24 Şubat 2013 Pazar

Gururlu Kurtlar: Wolf's Rain

Bazı yapımlar o kadar kusursuz oluyor ki üzerine üç beş laf etmek bile insanı tedirgin ediyor. Ancak az sonra hakkında bir şeyler yazacağım anime serisi hakkında içimde büyüttüğüm coşkuyu bir şekilde dışarı vurmam lazım. Hakkında ne yazarsam yazayım eksik kalacak kadar kusursuzdu...

Wolf's Rain, post-apokaliptik bir dünyada geçiyor. 200 yıl kadar öncesinde bir şey olmuş, topraklar verimsizleşmiş, halk yeryüzünde kalan birkaç şehire, kasabaya sığınmış ve en önemlisi de kurtların nesli tükenmiş. Ancak henüz ilk bölümde göreceğimiz üzere, aslında kurtların nesli tükenmemiş. Onlar yalnızca insan kılığına girerek insanların arasında da yaşayabilmeye başlamışlar, o kadar.

Wolf's Rain, çok asil bir anime, izlerken samimiyeti, sadeliği hissediyorsunuz ve gereksiz hiçbir konuşma, hiçbir dövüş, hiçbir karakter içermiyor.

İlk bölümlerde, çoğu seride olduğu gibi olayları ilerletecek olan "tayfa"nın bir araya gelişini izliyorsunuz, bizim yapımımız için bu tayfaya "sürü" demek de hiç sakil durmayacak, dört kurttan oluşan bir sürü oluşturan Kiba, Tsume, Hige ve Toboe'nin ayrı ayrı, insanlar arasındaki halleri ve bir araya geliş hikayelerini izliyorsunuz. Kurtların bir araya geliş sebebi, Japon mitolojisindeki efsanelerden cennetin kapılarının ancak kurtlar tarafından açılabileceği ile ilgili. Dünya yavaş yavaş sonuna doğru yaklaşırken Kiba adlı beyaz kurdun (ya da deri ceketli, beyaz tenli gözüpek delikanlının) içgüdüleri, onu bir şehre doğru sürüklemiştir. İçgüdüleri ve şiddetli bir şekilde aldığı çiçek kokusu (ki post-apokaliptik bir dünyada, gri bir şehirde, doğaya dair pek bir şeyin kalmadığı bir evrende, koku alma yeteneği gelişmiş bir kurdun, aldığı bir çiçek kokusunun peşinden gidiyor oluşu da çok samimi geliyor izlerken) sayesinde, birtakım tesadüfler sonrasında Tsume'ye ve diğerlerine rastlayacak, cenneti ararlarken birlikte hareket etmeye karar vereceklerdir.

Pek çok seride vurgulanan birbirinden farklı ama çok iyi dost olabilecek birkaç genç/çocuk kurgusu, şimdiye dek izlediğim seriler içinde en çok Wolf's Rain'de hoşuma gitti. Çünkü öyle bir kurgu ki insan hallerindeyken birbirlerinden gerçekten çok farklı olan dört genç, kurt hallerindeyken sadece küçük bir kurt sürüsü oluyorlar. Bunun üzerine düşünmek izleyiciye kalıyor. Bir yerde Hige'nin yanılmıyorsam Tsume'ye söylediği bir söz de şu: "Herkes birbirine alışır."

Karakterler o kadar güzeller ki, geçmişleri, birbirlerine başta duydukları yabancılık, sonradan birbirlerine alışmaları ve aralarında büyüyen dostluk, hepsinin farklı kişilikleri, izlerken resmen büyülendik diyebilirim.

Kiba, sanırım izleyen çoğu kişinin favori karakteri olmuştur:



Çocukluğumda okuduğum Beyaz Diş'ten ve geçen yıl zevkle izlediğim Game of Thrones'taki Jon Snow'un kurdundan dolayı, bembeyaz bir kurdun seride başrolde olması elbette hoşuma gitti. Kiba, içgüdülerine çok fazla güvenen, bile bile tehlikeli durumlara atılmaktan çekinmeyen, amacına ulaşmak için her şeyi göze alabilen biri ("bir kurt" diyecektim, sonra "bir insan" demeyi düşündüm, sonra ikisi arasında kaldım ve "biri" dedim ahah.)



Tsume de serinin "cool ağabeyi" olan gri bir kurt. Deri kıyafetler içinde, beyaz saçlı, insan haliyle bir motorsiklet çetesinin lideri iken Kiba'yla karşılaştığında ve yolları kesiştiğinde onlara katılmaya karar veren bir karakter. Tsume ile resmen "köklere bağlılık" olgusu buram buram hissettirilmiş, insan haliyle çoğu insanın kendinden korktuğu, bilumum hırsızlıkla itlikle (Ahahaha itlik? İroni?) karnını doyurabilirken birkaç kurtla birlikte büyük bir belirsizliğe doğru yola çıkıp her şeyi ardında bırakan Tsume ile resmen hayvanlığın insanlıktan daha güzel bir şey olduğunu, sadakati, türüne bağlılığı falan ne bileyim işte böyle kavramların can bulmuş halini izliyoruz. Bu arada ilk iki üç bölüm boyunca Tsume beyaz saçlı, Kiba siyah saçlıyken kurt hallerinde Kiba'nın beyaz, Tsume'nin gri bir kurt olmasıyla kafam karışıyordu, ten renklerine bakın, saç renklerine değil. Tsume resmen boz tenliyken Kiba bembeyaz tenli.



Hige tombiği de insan olmaya en yakın kurt. Hige'nin hikayesi aslında çok "spoiler" kapsamına giriyor o yüzden Hige'den çok bahsedemiyorum ama serideki en eğlenceli, en insani tepkiler veren, en doğal karakter Hige. Midesine düşkün, insan haliyle de insanlar tarafından beslenmiş, eğitilmiş, sonra Tsume kadar tehlikeli olmasa da ufak ufak hırsızlık yapmış, insanların arasına karışırken hiç zorluk çekmemiş, aralarındaki tek tasmalı kurt. Diğer karakterlerle olan ilişkisi, Tsume'nin kendisine "şişko" demesi, diğer karakterler oldukça cool giyinirlerken alelade eşofmanlarla takılması falan Hige'nin çoğu sahnesinde kıkırdattı. Bir de bol eşofmanlarıyla diğerlerinin de insan formunda olduğu kalabalık sahnelerde şişmanlığı belli olmasa da kurt hallerinde Hige'nin boynunun, yanaklarının, göbeğinin hatta bacaklarının bile tombulluğu da çok güzel bir ayrıntı.



En sevdiğim karakter ise sürünün en ufağı Toboe. Toboe, aralarındaki en insancıl kurt. Hige'nin tasmalı bir kurt olması ve verdiği insani tepkilerle birlikte Toboe'nin bileğindeki bileklik ve insanlara karşı beslediği büyük sevgi, insanların arasına karışmış kurtlar efsanesini çok net anlatıyor. Kurtlar, insanlara göre çok daha soylu, çok daha asil ve çok daha üstün varlıklarken başlarına gelenler, türlerinin yok olma tehlikesiyle birlikte istedikleri zaman insan formuna evrilebilmeye başladıklarında insanlara karşı bir öfke, onları kendilerinden aşağı görme gibi huylar da geliştiriyorlar ama 200 yıl boyunca insanların arasında yaşamış olmalarıyla insanlara alışmaları, resmen evcilleşmeleri, insanlaşmaları, en güzel Toboe ve Hige ile anlatılmış. Bu arada karakterlerin hepsinin isimleri, kurtlarla ilgili isimler, aynı zamanda insan ismi olarak da kullanılıyormuş Japoncada, ama aralarından Kiba'nın kurt dişi, Tsume'nin de kurt pençesi anlamına geldiği dışında Toboe ve Hige'nin isimlerinin anlamlarını hatırlamıyorum, bu da güzel bir ayrıntıydı ve animede de kısaca geçiyor ilk bölümlerde bunun mevzuu da. Her neyse, Toboe, aralarındaki tek yavru kurt, henüz çocuk sayılabilecek yaşta, kurt hali de biraz büyümeye başlamış bir kurt eniği. Tsume ona da "ufaklık" diye sesleniyor ("chibi" diyor hehe.) Henüz çok küçük olduğu için çoğu hareketinin sonucunu kestiremiyor ve kendisini besleyen yaşlı kadın öldükten sonra sağda solda çöp karıştırarak ve zaman zaman da insana dönüşerek ufak tefek cep hırsızlıkları yaparak hayatta kalmaya çalışırken Tsume'yle tanışıp tamamen içgüdüsel olarak onun peşine takılıyor. Kendisinden büyük bir kurt olduğunu öğrendiği Tsume'yle aralarında ileride oluşacak dostluk ve ilk başlarda Tsume'nin bir çocuğun bakıcılığını yapmak istemeyerek Toboe'yi başından savmaya çalışması, kelimelerle ifade edilemez. Bir de seri boyunca bizi resmen tezahürat etmeye kadar götüren, en güzel dövüş sahnesinde Toboe var.



Dövüş sahnesi dedim diye kendinizi şartlandırmayın, seride gereksiz tek bir aksiyon bile yok. Hayvan belgeseli izliyor gibi izleyebilirsiniz kurtların arada bir dövüşmelerini.

Esas karakterler olan sürüye sonradan katılacak olan Blue ve diğer yan karakterler Cheza, Cher, Hubb, Pops, Darcia ve Jaguara'yı bu kadar ayrıntılı anlatmayayım, isimlerini sayıp geçeyim ama Blue da şimdiye kadar gördüğüm en taşaklı karakter diyebilirim.

Bir de serinin en güzel özelliklerinden biri de müzikleri. Çizimleri, ortamı, sanatsal düzenlemeleri, yer yer üç boyutlu çizimlerle arkaplanların desteklenmesi (bir bölümde görüp görebileceğiniz en güzel Aurora Borealis'i göreceksiniz mesela, neden, çünkü çizim ama gerçeğe çok yakın) gibi mükemmelliklere bir de müzikler sos oluyor ki, seriyi kusursuz yapan şeylerin en önemlisi. Dandik dandik Japonca hareketli şarkılarla değil de resmen bir Sting şarkısına benzeyen Stray ile açılıyor anime, İngilizce sözleri var, zaten Amerika pazarına da oynamış anime gerçi. Ama bu bile güzeldi benim için, anime openinglerini çok severim, eşlik edebildiğim bir opening oldu aman yarabbi. Ve yer yer flamenko, yer yer kadın vokalli yavaş şarkılar, yer yer rock 'n roll, yer yer jazz, yer yer klasik müzik duyuyorsunuz bölümlerde arka planlarda.

Soundtrack albüm Grooveshark'ta var, müziklerin girdiği sahneler falan, o kadar özenli seçilmiş ki...

Ben bir animeyi bu kadar yüceltiyorsam bana güvenin abi izleyin n'olur, çocuk gibi vurdulu kırdılı animeleri, piyasanın piçi olmuş 4589567896587 bölümlük animeleri falan yazdığımı görmezsiniz bakın, bu gerçekten başyapıt, gerçekten mükemmel. Gerçekten ağzınızı burnunuzu dağıtacak kadar mükemmel, bu kadar kusursuzluk olmamalı bir yapımda, biraz hata olsun yahu dedik, dört bölüm filler koymuş olmaları dışında hiçbir kusur bulamadık. 

Size resmen kurtları sevdirecek.







21 Şubat 2013 Perşembe

Radyo Eksen'den Para Alıyormuşçasına

Radyo Eksen "En Vurucu Aşk Şarkıları" Listesi by Sweet Leaf on Grooveshark


Bu yazıda bahsettiğim Radyo Eksen'in "En Vurucu 100 Aşk Şarkısı" listesi belli olmuş, ben de kendim için bir yerde playlist olarak tutmak istedim, üşenmedim, Grooveshark'ta playlist oluşturdum, sonra bu kadar uğraştım siz de nasiplenin diye düşündüm. Sadece The Beatles'ın şarkıları Grooveshark'ta telif hakları yüzünden bulunamıyor, birtakım cinliklerle Beatles/The Beatles falan yazarak ulaşılabiliyor ama bunları da denememe rağmen Girl'ü bulamadım koskoca Grooveshark'ta, siz de arada bir yerde durdurup bilahare Girl dinleyiverin, is there anybody going to listen to my story?




Not: Listeyi yaparken sondan başa doğru gittim, yüzden geri geri sayarak geliyoruz birinci şarkıya.

Spoiler: Birinci şarkı Pearl Jam - Black.

19 Şubat 2013 Salı

Kafadaki Dünya

Kapıcı Benedikt Pfaff'ın dairesi orta büyüklükte, karanlık bu mutfakla, apartman girişine açılan, duvarları beyaz renkte küçük bir bölmeden ibaretti. Beş kişilik aile, önceleri orta büyüklükteki mutfakta yatardı; karısına ve kızına ek olarak, Benedikt Pfaff, kendisini polis memuru, koca ve baba olmak üzere üç kişi yerine saydığından, aile beş kişiden oluşuyordu.

(Elias Canetti, Körleşme'den.)

16 Şubat 2013 Cumartesi

"Kral öldü, yaşasın yeni kral."



Jon Lord, resmen kalben bağlı olduğum müzisyenlerdendi ve geçen yıl öldüğünü öğrendiğimde ne kadar üzüldüğümü tekrar anlatamam (daha önce anlatmıştım.) Bir hard rock grubunda klavye çaldığım için kahramanım olduğunu da uzun uzun anlatmıştım. Ama tek kahramanım o değildi elbette, Ken Hensley ve Gary Brooker da ağzım açık izlediğim klavyecilerdi.

Gary Brooker, belki çoğunuzun üstteki şarkıyla değil de A Whiter Shade of Pale ile bildiği Procol Harum'un kurucusu, vokalisti, piyanisti ve bestecisi. Hala cayır cayır konserler veren, Procol Harum ile değil ama Eric Clapton'la olsun Ringo Starr'la olsun turlayan, yaşlansa da elden ayaktan kesilmeyen rock yıldızlarından. Zaten yaşlansa da elden ayaktan düşmediği gibi üstelik üzerine mükemmel bir olgunluk gelen yıldızlar da apayrı gönüllerde. Bugün bu şarkıyı dinlerken içimden "Aslında artık kral öldüğüne göre, yeni kral Gary Brooker, evet..." diye geçirdim, bulaşık yıkarken. Ve maşallah dediğim üç gün yaşamadığı için, yakın gelecekte kendisini de kaybedersek ileneceğiniz kişi benim.

Bir de yaşlansa da elden ayaktan düşmeyen, turlayan ve üzerine olgunluk çöken adamlardan bahsetmişken:



Fish, bu konserde memleketindeymiş, küçük bir kilisede veriyormuş bu konseri. Kayleigh'in sonunda "Acaba bu şarkıyı yazmış olmam işe yaramış mı onu da göreceğiz..." diyordu, biliyorum ki konu edebiyat ve müzik olunca ben gerçek ve kurgu arasındaki farkı kesinlikle kaybediyorum, sinemada öyle değil ama sanki müzik ve edebiyat dosdoğru kalpten geliyormuş gibi, o yüzden konsept albümün hikayesini tamamlayacak diye değil de gerçekten yaşadığı bir ayrılıktan sonra yazmış gibi düşünüyorum o şarkıları, bir de memleketinde bu şarkıyı sadece iki gitar eşliğinde söylerken bu kadar içten söyleyişi beni nasıl gülümsetiyor, görmeniz lazım, bu videoyu izlerken hep "Bu kadar yıl geçmiş üzerinden, bu kadar yaşlanmış, hala nasıl da içten ve mükemmel söylüyor, bu şarkılar çok içten yazılmış ya..." diyorum. Yolda görseniz emekli öğretmen sanacağınız Fish, pek çok genco rocker'a ders veriyor, "Bakın, ben bu şarkıları yazdım ve hala böyle söylüyorum, in your face..."

(İkinci videoda Kayleigh'ten sonra Lavender'a girerlerken dönüp de piyaniste dil çıkarmasından da muhtemelen o albümde de Kayleigh'ten sonra gelen Lavender'ı çalacaklarını kararlaştırmamış olmalarından ama piyanistin Fish'e bir sürpriz yapmasından kaynaklanıyor ki hele de doğaçlama olduğu halde bu kadar mük-kem-melse bu konser, ben ölem, biz de ancak İzmir'de amatör rock grupları diye bokum bokum işler dinleyelim... dedi kendisi de o bokum bokum işleri yapmış olan genç kadın.) (Öf ben de doğaçlama yazmayayım artık.)


A Fantastic Fear of Everything

"IMDb bokumu yesin" filmiydi. Simon Pegg'i, Spaced'den ve hemen ardından izlediğim Shaun of the Dead'den beri her yapımıyla takip ettim, en son Paul'ü izleyip bunun çekildiğini öğrenmiştim ama IMDb puanları o kadar düşük gidiyordu ki, 5.1, 5.4, 5.7 falan derken 5.4'te takılıp kaldığında bir yıldır izlemeyi erteliyordum.





Bu "bir yıl" ironik olmuş çünkü geçen yılki halimi izlemek önce eğlenceli, sonra ürkütücüydü. "Aa hehehe her şeyden korkuyor ya, ahaha bir de yazarmış ama bir bok yazamıyor, yanlışlıkla çocuk yazarı olmuş, ehuehuehue..." dedim durdum, Onur'la izliyorduk, Onur da "Hahah yalnız hakikaten senin geçen yılki süper ürkek, korkak hallerine benziyor herif..." diyordu, gülüyorduk ki adamın inanılmaz acınası olduğunu fark ettik ve gülmedik. 59 Word sayfası tutup da bir yarışmadan sonra yarışmayı düzenleyen yayınevinden arayıp "Kitabınızı basmaya karar verdik, gelin telif işlerini görüşelim, yalnız yarışma sonucunu resmi olarak açıklamadık, siz yine de en kısa sürede gelip telif hakkıyla ilgili sözleşmeyi imzalayın," dedikleri, yanlışlıkla beni neredeyse çocuk romanı yazarı yapacak olan ufacıcık çocuk romanımın adı da "Paul'un Uzay Gemisi"ydi, yayınevi yarışma sonucunda başka bir yazarın muhtemelen sikim gibi olan ve mesaj kaygısında boğulan bir çocuk kitabını birinci ilan edip onunkini basmaya karar vermişti, ben de başka bir yayınevine falan götürmemiştim çocuk kitabımı, Onur'un "Öylesine yazıp girsene, bence senin hayal gücün çocuklar için çok güzel şeyler içeriyor..." demesiyle yazıp da sokmuştum yarışmaya da zaten. Filmde Simon Pegg de yanlışlıkla çocuk kitapları yazan ama ölüme karşı saplantılı ve kendinden çıkmış, yalnız, kötü bir evde yaşayan, düşünceleri de evi kadar dağınık bir yazardı, "Ölüm Yılları" adında bir eser yazmış ama nasıl olduysa yazdığı çocuk romanları basılmış, yetişkinler için yazdığı karanlık şeyler hiç basılmamış, nasıl olduğunu anlayamıyor, yaşamıyla ve düşüncelerinin temeline oturan ölüm korkusu ve saplantısıyla bununla ilgili mükemmel bir eser ortaya koyduğunu düşünüyor, her gece kabuslar görerek yerinden fırlıyor, her daim birilerinin onu öldürebileceğinden korkuyor, evinin içindeki en küçük bir gürültü bile onun için bir cehennem. Neredeyse Paul'un Uzay Gemisi'ni de bassalarmış ben de kafamdaki karanlık kurgulardansa evcil bir tavşanın hikayesini anlatan bir şeyi bastırmış olacakmışım, neredeyse geçen yıl geçirdiğim sıkıcı dönemlerdeki gibi kesinlikle üç saatten fazla kesintisiz uyuyamayan ben, tıpkı Simon Pegg gibi güzelce delirecekmişim, neyse ki hepsi geride kaldı ve zaten onu da basmadılar.



Aynaya bakıyor gibi olmak ürkütücüydü, yani üstelik aynaya bakıp Simon Pegg çirkinini görmek de.

(Aslında Simon Pegg'i oldukça yakışıklı bulduğumu söyleyebilirim.)

A Fantastic Fear of Everything, ilk yarım saatiyle geçen yılki hayatımı anlatıyordu ve son zamanlarda izlediğim en iyi filmdi. IMDb ile ilgili yıllar önce bir arkadaşıma şunu demiştim: "Yani bir film izleyecekken açıp önce IMDb'ye bakıyoruz ama bir kaynaktan kendi zevkimizi teyit etmek zorunda değiliz ki aslında? Ben bundan sonra oradan açıp bakmayacağım, merak ettiğim filmi izleyeceğim." Sonra tabii ki öyle olmadı. Ama bu filmden sonra resmen ya yarrak gibi bir sinema zevkim olduğunu kesinleştirdim ya da IMDb kiss my ass.





Önemli Not: Siz yine de Simon Pegg'in en az iki filmini beğenmediyseniz bana güvenip de izlemeyin, benim sinema konusundaki zevkim galiba gerçekten yarrak gibi, Moonrise Kingdom'u da herkes beğenirken ben beğenmedim, Waterworld çocukluğumdan hatırladığım en iyi filmlerdendi ve Tim Burton'u da hala severim.

Ve hatta garanti olsun, Spaced'in de en güzel sahnesini koyayım buraya da, şuna en azından gülümsemiyorsanız izlemeyin:



9 Şubat 2013 Cumartesi

"Sweet Leaf's Infinite Playlist"




Sevgililer Gününü o gün etrafta mutlu insanlar oluyor diye seviyorum, kendi sevgilimle hiçbir şey yapmaya gerek duymuyorum, hele de Onur'la şimdiye dek hiç özel bir şey yapmışlığımız yoktur, klasik ilişki tanımına gerçekten pek de uyan bir ilişkimiz yok, ama toplu bilinç işte, insanlar o gün birlikte olduğu insanla kendini daha mutlu hissediyor diye olsa gerek, seviyorum.

8tracks, en az sekiz şarkıdan oluşan karışık kasetlerinizi yükleyebileceğiniz bir site, kapağını da kendiniz düzenliyorsunuz falan, çok eskiden müzik dükkanlarından kaset çektirirdik, blog okuyucularının yaş ortalamasını bilmiyorum ama ben çok çok çok uzun yıllar boyu kaset dinledim, cd teknolojisine lisenin sonlarında geçmiştim, mp3'ün hayatıma girişi üniversiteye tekabül eder. Ve "karışık kaset çektirme" işi de şöyle olurdu, küçük bir kasabada büyümüştüm zaten, oradaki tek müzik dükkanına gidip hazırladığımız bir listeyi verirdik, ağabey de birkaç gün sonra hazır ederdi kasedimizi. Sonra sevgililerimize, arkadaşlarımıza falan da hediye ederdik onları. 8tracks de bunun ruhunu yaşatıyor işte. (Bununla ilgili Nick and Norah's Infinite Playlist diye bir film de var hatta, dünyanın en ezik insanı prototipindeki Michael Cera oynuyor.)

Bu yılki sevgililer günü için de bir "challenge" düzenlemişler, Sevgililer Gününe özel karışık kasedinizi hazırlıyorsunuz, en çok beğenilen mi kazanacak, en çok dinlenen mi bilmiyorum, sıfır beklentiyle hazırladım ama sonra çok sevdim bu karışık kasedi. Siz de katılabiliyorsunuz eğer 8tracks hesabınız varsa, Sevgililer Gününe bakış açınıza göre temasını belirleyebiliyorsunuz, mutlu bir ilişkiyi anlatan şarkılar olabiliyor, sevgiliniz yoksa o günkü yalnızlığınızı ve hüznünüzü (loserlığınızı? Sevgililer Gününü yalnız geçirecek olmaktan duyulan hüzün neymiş ya...) ya da o günün gecesinde (hihihoho) dinleyeceğiniz seksi şarkıları, yahut da tek taraflı aşkınızı o gün itiraf edecekseniz ona göre hazırlayacağınız playlist'i karışık kasedinize koyabiliyorsunuz, bence çoook tatlı bir fikir.

Bir de Radyo Eksen 2013'e girerken son on yılın en iyi beş albümünü dinleyicilerine seçtiriyordu. Aynı Top 5 mantığını (ki blog header'ında High Fidelity'den küçücük bir kareden bir şerit var, Top 5 yapmayı da nasıl seviyorum belli değil) bu kez de Sevgililer Gününe uyarlamış olan Radyo Eksen'in bu seçimine katılmak için de sadece bir mail adresine sahip olmanız yetiyor, sitelerinde var oylama. Şunlar da benimkiler:

5 - Travis - Love Will Come Through (Çok naif, aşkın sizi bir yerlerde beklediğini hatırlatıyor, aşk gelir yani, bulur bir şekilde.)

4 - The Police - Every Breath You Take (Bu da çok hastalıklı, saplantılı, sapık gibi sevmekle alakalı, sevince böyle her nefesini hissedecek kadar sevmek lazım aslında ama.)

3 - The Beatles - Michelle (Bu şarkıyı çok seviyorum, eğer İngiliz olsaymışım çocuğuma Michelle adını koyarmışım bu şarkı yüzünden, çok güzel bir aşk şarkısı ama.)

2 - The Beach Boys - God Only Knows (Bu şarkı da çok gerçekçi, herkes her zaman gidebilir, aşk sonsuza dek sürmeyebilir, ama bir taraf gitmeye karar verince diğerinin onun arkasından ne hale geleceğini ancak tanrı bilir, ayağınız ilişki içinde yere çok sağlam basıyor sanarsınız, sevdiğiniz kişi gidince ne hale geleceğinizi tahmin bile edemezsiniz falan filan, aşka bir de bu açıdan baktırıyor.)

1 - Jeff Buckley - Lover, You Should've Come Over (Bu da Jeff Buckley'nin hisli mi hisli söyleyişiyle, inim inim inleyişiyle, yakarışıyla, ne kadar aşık olduğunu dinleyene hissettirişiyle listebaşı oluyor, bir de "my kingdom for a kiss upon her shoulder" mısrasıyla.)

Bu da yukarıda verdiğim Top 5'in görsellisi, alttaki listeden siz de seçip yapabiliyorsunuz.

Yani Sevgililer Gününün sikim sikim işlerini değil de müzikli - filmli işlerini ve insanların genel olarak gülümsüyor olmalarını seviyorum, yoksa diğer alışverişli, hediyeli, gezmeli tozmalı işlerini sevecek insan olsam kendimi vururdum, dünyada inandığım, savunduğum ve yücelttiğim hiçbir şeyin içinde gösteriş, harcama ve gereksiz anlam yükleme yok. Anlamı gerekiyorsa yüklersiniz özel günlerinize, o ayrı, ama sırf sevgiliniz olmadığı için de genel çoğunluğun mutlu olduğu güne de bok atmayın o da çok çirkin, ruhu yakalayın, that's the spirit:



8 Şubat 2013 Cuma



Bir krallığa gelen bir büyücünün sonsuz yaşam meyvesini krala, kralın kendi hayatından daha çok sevdiği için karısına, karısının aynı meyveyi, kendi hayatından daha çok sevdiği için gizli aşığı bir denizciye, denizcinin krallıktaki bir fahişeye, fahişenin de aynı meyveyi tekrar krala hediye ettiği bir öykü anlatıyorlar sonra.

Sandman, çok güzel.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)