28 Nisan 2013 Pazar

Gece Kuşları


GECE KUŞLARI

Buraya gelirken geç kalmamak için defalarca saatimi kontrol etmiş olmam, adımlarımı bazen isteyerek, bazen de istemeyerek hızlandırmış olmam, hepsi boşunaymış. Buluşacağımız kafenin olduğu sokağa döndüğümde, kafenin camlarından göründüğü üzere O, orada değildi. Kadınların, erkekleri bekletmesinin bir zarafet göstergesi olduğunu düşünecek kadar eski kafalı biri olduğunu hiçbir zaman kabul etmedi ama içten içe beni her zaman bekletmesinin altında bu düşüncenin yattığını adım gibi biliyordum. Bunu, hiçbir zaman ona söylemedim, ona söylemediğim çok şey vardı, ona söylemediğim bu çok şey yüzünden benden uzaklaştı ama ona söyleyebileceğim şeylere  yazık oldu. Hiçbir şey, var oluş amacına ulaşamadan yarım kalsın istemezdim. İçimde, ona söylemek üzere büyüttüğüm cümleler, ona bildirilmeliydi ve bu yüzden bu gece, onunla bu camdan duvarları olan kafede buluşacaktık.
                Hiç, sizden nefret ederek çekip gitmiş bir kadını sizinle buluşmaya ikna etmeye çalıştınız mı? İçeride tek tük insanların geç kalmış akşam yemeklerini yediği ya da benim gibi belki de hiç gelmeyecek birilerini bekleyen yalnızların somurtarak sigara ve kahve içtikleri bu kafe, çalan Fransız şarkılarının yarattığı atmosferle taban tabana zıt bir ağırlıkla, ümitsizlikle, yorgunlukla doluydu. Saat sekizden sonra yenen akşam yemekleri, evlerde, eşle dostla birlikte uzatılarak yenmiyorsa, o gün ya yorucu geçmiştir, ya da yemek yemenin bile aklınıza gelmeyeceği kadar üzücü veya sıkıntılı bir şeylerle uğraşmışsınızdır. Bu kafede akşam yemeği yiyen sarışın, kısa saçlı genç kadın ve karşısındaki kumral, uzun saçlı genç adam, bu düşüncemi desteklercesine, bazen birbirleriyle hiç konuşmadan, bazen de hararetle tartışarak ve yüzlerinden anlayabildiğim kadarıyla bu tartışmanın bir çözüme ulaşmasını istemeden, sadece birbirlerini haksız çıkarmaya ve kendi haklı oldukları noktaları ortaya koymakla meşgul, yediklerinden bir tad alamadan, ezbere yemek yiyorlardı. Yemek yemenin, insan yaşamını devam ettirmek için yapılacak bir eylemden çok daha fazlası olduğunu, biriyle birlikte bir akşam yemeği yiyebilmenin lüksünü bilmeden... Tek başlarına yedikleri tüm akşam yemeklerini unutmuşçasına...
                O, beni bırakalı çok zaman geçmedi, bana geleli de çok zaman geçmemişti, bazıları böyle yaşıyorlar, bunu ben yargılayamam. Ama benim ağır aksak yaşamımın yanında, O’nun arkasından atlılar koşuyormuşçasına her şeyi kendine çok da yakışan bir ivedilikle yapıyor olması, benim bu kadar zıttım olması, başlarda aklımı başımdan alan bir özellikti. Sonradan, hızına ayak uyduramadığımda bir gün, geldiği gibi aceleyle gideceğini fark ettiğimde kendimi dizginlemeye başlamıştım, söylemeye çekindiğim onca şey, o zamanlar başlamıştı içimde birikmeye. Bir tehlike hissettiğimizde neden içimize kapanırız, bunu hiçbir zaman kestiremeyeceğim. Aslında genelleme yapmam da yanlış, belki de bazılarının içini açması için, benim aksime, bir tehlike hissetmeleri gerekir. Ama ben bu akşam buraya gelirken bile karşıdan gelen bir bisikletliyle karşı karşıya kaldığımda, olduğum yerde kilitlenip kaldım. Tehlike anında kararsızlık, kilitlenmek, içe kapanmak, inanılmaz büyük bir lanetlenmişlik. Yaşama isteği duyan biri, o tehlikeden sıyrılmak için bir adım geri, ileri, sağa ya da sola gidip o bisikletin yolundan kaçmalıyken benim kilitlenip kendi bedenime yönelmiş olan tehlikeyi resmen kendime davet ediyor olmam ya da kurtuluşu karşımdaki tehlikenin iradesine bırakıyor olmam, kişiliğimin en belirgin özelliği olabilir. Mesela gündemdeki bir diğer tehlike: “Acaba O, başka birine mi gitti?” Ve ben, yine bir adım geri atmak ya da bir adım ileri sıçramak, bulunduğum yerde biraz sağa ya da sola kaymak yerine, bu tehlikenin varlığını öğrendiğimde yapacağım şeyin en fazla, kendimi bu tehlikenin iradesine bırakmak olacağını da biliyordum. Başka biri, ne yapmak isterse, ben bu gidişata uyum sağlayacaktım, O, başka biriyle kalacak ya da bana geri dönecekti.
                Kafe gitgide boşalıyordu. Saat onda buluşacaktık, bir haftaiçi gecesinde, evime uzak ama şehirdeki en merkezi semtlerden birindeki bu kafede. Çünkü bu kafede tanışmıştık, kadınlara özgü o romantizmle, bu geceki konuşmayı yapacağımız mekanın da burası olmasını istemişti. Bayılırdım kadınların kendilerine film kareleri yaratmalarına, hele O’nun bu merakı, beni oldum olası baştan çıkarırdı. O yanımdayken, ben de o film karesinin içindeydim, bazılarıyla birlikteyken öyledir hayat, yalnız başınıza sadece bir sigara içiyor olursunuz ama yanınızda O varken sigaranızı yakış şekliniz bile değişir. Zaten yanınızda O varken siz de bu illüzyonun bilincindesinizdir, tek bir bakışıyla, “Hareketlerine dikkat et, çünkü her an, bu sahneyi daha güzel gösterebilecek biri yerini alabilir...” derdi, hiçbir sözcük kullanmadan. Bütün bu bekletmeleri, sahnenin ön hazırlıklarıydı, işte, ben, tek başıma bir kafede oturuyordum, yemek yiyen insanların arasında, sigara dumanı çevremde gitgide yoğunlaşırken ve bu insanı neşelendiren, insana durduğu yerden çok da ayrılmadan ama vücudunu kıvırarak hafif hafif dans etme isteği veren Fransızca şarkılar eşliğinde, burada oturuyor ve kahvemi yudumluyordum, üstelik öyle güzel bir kafe seçmişti ki, burası içki servisi de yapıyordu, onu beklemekten usandıkça her yirmi dakikada bir birer tek atıp kendimi bu sahnede daha da umutsuz ve daha da derbeder gösterebilmem için.
                Sonunda O gelebildiğinde, beklentilerini karşılamak için bir kupa kahve, iki atışlık tekila, çeyrek paket sigara içmiş, kravatımı hafifçe gevşetmiştim. Üstelik şapkamı da defalarca çıkarıp yeniden takmış, sonunda başımda durmasına karar vermiştim. Kapalı alanlarda şapkayla oturmanın sakilliği umrumda bile değildi, O’nun benim için hazırladığı sahnede, benim tüm elementlerimin kusursuz bir birleşimi olarak yer almam gerektiğini biliyordum ki bunlar beklerken oluşan sıkıntıdan dolayı hafifçe gevşetilmiş ama asla çıkarılmamış bir kravat, içerisinin tam kararında olan sıcaklığına inat içim soğumuş gibi, ne giyersem giyeyim ısınamayacakmışım gibi sırtımdan çıkarmadığım bir ceket ve bakışlarıma hafif bir gölge vermesi için, direkt göz temasındansa işleri biraz daha gizemli bir hale getirecek bir şapkaydı. Hiçbir zaman O’nu bu kadar iyi tanıdığımı bilemeyeceği için üzgündüm, o an bile, hala başka birinin kararlarına göre O’nunla geleceğimizin yönleneceğini biliyordum çünkü, bundan kaçamazdım.
                O ise, tam elli beş dakikalık bir gecikmeyle, kırmızı ve açık yakalı tek parça bir elbise ve siyah bir trençkotla, açık bıraktığı saçlarının sağlıklı ışıltısıyla, geceye bir çocuğun mavi okul önlüğünün üzerindeki beyaz dantel yaka gibi muhteşem doğallıktaki bir kontrastla yakışan kıpkırmızı dudak boyasıyla ve dumanlı göz makyajıyla, tam tahmin ettiğim gibi bir film yıldızı gibi girmişti içeriye, rollerimiz şimdilik üzerimize güzel oturuyordu, içeri girdiğinde çalan şarkı, İngilizce dizelerle “Tüm ihtiyacım olan, biraz zaman...” diyordu, O da bana bu zamanı lütfetmişti. Benden nefret ediyordu, bana bu zamanı lütfetmesinin tek amacı, kendini biraz daha özel hissetmekti, son kez benim tarafımdan özel hissettirilmek istemesi.
                Yanımdaki bar taburesine oturdu, onu beklerken boşalan kahve bardağımla birlikte oturduğum masadan kalkıp bara geçmiştim, kahve bardağımı da bırakmamıştım ki O geldiğinde yeniden kahve faslına geri dönebilelim.  Üzerindeki trençkotu yumuşak hareketlerle çıkarıp yanındaki tabureye bıraktı ve “Üzgünüm, bu saate kadar beklettim, yarın işe gitmen gerekeceğini biliyorum o yüzden kısa kesmek zorunda kalabiliriz...” dedi. Ne kadar da düşünceliydi! “Seni bekletmek hoşuma gidiyor, bugün de beni istediğim kadar bekleyeceğinden emindim, sana ayırdığım vakit de tahmin ettiğinden daha kısa olacak, yarın işe gitmen de umrumda değil, konuşmayı uzatmak istersem bu gece uykusuz kalacaksın...” demek olduğunu bildiğimin farkındaydı söylediklerinin, bunu dudaklarının ucundaki küstah kıvrımlardan anlayabiliyordum, buna da razıydım, isterse yarın işe hiç gitmezdim, bu kafede sabaha kadar kahve ya da içki içebilirdik, yarın da güneşin doğuşuyla birlikte sokaklarda günün ilk yürüyenleri olabilirdik, hatta isterse gecenin ortasında dışarı çıkardık, gece kuşları gibi oradan oraya turlardık ya da sadece bu kafenin bar taburelerine tünemiş bir şekilde birbirimize kur yapardık, bunların hepsine razıydım ve o da bunu biliyordu. Benden niye bu kadar nefret ediyordu?
                Gözlerimi ondan ayırıp, camdan dışarıyı izlemeye başladım, eğer bu, O’nunla son konuşmamız olacaksa, buna olabildiğince geç başlayacaktım. Haftanın ortalarındaki her gece, bu saatlerde ağır ağır sona eriyor olmalıydı, ben bunu genelde dört duvarın arasında kaçırıyor olduğum için şimdi dikkatimi çekiyordu, O’nunsa henüz taze olan bu yeni hayatında bu gecelere alışkın olduğu belliydi. Nerede yaşadığını, neler yaptığını öğrenmek istiyordum, elbette benden sonra edindiği alışkanlıkları anlatmasını bekliyordum, özlediğim gibi mi kalmıştı yoksa şu haliyle tanısam en başından O’nu hiç mi sevmeyecektim, bunları öğrenmek istiyordum ama bir bakıma başka birinden bahsetmesinden, kişiliğinin ani değişimlerini öğrenmekten de korkuyordum. En iyisi, o lafa başlayana kadar beklemekti, geç kaldığı için dilediği yapmacık özürden sonra barın arkasında kalan tek garsondan bir bardak vişneli votka istemişti, ben de kahveyi boşverip bir tekila daha istemiştim, ikimiz de camdan dışarıya, önümüzdeki bardaklara, garsona ve barda, çarprazımızda tek başına oturup elindeki kitabın arka kapağını okuyan adama sırayla bakıyor, sürekli nöbet değiştiriyorduk, ben camdan bakarken O, yalnız adama bakıyordu ki gözetimimizden hiçbir şey ve hiç kimse kurtulamasın, bu son gece, herkes, bizim veda konuşmamıza olan şahitliğini, layığıyla yerine getirebilsin.
                “Keşke,” dedi, “geleceği görebilsek...” tek kaşını yukarı kaldırarak. Ah, ne kadar da değişmişti. Bir cümlesiyle, bir mimiğiyle anlayabileceğim kadar değişmişti, bu kadar kısa bir zaman diliminde, benim aynı şeyleri yapmaya devam ettiğim, haftaiçi her gün işe gidip haftasonu her gün küçük yürüyüşlerle gündüzü, hiçbir şey anlamadan okuduğum romanlarla geceyi geçirmeye çalıştığım bu zaman diliminde, O, canlı, sevecen, güleryüzlü tavrını kaybedip küçük kırıntılarla yanlışlıkla dışarı çıkardığı tüm kötü ve yapmacık hallerine yenik düşmüş, bir filmin sevimli ve sakar başrol yıldızından, vamp ve gizemli bir aktrise dönüşüvermişti. Bunu, tek bir cümlesiyle anladığımda, hızla, içtiğim üçüncü tekilanın da etkisiyle, etrafın bir anda yerle bir olduğunu sandım, başka biri, benim olan O’nu çoktan kendisi gibi başka biri yapmıştı bile. Belki, biraz konuşursak, yine benim tanıdığım O olabilir diye düşündüm ama içimden yüzüne bile bakmak gelmiyordu, buraya gelmek de büyük bir hataydı, en iyisi O’na söylemem gereken her şeyi söyleyip buradan bir an önce kalkıp gitmeliydim.
                “Geleceği görmeyi istemen ne kadar ilginç...” diye zırvaladım, sadece konuşmuş olmak için konuştuğumu anladığında O’nun da tüm ümidi yıkıldı, bana biçtiği rolü oynayamıyor, O’nun gibi felsefi sözlerle, hiçbir şey olmamış gibi bu konuşmayı sürdüremiyordum, öylesine bir araya gelmediğimizi, başka bir konudan bahsetmemiz gerektiğini, bitmiş ilişkimizi yeniden masaya yatırmamız, üzerine konuşmamız ve ayrılığı kesin bir biçimde ortaya koymamız gerektiğini hatırlatmıştım, bu, hiç hoşuna gitmedi. Oysa filmlerde, sadece müziği dinleyip üstüste sigaralar yakar, uzun uzun bakışırlar ve böyle amaçsız, felsefi, derin sözler ederlerdi, “Neden benden nefret ediyorsun? Ne değişti? Neden gittin? Başka biri mi var?” soruları olabildiğince sorulmaz, kelime oyunlarıyla cilveleşilir, hayatın gerçeklerinden yüzeysel bir biçimde bahsedilir ve beylik laflar edilirdi. Hele benim gibi, umutsuzca, “Sana zamanında söyleyemediğim şeyler var, bunlar bir şey değiştirir mi bilmiyorum ama, sadece bunları söylemek istiyorum...” diyen bir erkek, karşısındaki kadını kaybetmeye baştan mahkum olurdu. Kadınlar, filmlerde geç kalmış lafları dinlemekten hoşlanmazlardı, dramatik bir şekilde göz süzerler, ne kadar acı çektiğimizden emin olduktan sonra, kişiliklerinin ne kadar güçlü olduğunu bize göstermek için ani çıkışlar yapar, lafa girmemize bile izin vermeden yandaki taburede kanadı kırık bir kuş gibi yatan trençkotlarını da alıp hesabı da bize bırakarak çıkıp giderlerdi. Benim ya bu sahneye uyum göstermem, ya da başka filmlerdeki gibi sabırla oturmam gerekiyordu, ikisinin de gerçekleşmeyeceğini anladığında içkisinden bir yudum daha alıp üzgünce “Ne konuşacağız?” diye sordu. O kabullenişi, hayatımın başka hiçbir anında, başka hiçbir kadından görmek istemiyordum. “Ne konuşacağız? Bana söyleyeceğin ne olabilir ki? Hayatının bir döneminde kazara bulundum ve şu an konuşacağımız hiçbir şey kalmadı. Ne zırvalayacaksan bir an önce zırvala ki gidip uyuyayım.”
                “Benden nefret ediyorsun, biliyorum. Sana istediklerini veremedim, neden senin için iyi biri olamadığımı bilmiyorum ama olmadı işte...” diye sözlerime başladığımda gözlerine bakamadığım için çarprazımızda oturan adamın kitabına kilitledim bakışlarımı. Adam, Bulantı’yı okuyordu, ya da kendisi okumuyordu da birine hediye almıştı, kitabın yeni olduğu her halinden belliydi, henüz kapağı açılmamıştı, sayfaları matbaadan çıktığı anki kadar birbiriyle uyumluydu. Bu yüzden de çok sevimsizdi. Okunmamış kitapların sevimsizliğiyle bile başa çıkamıyordum, her şeyin, benim kadar hırpalanmış olmasını istiyordum, ancak öyle ortaya çıkardı bir şeyin gerçekliği, hırpalanmamış şeyler, bana o kadar uzaktı ki, sırf O da bana yakınlaşsın diye sözde istemeden O’nu bile ruhen hırpalamıştım. Hiçbir şey söylemeden garsonun, barın arkasında otomatik bir şekilde yaptığı hareketleri izliyordu. Tam ağzımı açıp sözlerime “Ama yine de sana hiç söylemediğim şeyler var, bunları duymadan hayatımdan çıkmanı istemedim...” diye devam edecekken “Senden nefret etmiyorum,” dedi. O kadar yumuşak bir şekilde ve o kadar kararlı söylemişti ki bunu, bu konuşma tam olarak bu noktada sonlansın istedim.  Benden nefret etmiyordu, bu, bundan sonraki hayatım için, sağlıklı bir gidiş yoluydu, bir sonraki sevgilime doğru gidebilmem için asfalttan yapılmış bir yoldu, taşlarla dolu, toprak bir yoldan daha iyiydi. Fakat bir yandan da yola çıkmamam için bir trafik işareti de oracıkta duruyordu, havada, ikimizin arasında, onun kırmızı dudaklarının arasından usulca çıkan. Benden nefret etmiyordu...
                “Neden gittin o zaman?” diyebildim ve ani senaryo değişikliğine sanırım yine de iyi ayak uyduramadım. Hem başrol oyuncusu, hem de yönetmen olan O’nun, yönetmenliğinin zayıf olduğuna dair bir ipucu yakalamıştım, bunun üzerine zekice gidebilseydim ve bu dağınık senaryoyu düzeltmek için birkaç adım da ben atsaydım, belki de bu son konuşmayı, son olmaktan kurtarabilecektim ama işte yine de benim geleceğim O’nun ve varsa başka birinin elindeydi, ben sadece anı kurtarabiliyordum, senaryoya yön verebilmek benim yapabileceğim bir şey değildi. Bu kez yumuşak olmadan, duygusuz bir şekilde “Tam olarak bilmiyorum ama senden sıkıldım,” dediğinde de fiziksel olarak orada oturmaya devam etmem gerektiği için hiçbir harekette bulunmadım ama sanırım ruhum kibarca içtiğim içkilerin ve kahvenin parasını masaya bırakıp ufak bir reverans ile şapkasını düzeltip kafenin kapısından çıktı, camdan baksam, ruhumun şimdi neredeyse tamamen boşalmış sokakta tek başına yürüyerek evin yolunu tuttuğunu görebilirdim.
                “Sıkıldın mı?” dediğimde, sesim, kendi kulaklarıma bambaşka geldi. “Bir tekila daha evet, teşekkürler...” Bir çakmağın yandığını duydum, kendi sigaramı mı yaktım, onun sigarasını mı diye ellerimize baktım, ikimizin de bir sigara tutmadığını anladıktan sonra gözlerim yine yalnız adama döndü. Bulantı’nın ilk sayfalarını okuyordu. “İlk sayfalarda Roquentin’in günlüğünde okunmayan kısımlar var, bu, bir roman başlangıcı için hiç de güzel bir yöntem değil, Sartre bizimle dalga geçiyor...” demek istedim, hatta bu tabureden kalkıp o adamın yanındaki tabureye oturabilirdim, belki birlikte birer tekila daha atardık, gerçi o gecenin başından beri kahve ve çay içmişti ama olsun, belki kulak misafiri olduğu bu sıkılmanın yarattığı yıkımı alkolle temizleyebilmem için bana eşlik ederdi, belki “Boşver arkadaş, kadınların hepsi böyle...” derdi, belki ben de “Evet, hepsi birbirinin aynı...” der ama beş dakika sonra “Sen nasıl benim eski sevgilim hakkında böyle konuşabilirsin, çok sevmiştim ben onu, anlıyor musun, çok sevmiştim?” diyerek huzursuzluk çıkarırdım. Sonra belki efendice, belki de olaylı bir şekilde kafeyi terk edip bu adamla evlerimize dağılırdık, belki de sadece o giderdi, ben başımı barın tezgahına koyup burada sızar, garson tarafından uyandırılırdım, belki bu adam da dertliydi, “Karıma bu kitabı hediye almıştım ama evde onu aşığıyla yakaladım,” derdi, belki de sevgilisi onu aldatmıştı da sevgilisini her hatırladığında içinde yükselen bir bulantı yüzünden bir kitapçıda gördüğü bu kitap ilgisini çekmişti, bu kitabı okumak istemişti.
                “Evet, çok değiştin, yani, ilk başlarda, beni çok eğlendiriyordun, birlikte çok iyi vakit geçiriyorduk. Ama sonradan tüm hayatını bana göre yaşamaya başlaman beni çok sıktı, gerçekten, buna katlanamıyordum.” Ah, konuşmaya başladı bile, kadınlar, erkekleri hem bekletirler, hem de canlarını acıtmaya başlayınca susmazlar, biz onlar konuşsun diye beklerken ağızlarını bıçak açmaz ama canımız ne zaman acımaya başlar, o zaman bülbül gibi şakırlar, her ayrıntıyı anlatırlar. “İlk başlarda, sana aşık olduğumu anladığım ilk zamanlarda, günlerini sakince geçirmen çok hoşuma giderdi, sabahları işe gitmeden önce birlikte bir yerde kahvaltı yapardık, sen işe giderdin, ben bir parkta oturur ya da kütüphanede vakit geçirirdim. Sonra öğle yemeğini yemek için bazen buraya gelirdik, bazen başka bir yerde bir şeyler atıştırırdık, sen işe geç kalacaksın diye son lokmalarını hızla yemek zorunda kalırdın çünkü yemeğe oturduğumuz ilk on beş dakika boyunca sabah neler olduğunu, işyerinde hangi ayrıntının beni aklına getirdiğini, neler yaptığını, işyerindekilerin sakarlıklarını anlatmaktan bir şey yiyemezdin. Akşamları, evinin sokağının başında buluşurduk, bir şişe şarap ve yemek yapmak için sebze ve et alırdık, sanki hayatımız birlikte yemek yemek üzerine kuruluymuş, baksana...” Ah!
                “Sonra akşam yemeğinden sonra sen masana çekilirdin, ben ya dergi okurdum ya da müzik dinlerdim. Sen bir şeyler yazardın, bir şeyler üzerinde çalışırdın, benim sıkıldığımı anladığında da ya beni evime bırakırdın, benimle yürürdün. Ya da yanıma gelirdin, bilirsin işte...”
                Hava, erken bahar gecelerinde bu kadar serin olur muydu hatırlamıyorum, O konuşurken,üzerimden cekedimi çıkarmamış ve kafenin içinde oturuyor olmamıza rağmen üşüyordum. Anlatacaklarını da biliyordum, O’nun bana aşık olduğunu anladığımda, ben O’na daha çok aşık olmuştum, sonra, hiçbir zaman yanımda sıkılmasın diye, beni hiç bırakmasın diye, kendi günlük işlerimle uğraşmaktansa hep yanına gider olmuştum, üzerinde yarım kalmış romanımın bulunduğu masaya uğramamaktan her temizlik gününde masanın da ne kadar tozlandığına şaşırır olmuştuk, okumak için aldığım kitaplar birikmişti, müzikçalarımız eskimişti, yenisini almıştık, yeni bir televizyon almıştık, bazı geceler bir şarap şişesi bize yetmez olmuştu, bazı geceler de şarap yerine votkayı tercih eder olmuştuk, birlikte yemek yemenin bir lüks olduğunu unutup bunu kanıksadığımız için sıradan bir eylem haline dönüştürüvermiştik, “Bu akşam canım hiç birlikte yemek yapmak istemiyor, sen bir şeyler hazırlasana, ben yeni dergimi okuyayım...” demeye başlamıştı, bazı geceler hiç müzik dinlemek istemezdi, “Bu şarkıdan sıkıldım...” derdi, kadınlar ne kadar çok sıkılıyorlardı, hayatları boyunca sıkılmaktan hiç sıkılmazlar mıydı?
                “Başka biri mi geliyor artık yanına?” deyiverdim. Adamın kitap okuyuşunu incelerken hiç de umursamıyormuşçasına soruverdim, müzik sesi, bizim konuşmamızı bastıramıyormuş olsa gerek ki tam da yüzündeki ifadeden kitabın hangi sayfasında olduğunu kestirmeye çalışırken adam da gözlerini kaldırıp bana baktı. “Eyvahlar olsun, onu sormasaydın keşke...” dercesine, bir an için bana baktı ve dönüp kitabına kaldığı yerden devam etti: “Şu delikanlılar çok hoşuma gidiyor: kahvelerini içerlerken olmuş ya da olması mümkün öyküler anlatıyorlar birbirlerine. Dün ne yaptıklarını sorun, şaşırmıyorlar: iki sözcükle hemen söyleyiveriyorlar size. Oysa aynı şey bana sorulsa şaşırıp kalırım.”[i]
                Yüzündeki hem tiksinti içeren, hem de “Eh, şaşırmadım, bunu soracağını bekliyordum...” diyen ifadeye kabalaşmamaya çalışarak “Sıkıldığına göre, can sıkıntına bir oyalanma bulmuş olman lazım diye sordum, merak ettiğimden değil, beni ilgilendirmez öyle değil mi?” dedim. “Orası öyle, seni ilgilendirmez, ama hayır, başka biri yok, bu semtte bir apartman dairesi kiraladım, kendi evimden ayrılıp senin yanına hiç taşınmamış olmam gerekirdi, yeniden birsürü eşya satın almak zorunda kaldım, kendi evimi boşaltırken sattığım eşyaların parası, yeni aldıklarımı karşılamadı, ne kadar saçma, sonuçta aynı eşyaları satın alıyorum, aynı fiyat etmesini beklersin değil mi? Ama etmiyor işte...” dedi, üzgünce ellerini inceleyerek. İçim parçalandı, benim kilitlenip kalmamı, son bir çırpınışla saldırganlaşmamı, resmen bir arı gibi iğnemi saplayıp da ölümümü getiren o soruyu sormamı gerektirecek bir tehlike bile yokmuş, oysa ben o soruyu sormuştum. O tehlikenin varlığını öğrensem, oradan içim rahatlamış bir şekilde, “Ne yapalım canım, başkası varmış işte...” diyerek kalkacağımı ve işlerin daha kolay olacağını anladım, adam, bıyık altından gülüyor gibi geldi, baktım, gülmüyordu.
                “Bana söyleyeceğin şeyler, önemli şeyler değilse, istersen kalkalım, baksana, bir yere varamayacağımız belli, yarın işe gitmen lazım, buraya son kez beni görmek istediğin için geldim ama senin beni suçlamak için yer aradığın belli.” Haklıydı, ne diyebilirdim ki. “Önemli şeyler değil, zamanında, önceleri sana söylemek için çok zamanım olduğunu düşündüğümden, sonraları da her an gidebileceğinden korktuğum için söylemekten çekindiğimden anlatamadığım bazı şeyler...” diye mırıldandım, garsonun kendi dünyasında, bize hiç önem vermeden, çalan şarkıları dinlerken ve tezgahın arkasında kendine kurduğu kusursuz düzeni korumaya çalışırken bir iş görmenin saadeti[ii] içinde bir bardağı kurularken ne kadar asil göründüğünü düşündüm, bizden ne kadar farklıydı. Birer tekila daha söylemek için, adamcağızı dinlediği şarkıdan kopardım, O, tekilayı bir dikişte yuvarladıktan sonra bir limon dilimini yavaşça yemeye çalışırken şunları söyledim:
“Küçük şeylerden çok mutluydum, bu yüzden büyük şeylerden korkuyordum, evimizin içinde, kendimize ait bir dünyamız var sanıyordum ama senin sürekli bizim dünyamızı da kapsayan daha büyük bir dünyaya özlem duyacağını düşünüyordum. Bu yüzden, seni hiçbir zaman dünyayı gezmeye götürmeye cesaret edemezdim, bizde olmayan bir şeye merak duyabileceğini düşünürdüm hep. Ama bu korkularımı bir kenara bırakıp elinden tutup işten de bir iki hafta izin alıp tüm dünyayı seninle birlikte gezmek istiyordum. Haklısın, her şeyimi sana adamaya başlamıştım, bunun seni bu kadar sıktığının da farkında değildim. Romanımı yazmayı bile yarım bırakmıştım. Çünkü o romanda yazabileceğim hiçbir cümle, sana söyleyebileceğim herhangi bir ‘Bugün işteyken seni özledim çünkü saçlarını senin gibi taramış bir kadınla ilgilenmek zorunda kaldım ama aynı saç biçimi, sana yakışırken onda eğreti durmuştu, bu, bence çok ilginç, sen saçlarını diğer taraftan ayırsan bile sana bunun çok yakışacağından eminim, oysa o kadın hiçbir zaman senin kadar doğal bir zarafet içerisinde olamayacak...’ gibi bir cümle kadar güzel anlatamayacaktı iki insan arasındaki bir aşkı, ben aşk romanı yazamazdım, gerçekçi bir roman da yazamazdım çünkü tüm gerçekliğim sen olmuştun, ne ülkenin ne durumda olduğu, ne de dünyada neler olup bittiği umrumda değildi, dünya, sadece biz birlikte gezip saçmasapan adalarda saçmasapan renkli kuşlara şaşıralım diye vardı, iki ülkenin birbiriyle sanki iki sevgiliymiş gibi kavga ediyor olması beni ilgilendirmiyordu. Bunları sana böyle anlatamadım. Bunun yerine, her günkü düzenimizi, her gün bir görev gibi korumaya çalıştım, aynı saatte yemek yer, aynı saatte uyursak, hiçbir zaman bu düzen bozulmaz gibi düşündüm. Oysa bazı günler, kadınsal dürtülerinle daha duygusaldın, bazı günler sinirli, bazı günler de daha canlıydın, beni bekletmekten hoşlanırdın, saçlarınla uzun uzadıya uğraşır, beğenmez, saçlarını bozup yeniden yapardın, sinemaya geç kalacağız diye seni uyardığımda bana kimbilir hangi filmde gördüğün bir hiddetli bakışla baktığını düşünürdüm, belki de hiddetin gerçekten içinden gelirdi ama rol yapmayı da severdin, buraya bile kendini bir filmde hissetmiş olmak için geldin, neyse işte, tüm bu iniş çıkışları algılıyordum ama eğer her şey normalmiş gibi, yolundaymış gibi yapabilirsem hiçbir şey hiçbir zaman değişmez diye umuyordum. Oysa sen çoğu şeyi çabucak tüketiyordun. Birlikte seçip aldığımız yeni bir dergiyi ben bir ay boyunca okuyabiliyorken senin on beş dakikada o derginin okuyabileceğin sayfalarını bulup da ilgini çekmeyen kısımları atladığını izlemek içimi acıtıyordu, bir film izlemeye gittiğimizde, ben o filmi beğenmemiş olsam bile orada seninle birlikte bulunmaktan memnun olurdum, ekrandaki görüntülerin hangi açılardan çekildiğini izlerdim, sense o film hakkındaki yargını ilk on dakikada verir, eğer filmde, kendini özdeşleştirebileceğin bir kadın oyuncu yoksa da kesinlikle o filmden nefret ederdin. Bir filmi bile, filmin süresinden çok daha çabuk tüketebiliyordun, bu beni çok korkutuyordu ama senin bu yanını bile seviyordum. Şimdi, hiçbir zaman sana yeniden ulaşamayacağımı biliyorum ama senin müzik dinlerken başını arkaya doğru atışını, sabahları kahvaltı yaparken tuzlu şeyler yemenin mideni bulandırmasını, tırnaklarını boyarken boyanın kokusu genzini rahatsız ettiği için ellerini kendinden uzak tutarak işini halletmeye çalışmanı, eşyaların tozunu almaktan nefret ettiğimi bildiğin için yapmacık da olsa ‘İstersen bırak, ben yapayım,’ diye sormanı ve her seferinde bu teklifi reddettiğimde yüzünde beliren, senin fark etmediğin rahatlama ifadesini, sen su içerken beyaz teninden, içtiğin her yudum suyu görebileceğimi sanmamı, hatta tüm ağır aksaklığımla, senin bu çabucak tüketip arkana bakmadan gidebilme huyuna rağmen sana ayak uydurmaya çalışmayı bile, her ayrıntıyı, hep sevdim. Ama sözcüklere ihtiyacın olmamasını umdum, bunları biliyor olacağını düşündüm, sadece orada duruyor olmamın sana yetmesini istedim, her kadının bu sözcüklere ihtiyacı olduğunu çok geç hatırladım, üzgünüm, o yüzden şimdi söylemem gerekiyordu ki en azından bunları hissetmiş olduğumu bil.”
                Bir sigaraya ihtiyacım vardı ama pakedim bitmişti. Adam, kitabından gözlerini ayırmadan, benim pakedime elimi atıp da pakedi hemen yerine bıraktığımı hissedince garsona işaret etti. Garsonun, çarprazımızda, sessizce kitap okuyor gibi görünen ama başından beri bizi dinleyen adamın pakedini bana uzattı, içinden bir sigara alıp başımı hafifçe eğerek teşekkür ettim. O, limonunun kabuğuyla oynuyordu, “Teşekkür ederim...” dedi, “Bir şey değişmeyeceğinin farkındayım, üzgünüm...” dediğimde de acı acı gülümsedi, “Ne yapalım artık, olan olmuş.”
                Garsona kendi içtiği içkilerin ve kahvenin parasını ödeyip trençkotunu alıp çıkarken kafenin camdan duvarlarına lanet ettim, ben, birlikte iki gece kuşu gibi çıkıp sabaha kadar oradan oraya dolaşabileceğimizi hayal ederken, tek başına, trençkotunun altından uzanan kırmızı elbisesiyle siyah tüylerinin arasından yer yer parlayan kırmızı tüyleriyle oldukça dikkat çekici ve güzel bir gece kuşu tek başına uçup gitmişti bile. Biz, yalnız adamla, iki baykuş gibi, meymenetsiz bakışlarla hala içiyorduk, o kimbilir ne için, ben de bu geceyi nasıl geçireceğimi bilemediğim için. Garson, bizden farklıydı, biz gidene kadar, ya da belli bir saat gelene kadar, orada şarkılarını dinleyip bardakları kurulayacaktı, ne gecenin bir vakti yalnızlıktan bir bara gidip de orada tek başına kitap okuyacak kadar ne de eve dönünce ağlamaktan korkacak kadar kötü bir durumdaydı.


SON


Sevil BAYRAK
28 Nisan 2013, Bornova
               
[iii]
               



[i] Jean-Paul Sartre, Bulantı, sf.20, Altın Kitaplar Yayınevi, 1973
[ii] Orhan Veli Kanık, Hürriyete Doğru, 1949
[iii] Edward Hopper, Nighthawks, 1942

27 Nisan 2013 Cumartesi

Ben yazmadım diye kıskandım.

"Yıllar cep mendilleri gibi birbiri üzerine katlanıyordu. Sammy kasabadan çoktan ayrılmıştı; Cholly çalıştığı yerde öldü; Bayan Breedlove yine ev işleriyle uğraşıyor. Pecola ise annesiyle birlikte taşınmış olduğu, kasabanın sınırlarındaki küçük kahverengi evin çevresinde şimdi de arada bir görülebiliyor. Kuşa benzer davranışları yok olmuş, onların yerini araba lastikleriyle ayçiçekleri, kola şişeleriyle süt otları arasında, dünyanın bütün pisliği ve güzelliğinin - bu kendisiydi - ortasında kendine bir yol açma çabaları almıştı. Başından aşağı boşalttığımız, onun da emdiği bütün pisliğimiz ilkin onun olan sonra bize vermiş olduğu tüm güzelliğimiz. Hepimiz - Pecola'yı tanıyan herkes - çöpümüzü onun üzerine atıp temizlendikten sonra çok sağlıklı hissediyorduk kendimizi. Bacaklarımızı açarak onun çirkinliğinin üzerine bindiğimizde çok güzel görünüyorduk. Onun yalınlığı bizi süslüyor, suçu bizi temize çıkarıyor, acısı yanaklarımıza renk katıyor, sakarlığı da bize mizah duygumuzun olduğunu düşündürtüyordu. Tutuk oluşu güzel konuştuğumuza inandırıyordu bizi. Yoksul oluşu bizi eliaçık yapıyordu. Uyanıkken gördüğü düşleri bile karabasanlarımızı yatıştırmakta kullanıyorduk. Benliklerimizi onun üzerinde biliyor, kişiliklerimizin içini onun güçsüzlüğüyle doldurup onları şişiriyor, gücümüzün tadına varıp esniyorduk."

Toni Morrison, "En Mavi Göz"

16 Nisan 2013 Salı

Duyuru


Gölge E-Dergi'nin Nisan 2013 sayısı, edebiyattaki, sinemadaki ve çizgi roman dünyasındaki kahramanlara ayrılmış konsept bir sayı. Bir - iki ay kadar önce, bu konsepte uyan makale ve fan-fiction öyküleri kabul edeceklerini duyurmuşlardı, ben de çok sevdiğim Geleceğe Dönüş'le ilgili bir fan-fiction yazmıştım, bugün dergi internet ortamında yayınlanmış.

Dergiyi okumak için bu linkten faydalanabilirsiniz.

14 Nisan 2013 Pazar

"Annem diyecektiniz herhalde. Hım. Evet, bunu daha önce de ileri sürenler oldu. Annem hasta. Duymuşsunuzdur herhalde - her ne kadar burada onun adını anmaktan çekiniyor olsa da insanlar. Babamı terk etti. Sürekli seyahat halinde. Yolculuk sırasında neye ihtiyacı varsa, o kadarını taşıyor yanında; bu, sevgi için de geçerli - Ondan uzun bir süredir haber alamıyorum, bir yıldır da hiç yazışmıyoruz. Ama iki istasyon arasında kompartımanda 'Benim oğlum şair' diye anlatıyordur kesinlikle, bundan eminim."

Rainer Maria Rilke


11 Nisan 2013 Perşembe

"Tek zeki sen değilsin..." diyen film: Identity ~ Onur'la Film İzlemek

Onur'la film izlemek muhteşem, hiç de öyle kibirli sinemaseverler gibi "Konuşma, şş, dikkatim dağılıyor, susar mısın? Bak filmi kaçırdım sen espri yapacaksın diye..." diyaloglar yaşamadan, izlediğimiz hemen hemen her filmde bıdıbıdı konuşuyoruz, karakterlerle dalga geçiyoruz, onların taklitlerini yapıyoruz, çok eğleniyoruz. Ama film seçme süreci genelde sıkıntılı, Onur ciddi bir korku/gerilim sineması takipçisi, teen-slasher da izler (böyle şeylerin Türkçe karşılıkları olmaması beni çok sıkıyor, spoiler'a bile tadkaçıran dedik ama oturtamadık, teen-slasher'a da gençkatili mi diyelim, ühü olmuyor) psikolojik gerilim de izler, zombi filmleri külliyatını devirdik, ruhlu cinli filmler izledik, hatta hiç sevmesek de Türk korku sinemasından örnekler bile izledik, çünkü adam manyak, seviyor, filmden hiç korkmasak da, film bizi germese de korku filmi, gerilim filmi izlemeyi seviyor, galiba ileride beni öldürecek, emin değilim. Ben de yalnız kaldığım zaman mobilyaların genleşirken çıkardıkları seslerden en az üç teen-slasher senaryosu yazabilen, kedinin aniden kafayı kaldırıp da kedilik yaptığı anlarda "AHA CİN!" diyen bir zavallı olduğum için (bu işin şakası, parapsikoloji, okültizm, bunlar hep canımız ciğerimiz, yapım korkak ama işin garibi severim böyle şeyleri araştırmayı), korku filmi izleme öncesinde hep muhalefet ediyorum. Yine de paçayı o kadar da sık kurtaramıyorum.

Dün, geçmişten konuşuyorduk, bir nevi "konuşacak konu bulamayınca, geyik yapacak konu kalmayınca döndürüp döndürüp doksanlar muhabbeti açma" klişesi gibi (sahiden, sıkılmadınız mı?) Onur, beni tanımadığı yıllarımı anlattırıyordu, üniversite yıllarımı biliyor ama henüz burada yaşamaya başlamadığım yıllarla ilgili hala bilmediği çok şey varmış, "Ben hiç Amerikan Pastası filmlerinden hiçbirini izlemedim mesela, televizyonda denk gelmedi, DVD'sini kiralamadım, zaten ben lisedeyken parlamıştı, sonra üniversiteye geldiğimde modası geçmişti, o yıllarda izlemeyince sonra da dönüp izlemedim," dediğimde şaşırdı, "Ben Red Hot Chili Peppers'ı dandik bir pop grubu olarak görüyordum, kimsenin de ciddi ciddi oturup da dinleyeceğini düşünmezdim, meğer sen dinliyormuşsun..." diye güldü, sonra "Annemle Hasat Zamanı, Rosered Konağı gibi üçüncü sınıf korku filmleri kiralar izlerdik..." dediğimde de açık vermiş oldum, "Annenle izliyorsun benimle izlememek için elinden geleni yapıyorsun, itiraz kabul etmiyorum, akşam korku filmi izlenecek."

Eh, korku filmi seçmek de kolay iş değil bizim için, ilk tercihimiz her zaman "Görmediğimiz, kıyıda köşede kalmış zombi filmi var mı?" sorusunun cevabını bulmak oluyor ama ne yazık ki... World War Z gelene dek yok. Diğer korku filmlerini de "Sevgililer Günü Katliamı" gibi sapık işi korku filmlerinden El Orfanato gibi güzellerine dek genelde Onur daha önceden izlemiş olduğundan, gerçekten zorlanıyoruz. Dün de Ewan McGregor'un oynadığı bir gerilim filmi bulup "Bunu mu izlesek?" diye önerdiğimde (adını hatırlayamamam da şahaneymiş) "Ewan McGregor'un oynadığı her film fantastik de olsa, bilim kurgu da olsa, gerilim de olsa aşk filmi, geçelim..." yanıtını aldım ve şiddetle hak verdim. Epey bir arandıktan sonra "Aha sen John Cusack'ı seviyorsun, al sana John Cusacklı korku filmi buldum..." diyerek Identity'i açtı.

Spoiler olabilir de olmayabilir de bölümleri. Ne yazacağımı falan tasarlamadım sadece bu filmle ilgili bir şeyler yazmak istedim ama spoiler verebilirim, vermeyebilirim, bilmiyorum, sonradan küfredecek olanlar uyarmadı demesinler, yine de küfredecek insan bahane bulabilir.

Sıpeşıl edişın afişi koydum bak.


Tam istediğim gibi bir gerilim filmiydi, bundan önce de bir iki ay önce izlediğimiz Orphan (El Orfanato değil, sapık gibi güzel oynayan küçük kızın başrolde olduğu, Vera Farmiga'nın oynadığı Orphan) tam istediğim gibi bir gerilim filmiydi mesela. Onu seven, bunu da sever muhtemelen. Bir kere Psycho gibi bir motelde geçiyor ve ilk cinayet sahnesinde de duş perdesi kullanılıyor; ikincisi Scrubs'tan Dr. Perry Cox da yan rollerden birinde oynuyor, üçüncüsü, film size sürekli "Katil kim?" sorusunu düşündürüyor ve ufak birkaç ipucunu yakaladığınızda "Filmin sonu belli oldu..." diyorsunuz, lakin öyle değil.

Evet spoiler içererek yazacakmışım, uyarmam yerinde olmuş.

Film, yağmurlu, fırtınalı bir gecede bir otoyolu sel bastığı için ilerleyemeyen insanların, otoyol kenarındaki bir motele sığınmalarıyla başlıyor. Birbiriyle alakasız birtakım insanlar fırtına dinene dek orada kalmak zorundalar ve içlerinde bir yaralı ve tehlikeli bir mahkum da var. Sonra, tam da ortama yakışacak şekilde, cinayetler başlıyor, ters köşe içinde ters köşe.

Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz.


Benim spoiler vereceğim konu ise, kabak gibi filmin sonunu söyleyip "Katil bu!" demekten ziyade şu olacak. Filmi, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'i okuduğum bir dönemde izledim ve evet, filmde bir akıl hastalığı da söz konusu (SPOILER BUYDU HİHO) ama bir gerilim filminde, gördüğümüz on kadar cinayetten değil de bir iki dakikacık gördüğümüz sürekli oynayan, sağı, solu tarayan göz bebeklerinden gerildim. Gerçeklik algısının yitip gitmesi ve tamamen bambaşka bir dünyayı yaşıyor olmanın ne kadar sancılı olabileceğini tahmin edebiliyorum, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, daha sonra bitirince hakkında uzun uzun yazabileceğim bir roman ama tam olarak bundan bahsediyor, gerçeklik algısından çok kafasının içinde yaşayan insanların çektiği acı, tahmin edildiği gibi "Oh ne güzel kırmış kafayı, rahat, sorumluluk yok artık, hiçbir şey yok, aşmış..." diye özetlenecek kadar basit değil ki itiraf etmeliyim ki ben de bu sorumsuzluk hissine özenirdim. Identity de, Sana Gül Bahçesi Vadetmedim de öyle bir hatırlatıp sarstı ki bazı akıl hastalıklarının çok zor olabileceğiyle ilgili beni, bazı şeyler, ne bileyim, ahkam kesmekten ziyade sessiz sakin izlemeyi hak ediyor, "Filmin sonu belli ya artık ehe..." dediğim için utandım.

Artık Dev Spoilerlı Not: "Amerikan hukukunda cezai ehliyet, bizdeki gibi değil mi? İdam cezası, akıl hastaları için uygulanıyor mu?" gibi iki de mesleki soru düştü aklıma, gerçekten ceza hukuku, üzerine en iyi yorum yapabildiğim ve kafa yorabildiğim alan zaten, bu konuda saatlerce tartışabilirdim Onur'la film bittikten sonra, Walking Dead'in Dale'in ölmesine yakın bölümlerinde de Andrea'nın hukukçu olduğunu öğreniyorduk, bir çocuk yakalanıyordu çiftlikte, öldürmüyorlardı, Andrea herkesin yaşam hakkı olduğunu savunuyordu, o bölümde de diziyi durdurup dizinin süresinden uzun bir süre boyunca "değişen koşullarda yaşam hakkı" üzerine konuşmuştuk, "Amerikan filmlerine göre akıl hastalarının ceza sorumluluğu" ve "zombi hukuku ve insan hakları" diye iki yeni hukuk alanı yaratacağım galiba, kısmet.

3 Nisan 2013 Çarşamba

Teşekkür




Bu dört roman, Piktobet başlıklı edebiyat bloğunun çekilişinden kazandığım ve bugün elime ulaşan dört romandı, yanından sürpriz olarak çıkan iki defter, dört post-it ve dört fosforlu kalem de beni çocuklar gibi sevindirdi. Kitaplardan ikisini zaten okumak istiyordum (Kırk Oda ve Sana Gül Bahçesi Vadetmedim) ve diğer iki kitabı da gördüğümde merak etmiştim. Çoğu bloğun yaptığı çekilişlerin katı kurallarını sevmem, "Facebook'ta ve Twitter'da çekilişi paylaşın!" kuralı benim yüzümü gördüğüm an buruşturuyor, güzel yazıları, güzel blogları zaten kendi aramızda sıklıkla birbirimize paslıyoruz. Piktobet'in çekilişine katılmak için sözkonusu gönderinin altına bir yorum bırakmak yeterliydi, ne kadar kibar, ne kadar düzenli bir çekilişti. Sonuç olarak, talihli kişi ben oldum. Kendisi ne kadar kibar biri olduğunu, kitapları gönderirken yanına iliştirdiği ufak bir geçmiş olsun notuyla da göstermiş.

Eheh, böylece bir İdefix çekilişinden kazandığım Tutunamayanlar, bir EdebiyatHaber çekilişinden kazandığım Limon Ağacı ve bir Can Yayınları soru-cevap yarışmasından kazandığım Elif'le de birlikte son iki yıldır kitaplığımda "Çekilişlerden gelenler" rafı yapsam yeridir. Tutunamayanlar'ı o zamanlarki öğrenci bütçemle alamıyordum, çok önemliydi o çekiliş, en sevdiğim romanı İdefix sayesinde okumuştum, yanında da o ayın SabitFikir dergisini de yollamışlardı.

Okumaya ilk olarak Sana Gül Bahçesi Vadetmedim'le başlamayı düşünüyorum, elimdeki Mezarlık Kitabı biter bitmez başlayacağım roman belli oldu.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)