki Coverdale oturup her akşam umursamadığını kırk kere söylediği eski sevgilisi için gizli gizli ağlasın.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Mezuniyet ve Koltuk

Ivich Serguine, Jean-Paul Sartre'ın yarattığı karakterlerden biri, Özgürlüğün Yollarında üçlemesinde yaşıyor. Kendisinin en belirgin özelliği, benim en sevdiğim çoğu karakterin ortak özelliği: bir tehlike hissettiklerinde bu tehlike karşısında uyuşmaları. Cevval karakterleri, kahramanları, cesur tipleri de romanına göre seviyorum fakat en sevdiğim karakterler her zaman bir olay karşısında sıkıntı duyduklarında bu sıkıntıyı her halleriyle belirten karakterler.

Hayatımın geçmiş en az dört, en fazla on yılı, duyduğum sıkıntılar yüzünden içimde büyük travmalar biriktirip onlara göre hayatımın akışını aksatmakla akıp gitti, son iki yıl en şiddetli sancıların yıllarıydı fakat geçiyor, insanoğlu kendi kendine çok güzel çelmeler takıyor, bunu fark ettikten sonra geçmeyecek sıkıntı yok. Geçen yıl ve önceki yıl boyunca en büyük ayak bağıma dönüşmüş olan, somut bir şekilde zincir gibi ağırlığını hissettiğim okulu bitirebildim, bitirebileceğime umudum kalmamıştı ama hallettim. Bu süreç içerisinde, sadece okulum bitmiyor diye bile hayattan zevk almadığımı iddia ediyordum, tipik bir varoluşçu roman karakteri gibi tek bir derdin, etrafımdaki tüm varlıkları etkilediğini, renklerini puslandırdığını düşünüyordum. (Üzerine başka başka dertler de eklendiğinde, her zaman karamsarlığa kapılıyordum.) En net hatırladığım iki an var, okulun bitmeyişiyle ilgili hissettiğim "beyin pamuklanmalarıyla" ilgili, birinde arkadaşım Mutlu'nun evinde gece geç saate dek oturup garip bir içki içiyorduk, Mutlu benim oldukça zeki biri olduğumu ama kendimi aptallaştırmaktan zevk duyduğumu anlatıyordu bana, neden böyle yaptığımı merak ediyordu, bunu bilerek tercih edip etmediğimi, davranışlarımın farkında olup olmadığımı soruyordu ve sonunda benim uyuşukluktan çıkabilmemin mümkün olmadığını, bu kafayla devam edersem belki çok uzun bir süre sonra ancak çıkabileceğimi söylemişti. İşin ironik yanı şuydu ki, Mutlu bunları anlatırken bile beynimde pamuklar dolu gibi geliyordu bana, okul bitmemişti, yine ailemi hayal kırıklığına uğratmış üstelik yaşıtlarım kerli ferli avukatlar olmuşken aşağılık kompleksinin en derin yerinde yüzerek kendimi salak gibi hissetmeye başlamıştım, bu yüzden etrafımdaki her şey çürümüş gibiydi ve içtiğim içki de, ilk kez tatmaktan zevk almam gerekirken ağzımı çürütüyordu, dilimi eritiyordu, midemi yakıyordu, hiçbir şeyden zevk almadığım gibi her neyin içinde olursam olayım o durumu zorunluluktan sürdürmem gerekiyor gibi geliyordu. İçki içeceksek, onu da yapmalıydım, müzik dinleyeceksem onu da dinlemeliydim, dışarı çıkacaksak dışarı da çıkmalıydım ama içimden geçen bir yatağa gömülüp sonsuza dek oradan çıkmamak, mümkünse yok olmaktı.

Hatırladığım diğer net bir anı ise, Mert'in diplomasını alıp buradaki baroya başvurmak için İzmir'de birkaç gün kalması gerektiğinde benim misafirim olduğu bir zamanda, benim yine "Bu okul bitmeyecek, çünkü ben yapamayacağım, bunu yapabilecek gibi hissetmiyorum, anlamadığım için değil, sevmediğim için de değil, bir şey beni kilitliyor, bir şeyden dolayı başarısızlığa uğruyorum sürekli ama bilmiyorum..." diye ona dert yandığım bir geceydi. O nasıl bitirmişti anlamıyordum, onun başarmasını sağlayan ve bende eksik olan şey neydi bilemiyordum. "Canın ne yapmak istiyorsa onu yapamıyorsun, bir başarısızlık yüzünden kendini duraklatıyorsun, bir roman yazıyor olduğunu biliyorum ama devam etmiyorsun çünkü mezun olmayı bekliyorsun, beyninde birsürü beste olduğunu biliyorum ama çalmıyorsun çünkü mezun olmayı bekliyorsun, her şeyi de buna bağladığın için, bunun sorumluluğuyla kendi kendini geriletiyorsun, mezun olamadıkça kendi istediğin şeyleri de yapamadığın için hiçbir şeyden zevk almıyorsun," demişti. Usul usul ağladığımı hatırlıyorum çünkü doğru söylüyordu, içimden geldiği gibi hareket edemeyip kendi hareket alanımı kısıtlayan da yine bendim. O sırada oturduğumuz odadaki boş koltuğu gösterip "Her şeyin bir amacı var, bir hareket alanı var, her şey aslında konuşuyor, o frekansı yakalarsan her şey sana bir şeyler anlatır ama sen sadece mezuniyeti görmek için o kadar körleşmişsin ki, şu koltuğun yıllardır orada durduğunun bile farkında değilsin," demişti. Gerçekten koltuğu ilk kez görmüş gibi bakmıştım. "Haklısın, o koltuk eski ev arkadaşım Tomris'indi, giderken her eşyasını götürürken bunu götürmeyi unutmuştu, çok severdim o yüzden bu koltuğu, nasıl da unutmuşum..." demiştim. Mert de omzumu pışpışlayıp "İstediğin şeyleri yap, beste mi yapacaksın, en basit şeyleri anlat, romanına mı devam edeceksin, ya da kısa bir öykü mü yazacaksın, en basit, en iyi bildiğin şeyleri anlat ki gerçekten hissettirebil, bak bu koltuğu ne kadar sevdiğini anlat, koltuğu dinle, onun şarkısını yap..." demiş, yanımdan kalkmıştı. 

Bu evde en sevdiğim oda, çalışma odası, şu an içinde bulunduğum odada sadece iki kitaplık, bir masa, bir sandalye ve o koltuk var. O koltuğun şarkısını yapmak ya da öyküsünü yazmak bir - iki yıldır aklımda fakat her zamanki gibi mezuniyete kadar her şeyimi erteliyordum, her zamanki gibi "Yine başaramayacağım" korkusu yüreğimin tam ortasından tüm vücuduma yayılıyordu, tüm hareketlerim uyuşuktu, beynim pamuklanmıştı ama sonunda beni özgür kılacağına inandığım ve buna inandığım için beni gerçekten özgür kılan o şey gerçekleşti. 

O güzel şeyden bir süre sonra Ivich Serguine'in de içinde bulunduğu Bekleyiş'te şöyle bir paragraf görüp oturup sevgili koltuğum için bu yazıyı yazdım:

Bir boşluk olacak. Küçük bir boşluk. Andre: Sesim o kadar az çıkar ki. Elimde bir kitap koltuğa otururum, o çorapları yamar, konuşacak bir şey bulamayız. Koltuk hep yerinde kalacak. Önemli olan koltuk.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)