26 Ağustos 2013 Pazartesi

Bir Cennet ve Cehennem Tasviri Olarak: Sasalı Doğal Yaşam Parkı

Cennet


Önce hayvanat bahçesi kısmında gezip öncelikli olarak mirketleri ve lemurları arıyoruz, lemurlar, "Maymun Adası" adındaki macera oyununu anımsatan ayrı bir bölümdeler, mirketler ise girişte oldukları için ilk amacımızı gerçekleştirip mirketleri izliyoruz. İkinci amacımız (lemurlar haricinde) su aygırını görebilmek ve su aygırını izlerken "I like big butts..." diye şarkı söyleyebilmek. Bu yüzden dosdoğru su aygırına doğru gidiyoruz. Su aygırları da tam bizim amacımızı anlamış gibi arkalarını bize doğru dönmüş, yemek yiyorlar, gülerek şarkı söylüyor, fotoğraflarını çekiyoruz. Sonra "Sırtlan Ayı Kurt" tabelasına gülerek kurt görmeye gidiyoruz, Eren ve Özge ayı görmek istiyorlar, Onur sırtlan, Cem ve eşi Nisan da daha önce geldiklerinde kurt görmediklerini söyleyerek kurtlara yöneliyorlar. Ben zaten kendimi kaybetmiş gibi bir oraya bir buraya koşup duruyorum, sırtlanlar sıcaktan mayışmış yatıyorlar, ayılar sırılsıklam, orada bir durgun su birikintisi, bir de akış halinde bir su yatağı var, devr-i daim yapıyor gibi, herhalde kendi kendilerini akan suda duş alır gibi yıkadılar diyoruz, durgun su pis görünüyor. Kurtlar da sıcaktan olacak, ortadan kaybolmuşlar. Koral, "Keşke gizli yerlerindeki bir duvarı da camdan yapsalar da oradayken de görebilsek hayvanları..." diyor, Eren, "Sonra hayvanlar kendilerini kessinler artık hiç özelleri kalmayınca, gizlenemeyince, intihar etsinler..." diye yanıtlıyor. Her şeye gülüyoruz çünkü BİRSÜRÜ hayvanla çevriliyiz ve hepimiz hayvanları çok seviyoruz. Vaşağı izlemeye giderken tam cama yaklaştığımız anda vaşak tıpkı kedilerin bir yere atlamadan önce gerildikleri gibi geriliveriyor ve biz "Oley!" derken bir kayanın üzerine hop diye atlayıveriyor. Tabelasında bir haftada yedi kilo kadar et ve iki tavukla beslendikleri yazıyor, Eren "Aslında bir haftada bu kadar yemek çok değil, eve alsan beslenir, bizim kediler yalan, böyle büyük kedi lazım, ele gelsin hayvan, diğer kedilerle anlaşabilecek olsa alırım eve hiç düşünmem..." diye ciddi ciddi konuşarak hepimizi güldürüyor. Zürafa gördüğümüzde iki metre boyu olan Eren'e "Bak, ağabeyin..." diyoruz, sonra oralarda bir yerde kayboluyoruz. Maymun Adası kısmına gidip lemurları da göreceğiz ve daha da geç kalmadan piknik alanına gidip mangal yapıp rakı içeceğiz. Maymun Adasının ne tarafta olduğunu elimizdeki haritadan çözmeye çalışırken gerçekten bir macera oyunundaymışız gibi mutlu oluyoruz, nerede olduğunu bulabildiğimizde de lemurlara doğru sevinçle ilerliyoruz. Daha önce buraya geldiğimizde lemurlar, tropik kısımdaydı ve o daldan bu dala atlıyorlar, izleyenlere türlü oyunlar yapıyorlardı. Bu sefer sıcağın tam göbeğinde, kurak bir kısımda, hiç dalı, bitkisi olmayan bir yere alındıklarını görüyoruz, hayvanlar miskin miskin oturuyor, bir şeyler tıkınıyorlar, izleyenlere bakışları bile sinirli, keyfimiz kaçıyor. Yine de gülerek birbirimize gösteriyoruz "Bak şunun kuyruğu diğerinden daha kısa, bak nasıl yemek yiyor, bak bak buraya çıktı..." diye ama ı ıh, pek keyif yok hayvanlarda. 

Lemurları da gördükten sonra hızlı hızlı tüm grup rakının yanında su getirmedikleri için oradaki kafeteryadan yarım litrelik birsürü pet şişe içinde su almaya yöneliyorlar, Koral'la ben geride kalıp diğerlerinin bakmaya yanaşmadıkları pumalara ve aslanlara bakmaya gidiyoruz. Tam biz oradayken iki puma birbiriyle oyun oynamak için birbirlerinin üzerlerine atlıyorlar, "Diğerleri yokken atraksiyon oldu, yanlarına gidince bir puma diğerinin boynuna atladı, kanlar fışkırdı, görevliler ayırmak için yanlarına gidince görevlilerden birini de öldürdüler diye anlatalım," diyoruz. Sonra çıkışta herkesle buluşuyoruz ve oraya geldiğimiz iki arabaya doluşup yakındaki piknik alanına gidiyoruz. Giderken yine kayboluyoruz, kimse daha önce burada piknik yapmamış, birkaç dönüşten sonra piknik alanını buluyor, mangalımızı yakıyor, önce tavukları, sonra köfteleri pişiriyoruz, rakımızı içiyoruz ve evlere dağılıyoruz.

Cehennem


Hepimiz hayvanları gerçekten çok sevdiğimiz için, fotoğrafını çekip de internet sayfalarındaki hesaplarımızdan paylaşarak insanların beğenisini, sempatisini toplamak için değil de gerçekten onların varlığına etrafımızda ihtiyaç duyduğumuz için, hallerini, hatırlarını sormak isteyecek kadar kişilik yüklediğimiz için bu hayvanat bahçesine ne zaman gelsek aynı anda hem neşeden ölüyor, hem de kederleniyoruz. Kaoti diye yeni bir hayvan gelmiş, mirketlerin karşısında gördüğümüzde ona bakıyoruz. İçlerinden biri duvarın dibinde, aynı yerde hızlı hızlı dönüp duruyor, bir o tarafa, bir bu tarafa aceleyle yürüyüp duran ve gözünü yolundan ayırmayan güzel bir hayvan, hepimize komik geliyor ve hepimiz "Hahaha volta atıyor..." diyoruz fakat hepimizin içinde hayvanda bir sorun olabileceğinin telaşı var. Önce ben, "Hayvan sıcaktan delirmiş olabilir, depresyona girmiş olabilir..." diyorum, Onur "Evet, yazık çıkmak istiyor herhalde..." diyor. Eren, "Topu öbür tarafa kaçmış, kara kara nasıl alabileceğini düşünüyor olmalı..." diyerek bizi güldürüyor ve bir dakika geçmeden "Ulan çok üzüldüm ya!" diyor. Tam da bir cehennem tasvirine yakışacak bir İzmir sıcağında bizden daha şanssız olup da gölgeye kaçma şansları da pek olmayan hayvanlara içimiz burkuluyor. Bir yerde fillerin yanından geçiyoruz, iki büyük, bir yavru fil, duvarlarının dibine sıkışmışlar. Hepimiz aynı anda "Gölgeye kaçmaya çalışıyorlar..." diyor, sonra birbirimize dönüp "Orada yemekleri var herhalde, yemek yiyorlar..." diye birbirimizi teselli ediyoruz. Lemurlara hakikaten çok sinirimiz bozuluyor, herkes kendi kendine "Bir önceki gelişimizde resmen izleyenlere şov yapıyorlardı, şımarıyorlardı, bu sefer kös kös oturuyordu hayvanlar, eğlenecekleri dallar yok, gölge yok, sıcağın dibine atmışlar hayvanları..." diye söyleniyor. Pumalarla aslanları görmek için Koral'la geride kaldığımızda, en çok aslana içimiz acıyor, koskoca orman kralı, sıcaktan kedi gibi başını patilerinin önüne koymuş da kimbilir yemek saatini mi bekliyor, ne yapıyor, neden yaşıyor, yaşama amacı yok...

Hem bu hayvanat bahçesine geleceğimiz her seferinde çocuklar gibi şen olmamıza rağmen hem de aynı anda her seferinde gerçekten çok üzülüyoruz, "Çok iyi bakıyorlar burada onlara, doğada olsalar bu kadar iyi beslenmezler..." diyoruz. Piknik alanında aramızdan kimsenin mangal yakmayı doğru düzgün bilmediğini öğreniyoruz, Cem işi bir şekilde kotarıyor, Eren ve Onur, yanımızdaki kömürler bitince kömür almak için bir yer olup olmadığına bakmak için uzaklaşıyorlar, ellerinde kömür torbasıyla döndüklerinde çok seviniyoruz fakat küçücük bir torba kömürü çok pahalıya satmışlar, bir piknik alanında kömür satın alınabilecek tek yerin bir anda fiyatları yüzde iki yüz katlamış olmasına kızıyoruz. Rakımız yetmiyor. Etrafta içki satan bir yer ise elbette yok. Hava kararana kadar eğleniyoruz fakat havanın kararmaya yüz tutmasıyla birlikte öyle bir sivrisinek saldırısına uğruyoruz ki mangaldaki son posta köfteleri bile orada bırakıp da sinek tanrılarına kurban vermek çok mantıklı geliyor. Hayatımızın en hızlı sofra toplayışını yapıyoruz, otuz veya kırk saniyede tüm çöpler toplanıp dökülüyor, ben tüm bardakları silip, kağıt havlulara sarıp da kutuya koyma işini, sanırım en fazla yirmi ya da otuz saniyede yapıyorum, Özge birkaç saniyede masa örtüsünü çekip de katlıyor, Eren mangaldaki son köfteleri birkaç saniyede bir tabağa toplayıp mangalı boşaltıyor, Onur ve Koral zaten orada hazır, kömürlere su dökmek için bekliyorlar, Cem ve Nisan, her şeyi arabalara doğru taşımaya başladılar bile... Bu arada, bacaklarımız, kollarımız, yüzlerimiz, sürekli saldırı altında, sürekli iblisler, yabalarıyla bizi dürtüyor gibi, acıyan herhangi bir yerime sinek kovmak amacıyla elimi götürdüğümde, en aşağı üç - dört sinek birden elime çarpıyor. O kadar hızlı bir şekilde arabalara giriyor ve dağılıyoruz ki doğru düzgün vedalaşamıyoruz bile, yolda herkes kaşınıyor. Esas hasar tespitini sabah yapacak ve her bacağımızda en az otuz sinek ısırığı olduğunu göreceğiz, Gezi Parkı direnişinde içine kimyasal sıvı katılmış sular sıkan Tomaların kurbanı olan insanların fotoğraflarına benziyor bacaklarımız, kollarımız, öyle bir kabarmış, öyle bir rahatsızlık verici...

22 Ağustos 2013 Perşembe

Pet Shop of Horrors


İlk kez sadece bir bölümünü izlediğim bir animeyi tanıtıyorum çünkü çok acayip bir anime serisi, daha önce adını bile hiç duymamıştım ama dün gece Onur'la bir korku animesi ararken buna denk geldik, Google görsellerden çizimlerine bakarken ben bu afişi görür görmez izlemeye karar verdim, üstelik aslında çok çirkin bir afiş ama bir şekilde beni kalbimden vurdu.

Chinatown'da bir hayvan dükkanı sahibi olan Kont D (heheh) her hayvan satışında, alıcıya bir kontrat imzalatmaktadır. Bu kontrat hayvanın cinsine göre değişmekle birlikte örneğin kendisinden bir hayvan satın alanlar, bu hayvanı başka kimseye göstermeyecek ve hayvana su ve taze sebze dışında hiçbir şey vermeyeceklerdir. Bu şartları kabul ettikleri takdirde hayvanları sahiplendirebilecek, bu şartlara aykırı davranmaları halinde de ortaya çıkabilecek hiçbir sorundan dolayı sorumlu tutulmayacaktır. Fakat bu sıralarda Chinatown'da görevlendirilmiş bir dedektif, o bölgede gitgide artan gizemli ölüm vakalarının bu hayvan dükkanıyla bir bağlantısı olduğunu sezer ve Kont D'den şüphelenmeye başlar.

Seri sadece dört bölümden oluşuyor, biz sadece ilk bölüm olan Daughter'ı izledik ve muhtemelen bir - iki günde bitiririz. Sürekli liseli animeleri, ölüm melekleri, dövüşler ve spor animeleri izlemekten sıkılanlar için mükemmel bir alternatif, çizimleri de çok güzel fakat müzikleri çok komik, Yeşilçam'ın erotik filmleri gibi.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Klişeler Sebepsiz Yere Oluşmaz

Daha önce Watchmen okuduğum zamanlarda bir anda karşıma çıkan ve beklemediğim anda hikayeye çok güzel yedirildiği için çok etkilendiğim fakat çok klişe bir öyküyü bu blogda yazmıştım. Bir adam depresyona girdiği için psikoloğa gidiyordu ve psikolog ona şehre bir sirkin geldiğini, mutlaka gidip o sirki görmesi gerektiğini, palyaçoyu izlediği zaman hiçbir derdinin kalmayacağını, her şeyi kendi kendine kurup büyüttüğünü, eğlenmeye ihtiyacı olduğunu söylüyordu. Bunun üzerine adam gözyaşları içinde "Ben o sirkte palyaço olarak çalışıyorum," diyordu. Hani çok sıradan, yüzlerce kez anlatılmış bir "ağlayan palyaço" hikayesiydi fakat Watchmen'de Rorschach bu hikayeyi günlüğüne yazarken gözlerim yaşarmıştı.

İşte onun gibi yeri geldiği zaman beni beynimden vurulmuşa çeviren birçok klişe sözün ve hikayenin anlamını fark ediyorum, çoğunu henüz anlamadığımız için sevmiyor ve basit buluyormuşuz. Her zaman kitap okumanın materyalize edilmesine, süslü kitaplıklara, çok düzenli kitaplık raflarına (çünkü dostum, bir kitaplık çok düzenliyse o kitaplıktan çok az kitap okunmuş demektir, eski ev arkadaşlarımdan tecrübeyle sabit) ve kitap okurken çekilmiş artistik fotoğraflara karşı oldum, bu yüzden kitaplıklarla, kitaplarla, kütüphanelerle ilgili çok prim yapacak özlü sözler, alıntılar yazıp duran insanlardan da, o alıntılardan da tiksindim, kitap okuma eyleminin kendisini amaç ediniyor, bir zorunluluk gibi, caka satmaya yarayacak bir eylem gibi yapıyorlardı bunu, sessiz bir ibadet ya da rutin bir alışkanlık gibi kitap okuyan insanların sayısı azalıyordu ki daha önce çok kere karşılaştığım için klişe sözler mezarlığına attığım bir cümlenin anlamını da geçen cuma günü ilk kez anlayabildim.

"Birine verilecek en güzel hediye bir kütüphane kartıdır." Bu sözü yukarıda biraz anlatmaya çalıştığım insanların çoğunun internet ortamında o kadar çok paylaştığını gördükçe gülüp geçmeye başlamıştım. Bu arada mezun olduğum için şimdiye dek kitap satın almaya ayırdığım bütçeyi aştığımda ve elimde yedek kitap kalmadığında başvurduğum ilk yer olan üniversite kütüphanesinden kitap ödünç alma ayrıcalığımı da yitirmiştim ama bu konu üzerine düşünmüyordum, elimde birsürü okunmamış kitabım vardı.

Mesela yazının tam burasında belki de küçük bir kütüphane fotoğrafı vardır. (Ayyyyynı ilçe halk kütüphanesi.)


Bayram tatilinden sonra bir hafta daha tatilim vardı, bunun son beş altı gününü İzmir'de geçirdim. Perşembe günü evde oyalanır, pineklerken Onur "Aslında seni bugün kütüphaneye götürecektim sürpriz yapıp, hükümet konağının o taraflarda bir Atatürk Kütüphanesi, bir de ilçe kütüphanesi var azıcık arayla, çocukken gider orada kitap okurdum, hazır haftaiçi izinlisin, gidip oradan sana üyelik alalım diyecektim," dedi ve cuma gününü iple çekmemi sağladı, perşembe günü, kütüphanenin açık olduğu saati kaçırmıştık. Cuma günü önce ilçe halk kütüphanesine gittik. Tınaztepe Merkez Kütüphane ile kıyaslanamayacağı kesindi, gerçekten çok seviyordum okulun kütüphanesini. Ama hayalimde yine de büyük bir kütüphane vardı, bulduğum ise sevimli, sıcak ve küçücük bir kütüphaneydi, hiç yoktan tabii ki iyidir, en aşağı on raf okumadığım kitap vardır ve sandığımdan çok daha mutlu oldum üyelik aldığımda, zaten klişeyi yaşayınca anlamaya değineceğim ama yine de Edremit'teki ve hatta tatil beldesi Altınoluk'taki halk kütüphaneleri Bornova'dakinden daha büyüktü. Daha sonra oradan çıkınca da biraz ilerisindeki Atatürk Kütüphanesi'ne gittik, orası daha çok araştırma kitaplarıyla doluydu, üyelik almak için form aldım ama doldurup geri götüreceğimi sanmıyorum. Halk kütüphanesinin formunu hemen orada doldurup kartımı aldım, ödünç kitap da aldım, Ayn Rand'ın yazdığı Hayatın Kaynağı'nı okuyorum.

Ve sonra Onur'la Küçükpark'a yemek yemeye giderken sırıta sırıta gittiğimi fark ettim. Ona da dönüp "Ya internette çok gördüğüm zırva bir söz vardı, şekilci şekilci kitap okuyormuş gibi yapanların paylaşıp durduğu, entelcilerin* pek sevdiği bir söz, kütüphane kartı, birine verilecek en güzel hediyeymiş de yok bilmem neymiş. Ben de her gördüğümde pıfft yapar geçerdim, meğer gerçekten nasıl mutlu ediyormuş ya, meğer nasıl güzel bir şeymiş..." diyerek teşekkür üstüne teşekkür ettim.

Mesela pazartesi sendromu klişelerine de ağzıma gelen her küfrü etsem hiçbir arkadaşım kalmayacak gibiyken iki haftalık tatilden sonra henüz adli tatil bitmediğinden pek işimiz de yokken şu pazartesinin bu saatinde ofiste olunca sanırım gizliden gizliye bu sendromu yenmek için blog yazısı yazıyor olduğumu da kabullenebilirim. En azından ağlayıp sızlanacağıma ve ilgi orospuluğu yapacağıma bir klişeye nasıl empati kurulabildiğini ve klişelerin boş yere oluşmadığını falan anlattım, hani Rock Star filminde çiçeği burnunda vokalist çocuğumuz ilk kez sahneye çıkacakken "Çişim geldi," diyordu (merhaba Tarkan) da Jennifer Aniston ablamız da "Use it babe, use it," diyordu, hah işte, pazartesi sendromunuz varsa onu da sahneye çıkmadan önce gelen çiş gibi kullanın, hayatta her şeyi kendi lehinize çevirebilirsiniz bence, neden olmasın.



*entelci: Onur'la kendi aramızda oluşturduğumuz sevgili dili edebiyatının en çok kullanılan kelimesi. Entelektüel olmayıp, entelektüel birikimi olmayıp da varmış gibi, öyleymiş gibi yapmaya çalışan, bunun şovunu yapmaya ayırdığı vaktin yarısını bile okuyup araştırmaya ayırmayan ve olmaya çalıştığı kişinin sadece şeklini şemalini gerçekleştirebilmiş fakat içeriğini, birikimini asla oluşturamamış insan, aydın taklidi, yapmacık. 

9 Ağustos 2013 Cuma

Yaz İçin Kitap Okuma Oyunu Bir Aylık Genel Bakış

Oyuna başlayalı bir ay geçmiş, bir ay içinde neler yapmışız neler etmişiz diye bir özet geçelim:

Öncelikle günden güne kitapların kapaklarıyla birlikte tuttuğum notlar şu yazıda: http://mylifeisfreenow.blogspot.com/2013/07/yaz-icin-kitap-okuma-oyunu.html?zx=b94c5fc979a3145a

15 puanlık kategori: "Kendisi dışında herkesin o kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara": Şibumi, Trevanian. 419 sayfa. Malum, Şibumi'yi okumayan yok gibi bir şey.

25 puanlık kategori: "Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı kendininkiyle aynı olan bir kitap okuyanlara": Ejderhanın Gözleri, Stephen King. 350 sayfa. Karakterlerden birinin adı Randall Flagg, benim soyadım Bayrak, İngilizcesi Flag, kalan tek g de benden bonus.

25 puanlık kategori: "400 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara": Başkaldıran Kurşunkalem, Ferhan Şensoy. 540 sayfa.

5 puanlık kategori: "Yukarıdaki kuralların hepsini boşverip canının istediği herhangi bir kitabı okuyanlara": Ana, Pearl S. Buck. 267 sayfa.

20 puanlık kategori: "Hiç görmediği bir ülkede olayların geçtiği bir roman okuyanlara": Uyanış, Jean-Paul Sartre. 400 sayfa. Olaylar Paris'te geçiyor.

10 puanlık kategori: "Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabını okuyanlara": Bekleyiş , Jean-Paul Sartre. 448 sayfa. Özgürlüğün Yolları (ya da Özgürlüğün Yollarında) üçlemesinin ikinci kitabı, Uyanış'ın devamı.

20 puanlık kategori: "Türü kurgu olmayan bir kitap okuyanlara": 20. Yüzyılın Dosyası - Yüzyılın Birikimi, Güngör Özyiğit. 303 sayfa.

5 puanlık kategori: "Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan kısa bir kitap okuyanlara": Beyaz Geceler, Dostoyevski. 86 sayfa.


Toplam: 125 puan.

Kişisel Not: Bir ayda kaç kitap okuduğumu soranlara "4 - 5 tane kadar..." diyordum, yalan söylemiyormuşum, kayıt tutunca bunu görmüş oldum, oyun bu yüzden işe yaradı. Ayrıca Ejderhanın Gözleri'ni keşfetmemi sağladı ki kendisi Stephen King'in şimdiye kadar okuduklarımın içinde en sevdiğim romanı oldu. Geri kalan kitapların çoğu zaten okunmayı bekleyen ve oyunu pek de düşünmeden okuduğum kitaplardı. Şibumi'yi yıllardır beklettikten sonra bu oyunun verdiği şevkle okumuş oldum, beğenmedim, en azından aklımda durmaz "Bir ara okuyayım şunu da..." diye. Bu oyun sayesinde Bornova'da evime nispeten yakın sayılan bir sahaf keşfettim, artık sahafa gitmek gerekince Alsancak'a gitmek zorunda değilim. Sonuç olarak oyunun etinden sütünden faydalanıyorum ve çok eğleniyorum :)

6 Ağustos 2013 Salı

Dünyanın En Büyük Yalanı



Herhangi bir şeyi unuttuğunuzu söylüyorsanız unutmamış, umursamadığınızı söylüyorsanız umursuyorsunuzdur. Bu, dünyanın en kesin yalanı, gerçekten umursamayan insan bunu söylemez. Eğer bir sevincinizi paylaştığınız bir grup insan sizinle birlikte yarım ağızla veya içtenlikle seviniyor fakat bir tek kişi bu durumla hiç ilgilenmiyormuş gibi yapıyorsa, bu durumla en çok ilgilenen kişi odur, umursamayan insanın diline yapışmaz sevinmiş gibi yapan bir iki kelime, gerçekten umursamayan insan sizi "umursamıyor olduğunu belirtmeye" bile uğraşmaz, ona bile üşenir ya, yarım ağızla halinizi hatrınızı sorar ve birkaç saniye sonra ağzınızdan çıkan her kelimeyi unutur kendi işine devam eder. Bu yüzden giden sevgilinin ardından "seni umursamıyorum" temalı şarkıları Demet Akalın falan yapıyorken giden sevgilinin ardından gerçek hislerini anlatmaya çalışan şarkıları Whitesnake falan yapıyor, sanmıyorum ki Coverdale oturup her akşam umursamadığını kırk kere söylediği eski sevgilisi için gizli gizli ağlasın.

3 Ağustos 2013 Cumartesi

Mezuniyet ve Koltuk

Ivich Serguine, Jean-Paul Sartre'ın yarattığı karakterlerden biri, Özgürlüğün Yollarında üçlemesinde yaşıyor. Kendisinin en belirgin özelliği, benim en sevdiğim çoğu karakterin ortak özelliği: bir tehlike hissettiklerinde bu tehlike karşısında uyuşmaları. Cevval karakterleri, kahramanları, cesur tipleri de romanına göre seviyorum fakat en sevdiğim karakterler her zaman bir olay karşısında sıkıntı duyduklarında bu sıkıntıyı her halleriyle belirten karakterler.

Hayatımın geçmiş en az dört, en fazla on yılı, duyduğum sıkıntılar yüzünden içimde büyük travmalar biriktirip onlara göre hayatımın akışını aksatmakla akıp gitti, son iki yıl en şiddetli sancıların yıllarıydı fakat geçiyor, insanoğlu kendi kendine çok güzel çelmeler takıyor, bunu fark ettikten sonra geçmeyecek sıkıntı yok. Geçen yıl ve önceki yıl boyunca en büyük ayak bağıma dönüşmüş olan, somut bir şekilde zincir gibi ağırlığını hissettiğim okulu bitirebildim, bitirebileceğime umudum kalmamıştı ama hallettim. Bu süreç içerisinde, sadece okulum bitmiyor diye bile hayattan zevk almadığımı iddia ediyordum, tipik bir varoluşçu roman karakteri gibi tek bir derdin, etrafımdaki tüm varlıkları etkilediğini, renklerini puslandırdığını düşünüyordum. (Üzerine başka başka dertler de eklendiğinde, her zaman karamsarlığa kapılıyordum.) En net hatırladığım iki an var, okulun bitmeyişiyle ilgili hissettiğim "beyin pamuklanmalarıyla" ilgili, birinde arkadaşım Mutlu'nun evinde gece geç saate dek oturup garip bir içki içiyorduk, Mutlu benim oldukça zeki biri olduğumu ama kendimi aptallaştırmaktan zevk duyduğumu anlatıyordu bana, neden böyle yaptığımı merak ediyordu, bunu bilerek tercih edip etmediğimi, davranışlarımın farkında olup olmadığımı soruyordu ve sonunda benim uyuşukluktan çıkabilmemin mümkün olmadığını, bu kafayla devam edersem belki çok uzun bir süre sonra ancak çıkabileceğimi söylemişti. İşin ironik yanı şuydu ki, Mutlu bunları anlatırken bile beynimde pamuklar dolu gibi geliyordu bana, okul bitmemişti, yine ailemi hayal kırıklığına uğratmış üstelik yaşıtlarım kerli ferli avukatlar olmuşken aşağılık kompleksinin en derin yerinde yüzerek kendimi salak gibi hissetmeye başlamıştım, bu yüzden etrafımdaki her şey çürümüş gibiydi ve içtiğim içki de, ilk kez tatmaktan zevk almam gerekirken ağzımı çürütüyordu, dilimi eritiyordu, midemi yakıyordu, hiçbir şeyden zevk almadığım gibi her neyin içinde olursam olayım o durumu zorunluluktan sürdürmem gerekiyor gibi geliyordu. İçki içeceksek, onu da yapmalıydım, müzik dinleyeceksem onu da dinlemeliydim, dışarı çıkacaksak dışarı da çıkmalıydım ama içimden geçen bir yatağa gömülüp sonsuza dek oradan çıkmamak, mümkünse yok olmaktı.

Hatırladığım diğer net bir anı ise, Mert'in diplomasını alıp buradaki baroya başvurmak için İzmir'de birkaç gün kalması gerektiğinde benim misafirim olduğu bir zamanda, benim yine "Bu okul bitmeyecek, çünkü ben yapamayacağım, bunu yapabilecek gibi hissetmiyorum, anlamadığım için değil, sevmediğim için de değil, bir şey beni kilitliyor, bir şeyden dolayı başarısızlığa uğruyorum sürekli ama bilmiyorum..." diye ona dert yandığım bir geceydi. O nasıl bitirmişti anlamıyordum, onun başarmasını sağlayan ve bende eksik olan şey neydi bilemiyordum. "Canın ne yapmak istiyorsa onu yapamıyorsun, bir başarısızlık yüzünden kendini duraklatıyorsun, bir roman yazıyor olduğunu biliyorum ama devam etmiyorsun çünkü mezun olmayı bekliyorsun, beyninde birsürü beste olduğunu biliyorum ama çalmıyorsun çünkü mezun olmayı bekliyorsun, her şeyi de buna bağladığın için, bunun sorumluluğuyla kendi kendini geriletiyorsun, mezun olamadıkça kendi istediğin şeyleri de yapamadığın için hiçbir şeyden zevk almıyorsun," demişti. Usul usul ağladığımı hatırlıyorum çünkü doğru söylüyordu, içimden geldiği gibi hareket edemeyip kendi hareket alanımı kısıtlayan da yine bendim. O sırada oturduğumuz odadaki boş koltuğu gösterip "Her şeyin bir amacı var, bir hareket alanı var, her şey aslında konuşuyor, o frekansı yakalarsan her şey sana bir şeyler anlatır ama sen sadece mezuniyeti görmek için o kadar körleşmişsin ki, şu koltuğun yıllardır orada durduğunun bile farkında değilsin," demişti. Gerçekten koltuğu ilk kez görmüş gibi bakmıştım. "Haklısın, o koltuk eski ev arkadaşım Tomris'indi, giderken her eşyasını götürürken bunu götürmeyi unutmuştu, çok severdim o yüzden bu koltuğu, nasıl da unutmuşum..." demiştim. Mert de omzumu pışpışlayıp "İstediğin şeyleri yap, beste mi yapacaksın, en basit şeyleri anlat, romanına mı devam edeceksin, ya da kısa bir öykü mü yazacaksın, en basit, en iyi bildiğin şeyleri anlat ki gerçekten hissettirebil, bak bu koltuğu ne kadar sevdiğini anlat, koltuğu dinle, onun şarkısını yap..." demiş, yanımdan kalkmıştı. 

Bu evde en sevdiğim oda, çalışma odası, şu an içinde bulunduğum odada sadece iki kitaplık, bir masa, bir sandalye ve o koltuk var. O koltuğun şarkısını yapmak ya da öyküsünü yazmak bir - iki yıldır aklımda fakat her zamanki gibi mezuniyete kadar her şeyimi erteliyordum, her zamanki gibi "Yine başaramayacağım" korkusu yüreğimin tam ortasından tüm vücuduma yayılıyordu, tüm hareketlerim uyuşuktu, beynim pamuklanmıştı ama sonunda beni özgür kılacağına inandığım ve buna inandığım için beni gerçekten özgür kılan o şey gerçekleşti. 

O güzel şeyden bir süre sonra Ivich Serguine'in de içinde bulunduğu Bekleyiş'te şöyle bir paragraf görüp oturup sevgili koltuğum için bu yazıyı yazdım:

Bir boşluk olacak. Küçük bir boşluk. Andre: Sesim o kadar az çıkar ki. Elimde bir kitap koltuğa otururum, o çorapları yamar, konuşacak bir şey bulamayız. Koltuk hep yerinde kalacak. Önemli olan koltuk.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)