2 Mart 2013 Cumartesi

"Battle Royale vs. The Hunger Games"

Açlık Oyunları serisi, özellikle filminin beklenenden kötü olmasıyla birlikte kitaplarının da çok bilmiş elitist bilim kurgu fanatikleri tarafından "young-adult" türüne itelenmesi sonucunda biraz dalga geçilen, biraz dışlanan, hak ettiği değeri göremeyen bir seri olarak kaldı geçmişimizde. Bu acı gerçeği fark ettiğimde, yani herkesin itin götüne soktuğu bir seriyi bayağı bayağı seviyor olduğumu gördüğümde de kendimi bunca yıldır aldığım hukuk eğitimi boşa gitmesin diye Açlık Oyunları serisinin avukatlığına adamıştım. Çünkü karakterleri ve hikayesi epey iyi kurgulanmıştı, olay örgüsü, anlatımı, hedef kitlesi, pazarlama stratejisi falan beni ilgilendirmiyordu. Okurken zevk alıp hayran olmam bana yetmişti.

Gel gelelim 2010 yılında, yani yaklaşık olarak Açlık Oyunları'nın son romanı Alaycı Kuş Türkçeye çevrildiğinde ve serinin filmleştirileceği haberleri dönmeye başladığında yani Açlık Oyunları'nın popülaritesi başını alıp gittiğinde başta Onur'dan olmak üzere çoğu insandan fikrin Battle Royale adlı bir Japon filminden çalıntı olduğunu duymaya başladım. Sonra bu filmin de bir romandan uyarlanmış olduğunu, yine bu romandan bir de manga serisi uyarlandığını da öğrenip mangasının birkaç bölümünü okuduktan sonra kendisini "yarım bırakılmış manga serileri mezarlığı"na gömüp hayatıma devam ettim. Geçenlerde "Yahu böyle bir şey vardı, neydi o?"  diye bu seriye yeniden başladım ve şu an yarısından fazlasını okumuş olduğum için, üzülerek kabul etmem gereken bir gerçekle başbaşayım.



Bu gerçekliği size de alıştıra alıştıra yaşatmak istiyorum, Battle Royale'in konusu şu: Yakın bir gelecekte bir televizyon programı için rastgele bir liseden rastgele bir sınıf seçilir ve bu sınıfın öğrencileri bir okul gezisine gidiyor olduklarına inandırılarak bir otobüse doluşturulup bir adaya götürülür. Bu adada "program" hakkında bilgilendirilen öğrenciler, televizyonlarda canlı olarak yayınlanacak olan bu şov için birbirlerini öldürmeleri gerektiğini, en sonunda canlı kalan kişinin programın şampiyonu olacağını öğrenir ve korkar, şaşırır, isyan ederler ve programın ne kadar gerçek olduğunu göstermek adına isyan etmeye çalışan öğrencilerin bir kısmı oracıkta, diğerlerinin gözlerinin önünde öldürülür. El mecbur programın gereklerini yapmaya boyun eğen gençler, kendi aralarında küçük gruplar oluşturmaya başlar, birbirlerini korumaya çalışırlar, bu arada elbette aşk ve dostluk hikayeleri aralara süs olarak konur. Gruplardan biri, diğer öğrencileri de ikna edebilirler ve kimse kimseyi öldürmezse programın bir işe yaramadığı için iptal edilebileceğine inanırken bilgisayar programları konusunda bilgili bir öğrenci de paralel ana hikaye olarak programın bilgisayar sistemlerini çökertmeye çalışır. Bu arada 42 kişi olarak geldikleri adada her gün üçer beşer genç birbirini öldürüyordur ve her gün belirli saatlerde adadaki öğrenciler biri öldürüldüğünde haberdar ediliyor, belirli saatlerde adanın belirli kısımları öğrenci yoğunluğuna göre "tehlike bölgesi" olarak anons ediliyor ve öğrenciler, programın gidişatı hakkında bilgilendiriliyordur.

Açlık Oyunları'nın konusunu da bu yazıda, ilk kitabı okumanın heyecanıyla gördüğünüz gibi bayıla bayıla anlatmıştım: AHA YAZI Evet içimdeki Ege köylüsünü ortaya koyduğum "aha yazı" linkine tıklarsanız şey olacak. O seride de kurgu bu olmakla birlikte oyunların televizyon aracılığıyla halka izletiliyor olması, yarışmacıların kendi aralarında gruplar oluşturuyor olmaları, (SPOILER UYARISI) ilerleyen kısımlarda oyunlara karşı isyan edecek olmaları dışında bu seride de karakterlerin öldürülmesinden kaçınmayan bir yazar  olması ve yarışmacıların ölenler hakkında bilgilendiriliyor olmaları bile benzer.

Ancak yine de Battle Royale ile Açlık Oyunları'nın bu kadar benziyor oldukları gerçeğini kabullenmekle birlikte, hala Açlık Oyunları'nın Battle Royale'den daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bunun sebepleri de şunlar:


  • Battle Royale, Açlık Oyunları'nın derli toplu yapısının ve karakterlerin inandırıcılıklarının yanında çok dağınık ve çok yapmacık kalıyor. Şöyle ki, Açlık Oyunları, genel olarak tek karakterin üzerinden işlerken konuyu, Battle Royale, romanının nasıl olduğunu ne yazık ki bilmesem de birebir uyarlanmış olan mangasında gördüğüm üzere, 42 öğrencinin neredeyse utanmasa 42'sini de geçmişini, hayallerini, alışkanlıklarını, dostluklarını bize anlatıp öyle öldürecek. Bu, çok dağınık ve çok sıkıcı. Kaldı ki açıkçası Açlık Oyunları Amerikan bir yazarın elinden çıkmış olmasına rağmen klasik Amerikan rüyasına en uzak ve en sivri kurgulardan birini bize sunarken Battle Royale'de canım Japon kültürünü değil de öğrencilerin özel hayatlarındaki Amerikan rüyasını okuyoruz. Belki manganın okuduğum çevirisinden kaynaklanıyordur belki de orijinali de öyledir ama resmen doktor olan amcasına "Selam ahbap, bugün kaç kişiyi ameliyat masasında öldürdün heh heh?" diyerek odaya giren bir karakter varken gerçekten Amerikan olan Açlık Oyunları'nda bile bu kadar gerçekdışı ve sakil espriler yok.
  • Açlık Oyunları'nda da ölümün sadece Ö'sünü okumuyorduk. Hatta Açlık Oyunları, ilk kez böyle bir şey okuyacak olanlar için oldukça sertti. (Hani "young-adult" olarak iteliyorsunuz ya 15 - 23 yaşındakilere...) Ancak Battle Royale, fragmanından ve merak edip izlediğim birkaç sahnesinden gördüğüm kadarıyla özellikle filminde ve filmi kadar olmasa da mangasında da "gore" sahne kullanmak adına komikleşmiş, fazlasıyla vahşet içerecek diye zorlanmaktan komediye dönüşmüş bir yapıt haline gelmiş. Açlık Oyunları, derli toplu ve cerahat toplayan açık yaralardan ya da kan göllerinden ve sevilen karakterlerin ölümlerinden bahsettiği anlarda bile okuyucuyu kendinden uzaklaştırmamaya çalışan, hassas ve belki de düşünceli bir yazar tarafından yazıldığı belli bir seriydi. Ama Battle Royale resmen zevk için küçücük serçe yavrularına sapanla taş atan bir ekip tarafından yapılmış gibi diyeyim de anlayın. Açlık Oyunları kan gölünden ya da bir yaranın mikrop kapıp kokmaya başladığından bahsederken Battle Royale'in mangasında bir göze giren bir bıçağı birkaç kare boyunca görüp bir beynin patlayışını seyredip tamamen gereksiz yere uzayan kanlı ve iğrenç çizimlere bakıyorsunuz. Birinin anlatımdan ibaret olup diğerinin görselle destekleniyor olması değil aralarındaki şiddet farkı. Kaldı ki sanat şiddet de içerecek, tabii ki içerecek... Ama dediğim gibi, şiddet içerecek diye komediye dönmüş bir şeyden bahsediyoruz.
  • Açlık Oyunları, ana karakterin ve yazarın kadın olmasından da kaynaklanan bir kadın bakış açısına sahip, bu konuda aksini iddia edemem. Kaldı ki roman da aksini iddia etmemekte ve bir erkeğin belirli koşullardaki ruh halini anlatmaya çabalamamakta. Hani tabiri caizse yazar, "bildiği yerden anlatmış" hikayeyi. Fakat Battle Royale'de gözünüze en çok çarpan şeylerden biri şu: genç kızların çoğu bir erkek tarafından korunmuyorsa öldürülüyor, hepsi de en şiddetli koşullar altında bile romantik hayallere sahipler ve eğer kimse tarafından korunmuyor ve öldürülmüyorlarsa ya çok çirkin ve ezik karakterler ve sınıf arkadaşları bu karakterlerin varlığının bile farkında olmadığından onları arayıp öldürmeye çalışmıyor ya da aksine bu genç kızlar birilerini öldürebilecek kadar gözüpek karakterlerse de geçmiş hayatlarında kesinlikle sorunlu insanlar. Cinsiyetçiliğin ve karakterleri bu kadar da anlatamamanın tavan yaptığı bir yapıt bu. "Ama Açlık Oyunları'nda da Katniss, Peeta ile diğer çocuğun arasında kalıyordu, o da aşk düşünüyordu o ortamda..." diyecekler için geliyor: o bile Battle Royale'den çok daha iyi kalıyor, dediğim gibi Suzanne Collins bildiği yerlerden anlatmış. Burada adaya salındıkları ilk gece birbirlerini bulup elele tutuşarak "Birlikte ölsek de mutlu ölürüz..." diyen liseli gençler var, diğerinde sürekli birbirlerini tartan, belirli bir amaç dahilinde birtakım yakınlaşmalara giren karakterler. 
  • Açlık Oyunları, kendini ciddiye alıyor, bilim kurgu okurları ve izleyicileri yapımları ciddiye almıyor, hatta filmle de kitaplarla da taşak geçiyor. Battle Royale ise anladığım kadarıyla kendini ciddiye almıyor ama okurlar/izleyiciler göklere çıkarıyor, kült yapım diyor, baştacı ediyorlar. Bunun nedeni çok basit: biri Amerikan yapımı olduğu için tü kaka, diğeri Japon yapımı, bizimkiler severler Japon işlerini. Bir de biri popüler, diğeri değil, popüler olanı sevmeyeyim, az bilineni seveyim, şanım yürüsün anlayışı... Ben, kendini ciddiye alan yapımları daha samimi buluyorum. Sonuçta kimse arkadaşlar arasında eğlenmek için film çekmez, roman yazmaz. Battle Royale'in vıcık vıcık komediye yakınsayan sahneleri yüzünden sanki "Ya biz bu romanı iyi uyarlayamayıp eleştiri alacağız gibi, bari komediye döndürdük diye yırtalım..." anlayışına sığınmışlar gibi geliyor bana.
  • Açlık Oyunları, hikayenin en önemli ve en yoğun kısımlarında bile duygu sömürüsüne başvurmuyor, yalın, güzel bir anlatımla sürüyor. Battle Royale'de (SPOILER) hırpalanıp da bir kuyuya atıldıktan ve sağ kalabildikten sonra, yağmur yağmaya başladığında "Bu kuyuda boğularak öleceğim..." diye korkan ama yağmur suyu biriktikçe yüzeye doğru yüzebilip de kuyudan çıkabileceğini keşfeden ve sayfanın son karesinde kuyudan çıkıp "Yağmur sayesinde kurtuldum, bir daha asla şemsiye taşımayacağım..." diye derin bir nefes alan bir karakterin, sayfayı çevirdiğimizde diğer sayfanın ilk karelerinde bunları aklından geçirirken boğularak öldüğünü görüyoruz falan. "Ağlayın ibneler!" sayfaları bunlar. 
Suzanne Collins, Battle Royale'den haberdar mıydı değil miydi bilinmez. Birbirinden bağımsız olarak birbirine benzeyen, birbirini tamamlayan eserler olabilir, ha gerçi Suzanne Collins'in de etrafında hiç mi Battle Royale izlemiş/okumuş insan yoktu orası ilginç, ben yazdığı bir şey, başka bir şeye tüm ayrıntılarıyla bu kadar benzeyen bir arkadaşım olsa "N'abıyon olum?" derim ama yine de, her şeye rağmen ben Açlık Oyunları'nı Battle Royale'den daha çok seviyorum. "Suzanne apla, apartmayaydın iyiydi..." diyor, "He yang edalt he, he yang edalt..." diye de ekliyor ve gidiyorum.

Not: Battle Royale'i bu yazıdan sonra merak edip okumak isteyenler için uyarıda bulunmam gerek, büyük şiddet ve büyük cinsellik dönüyor, apır sapır birsürü cinsel organ ve meme içinde kalabilir, bilumum boğaz kesmelere ve göz oymalara tanık olabilirsiniz, benden söylemesi.

6 yorum:

  1. Açlık Oyunları'na Twilight diyen var yahu. Budaklı meşe odununu çıkartasım geliyor :(

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Twilight nere Açlık Oyunları nere ya, piiii.

      Twilight'ı da beğendikleri ve fanatizm yaptıkları bir yazar yazsa, en basidinden Neil Gaiman yazsa, sevdikleri bir yönetmen çekse ya da Amerikan işi değil de Avrupa filmi olsa onu da beğenecekler haberleri yok onu diyenlerin ayrıca...

      Sil
  2. Altına imzamı atıyorum sis; kafana sağlık. Aha, imzam: Ang. ^.^

    YanıtlaSil
  3. Yanıtlar
    1. Sizce neden Battle Royale, Açlık Oyunları'ndan daha iyi?

      Sil

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)