2 Temmuz 2013 Salı

Unutmadık




Altınoluk, Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı küçük bir kasabaydı, üç yaşımdan beri her yazım orada geçerdi, birkaç yıldır eskisi kadar uzun kalamasam da, artık yılda en fazla bir hafta - on gün geçirebilsem de hala memleketim olarak ne Çanakkale'yi, ne Balıkesir'i, ne Edremit'i düşünürüm, memleketim Altınoluk'tur bana göre. Şimdi küçük bir kasabalığı da kalmadı, gözümüzün önünde pahalı ve büyük bir tatil beldesine dönüştü ama yine de istenince hala huzur bulunabiliyor.

Alevi nüfusu yoğundur Altınoluk'ta, ilk köy enstitülerinde öğretmenlik yapmış insanların kurdukları dernekler, açtıkları bir müze vardır, her yaz düzenlenen festivalinin adı "Yaşama Saygı Festivali"dir ve orada yaşayan hemen hemen herkes sanatla ilgilenir, küçücük kütüphanesinin yıllardır değişmeyen görevlisi, kütüphaneye ne zaman gitsem ya yağlı boya resim yapıyor ya da bir şeyler okuyordur. Festival zamanı dışında da sık sık Çınaraltı Çay Bahçesi'nde düşünürlerle paneller düzenlenir.

20 küsür yaşıma kadar her yazımı böyle bir yerde geçirdim. Her yazımı geçirirken 2 Temmuz'da, hiç sektirmeden, Alevi dernekleri başta olmak üzere, ardından partililer, ardından da halk, bizim balkonumuzun önünden geçerek meydana doğru yürümeye başlarlardı, her yıl. Her yıl meydanda saygı duruşunda bulunurlar, ardından saz çalarlar, ardından paneller düzenlerlerdi. Kimine tek başıma katıldım, kimine annemle, kimine hem annemle hem babamla, kimini katılmayıp sadece balkondan izleyip dinledim. Fakat daha çok küçükken bile, her yılın 2 Temmuz'u geldiğinde ve meydandan sesler gelmeye başladığında, balkondan yürüyüş yapanları izlediğimde, hep boğazıma bir şeyler düğümlenirdi. 1993 yılında henüz 6 yaşımdaydım, olan biteni çok iyi anlayamamıştım ama babamın hiddetlendiğini, annemin hüzünlendiğini ve ablamın da inanılmaz gerildiğini hatırlıyorum, sürekli haberler izleniyordu birkaç gün boyunca, aklım pek ermiyordu ama çok fazla insanı yakarak öldürdüklerini anlatmıştı ablam, büyüyene dek Sivas denince aklıma hep inanılmaz bir sıcaklık, kuraklık, alev alev bir his geldi. Altınoluk'ta Madımak'ta ölenleri anma yürüyüşlerinden birine katıldığımda annem evde kalmıştı, babam da arkadaşlarıyla dışarıdaydı, meydana gittiğimde ikisinin de meydanda olduklarını görmüştüm. "Dayanamadım çıktım..." demişti annem, geçen ay direniş yürüyüşlerinde de Altınoluk'tayken telefonla konuştuğumuzda da "Dayanamadım çıktım, gaz bombası da atmazlar burada merak etme sen beni..." demişti, annem dayanamıyor, çıkıyor. Babam da "Yahu ben unutuyordum az kalsın bugünün 2 Temmuz olduğunu, kortej önümüzden geçti de kalktık..." demişti. Saygı duruşundan sonra katledilen herkesin isimleri teker teker okunur ve fotoğrafları kalabalığa gösterilirdi Altınoluk'ta, hepsi yanyana dizilirdi, önlerine karanfiller, çelenkler bırakılırdı. Çocuk aklımla ilk gittiğimde bu anma törenine, haksızlığa uğranmışlık duygusuyla, bastırılmış isyanla nasıl baş edeceğimi bilememiştim, ağlamak yerinde değildi orada, ağlayanlar da vardı öldürülenlerin isimleri okundukça ama ağlamak istemiyordum, babam dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana hafif hafif sallayarak kınıyordu o katliamı, annem üzgün üzgün izliyordu fotoğrafları.

Yıllar sonra hukuk fakültesine girdim, hiç de bilinçli ve idealist bir seçim değildi, açıkçası iyi bir öğrenci olduğum için, eşit ağırlık bölümünden sınava girdiğimde çok yüksek bir puan elde ettiğim için bir nevi elimdeki puanla ne yapacağımı bilemeden kalakalmıştım, çok okuyordum, çok yazıyordum, okuyup yazmakla ilgili bir şey yapmak istiyordum, gazeteci, siyasetçi, edebiyat öğretmeni ya da onun gibi bir şeyler olmak istiyordum sanırım ama hukukçu olmayı içimden pek de geçirmemiştim. Hatta Ally McBeal, Miss Match gibi dizileri izleyip de kendilerini mükemmel takım elbiseler, döpiyesler içinde, topuklu ayakkabıları ve deri çantalarıyla mahkeme koridorlarında hayal ediyordu çoğu kız arkadaşım, eşit ağırlıkçıları kızların hepsinin rüyası avukat olmaktı ama hiç özenmemiştim, bana daha çok kargo pantolonlarla, bol gömleklerle, sırt çantalarıyla gazetecilik yapmak ya da ciddi bir iş yapacaksak da tam olsun diye siyasi bilimler okuyup diplomat falan olmak çekici geliyordu. Hiç hayalini kurmadan, hayalini kuran çoğu arkadaşımın öfkesini de kazanıp sadece ben hukukçu oldum aralarında. Fakültede de uzun yıllar boyu hiç hukukçu kimliği taşıyamadım üzerimde, üzerime oturmadı, uzun yıllar eğreti durdu.

Bu kimliği üzerimde yeni yeni taşıyabilmeye başlamışken fark ettim ki hukukçu olmak çok yaralayıcı. Her şeyin prosedürünü bilerek yapılan haksızlıkları görmek çok acı, bu bir tesisatçının kendi evindeki tesisat sisteminin değişmesi gerektiğini bile bile gözardı etmek zorunda kalması gibi, bir doktorun kendinde ya da sevdiği birinde ölümcül bir hastalık belirtileri gördüğü halde bunu düşünmemeye çalışması gibi, bir terzinin karşısındaki insanın kıyafetinde onlarca sökük gördüğü halde bunu dikecek edevatının yanında olmaması gibi ya da bir marangozun yanlış kesilmiş ve montelenmiş bir dolabın olduğu bir odada her gün saatlerce oturmak zorunda kalması gibi bir şey. Sivas Katliamı davası ben son sınıfa yeni geçmişken zamanaşımına uğradı. Biliyor musunuz, içinizden "E ama göz göre göre... Bu davanın düşürülmemesi için, sürdürülmesi için o kadar sebep varken, o kadar yol varken, bu kadar açık açık..." diye geçirirken içinizde bir yerler kanıyor. Aynısını yine Gezi Parkı direnişinde de "Bu, hukuksuzluk. Bu, hukuka aykırı. Böyle bir şey olamaz. Bu yasal değil..." diye haberleri okurken içimden her gün geçirdiğimde de hissettim. Çocukken duyduğum o ağlamakla ağlamamak arasında kaldığımda hissettiğim isyan gibi, bir hukukçu olarak sürekli isyan edişim karşısında ümidimi yitirmememi sağlayan tek bir şey var, artık kimsenin, hiçbir şeyi unutmaması, her şeyi hatırlamamız, artık unutmuyoruz. Bu davayı düşüren hakimi de unutmayız, Ethem Sarısülük'ün katili olmuş polise meşru müdafaa kararı çıkarılmasına çalışan hukukçuları da. Hala hukuka güveniyorum, çoğu şeyden utanıyorum ama güveniyorum, insanların ölümleriyle ilgili karar verirken öldürenlerin ve ölenlerin siyasi ve etnik kimliklerini gözardı eden, bir "insanın" ölmüş olduğunu görerek somut duruma göre "gerçek" yorumları yapabilen hukukçuların hala var olduğuna ve her yerde olduklarına inanıyorum, bizim aldığımız eğitim, ölenin kimliğinin iktidara yakın ya da uzak oluşuna göre değerlendirtmiyor somut olayı, bir gün bunu hatırlatayaklar, ama şimdilik gözleri bağlı olan Themis'in en ironik durduğu ülke bizim ülkemiz.


"Şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve biz ozanlar türküler söylüyoruz. Peki bütün bunları niçin yapıyoruz? Dünya alışkanlıktan değil de sevgi ve mutluluktan dönsün diye."Hasret Gültekin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)