22 Ekim 2013 Salı

Bir Uzay Efsanesi, Bilim Kurgu ve Felsefe

                Bilim kurgu, edebiyatta fanteziden daha çok sevdiğim bir türdür. Kazdağlarındaki bir köyde geçirdiğim yazlarda takımyıldızları öğrenebildiğim kadar öğrenmeye çalışmıştım, büyürken Jules Verne en yakın dostlarımdan biri olmuştu, kuyrukluyıldızlar, güneş ve ay tutulmaları, meteor yağmurları, Cumhuriyet gazetesinin Bilim Teknik dergisi, Parliament Pazar Gecesi Sineması saatlerinde bilim kurgu filmleri varsa ailecek o filmi bekleyişlerimiz ve sonra üniversiteye başladığımda okulun fantezi ve bilim kurgu topluluğu, izlediğim anime serileri, okuduğum manga serileri ve gitgide daha da severek okumaya başladığım bilim kurgu romanlar ve izlediğim filmler sayesinde fena bir bilim kurgu takipçisi olmadığımı düşünüyorum, Jules Verne’e eklenen Asimov, Philip K. Dick, Arthur C. Clarke, Frank Herbert ve Ursula K. Le Guin gibi yazarlarla, Ridley Scott, Stanley Kubrick, James Cameron, Wachowskiler gibi yönetmenlerle ve Tsutomu Nihei, Kenji Tsuruta gibi mangakalarla birlikte gitgide bilim kurguya bakış açım genişledi ve gitgide bir bilim kurgu yapımında aradığım şeyler artmaya başladı.

                Etrafımda benim de ilgi alanlarıma ilgi duyan arkadaşlarım ve tanıdıklarım oldukça fazla, bu konuda şanslıyım, pek çoğuyla internet aracılığıyla tanışıyorum, bazılarıyla da yakın arkadaşız ama tanıdığım ve sevdiğim insanların çoğu yazı – çizi – çalgı işleriyle uğraşıyorlar.  Bilim kurgu öyküleri yazan ve bu alanda ödüllere bile sahip olan bir yazar arkadaşım “Bilim kurgu alanında iyi bir öykü yazabilmek için yarattığın teknolojinin ve evrenin olabilirliğini kanıtlamak için uzun uzun anlatmak zorunda değilsin, o teknolojinin kullanılabilirliğine önce kendin inanıp öyle bir evrende olayların geçebileceğini çok normalmiş gibi gördükten sonra olaylara odaklanman lazım, ondan sonra zaten öykü kendini okutur,” demişti. Başka bir arkadaşım da dinler tarihinin ve felsefenin üzerinde durduğu ilk konulardan biri üzerine yazdığı bir romandan bahsederken “Açıkçası bilim kurgu olarak yazmak benim kolayıma gelmişti, üstelik bir kitapçıda hangi rafta duracağını planlaman lazım, felsefe rafında mı duracak, New Age saçmalıklarıyla aynı rafta mı, yoksa bilim kurgu rafında mı, hangisi seni tatmin ediyorsa ona göre yazman gerekiyor...” gibi bir cümle kullanmıştı. Yani bilim kurgu, sadece ifade etmek istediğiniz şeyi karşınızdakine anlatmak için basit bir araçsa tatmin edici oluyor, oturup da bir bilim kurgu öyküsü ya da romanı yazayım diye işe başlamak yerine insanlığa aktarmak istediğiniz bir derdi, bir fikri, bir felsefeyi bilim kurguyla süsleyip de yazmışsanız, üzerinden onyıllar, yüzyıllar geçse de o eserin kalıcılığını çoktan biliyor oluyorsunuz.
               
Eminim Arthur C. Clarke, Bir Uzay Efsanesi’ni yazarken böyle bir dertle yazmaya başlamamıştı ama yazın aşamasının onu götürdüğü şey bir senaryodan çok daha büyük bir derde dönüşmüş, böyle bir dertle yazmaya başlamadığını kendisi de önsözlerinde çok büyük bir doğallıkla anlatıyor, “Bir Gün Stanley Kubrick benimle iletişime geçip ilginç bir bilim kurgu filmi yapmak istediğini ve benim ona bir senaryo hazırlamamı istedi, aylar sonra mutfağımda ben senaryoyu hazırlarken aynı anda senaryodan çıkış aldığım romanımı da tamamlamaya çalışırken bana sosis kızartırken hiçbir senaristine bu kadar emek harcamadığını söyleyecek ve gülecekti, birkaç ay sonra da benim tavsiyemle bir daha hiçbir film izlemeyeceğini söyleyip telefonu kapatacaktı.”
               
Bir Uzay Efsanesi’nden bahsetmeden önce (ki aslında hala kendimi bu dörtleme üzerine konuşacak kadar yetkin de hissetmiyorum çünkü dörtlemenin henüz ilk iki kitabını okudum ama zaten en çok üzerine konuşmak istediğim de 2001: Bir Uzay Efsanesi adını taşıyan ilk romandı) evren üzerine bugüne kadar hiç kafa yormayan varsa biraz düşünmeye davet etmek istiyorum, haddim olmayarak. Düşünün ki en yakınımızdaki Ay’a yaptığımız ilk yolculuğun üzerinden 50 yıl geçmedi. Düşünün ki henüz kendi gezegenimizin okyanuslarını bile tam anlamıyla keşfetmedik, evrenin yüceliği kavramı içinizi titretmiyor mu? Aklın hayalin almayacağı bir sonsuzluk, bu sonsuzluğun içinde küçücük bir kişisiniz ve kendi benliğiniz aklınızda bu kadar yer kaplıyor, en küçük bir sorununuz size günlerce dert oluyor, varoluşunuz sürekli içinizde kanayan bir yara ama bunun farkında bile değilsiniz belki de, gündelik dertler sürekli size ayakbağı olurken yaşama amacınızı belki de hiç düşünmediniz bile. Siz her gün işe gidip geliyorsunuz, sizin işe yürüyerek gittiğinizi varsayalım, siz işe gidene kadar Jüpiter o kadar büyük bir hızla dönmeye devam ediyor ki, Dünya’nın yaklaşık elli katı kadar büyük bir hızla, siz ofisinizdeki bilgisayarın açma düğmesine basarken Jüpiter yüzeyini yakından izleyen bir astronotun yüzeye sürekli baktığı o on beş dakikada başı dönüyor ve kendini rahatsız hissetmeye başlıyor (mesela.) Kimbilir siz ofiste kahvaltınızı poğaça ve çayla yaparken kaç meteor Dünya atmosferine girdi ve yüzeye ulaşamadan yanıp kül oldu, kimbilir kaç tanesi astronomlar tarafından gözlemlenemedi bile. Dünya üzerinde çok basit alışkanlıklarımızı gerçekleştirmeye çalışırken bir parçası olduğumuz evrenin rutinlerinin o kadar azının farkındayız ve kendimizi bir evren yerine koyuyoruz ki bunun farkına vardığımız anda egomuzun bir anda aldığı darbe, verdiğimiz kişisel sınavların en büyüklerinden biri. Ne meslektaşlarımızla olan rekabetlerimiz, ne aşk hayatlarımız, ne de ailevi sorunlarımız önemli kalıyor tüm bu varoluşun, dengenin içinde, çok büyük bir dengenin içinde farklılık yaratabileceğimiz yegane alan, bırakabileceğimiz yegane iz, sanat, bunun bilincine varana kadar varoluşumuzu sanal mecralarda ya da sosyal ortamlarda kendimizi kanıtlama çabalarıyla belirtmeye çalışıyoruz, oysa hiçbir şey bu kadar karışık ve aynı anda bu kadar da basit değil.
               
Topraklarımızdan geçmiş en “iyi” akımlardan biri tasavvuf felsefesiydi, daha öncesinde de şamanizm. Bunu bile Elif Şafak’la, Paulo Coelho’yla falan olabildiğince baside indirgeyip olabildiğince üstünden hızlıca geçti neslimiz. Tüketmeye bu kadar aşık bir nesil daha önce var olmamış olabilir, Instagram hesaplarında, bloglarda, Twitter’da boğulduk gittik. Mevlana’nın, Yunus Emre’nin, Aşık Veysel’in üzerinden prim yapamayacağını fark ettiği gibi Büyük Ev Ablukada’ya, Can Bonomo’ya ve diğerlerine yöneldi bu nesil, “başkalarına ilgilendiğini gösterdiği zaman cool sayılacağı” şeyler, okuyup da üzerine düşüneceği şeylerden daha ilgi çekici oldu. “Bir lokma, bir hırka,” yerini “Bir Instagram etiketi, bir Foursquare check-in’i”ne bıraktı, ne kadar üzücü. Yetinmiyoruz çünkü evrenin bir parçası değil de evrenin ta merkezi gibi görüyoruz kendimizi. Bir arkadaş grubuna girdiğinizde kendinizi tanıtırken kullandığınız en kesin cümlelerden biri “Ben ateistim, tanrıya inanmıyorum, tanrı ne ya, bilim çağındayız ehuhe...” değilse aşağılanıyorsunuz öyle değil mi, o yüzden herkes ateist, o yüzden bilim harikulade. Bilimle ilgilendiğiniz en önemli konu ise yeni Apple ürünleri...

Stephen Hawking’e tanrıya inanıp inanmadığını sordukları zaman “Elbette inanıyorum, hem de tüm kalbimle!” diye yanıt veriyor, yaşayan en iyi bilim adamlarından birinin ateist olmadığına şaşırdıklarını fark ettiğinde de ekliyor: “Tanrı dediğinizde içinde bulunduğumuz ve mükemmel bir düzene sahip olan evrenden bahsetmiyor musunuz? Bu evrene inanıyorum.” Bir benzer fikri Hallac-ı Mansur “Ben tanrıyım,” diyerek belirttiğinde Stephen Hawking kadar şanslı olmamıştı ama Hallac-ı Mansur’un tanrı inancı da evrenin ta kendisini oluşturan güçtü ve o da bu evrenin bir parçası olduğu için kendisinin de tüm bu karar verebilme yetisiyle birlikte tanrısal bir yetkiye sahip olduğuydu. Tüm bu konu dağılmasına Bir Uzay Efsanesi ve bilim kurgu üzerinden nasıl geldiğimize gelecek olursak, siz eğer 2001: A Space Odyssey adlı Stanley Kubrick filmini aşırı ağır ve sıkıcı, kötü bir bilim kurgu filmi olarak yargılayıp bir kenara çoktan attıysanız, “Bir Star Wars değil hehehehe...” dediyseniz bundan sonrasını da anlamayacaksınız, buraya kadar olan kısmı da tek kaşınızı havaya kaldırarak “Bu ne saçmalık!” diye okudunuz. Bir Uzay Efsanesi’nin ilk romanı olan ve aynı isimli filmin senaryosuyla aynı anda yazılmaya başlanmış olduğu halde filmle aynı yıl piyasaya sürülen 2001: Bir Uzay Efsanesi, Arthur C. Clarke’ın, şimdiye kadar okuduğum onlarca bilim kurgu romanından beni felsefe olarak en çok tatmin eden “şey”iydi. Yazının bundan sonrası belki romanla ilgili büyük spoiler diye tabir ettiğimiz ipuçları içerebilir, belki de sizi okumak için daha çok heveslendirebilir, siz bilirsiniz.



Uzayla iç içe olmak, uzayda olmak, inanılmaz klostrofobik ve çok gerçeküstü bir deneyim olmalı, şu ara vizyonda olan Gravity filmini henüz izlemedim ama sanırım onda da bu konu üzerine klostrofobik bir şekilde eğiliyorlar. Bir Uzay Efsanesi, evrenin sırlarına hakim olup olamayacağımızı, insanlığın başlangıcını, evren karşısındaki küçüklüğümüzü, endişeleri ve kaderciliği, insanın, evren karşısındaki rolünü sorgulayan bir yapıt, filminden ziyade romanı beni bu konularda zaten bol bol düşünürken daha çok düşünmeye itti ama hatırlayabildiğim kadarıyla (ki kesinlikle tekrar izlemem gerekiyor) filminde de çok farklı mesajlar yoktu. İnsanlığın başlangıcının nedenini, bilincimizin nereye kadar bize ait olduğunu, nereden sonra bilincimizin algılayamayacağı şeylerle karşılaşabileceğimizi ve böyle bir şeyle karşılaştığımızda neler hissedebileceğimizi bu kadar gerçekçi bir şekilde anlatan bir roman okumamıştım, resmen bir gülle gibi gelip de üzerime çarptı. Her şey Ay’a ayak basan ilk astronotların Ay’da siyah bir dikilitaş, bir monolith bulmalarıyla başlıyor ve kendileri de ancak yolculuklarının son evresinde aynı monolith’in daha büyüğünün Jüpiter’in bir uydusunda da var olduğunu öğrenen astronotların ikinci monolith’i keşfetmeleriyle bitiyor ilk romanda.

En sevdiğim şeylerden biri, ikinci romanda Dr. Floyd’la ilgili cümlelerden biriydi: “Floyd, kontrol edemeyeceği hiçbir şeyle ilgili boşuna endişelenmemeyi kendine ilke edinmişti, nasıl olsa insanoğlunun kontrol edemeyeceği şeyler ortaya çıkarsa bunlar için şimdiden endişelenmek boşa olacaktı.”

Peki neden her gün kendi kendimize onlarca dert yaratıyoruz, neden bu evrenin bir parçası olmaktan ziyade sadece bilincimiz var diye egomuzu besleyerek sürekli kendimizi evrenin merkezi olarak görüyoruz? Her şeyin çözümü olağan akışa olabilecek en iyi şekilde ayak uydurmakken neden sürekli kendimizi kanıtlama çabasındayız ve neden sürekli o akışı kendimize göre değiştirmeye çalışıyoruz?

Dünya, değiştirebileceğimiz ve değiştiremeyeceğimiz şeylerle dolu, bırakabileceğimiz yegane iz sanat aracılığıyla olacak. Kimsenin iktidar aşkı, kimsenin kendini özel hissetme çabası ebedi kalmayacak, bazı şeyler gerçekten bilim ve kurgu içeriyor olacak, bazı şeyler aksiyondan ibaret olduğu halde popüler kültür onu bilim kurgu olarak yaftalayacak, dünya üzerindeki zamanınızda neye yakın olduğunuzu seçme şansınız o kadar çok ve o kadar fazla ilgilenecek şey var ki tüm zamanınızı sanal mecralarda kendinizi kanıtlamaya çalışırken ve kendinize yüce kimlikler yakıştırmaya çalışırken harcadığınıza yanıyor olmamanız dileğiyle.


               


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)