25 Aralık 2015 Cuma

The Beatles İle İlgili Anılar "Top 5" Listesi

 Selam, burayı unutmadım. ^.^


 Bugün Spotify, daha önce The Beatles albümlerini bünyesinde barındırmazken artık The Beatles'ı da dinleyebileceğimizi müjdeleyen bir e-posta attı. Günlerdir Yiğit gececi çalışıyor, o gidene kadar da Seth Rogen ve James Franco filmleri izliyoruz, o gittiğinde de Shameless izliyorum çünkü ağır bir gerçek hayattan kaçış sendromuna tutuldum, çünkü yılın bugünlerini sevmiyorum ve son zamanlarda stresli günler geçiriyordum. The Beatles e-postası pamuk şeker gibi duruyordu gelen kutusunda, Yiğit gidene kadar Pineapple Express izledik ve o gittiğinden beri Spotify beni oturduğum yerde sağa sola sallandırıyor. "İğrenç bir hafta geçiriyorum, sevgilimle akşamları ayrı kalıyoruz, stresli dosyalar arka arkaya geldi, planlarımız aksadı," derken kendimi "Aslında hafta güzel bitiyor, sevgilimle ne güzel vakit geçirdik, Freaks and Geeks tayfasının izlemediğimiz filmi kalmıyor, aslında işimi seviyorum, elle tutulur güzel bir şey yapıyorum, planlarımızı haftasonuna kadar erteledik, demek ki çok muhteşem bir haftasonu geçireceğiz..." diye her şeyi pozitif haliyle görebilirken buldum, çünkü The Beatles insana bunu yapar.

 Telif hakkı işini ayarlayan insan bugün sırf benim sayemde bile cennetlik olmuşken bir The Beatles ile ilgili anılar listesi yapalım. 

 1 - Yesterday


 Eskiden klavyeci olduğumu artık hepiniz biliyorsunuz, kendime de hatırlatmak için milyonlarca kez tekrarlıyorum. Ama evin esas klavyecisinin ben olmadığımı belki bilmiyorsunuzdur. Ablamın güzel sanatlar fakültesine hazırlanması için kendisine özel hocalar tutulurken evde dört oktavlık küçük, tatlı bir Casio varmış ve ben o eve doğmuşum. Benim klavyeye büyük ilgi gösterdiğim görülünce "Daha çok küçük, bozmasın," diye elimin altından çekmek yerine annem ve ablam bana notaların isimlerini, tuşların hangi notalar olduğunu, siyah tuşların bemol ve diyez olduğunu, bemollerin ve diyezlerin nasıl işlediğini öğretmişler, iki buçuk yaşımda kendi kendime okumayı söktüğümde annem bana nota okumayı da öğretmiş, ablam da klavye tuşlarının üzerine notaların isimlerini yapıştırmış derken ben bu işi böyle böyle sökmüşüm. (Üniversitede ilk yıl seçmeli ders seçilirken üniversitede beden eğitimi dersi aptallık gibi geldiğinden müzik dersini seçmiştik, sınıf arkadaşım olan Yiğit'le birlikte çaldığımız ilk grubumdaki gitarist arkadaşla birlikte. İlk derste müzik dersine giren insan "Tamam şöyle yapalım, artık üniversite öğrencisisiniz, size ders anlatmayacağım, enstrüman çalanlar ne çaldıklarını söylesinler, ne zamandır çaldıklarını da söylesinler, birkaç kişi bize dönüşümlü olarak her hafta bir şeyler çalsın ya da her hafta bir klasik müzik eseri dinleyip yorumlayalım..." demişti. Bizim eleman "Gitar çalıyorum, elektro gitar ve akustik gitar, yaklaşık sekiz on senedir falan..." diye cengaver gibi ortaya atılınca "Benim neyim eksik, biz birlikte bile müzik yapıyoruz, ben de söylerim!" diye ardından atlayıp "Klavye çalıyorum, gitar çalıyorum, klasik gitarı ortaokuldan beri, klavyeyi kendimi bildim bileli çalıyorum..." demiştim, hem de büyük bir naiflikle. Başta eğitimci olmak üzere bütün sınıf, hatta sınıf arkadaşım/eski saz arkadaşım/meslektaşım da bıyık altından gülüp "Hahaha, kendini bildin bileli? Uu çok iddialı..." falan demişti, İDDİALI TABİİ. Yerseniz. :( )

 Evde birkaç klavye, saz ve blokflüt metodu vardı, evde saz çalan da yoktu üstelik, gizeme koş... Klavye metodlarından birinde Yesterday'in çift elle çalınabilmesi için Casio klavyelerdeki power-chord olayı vardır, o olaya uyarlanmış bir versiyonu da bulunuyordu. Şöyle ki, içimizdeki müzisyenler benim bunu anlatamayışıma kan ağlayacaklar ama, mesela la minör akorunun sesinin düzgünce çıkabilmesi için la, do ve mi notalarına aynı anda kusursuzca basmak gerekirken Casio klavyelerin bir özelliğini aktifleştirdiğinizde la notasının bir sağındaki notaya aynı anda bastığınızda la minör olur, iki notaya aynı anda bastığınızda la minör yedili olur, üç notaya aynı anda bastığınızda aman allah neler neler olur kimbilir ama power-chord işleri kolaylaştırmak için küçük bir trick idi, bunu bilsek yeterli. Benim minik çocuk ellerim bir piyano akoru tamamlamak için yeterli olmadığından power-chord olayını çözdüğümde yıllar boyunca aşamadığım iğrenç bir tembelliğin de önü açılmıştı. Yesterday, benim iki elimi kullanarak klavye çaldığım ilk şarkıydı ve ben bu şarkıyı çalarken Yesterday'i daha önce hiç dinlememiştim. İşin güzel kısmı burada başlıyor. Kendi kendime evde oynaya oynaya Yesterday ile iki elle klavye çalmayı çözerken, yaş beş veya altı falan olacak, annemin "Aa Beatles çalıyor, ne güzel..." demesi, ablamın karışık kasetlerden falan Yesterday bulup dinletmesi, benim sözlerin nasıl okunduğunu da metodun üzerine not etmem, iki elimle Yesterday çalıp söylerken babamın "Cazcı olur bu kız..." demesi (Önce rocker oldum, sonradan kendimi bozup avukat oldum, kader...) ve benim o şarkıyı çalmaya başlarken şarkıyı hiç bilmemem, ilk kez dinlediğimde "Aa iyi iyi benzetmişim çalarken, resmen aynısı gibi olmuş..." diye o küçücük aklımla geçirmem... En iyi The Beatles anısı.

2 - Michelle 


 Yiğit'le ilk sevgililiğimizin geçtiği Şirinyer'deki tatlı, garip evde, Yiğit'in "üvey kızkardeşi" Doğa ve onun sevgilisi Doğa da olurdu, dünyanın en uzun haftasonlarını yaşardık. Doğa The Beatles'ı çok severdi, uyandığımızda mutfaktan gelen şarkıları hatırlıyorum, gruplar ve şarkıcılar The Beatles, Queen, Redd, Bülent Ortaçgil ve Kargo olurdu genellikle, o yıllarda ağır progressive metalci insanlar olarak yine de Doğa sayesinde fonda güzel müzik dinlemişiz.

 The Beatles, Spotify'da ve pek çok yasal platformda bulunmadığı için kendi bilgisayarımı ayda üç beş kez açtığımdan evde uzun süredir dinlenmiyordu. Birkaç ay önce yine eski günlerdeki gibi bir haftasonu geçiriyorduk, nerden aklıma geldi hatırlamıyorum, Across The Universe'ten bahsetmeye başladım, sonra birbiri ardına Beatles şarkılarını Youtube'dan dinlerken Michelle'e geldik, Yiğit de ben de ezbere söylerken şarkıyı Şirinyer'deki evde ne kadar çok dinlediğimizi hatırladık, "Doğa'nın en sevdiği şarkıydı," diye Doğa'yı andık, bir iki gün sonra da doğaçlama gelişen bir şekilde Doğa'yla haberleştik, Michelle bizim yıllardır görmediğimiz fahri kızkardeşimizdi. Michelle, bizim Şirinyer'de kurulan pazarın, dağılan anaokulunun, Doğa'nın mutfakta dinlediği müziklerin sesinin odaya dolması, uyanmak istenmeyen uyku, odanın ortasında kurulu davul seti, sigara dumanından sislenmiş oda, siyah yağlı boyayla boyanmış abajur, artan yağlı boyayla duvara çizilmiş S ve Y harfleri, ejderha yüzükleri, dikenli bileklikler, gazeteden kesilen kelimelerle yapılmış "On santimetre Can barajı yetkilileri harekete geçirdi bu bir tehlike!" kolajı, refleks geliştirme alıştırmaları, ilk sigara pakedimi satın alışım, uzun siyah lüleler ve kızıl saçlar. Biz nasıl büyüdük ve evleniyoruz benim aklım almıyor, nasıl eroinman olmadık, nasıl ölmedik, nasıl adam olduk, bunlar hep işin içine Michelle'in de karışmış olmasından.

3 - Help!


 Help, neşeli müziğine olanca ters hüzünlü sözleri ile, Deep Purple'ın tam ruhuna uygun yavaşlatılmış metronomuyla sevdirmişti kendini bana, Buca'nın en çirkin yerine kurulan karma öğrenci yurdunda, yurdun merdivenlerinde oturup dinlediğim bir cd-çalarda. Fakat The Beatles'ın, en kötü haftalardan birini bile güzel bir hafta gibi gösterme büyüsü nedeniyle, bu kadar hüzünlü bir yardım çığlığının bu kadar sevimli atılabilmesi, tıpkı o kalbi kırık on dokuz yaşındaki kızın yurt koridorlarında, merdivende oturup sigara içerek Help dinlediği halinin dev bir zaman aralığından bakılınca çok önemsiz gelişi gibi geliyor, Help'i her dinlediğimde o dünya çirkini mimariye, iğrenç hijyen anlayışına, normal şartlar altında beş dakika oturup konuşamayacağımız sekiz kişi doluştuğumuz minicik odalara rağmen güzel geçen iki yıl hatırlatıyor kendini, özellikle de bir akşam Bornova'dan ne kadar üzgün döndüğümü, şimdi yine Bornova'dayım, hayatım daireler çizerek geçiyor. Help, tam bir öğrenci yurdu gibi, çok çirkin, çok hüzünlü ama eğlenceli.

4 - All You Need Is Love 


 Buca'daki avlulu eski rum evinde film izleyeceğimiz bir gece, Selcen bize Across The Universe izletmeye karar vermişti çünkü Özgün de ben de daha önce izlememiştik. Yine yılın bugünleriydi. Yılbaşına özel bir şey vardı, tam hatırlamıyorum ama Selcen böyle şeyleri bulmakta çok iyidir, internette çılgın bir projeydi, yılbaşına kadar dünyanın her yerinden insanlar All You Need Is Love'ı söyleyip videoya kaydediyorlardı ve hepsi birlikte bir kolaj gibi yayınlanıyordu. Across The Universe gazıyla Selcen bundan da bahsetti, Özgün ve ben de böyle şeylere bayılırdık, eksik kalamazdık. Küçük, eski bir evin salonunda yere oturup önümüze mumlar yakıp ışıkları kapatarak biz de All You Need Is Love'ı söyleyip kaydedip yollamıştık ve bizimki de yayınlanmıştı, söylerken mumlar sayesinde kabak gibi sırıttığımız, güldüğümüz görünmemişti ama en eğlendiğim anlardandı, mumlar da saçlarımız yağlı görünmesin, gecenin bir yarısı çirkin çıkmayalım, gözlerimiz pörtlemesin diye küçük hilemizdi, çaktırmamıştık.

5 - While My Guitar Gently Weeps 


 En sevdiğim The Beatles şarkısı bu şarkıdır, bununla ilgili çok özel bir anım da yok üstelik, bu şarkıyı lise yıllarımdan hatırlıyorum, allahım ne kadar ağır metalci olmaya çalıştığım yıl varsa hepsinde de Beatles dinlemişim zaten ne biçim iştir anlamadım ama bayağı Dream Theater, Opeth, Blind Guardian keşfettiğimiz yıllardan beri bu şarkıyı çok sevdiğimi hatırlıyorum. Ama bir şekilde George Harrison'a olan sevgim sayesinde mi, çok uzun süre yalnız kaldığım yer altındaki evde çok fazla dinlemem nedeniyle mi, akılda kalıcılığı sebebiyle mi bilmem, her daim mırıldandırır kendini. En net hatırladığım bir anı var bununla ilgili, o yüzden Top 5'e girer Beatles şarkısı anılarında, ama çok özel bir anı da değil, hatta güzel bir anı da değil, babamın hastalığının ciddileştiği dönemlerden birinde yine o çok uzun süre tek başıma kaldığım evde tek başıma şarap içerken defalarca bu şarkıyı Youtube'ta George Harrison'un gençliğini, yaşlılığını, her halini izleyerek defalarca dinlemiştim. Kendimi çok çaresiz ve yalnız hissediyordum, Yiğit yeniden bir anda yoktan var olana kadar gerçekten her zaman çok çaresiz ve yalnızdım da. İnsanlar sizi kurtarmaz, kimse kimseyi kurtarmaz ama hiçbir zaman o kadar yalnız olmamak gerek. Yalnızlıktan korkmuyordum ama pis, yapış yapış bir histi. O yerin altındaki stüdyo dairenin açık mavi duvarları yoğunlaşıyordu her gün. Tek başıma şarap içerek uyuyakaldığım gecelerden birinde George Harrison'u kendime çok yakın hissetmiştim (Dünyadaki milyonlarca insan gibi...) ve videodaki her yaştaki halinde sadece bir hisse odaklanmıştım. Ne yaparsa yapsın temiz bir şekilde ve içtenlikle yapmaya çalışıyordu, gitar çalarken de ciddi ve zevk alarak, gülümserken de samimiyetle, gençliğinde videolarda cıvıklık yaparken de tamamen kendisi gibi... "Tamam," demiştim, "üzüntü de, hüzün de yapmacık ve yapış yapış değil, yalnız olmak da, herkes her zaman mutlu hissetmiyor, iyi hissetmiyor, böyle şarkılar, böyle sözler, böyle anlardan doğuyor, her şey geçiyor, kimi anlarında gencecik, bir kare sonra ölmeden önce çekilen videolardan bir an var, her şey olabiliyor, hayat bu..." O ana kadar hep severek dinlediğim, akılda kalan şarkı, o andan sonra George Harrison'un ruhunun bana o yalnız, soğuk, tozlu evimde göz kırparak "Yalnız değilsin," deyişi gibi gelmişti. İşte o evde muhtemelen kimbilir hangi ruh hastalığına yakalandık kediyle. Sonra da tıpkı George Harrison gibi ne yaparsa yapsın içtenlikle yapan Yiğit kediyi de beni de dayak zoruyla düzeltti ahah, mutlu son, fin.

 

8 Kasım 2015 Pazar



 Eskiden nişan sandığı, bohçası gibi adetler varmış, çünkü insanlar eskiden istedikleri zaman alışveriş yapamazlarmış. Sandıklarla, bohçalarla, yeni ev kuracak insanlara çeşitli kumaşlar, elbiselik ipekler, birkaç takım çamaşır ve birsürü çeyizlik hediye edilirmiş ki evlerini kurarlarken bir de bunlara harcama yapmasınlar diye düşünülürmüş. Şimdi bu adetlere gerek yok, herkes istediği zaman istediğini satın alabiliyor, köylük yerlerde bir elbiselik kumaş satın almak bile ancak nişandan nişana, düğünden düğüne yapılabilen işlermiş. O yüzden hem eski adetlere göz kırpmak için, hem de edebiyat sevgisi dolu bir aileden, edebiyat sevgisi dolu bir aileye jest olsun diye, nişanlanırken bana hediye edilen sandık kitap doluydu. Her kitabın ilk sayfasında Yiğit'in ailesinden birer not ve mutluluk dilekleriyle birlikte, her kitap özenle seçilmiş, ağzım aranarak okumak istediğim yeni çıkan kitaplar öğrenilmiş, benim kitaplarımla çakışma olmasın diye bana belli edilmeden kontrol ettirilmiş, hayatımda aldığım en anlamlı hediye oldu. İleride çocuklarımıza anlatacağımız, göstereceğimiz, kime anlattıysam herkesin bayıldığı, herkesin "Tam sana uygun bir hediye olmuş," dediği bu jest, "Nişanlanıyoruz fakat lütfen hiç takı olayı olmasın, sandık, bohça, çeyiz falan olmasın, sadece kutlayalım," diye tembihlediğimiz ailelerden birinin kaçamak olarak yaptığı ve iyi ki de yaptığı sürprizdi, hala ağzım kulaklarımda.


22 Ekim 2015 Perşembe

Born.


18 Ekim 2015 Pazar

Notlar (Nişanlanmak Ve Diğer Şeyler)

* İşin açıkçası birtakım ciddi şeylere adım atarken herkesten duyduğum üzere "İşler ciddiye binerken, aileler işin içerisine girerken, maddiyat konuşulmaya başlandığında, aileler birtakım şeyleri önünüze dayayıp birtakım geleneklerin uygulanmasında direttiğinde en uyumlu çiftler bile kavga eder," safsataları nedeniyle biraz tedirgin olmuştum. Fakat her şey, kavramları kafanızda nasıl konumlandırdığınızla alakalıymış. Mesela, nişanlanma eylemi oldukça geleneksel ve tamamen aileleri mutlu etme amaçlı bir eylem gibi görünse de bir nevi "Ya biz bissürü şeyi ortak alıyoruz, bütçelerimizi birleştiriyoruz, sonra yarın bir gün bu eve geldiğinizde burada yeni eşyalar gördüğünüzde kafanızda soru işareti kalmasın çünkü biz birbirimizi hayat arkadaşı olarak görüyoruz ve bunu siz de bilin," kafasıyla gerçekleştirildiğinde ve ortadan NİŞANLANMAKH diye büyütülecek bir organizasyonu kaldırıp "Ya biz bir de buna ilaveten insanlar da hep bilsin istiyoruz, siz bilin, diğer insanlar da evleneceğimizi öğrenmiş olsunlar, hatta sembolik olarak yüzüklerimizi de hala sağlıklı ve sağ iken babam takmış olsun, ergen değiliz, saklayacak bir şeyimiz yok, bir hayatı birlikte geçireceğimizi biliyor ve sizinle de paylaşmak istiyoruz, ama tüm bunları isterken siz bize birsürü harcama yapın ve hazıra konalım istemiyoruz, yüzüklerden tutun da diğer her türlü minik ayrıntıya kadar sizi yormadan biz bir şeyler planlayalım ve siz de sadece mutlu olun," diyerek ailelere anlatınca insanın içine sinebilen ve beklendiğinden daha da güzel bir sürece dönüşen, şimdiye dek gereksiz, avam, varoş, aileleri mutlu etmek için yapılan, gösterişe dayalı, gereğinden fazla geleneksel bulduğum bir şeyden kilometrelerce uzak bir şey de olabiliyormuş, umut varmış. Haftalarca birtakım anahtar kelimeler ile arayıp arayıp kaydettiğimiz birsürü yüzük modelinden birini yapabilen bir yer bulundu, sipariş ve parmak ölçüleri alındı, bugün teslim almaya giderken Kızlarağası Hanı'nın önünde birer sigara içecektik ayaküstü birlikte, sigaranın yanında içmek için bir bakkaldan birer çikolatalı süt aldık. Sigaralarımızı içerken "Sütlerle girsek ya mekana, 'Bisim yüsüklerimis oldu mu amca, bis nişannancas hatırlıyo musunus bisi?' diye?" diyerek gözlerimizden yaşlar gelene dek güldük. Her şeyi tek tek, adım adım birlikte yapıyoruz, kendi kendimize yapıyoruz, ağır ağır ve kararlı bir şekilde, ailelerimiz izleyip "Çocuklar yapıyor, aferin çocuklara," diyorlar, ailelerimizin desteğini her daim hissediyoruz, zaten komple, büyük bir aile olmak için oluyor her şey, buna rağmen büyüklere sırtımızı dayamak yerine her şeyi kendi parmaklarımızla ilmek ilmek örmek istiyoruz ve istediğimiz her şeyi yapıyoruz, gururlu ve mutluyuz.

* 31 Ekim, "save the date" günü, yola "kendi kendimize yapacağız" diye çıktığımız için benim memleketimde babamın yüzüklerimizi takmasından ve çok yakın aile bireyleriyle orada evde ayaküstü bunu kutladıktan sonra İzmir'e geri dönüp sadece en yakın arkadaşlarımızla herhangi bir organizasyon olmadan normal dışarı çıkmışçasına birer ikişer kadeh bir şey içmeyi planladık, olup olabilecek en net ve güzel organizasyondur uzun zamandır görmediğimiz insanlarla güzel bir şey kutlama bahanesiyle bir araya gelip havadan sudan bahsederek bir şeyler içmek. Her şey bu şekilde ilerleyecek gibi görünüyor, nikah tarihini sormaya başlayanlar oldu, "Her şeyi tıpkı nişanlanırken olduğu gibi kendimiz halletmeyi planlıyoruz o yüzden ne zaman bir gelinlik ve damatlık almayı ve diğer ayrıntıları becerirsek bir ara tarih de ayarlayıp evlendirme dairesine gideriz," diyoruz, çok muhtemelen bir yerlerde bir ara da "Ya biz evlendik bu arada, gelsenize şuradayız bir şeyler içiyoruz," diye birilerini çağırır, görüşmediğimiz dönemde onların neler yaptığını sorarız.


* Bu aralar hayatımızdaki en önemli şey nişanlanma hadisesi olduğu için çok odaklanmış durumdayız fakat bir de fazladan değişik güzel şeyler de oluyor. Buraya her not düşüşümde enstrümanlardan, müzikten falan da bahsediyorum evet fakat yıllardır evde sapı gövdesinden ayrılmış bir şekilde tozlanan bir gitar dururdu. Her gözüme takıldığında "Bunu bir ara tamir etmek lazım,"derdim fakat, dururdu. Milyonlarca kez dediysem milyonlarca kez durmaya devam etmiştir, güzel istikrar korudu, hastası olduk gitarın. Ne zaman ki Yiğit bu evin bir parçası oldu, o gitar ilk "Bu gitarı tamir etmek lazım," dediğimde tamir edildi, Ediz diye bir arkadaşımız var, çok güzel ortak arkadaşımızdır, o denli ortak arkadaşımızdır ki kendisi biz Yiğit'le ayrı iken bana Yiğit'i hatırlatacak şeyler hediye etmiştir, Yiğit'e de beni. Bu Ediz isimli şahsın gitarist olmasından mütevellit bir gün dışarıya nevale almaya çıkıldığında dışarıdan "şarap, bakır tel, ahşap yapıştırıcı, toz bezi, sigara" kombosuyla eve dönülmüştü ve o gitar bir gecede tamir edilmişti. Kaldı ki Ediz'in eve çağrılışı "Bu evde tamir edilmesi gereken bir gitar var ve sen ne zaman müsaitsin?" olmuştu. İşte o gitar, garibim, doğru düzgün tamir edilip edilmediğini bile bilmeden uzun ama epey uzun bir süre de telsiz, boynu bükük, üzgün bir şekilde duvarlara duvarlara yaslanıp içine içine ağladı çünkü ben kendisini hep klavyeyle, mızıkayla ve olanca şarkıkuşuluğumla aldattım. 


Bugün yüzükçü amcamızdan elimiz boş çıkınca içimize bir öküz oturdu, benim sevgilim olanca uzunluğuna ters orantılı olarak aşırı fakat gerçekten aşırı zayıf olduğundan elbette ki tek yapımda yüzük parmağına uymamıştı. Tabii ki her içine öküz oturan insanın yapacağı gibi kendimizi bir şeyle ödüllendirip eve elimiz boş dönmemeye karar verdik ve Kızlarağası Hanı'nın içindeki minicik küçük bir müzik aletleri dükkanından gitarımıza tel aldık. 

Birkaç yıl sonra yeniden işler hale gelen bir gitar için fazlasıyla maceralı bir tel takma deneyiminden sağ çıkan canımın içi gitar bu gece güzel bir Wish You Were Here çalabildi, kendisinin ellerinden, ben yıllardan sonra eşiğin altından düzgün bir düğüm atmayı beceremeyince minik dağcılık deneyimiyle yardımına koşanın da aşırızayıfyüzüktutmayan parmaklarından öperim.


* Selin, Melda ve Rafların Arasından'dan blogdaşım Gamze ile güzel bir şey yapıyorduk iki yıl kadar önce, her hafta bir yönetmen ve o yönetmenin bir filmini seçip o filmi aynı hafta içerisinde paralel olarak izliyor, sonra da film hakkında konuşuyorduk. Hepimiz düzenli bir şekilde kitap okuyan insanlarız ve kendi aramızda ne zaman muhabbet etsek konu bir yerinden dönüp dolaşıp okuduklarımıza da geliyordu. Önceden yaptığımız film sohbetlerini de ne kadar özlediğimizi fark edince "Yav yine yapsak ya öyle bir şey? Hatta her ay okuduğumuz bir kitabı da ortak mı seçsek ne yapsak?" dedik. İnternette birsürü kitap kulübü olmuş, hatta önünü alamamışız anasını satayım, her türlü plana programa bağlanmayı ne sevmişiz meğer alttan alta, madem bir plana programa uygun bir konsept oluşturacaksak kendi zevkimize göre oluşturalım niye başkalarına uyacağız ayol diyerek dördümüz kendi aramızda bir şey başlattık fakat başkalarının da katılmak isteyebileceğini de öngördük. Bayağı birsürü insan aynı anda Rüyanın Öte Yakası'nı okuyor, sebebi biziz:


* Şiir sevmiyorum diyen kafamı kumlara gömmek istemiyor değilim, Rimbaud'la Erdoğan Alkan sayesinde tanıştım ve Rimbaud şu an benim için bir nevi şu insan:


 Cumhuriyet gazetesi eskiden kitap hediye ederdi her hafta ikişer tane... Bu kitapların arasında bayağı ciddi ciddi dünya edebiyatı klasikleri olurdu, Rimbaud'u da Erdoğan Alkan'ın kallavi bir önsöz/biyografisiyle basıp hediye etmişler eskiden. Son bayramda babamların evine gittiğimde "Ben bunu bir ara okurum ya," diye kitaplıktan almıştım, niye almışsam, "şiir de sevmiyordum oysa ki." 

 Erdoğan Alkan öyle güzel bir Rimbaud anlatmış ki, erken çağ hippisi, bohemler arasında bile bohem, öyle bir güzel girizgah yazmış ki şiir çevirilerinin önüne... İnsanın şiir okuyası olmasa bile öyle güzel "Yeni başlayanlar için Rimbaud" anlatısından sonra okurdu ki okudum.

* Çiçeği burnunda avukatlığımın ilk "tam olarak istediğim sonucunu" aldım geçenlerde, şimdiye dek hep bir şekilde orta yolda anlaşıldı, davalarımız kısmen kabul edildi, kabul edildi ama sonuç bilirkişi raporuna uygun oldu falan filan, taahhüdü ihlal davalarını davadan saymadığımdan onlarda çıkarttırdığımız hapis cezalarını da tam olarak istediğim sonuçtan saymazdım, şimdiye dek herhangi bir hukuk davasında tam olarak istediğim rakam üzerinden hiç sonuç alamamışken noktası virgülüne, kuruşu kuruşuna, tam olarak benim ıslah ettiğim rakam üzerinden bir karar aldığımda duruşma salonundan çıkarken dizlerimin üzerinde kaymak istemedim değil. 

* Bir hafta arayla Kemeraltı'na gidip de damlasakızlı dibek kahvesi almayı unutan aklımızı da taşlara sürtelim.

* Ben bu yazıyı yazarken saat gecenin ikisiydi ve kedi, divana yasladığım gitarın tellerine dokunarak bana küçük bir korku filmi atmosferi yarattı, teşekkürler kedi kardeş.

11 Ekim 2015 Pazar

31 Ekim


"İki kişi sallanırken birbirine tutunursa düşmez, düşmedik zaten." 

Ferhan Şensoy, Ferhantoloji.

3 Ekim 2015 Cumartesi

Steven 'N Seagulls - Run To The Hills çalıyordu.

 Sabah evden birlikte çıkarken apartman kapısının önünde bir IKEA kataloğu gördük. Malum, ev düzüyoruz ve ev eşyaları konusunda algılarımız açık, kataloğu görünce aynı anda "Aha!" dedik. Kataloğa elimiz uzanınca üzerinde bir isim yazdığını gördük, bize gelmemişti. "Neden bize gelmemiş? Neden sadece bir tane bırakmışlar, biz de salonu döşerken dünyanın parasını bıraktık niye bize bir kataloğu çok görmüşler? Bizimkini sonradan mı bırakacaklar? NEDEN BİZİM YOK?" diye söylene söylene işimize gücümüze doğru yola çıktık, ben dolmuşa bindim, o da markete girdi. 

 Eve döndüğümde IKEA kataloğu masanın üzerindeydi, o da evde değildi. "Aa, bize de mi gelmiş sonradan?" diye baktım, üzerinde o başkasının ismi yazan katalog ve yanında bir defterden kopardığı bir kağıda Adventure Time'daki Yumrular Prensesi'nin orta parmak gösteren bir hali çizilmiş, kağıdın altına da "Fuck the police!" yazılmış duruyordu. 28 yaşındaysanız, avukatsanız ve bir "eski punk"la sevgiliyseniz hayat çok zor. "Hayır sevgilim, onu çalmıyoruz, hayır bebeğim tekmelemiyoruz onu. Simitçi amcaya hırlamıyoruz, değil mi bebeğim?" Şaka lan, her gün hayatımın en sevimli günü. Her günü.


Bir de, en sevdiğimiz karakter Yumrular Prensesi.

1 Ekim 2015 Perşembe

 Ege Bölgemizin şirin, bitki örtüsü maki olan, dağları kıyılara dik uzanan tüm şirin ve küçük ilçelerinde duruşmalara girip çıktığım bir haftanın sonuna gelirken, bugün, yani perşembe akşamı ofisten çıkarken patron "Yarın duruşma yok sanırım değil mi?" diye sorduğunda "ALLAHAŞÜKÜRYOK!" diye bağırdım. İnsan bazen gerçekten imana geliyor.

 Yollarda uyumanın inceliklerinden bahsedecektim ama dışarıdan yemek söylemeye karar verdiğim için yollarda uyumanın inceliği, yollarda uyumamak diye özet geçip hemen siparişi vereyim, sipariş gelene kadar saat 22:00 olmasın. Yollarda uyumayın. Sırtımın, başımın, boynumun, kollarımın ve çenemin ahı gitti, vahı kaldı. Yolda uyurken dişlerimi sıkıyorum herhalde, her şehirdışı duruşma sonrası ofise döndüğümde sanki boks maçından çıkmışım gibi hissedip ofistekileri selamlıyorum. 

 Tavuk döner söyledim, sıkıntı yok.

17 Eylül 2015 Perşembe

Star Wars ve Adventure Time

 Star Wars serisinin Harrison Fordlu ilk üçlemesini izlemiş, yeni üçlemeyi izlemeyi hep erteleyip hiç izlememiştim. Yeni film arifesinde, yeni üçlemeyi izlemeye karar verdim ve Yiğit'le birlikte üç akşam, her gün bir film olmak üzere yeni üçlemeyi de izledik. Şimdiye dek bunca popüler bir seriyi izlememiş olmaktan duyduğum (aslında pek de duymadığım) eksiklik geçmiş oldu ve bu filmleri eski üçlemeden daha çok sevdiysem de Han Solo gibi bir karakterin olmaması nedeniyle tedirgin oldum. Eski üçlemede en sevdiğim karakter Han Solo olmuştu ve bu seride herkesin bir yükümlülük, sorumluluk içerisinde olup belirli çizgilerde hareket ediyor olmasını, Han Solo gibi insani tepkiler verip bitirimlik yapabilen birinin olmamasını (Jar Jar Binks belki en insani karakter olmuş fakat onun için de Ekşi Sözlük'te dünyanın en iyi tanımı yapılmış: "Galaktik Kemal Sunal") ve bir nebze "rahat" bir karakterin eksikliğini sevmedim. Bilim kurgu ya da fantastik eserlerin en çok insani yönünü sevdiğimi hep söylerim, insani tepkiler biraz daha rahat alanlarda verilip gösterilir, bu üçlemede gerçekten çok fazla yükümlülük ve sorumluluk vardı ama olsun, sonuçta Star Wars serisinin tüm filmleri izlendi mi, izlendi. "Güzel ortam yapmışsın Lucas kardeş," nidalarım ve ne kadar gereksiz fakat güzel görünen şey varsa hayran kalmam nedeniyle kendisi zaten halihazırda Star Wars serisinin eski bir hayranı olan (ki kendisinin eskiden de her Star Wars seven genç erkek gibi "daha önce Star Wars izlememiş sevgilisine zorla Star Wars izletmek" fantazileri vardı fakat kısmet yıllar sonra, die-hard fanlık geçip yatışınca sakin sakin izlemeye imiş) Yiğit de filmleri bir kez de benimle izlemekten epey memnun kaldı. Örneğin Boba Fett'in küçüklüğünü gördüğümüz sahnelerdeki ırkın yaşadığı beyaz ve süper steril görünümlü binalarla bizzat ırkın kendisini çok güzel kurgulanmış bulup "İşte hayalimdeki aşırı ilerlemiş yaşam formu!" diye heyecanlandığımda "İnce ve uzun olan her şeyi beğeniyorsun farkında mısın, Nick Cave, ben, Rust Cohle ve bunlar?" cevabını aldım zira doğru, aşırı ince ve uzun fizik yapısı bilmem hangi nedenle bana aşırı ilerlemiş insan formu gibi geliyor, tövbe estağfurullah. Bir sahnede uzay gemilerinden birinin evrenler arası boyut değiştirirken açılan ve ne işe yaradığı ya da nasıl kaybolduğu anlaşılmadan usul usul gözden kayboluveren paraşütümsü şeyine çok heyecanlandım. Neyini sevdiğimi sorduğunda da "Bilmiyorum aslında hiçbir işe yaramayan ama tam olarak insanın aklının almadığı ve mutlaka bir işe yarıyormuş gibi gösterilen şeylere de heyecanlanıyorum, evrenden evrene geçiş paraşütü diye çok uzun ve sıkmasyon bir açıklama yapsam herhangi bir hikayede ya da yazıda çok abes kalacakken iki saniyede hayran bırakacak kadar güzel görünüyor, bunu görmeden hayal etmek çok zor ama biri hayal ediyor ve gösteriyor..." dedim. En sevdiğim şeylerden birisi de her zaman süregiden "Star Wars bir fantastik eser mi, yoksa bilim kurgu eseri mi?" sorusuna da göz kırpıyor. Bir sahnede Obi-Wan, Grievous'u ejderhamsı yaratıkla kovalarken önde müthiş ileri teknoloji ürünü bir binek aleti, arkada ise süper ilkel fakat daha güvenilir gözüken ejderhamsı binek hayvanının görünmesiyle kendi "nerd-orgasm"ımı yaşadım ve benim için bu üçlemede en çok akılda kalan üç şey bu oldu. (Hayal edilen ileri teknoloji vs. hayal edilen yaratık.) Ama hala kimse bir Harrison Ford değil.

 Her akşam Adventure Time izlemeye, hatta yaşam rutinimizi Adventure Time'ın Cartoon Network'te yayınlandığı saate göre ayarlamaya başladık. İlk başlarda zararsız bir alışkanlık gibi görünen bu Adventure Time bağımlılığı, bayağı gün içerisindeki konuşmalarımızın ve şakalarımızın zeka seviyesini düşürmeye doğru evrildi. Şaka bir yana, Adventure Time, ilk izlediğimde "Yahu çok abartıyorlarmış, dandik, her şeyin şaşırılası olduğu, anlamsızlıklar parodisi bir evren, saçmasapan basit basit şeylere şaşırıp gülen karakterler, aptalca, zeka geriliği yaratan bir çizgi film..." dediğim bir şeydi, ALLAH ÇARPAR! Karakterleri tanıdıkça, evrenin geçmişini öğrendikçe, gözümde öyle bir yüceldi ki, meğer bilmeden özlemini çektiğim minimalizmi ve naif post-apokaliptik dünyayı en başta "Geri zekalılar için yapılmış!" diye ezivermişim! 

 Adventure Time'ı Neden Sevmeliyiz?

1 - Çünkü, dostluk...

 Açılış şarkısında ilk eşlik edebildiğimiz yer olan (şimdi şarkıyı baştan sona söyleyebiliyoruz) "Jake the dog and Finn the human..." kısmı, ana karakterlerimizin bir köpek ve bir insan olduğunu gösteriyor. Konuşan ve vücudunu esnetebilen köpek Jake, Adventure Time evreninde Ooo gezegeninde birlikte yaşıyorlar, ev arkadaşı olarak... Finn, Jake'in sahibi değil, ev arkadaşı... Bir bölümde kahvaltıda çırpılmış yumurta yedikten sonra sofrayı kimin toplayacağıyla ilgili hafiften tartışıp kimsenin toplamadığı sofrayı ortada bıraktılar, başka bir bölümde ortalığın dağınık kalması nedeniyle Finn çorabını bulamadığı için birbirlerine seslerini yükselttiler ve her zaman birbirlerinin arkasını kolladılar. Adventure Time'da en önemli şey Jake ve Finn'in dostluğu, bir maceraya tek başına atılmanın sıkıcılığından bahsetmişlerdi, yanınızda en yakın arkadaşınız olmadan herhangi bir maceraya atılmak inanılmaz zevksiz.

2 - Çünkü, post-apokaliptik evren...

 Dostlukla çocuklara hitap etmek kolay, büyüklere de hitap eden kısmı Adventure Time'ın nükleer bir kaza (ya da savaş? Cartoon Network bölümleri karışık yayınladığı için evrenin geçmişi hakkında hala bilmediğimiz şeyler var) sonrasında cansız olan çoğu şeyin canlandığı, hayvanların çoğunun insani karakteristik özellikler gösterdiği, insan ırkının ise Finn hariç kaybolduğu ya da mutasyona uğradığı bir senaryosu var. Marceline bir vampir, Buz Kralı eski bir kimyager, ama senaryoda ne vampirler var, ne de çılgın bilim insanları, sadece bir felaket sonrasında başlarına gelenleri kabullenip kendilerini ait olmadıkları bir dünyada bulduktan sonra uyum gösterip kendilerine yeni bir düzen ve sistem kuran değişik ırklar, türler ve bu dünyadaki varoluş sıkıntıları var.

3 - Çünkü, naif bir hayalgücü...

 Yeni nesil çocuk yapımları basitliği aptallık olarak algılıyorlar, sevimli bir naiflik yerine gerçek bir geri zekalılığın övüldüğünü görebiliyoruz, hayır, biz çocukken bunlardan hoşlanmıyorduk. Hikayelerin birazcık bile olsun karışıp dallanıp budaklanmasından özellikle kaçınıyorlar, çocukların dikkatinin kolayca dağılacağından ve hikayeyi anlamayacaklarından korkuyorlar, bu apaçık ortada. Biz çocukken neler neler izledik, ne kadar derinlikli senaryolar vardı, ne plot-twistler vardı, ne ilginç karakterler vardı, günümüz çocuk yapımlarında ise gerçek bir aptallık almış başını gidiyor, diyaloglar "Heeey, oleey, yaşasıın, haydi gidiyoruz, işte geldik, bu savaş demek, dostum bu çok güzel, heeey!..." diye sınırlı ünlemler ve kısır cümlelerden ibaret, doğru düzgün karşılıklı diyalog kuran karakterler, akıcı cümleler yok. İşte benim de müthiş bir önyargıyla Adventure Time'ı da bu yapımlardan sanmam ve sonrasında güzel bir şaşkınlık yaşamam, diğer yapımlardan farklı olarak aslında çok karışık ve derin bir senaryoyu büyük bir masumlukla anlatması yüzündendi, bu yapımda diğerlerinden farklı olarak geri zekalılık değil, gerçek bir naiflik var. Şaşırma nidaları, konuşmalardaki heyecan ifadeleri ve basit diyaloglar, gerçekten şaşırmayı, heyecanı ve "nutkum tutuldu" ifadelerini karşılıyor, karakterler bu anlar dışında doğal ve akıcı konuşuyorlar, her karakterin derinliği başarıyla işlenmiş. Her bölümün konusu değişse de birbirlerine bir şekilde bağlanabiliyor ve her bölümde anlatılan maceralar, çocukluğumuzun oyunlarıyla kolaylıkla bağdaştırılabilecek maceralar. Hayalgücünü sadece belirli takımlar oluşturup birbiriyle savaşan çocuklardan, ya da yetişkin rolüne soyunup birbirleriyle olan insan ilişkilerini karıştırıp da her bölümde bir şekilde çözüme ulaşan küçüklerden, ya da aptal bir şekilde her şeyin çok iyi ve çok mükemmel olduğu bir dünya fikrinden almayan Adventure Time, tüm çağdaşlarına göre birkaç basamak yukarıda duruyor.

4 - Çünkü, "kör gözüne parmağım" diyerek değil, incelikle verilen mesajlar...

 İyilik, güzellik, kibarlık, "Böyle yapın," diyerek öğretilmiyor, örnek göstererek ve rol modeli belirleyerek öğretiliyor, Adventure Time bu sırrı çözmüş. Çocuklara hem iyiliği, güzel davranmayı öğretebilecek, hem de çocukları düşünmeye ve yaratıcılıklarını keşfetmeye yönlendirebilecek, hem de manyaklar gibi eğlendirebilecek bir yapım olduğu için kendi çocuğuma da ileride Adventure Time izletmeyi düşünüyorum. Büyükleri kendine bağlayan da zaten zaman zaman bu mesajlar, biz de The Simpsons'tan, Futurama'dan insanlık dersleri aldık yeri geldiğinde, Adventure Time'dan neden almayalım? Vicdanı, özgürlüğü, seçim yapmanın önemini, birey olmayı, kibarlığı, içten gelen iyiliği (bir bölümde sadece iyilik yapmış olmak için iyilik yapan Finn, dev bir ayağa dönüştürüldü, AKILLI OLUN) ve bilgeliği, daha önce hikayeye ve karakterlere bu kadar iyi yediren bir The Simpsons vardı, o da kendi kulvarında en iyisiydi, Adventure Time'ın karakterleri, The Simpsons'takilerden farklı olarak tek yönlü de değiller. Prenses Çiklet, çalışkan, azimli ve genel olarak kibar bir karakterken aynı zamanda itici bir şekilde kendini beğenmiş, hazımsız ve hırslı. Ama buna rağmen izleyen herkes Prenses Çiklet'in hastası, çünkü çok doğal ve çok "bizden biri." 

 İşte tüm bunlar (ve mahkemenizce re'sen göz önüne alınacak sebepler) nedeniyle (ahah) Adventure Time'ı pamuklara saklayıp ileride çocuğuma izletirken tüm bölümleri unutmuş olup onunla yeniden izlerken yeniden heyecanlanmak istiyorum. Çok seviyoruz ulan, giriş müziğindeki detone bitişten Yumrular Prensesi'ne kadar...

1 Eylül 2015 Salı

Çıt.

 Adı "Güzel" olan bir şirket yöneticisiyle, sıkıntılı ve yer yer yüksek sesli bir konuşma yaptıktan sonra patronum telefonu kapatıp bana döndü ve "İnsanların isimleri, psikolojik bir etki yapıyor, adamın adının Güzel olması belki de çocukluğunda çok dalga geçilmesine sebep olduğu için kendisinde sinir yapmış olabilir..." dedi. Biraz sessizce durup "Benim soyadım Çıtır olacak gibi görünüyor, yakında nişan falan olacak, ailelere duyurduk, yüzük falan bakmaya başladık," dedim. Biraz ciddi kalmaya çalışıp kahkaha atarak "Soyadı Çıtır mıydı onun? Ya hahaha öyle avukat soyadı mı olur ya, işin zor, duruşma zabıtları açılırken her seferinde bir kez muhabbeti yapılacak, sen iyisi mi kendi soyadını kullan," dedi.

 Henüz Yiğit yeniden aklıma düşmemişken, çok eskiden bir arkadaşın Twitter'da "Bir insanın soyadının Çıtır olması büyük sorumluluk, sanki ondan hep bir komiklik beklenecek gibi, düşünsene hep Mükremin Çıtır muhabbeti açılacak gibi..." diye bir tweet'ine cevap vermiştim. "Eski sevgilimin soyadı Çıtır'dı, sonra beni terk etmişti, bu sorumluluğu kaldıramazdım isabet olmuş," demiştim. Nerden nereye.

 "- İsminiz neydi avukat hanım?"
 "- Sevil Çıtır."
 "- Pffshaha Çıtır mı? Hehehe. Evet. Yaz kızım, davalı vekili Avukat Sevil Çıtır'ın duruşmada hazır olduğu görüldü."
 "- Yazmazsan şerefsizsin yaz, yaz, hakim güldü, ben de içimden kahkaha attım da yaz, Mükremin Çıtır evet, ne güzeldi değil mi Bir Demet Tiyatro, yaz, biz de çok severdik yaz, biz de hep ne zaman yeni biriyle tanışsak yapıyoruz muhabbetini, kalmadı şimdi öyle programlar, yaz onları hep."

 (Biz hep davalı vekiliyiz çünkü, şansımız öyle bizim de işte.)


23 Ağustos 2015 Pazar

"Promises" Ya Da "Sadakat Üzerine"

 Heheh Mary Shelley göndermeli başlığımızı beğendiniz mi? (Birdman değil o başlık göndermesi, Mary Shelley!) Bugün biraz sadakat üzerine konuşacağız. (Sadece ben konuşacağım, siz de -hala okuyanlar var Blogger anasayfasını, biliyorum- okuyacaksınız.)

 Geçtiğimiz bir - iki hafta boyunca birçok yerde karşıma sadakat kavramıyla ilgili şeyler çıktı, biri, durduk yere aklımıza gelen The World Needs A Hero albümü, tek tek bu şeyleri sayıp düşündürdükleri üzerinden giderek konuşacağım izninizle... Yiğit'le "ilk sevgililiğimizde" henüz öyle albüm bulmak, indirmek falan kolay değildi, gerçekten, 2006 yılından bahsediyoruz, boru değil... O yüzden daha çok elimizdekilere sıkı sıkı sarılır, aynı albümleri sık sık dinlerdik. The World Needs A Hero da benim lise yıllarımdan beri pek sevdiğim bir albüm olduğundan, davulları da pek canavar gibi olduğundan Yiğit'in de hoşuna gidince en sık dinlediğimiz şeylerden biri benim kırmızı bir CD'ye kopyalanmış ve üzerine CD kalemiyle ismi yazılmış o zavallı korsan The World Needs A Hero albümümdü. Ben anı toplamayı ve anı biriktirmeyi severim, anısı olan eşyaları da güzel korurum. Dokuz yıl sonra bu eve ilk kez geldiğinde kitaplık rafından CD kabını çıkarıp o kırmızı CD'yi gösterdiğimde gözlerine inanamamıştı. Geçenlerde o CD'yi de minik kare bir çerçeveyle çerçeveleterek saklamaya karar verdik ve albümdeki bir şarkının bizim için yazılmış gibi olduğunu düşündüğümüzü hatırladık:


 O zamanlar ayrılıp da daha sonra "başka bir hayatta bir araya geleceğimize söz vererek" dinlemiyorduk bunu, o zamanlar bambaşka bir hikaye anlatan şarkının, ilk grubumuzun ikimizle ilgili bir meseleden dolayı dağılmasından dolayı bizi yansıttığını düşünüyorduk. "Şimdiki ilişkide" dinleyince şarkı daha bir yerine oturdu, söz vermemişiz ama başka hayatlarda bir araya gelerek sonuçta sözümüzü tutmuşuz. Sadakat üzerine bu hafta pek çok kez düşündüm demiştim, ilk olarak buradan vurdu kavram tokadını, kimsenin kimseye verdiği bir söz yoktu fakat ben bu albümü gerçekten Yiğit'i hatırlattığı için saklıyordum ve gerçekten de bir gün sanki ona bu CD'yi göstereceğimi düşünmüş gibiydim, fakat düşünmemiştim de. Birbirimizle yeniden sevgili olmaya karar vermek için aradan dokuz yıl geçmişti ama dokuz yıl boyunca demek ki içimde bir yer Yiğit'e sadık kalmıştı, hiçbir zaman onu unutmak istememişim fakat üzerine de düşünmemişim. Sadakat, farkında olmadan, istemeden, gizli gizli de yeşerebiliyormuş insanın içinde. Fakat acı gerçek, bu, aynı zamanda başkalarına sadakatsizliktir de... Hiçbir ilişkide insan eski sevgilisini özlememeli ya da eski sevgilisine sadakat hissetmemeli, bir açıdan duyduğunuz sadakat sizi kendi gözünüzde yüce ve büyük bir aşk yaşadığınıza inandırıyorsa da bir yandan da sadakatsizsiniz, birtakım çirkinlikler de hissedildi, birbirimize sadakat duymuş, arada başkalarına sadakatsizlik etmişiz ve bir yandan şu an birlikte olduğumuz için sadık insanlarız fakat aslında sandığımız kadar temiz yürekli değiliz.

 Fakat, olsun... Önemli olan birbirimize karşı olan davranışlarımız, diye düşündüm... Sonra bir gün karşıma şöyle bir entry çıktı: https://eksisozluk.com/entry/54067618 Entry'nin sahibesi, hiç tanışmadığım ve belki de benim İstanbul'da bir duruşmam olmadıkça ve kendisinin İzmir'e yolu düşmedikçe yüzyüze hiç de tanışmayacağım fakat kendisini yazarak ifade etmesi, hukukçu olması ve bir yandan da (yazar burada utanıyor çünkü burçlara ve astrolojiye inanmasa da üstesinden gelemediği bir İkizler burcu kadınlarıyla kendini yakın hissetme huyu var...) İkizler kadını olması sebebiyle bir şekilde yazdığı hemen hemen her şeyin altına imzamı atabileceğim bir şahıs. Kendisi daha önce de bir boşanma sebebi olarak aldatılmayı başka bir entry'de irdelemişti, aradım fakat bulamadım. Orada da bu şekilde aldatmanın öyle çok sıradışı, çok da üzerine düşünülerek, planlar yapılarak yapılan bir şey olmadığından bahsediyor ve bir yandan da bir insanın evliliğini bitirmek için aldatmaktan daha kötüsünü de yapabileceğini anlatıyordu. Ben esasında bu entry sayesinde o entry'i hatırlamış da düşünmüşüm şu an onu fark ettim fakat gerçekten bulamıyorum onu, orada Dagny Taggart diyordu ki, "Bir gün ciddi bir konuda yarı yolda bırakılacaksam, mutsuz olduğumu fark edeceksem, aldatılmamış olsam bile evliliğimin sona erdiğini çok daha acı şekillerde anlayacaksam aslında aldatılmak daha da net bir evlilik/ilişki bitirme şeklidir." Kısaca böyle bir şeyler. Sadakat için aslında sadece başka biriyle birlikte olmamak değil, bütün bir ömrü (olmasa bile belki de birlikte geçireceğiniz bütün bir zamanı) bir arada olarak, bir şekilde birbirinize kol kanat gererek, kimsenin kimseyi kenarda bırakmadığı bir aşk ilişkisiyle geçirerek, aşk bir yerde biterse eğer (ki sanırım pek de öyle sandığımız kadar lönk diye biten bir şey değil, arkadaşlar inanmazsınız dokuz yıl önce de yanında yürürken gurur duyduğum adamın dokuz yıl sonra da hala her gün, her hareketinin zarafetine hayran oluyorum, bir gün eşinize/sevgilinize dönüp de baktığınızda "Meh, bu da gitgide çirkinleşti ya, eskiden böyle miydi, buna mı aşık olmuştum ben?" diyorsanız kötü haberlerim var...)  yine de birlikte olduğu kişiyi hayat arkadaşı olarak görmeye devam edecek ve tek başına planlar kurmayacak, bir şekilde birlikte olduğu kişiden gizli bir hayat, gizli saplantılar ya da gizli özlemler sürdürmeyecek bir insan olabilmeniz gerekiyor sanırım. Bu şekilde baktığımda, sadakat üzerine düşüncelerim biraz daha şekilleniyor...

 ...du. Sonra yine bir gün Ekşi Sözlük'te şu entry'e rastladım ki entry sahibi yakın arkadaşım olan Mert: https://eksisozluk.com/entry/54074337 Mert'in dedikleri, yazdıkları ve yaptıkları bana güzel özeleştiri yapma imkanı tanır. Entry'i okuduğumda "Ulan!" dedim, "ben de tam olarak böyle bir insandım lan eskiden resmen! Kafayı geçmişe odaklamış, hem birlikte olduğum kişiden çok eskiden yaşadığım ve daha sonra o kişiyle birlikte olduğum için yaşayamadığımı düşündüğüm pek çok şeye daha da bağımlıydım!" Evet, ben de böyle biriydim, başka birileriyle birlikte olmaktan daha da büyük sadakatsizlik. Üstelik sadece eskiden olan ve olabilecek olan ilişkiler ve ilişki ihtimalleri bile değil, geçmişte yaşanan ve yaşanamayan pek çok şeye bağımlılıkla kara kara düşünerek kendimi saçmasapan bir anılar dehlizine gömer, sigara üstüne sigara içer, birsürü şarkıyı "Ay bu şarkı bana şu günleri hatırlatıyor, bu şarkıyla şu döneme gidiyorum..." diye ziyan ederdim. Sonra, sadakat üzerine düşüncelerimden ziyade kendi hakkımdaki düşüncelerim daha çok şekillendi. İnsan "Değiştim," deyince değişmiyor, değiştiğini fark ediyor. Bir gün, eskiden en yakın arkadaşı olan birinin, kendisine bile doğrudan söylemediği bir şeyi okuyunca anlıyor, bekaret orada net bir metafor fakat sadece cinsel birlikteliğin değil, geçmişle alakalı her şeyin bir bekareti var sanırım, o yüzden doğru bir kavram. "İlk sahne heyecanı" bekareti, "okulu uzatma" bekareti, "parasız kalma" bekareti ve tüm diğerlerini bambaşka şeylere bağlayarak, bambaşka şekillerde hatırlayarak, "an"dan çok geçmişte yaşayıp geçmişi özlemek ya da geçmişten pişmanlık duymak, Yiğit'e dek yaptığım en büyük saçmalıktı. Yiğit'le birlikteyken "Bizim yeniden bir araya geldiğimizde birbirimizi sevmemizi sağlayan şey, yan yana değilken yaşayıp öğrendiğimiz tüm şeyler ve hepsi geçmişte kaldı, bundan sonra önümüze bakıyoruz," demeye başladım, ilk kez. Hah, tam burada diğer hatırlatıcımıza geçelim:

 Televizyon kurulduğundan beri eskisinden daha sık film izler oldum, hem bir yandan Yiğit işteyken bana daha iyi vakit geçirtiyor, zamanı "İki film izlerim, dönmüş olur," diye ölçüyorum, hem de kitap okumaktan daha ergonomik olduğu kesin, artık divanda uzanarak film izleyebildiğim için film izleme sıklığımda gözle görülür bir artış oldu. Fakat izlenecek o kadar çok film, göz atmak istediğim o kadar çok yönetmen, araştırmak istediğim o kadar çok tür var ki ve bir o kadar da üşengecim ki, sırf vakit geçirtsin diye dandik dandik filmler de izler olduğumu fark ettim, sırf "Bir film daha izleyeyim saat üç olur..." gibi... Before We Go diye saçmasapan bir film izledim. Güzel değildi, vakit geçirtti. Fakat bir cümlesi beyne kazındı. "Kendinizi birine adadığınızda," dedi karakterlerden biri bir yerde, "...başka birinin ne kadar mükemmel olduğu ilginizi çekmiyor çünkü mükemmelliği başkasında aramıyorsunuz." Ta-daaa... Sanırım sadakatle ilgili kafamı kurcalayan, kendi sadakatimi, nasıl bir insan olup olmadığımı sorgulatan pek çok şeyi bu cümleyle noktaladım. Çünkü sadakat, geçmişle, insanlıkla, varoluşla ilgili değil de gayet basit bir şekilde, net olarak "başka biri"yle ilgili bir kavramdı, bir insana adandığınızda başka bir insanı övemiyorsunuz, başka bir insanla ilgili güzel bir şeyler hatırlayamıyorsunuz, başka birinin ne kadar kusursuz olduğunu bırakın, nasıl biri olduğu bile sizi ilgilendirmiyor, sadakat kavramının geçmişle, ayrılma şekliyle, hatırlamayla, anıları saklamakla da ilgisi var ama tam olarak sıkıcı bir romantik filmde karşıma çıkan tanımı, şimdiye dek yapamadığım en üstün tanımdı.

 Yaklaşık bir hafta kadar ince ince karşıma çıkan ekmek kırıntılarından sadakat kavramının tanımına doğru yol yaparken "Acaba ben sadık biri sayılabilir miyim, yoksa Yiğit'le onca uzun bir aradan sonra bir araya gelmiş olmamız bizi sadakatsiz insanlar yapar mı?" diye de düşünüyordum, düşünmek insanı her zaman çözüme götürmüyor, çoğu şey üzerine düşünmediğiniz zaman kendi kendine gideceği yönü buluyor.

 Ve bugün de sadakat kavramı hakkındaki dersimizi bitiriyoruz, bir sonraki dersimiz haftaiçi alkol aldıktan sonra ertesi gün işyerinde akşamdan kalmalığımızı gizlemek üzerine...

19 Ağustos 2015 Çarşamba


Kararın, "mutlak boşanma sebebi olmama" ile ilgili olduğunu anladık mı?

Bir de bu var:



^___^

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Aynı Gün İkinci Yazı, Çünkü Hohner

 Daha bugün ofiste sıkılıp bir yazı yazmıştım ama bunu sıcağı sıcağına yazmam gerekiyor çünkü içim içime sığmıyor ve Yiğit, yaptığı güzelliğin ardından evden çıkıp işe gitti. 

 Sevgilimin bu haftaki shift'i 23:00-07:00 shift'i. Dün eve geldiğimde çok yorgundu ki normal şartlar altında uykusunu almış, daha birkaç saat önce uyanmış ve zinde olması gerekiyordu. Bir şeyler ters gelmişti ve sıcaktan dolayı uyuyamadığını düşünüp üzerinde durmamıştım. 

 Mızıka işinden bahsettim diğer yazıda, benim çalması daha zor ve pek çok şarkıya uygun olmayan tremolo mızıkayla bile bir şeyler çalabildiğimi gördükten sonra "Sana ne gerekiyorsa ondan alalım sen bak bakalım ne lazımmış," demişti. Ben de bir iki gün araştırıp "10 delikli diatonik mızıka lazım, Hohnerler iyiymiş, Special 20 diye bir model varmış, alet ağaç olmadığı için yeni başlarken bend yapması daha kolaymış, ondan alalım bir ara," diye mızıkamı seçmiştim. "Tamam, sana bir ara alayım bunu, ama bunun birsürü tonu varmış, ben anlamam, hangisi lazım sana, C mi? G mi?" diye sorduğunda sürprize alışkın olmayan bünyem buna bile uyanmayıp "Ha, C lazım ya, bir ara sipariş vereceğimiz ya da alacağımız zaman ben söylerim yine C diye," demiştim. 

 Tam bir saf gibi "Söz verildi, alınacak, bir ara seçeriz, sipariş veririz, o zamana kadar unuturum da alınınca yeniden sevinirim, o sırada tremoloyla oyalanırım..." diye düşünürken bugün eve geldiğimde elime iki paket tutuşturuldu. Biri, beklediğim bir kargoydu, Çizgi Roman Okurları Platformu'na yazdığım bir yazı için hediye babında gönderilen bir çizgi roman gelmiş, önce ona sevinip pakedi açıp çizgi romanı inceledim bir de uzun uzun, diğer pakette ne olduğunu bile düşünmedim.



 Evvelki gün Do-Re Müzik'te istediğim mızıkanın olduğunu görmüş. Dün işten 07:00'da çıktığında dükkan açılmış olmadığı için eve gelip uyumuş, sonra uykusunu tam almadan erkenden çıkıp tekrar Çankaya'ya gidip mızıkayı alıp gelmiş, gece tekrar işe gidip bugün döndüğünde uykusunu tam alabilmiş. İlk kez bu kadar profesyonel, hiç hissettirilmeyen bir sürpriz yapıldığına sevinirken bir yandan da iki gündür uykusuz kaldığına içim yandı ama HOHNER'İM VAR LAN ŞU AN. Bebek gibi, fotoğrafta arkasında kalan kırmızı da Vatan'dan alınan dandik tremolo, gerçi ona da Red Lobster adını koyduk, "İlk mızıkan, ezikleme o kadar çocuğu, onu da sev yine," diyor. İçim içime sığmıyor, ben sanıyordum ki bir şeyi isteyeceğim, istediğimi unutacağım, bilmemkaç zaman sonra üşenmediğimizde bir ara gidip alacağız ya da belki bir ara hatırlayıp sipariş verirsek evde olduğumuz bir güne denk getirip kargo bekleyebilirsek, ölme eşeğim ölme diye kendimi düşündüre düşündüre istediğim bir şeye kavuşacağım. Bir şeyi istedim ve çok seri bir şekilde oldu, olduruldu, içim içime sığmıyor. 

 Tremolo mızıkaya göre çalması çok daha kolay ama temiz ses çıkaramayınca tremolodaki gibi "Ne var, folk bir şeyler işte, böyle kirli çalıyoruz, olamaz mı?" ayağına yatılamıyor, temiz ses çıkmayınca kulak tırmalıyor. Ama nota geçişleri falan çok daha birbirine yakın yerlerde olduğu için daha seri ve daha emin çalabiliyorum. Hey Jude, Love Me Do, Heart of Gold, Blowin' In The Wind ve Ob-La-Di Ob-La-Da'yı çalabildim, onun dışında internette bulunan çoğu mızıka tabı da diatonik mızıkaya göre olduğu için bayağı bir şeyi deneyip eğlendim, bend olayı gerçekten kolaymış, hatta bendde zorlanacağımı düşünürken düz çalınan single note'larda temiz ses çıkarmak daha çok zorluyor. Tremolodaki gibi yayarak çalamıyorum, daha özenli, daha ince üflemek gerekiyor deliklere. Bir de sesi çok güzel. ^_____^ Klasik gitarım Washburn Lyon, klavyelerim de Casio CTK-591 ve Casio MT-210 iken ilk kaliteli, babatorik enstrümanım mızıkam oldu, HOHNER OLUM! "Diatonik mızıka istiyorum," dedim, "Hohner iyiymiş ama kaliteli bir şey, bir ara alırız gidip," dedim, işten gelince elime tutuşturuldu, üstelik ben de ayı gibi çizgi romana sevinirken sabırla gülümseyerek beklenerek tutuşturuldu.

 Sonra mutfakta bir bira kutusu gördüm, işe gitmeden önce içki içip de gittiği tek gün televizyonun eve gelip kurulduğu gündü, keyiften, kutlamak için içmiştik. Bugün bana mızıkayı vereceği için, ne kadar sevineceğimi tahmin ettiği için durunamayıp çıkıp bir tane birayla kutlamak istemiş. 

 Sevgi sözcükleri, büyük laflar gerekmiyormuş ulan, içim içime sığmıyor. Saat geç olduğu için komşuların hatrına oynayamıyorum daha fazla aletle, zaten nefesimi de tükettim ve yakışıklı Hohner'i karşıma alıp bunu yazıyorum, kutusu bile var ya. ^_____^ Bizim Red Lobster'ı USB bellek gibi plastik ambalajda satıyorlardı, kutulu bu alet, allahım nasıl tatlı... Zevkten öleceğim.

 (Neil Young'ın kullandığı C değil, D diatonikmiş, bendeki Hohner'le ilgili tek hayal kırıklığım bu oldu ama çaktırmadım, Heart of Gold, kayıtlarındaki tonla tutmadı. Yiğit "İleride sana birsürü dizeriz her tondan, set yaparız," diyor, Neil Young'ın meşhur BBC konserinde cebinden çeşit çeşit mızıka çıkardığı Heart of Gold videosunu hatırlayıp "Ahaha demek ki ondan adam her cebinde mızıka taşıyor da olabilir, çaldığı şarkıya göre hangi tonu kullanacaksa ondan birsürü öyle..." dedik. Ne kadar mutluyum yarabbim.)


Notlar

* "Bu bloğu ihmal ettiğim zamanlarda..." demeyeceğim ama bir süre bir yerlere bir şeyler yazmadığımda aklımda hep "Bugünkü şu olayı bir yere not etmek istiyorum, bundan bahsetmem lazım, bu kesinlikle yazmaya değer bir şey..." gibi şeyler oluyor. Daha sık not almak lazım.

* Not alınacak, bahsetmeye değecek en önemli şeylerden biri, en yakın arkadaşımın yeniden İzmir'e taşınması oldu. Eski ev arkadaşım yeniden İzmir'e döndü ve teker teker çoğu yakın arkadaşımı İstanbul'a uğurladıktan sonra birini yeniden İzmir'de görmenin benim için ne kadar güzel olduğunu anlatmam çok zor. Zamanında birlikte yaşamış olduğumuz için aramızda oluşan doğal bağın dışarıda görüştüğümüzde, yanımızda başka insanlar olduğunda da hiç konuşmadan anlaşabilmemize olanak sağladığını ve bunu bilmemkaç yıl sonra hala başarabiliyor olduğumuzu görmek hem güven hissi veriyor, hem de heyecanlandırıyor, birlikte yaşlanacağımız, yaz tatillerinde akşam üzeri vakitlerinde torunlarımıza patates kızartırken bir yandan cin-tonik içeceğimiz arkadaşım bu kadınmış. Sanırım hayatımda Yiğit'in yeniden var olması gibi tamamlanmış hissetmemi sağlayan diğer bir "insan varlığı" da Tomris'in varlığı. İşin en eğlenceli kısmı da ikisini bir araya getirdiğimde dünyanın en doğal ilişkisini kurmalarıydı. Tomris'in İzmir'e dönüşüyle birlikte onun sevgilisi de "insanlarımız"a katıldı, tatlı tatlı çoğalıyoruz. Eski yaşantılarımıza kıyasla hepimiz için de geçerli olan bir gerçek bu, daha az insanımız var ve bu bir yandan değerbilirliğimizi artırıyor.

* Not alınacak diğer bir şey, düzen kurmaya başlamamız oldu. Yuva yapıyoruz. İnce ince, ağır ağır.

* Yuva yapmak için erkek kuşların yuvaya elektronik eşya getirdiklerini bilirsiniz. Bizimki, babamın evimi öğrenci evliğinden çıkarma kalkışmaları sayesinde şimdiye dek evdeki fazlalıkların hepsini yığıp boş bıraktığımız ve aslında çok büyük ve aydınlık olan salonu adam ettikten sonra, babamla bir olup "Bu salona bir de televizyon lazım aslında, televizyon olsa iyi olur," diye tutturmaya başladı. Tüm itirazlarıma rağmen ("Survivor mu izleyeceğiz ya? Maç mı izleyeceğiz?") televizyon alınırken (ki bir haftadır tüm itirazlarımın pişmanlığını yaşıyorum, çok da güzel bir şeymiş küçük bilgisayar ekranından değil de büyük ekrandan bir şeyler izlemek) Vatan Bilgisayar'da turlarken "Burada mızıka da satılıyordu ya eskiden, kasaya yakın bir yerlerde..." diye aklıma geldi. Televizyon için yardımcı olan görevliye Yiğit'in "Burada mızıka da varmış ya? (Tek kaşı kalkık, güvenmez ifade)" diye sorması, görevlinin de "Mızıka mı varmış? (İki kaşı kalkık, inanmaz ifade)" demesi... Her ne ise ben doğru hatırlıyormuşum ve gerçekten de Vatan Bilgisayar'da mızıka satılıyormuş, bir hevesle kendime mızıka aldıktan sonra; meğer tek ihtiyacım ne kadar da sadece bir mızıkaymış?! Tek eksiğim mızıkaymış şu hayatta. Gel gelelim, cahil gibi araştırmadan etmeden müzik aleti mi alınır? O an için mızıkayı bir heves olarak görmüşüm fakat güzel söktüm, söktükçe heveslendim, Tomris hatırlattı, Les Devins'te klavye çaldığım zamanlarda vokaldeki arkadaşın bazı şarkılarda mızıka çaldığı günlerde de "Yaa ne güzel alet, ben de mızıka istiyorum," dermişim meğer, bilinçaltıma gömmüşüm. Cahillikten 24 delikli tremolo mızıka almış olduğumuz için yalnızca birkaç Bob Dylan şarkısına uyuyor alet, notaların yerlerini söktüm, aletin dilinden anladım fakat işin içine girdikçe, bana lazım olan 10 delikli diatonik blues mızıkasıymış onu anladık, şimdi Yiğit "Çalıyon ya kız sen bu aleti?! A aa kız aklına esti aldı, çalıyor?!" şaşkınlığıyla bana bir adet Hohner Special 20 C Major almaya söz verdi. Şaka bir yana çaldığım müzik aletlerine mızıka eklerken bayağı bayağı da eğlendik, "Azıcık üfler hevesimi alırım," diye aldığım aleti söktürdüm gidiyorum allah bozmasın. Evde bir haftadır Donovan, Neil Young, Blues Traveler, Bob Dylan, Alanis Morisette dinleniyor, koskoca eski punk, progressive metalci Çıtır, durup durup Heart of Gold mırıldanıyor. (Gerçi aynı koskoca Çıtır'ın eve Alt-J'yi de getirmiş olmasına ne demeli?) Eski bir konservatuar öğrencisi olan Tomris'in "Eline aldığın aleti çalabilmene uyuz oluyorum, uçan kaçan kurtulmuyor, biz de yıllarca uğraşıp daha bir kemanı çalamayalım..." demesi... Bir şeyler başardığımda övünmeyi kendime hak gördüğüm yegane konu enstrüman konusu, her aletin dilinden anlamayı çok seviyorum çünkü, biraz ilgi gösterince geridönüş alıyorum, yeteri kadar sabır ve azim gösterince her şey çalınıyor bir şekilde. (Yiğit'in de bu arada tremolo mızıkasını eline alınca içindeki İrlandalının uyanması ve zerre kadar önemsemeden "Ne var, eğleniyoruz biz?" diyerek füfür füfür sallaması...)

* Konu müzik aletlerinden açılmışken, bir süre önce bir gece Karşıyaka'da çok samimi, siyah duvarlı bir evde elime ilk kez aldığım sazla Summertime çaldım. Klarnet üfledim, ses çıkarabildim, notaların nasıl çalıştığını anladım ama ne o kadar ciğerim ne de o kadar sabrım vardı, herhangi bir şey çalamadım. Ve, "Neyden ses çıkarmak her yiğidin harcı değildir, ilk birkaç hafta sadece ses çıkarmaya çalışmakla geçer," sözü doğruymuş, abartısız bütün bir geceyi durup durup aklıma geldikçe ney üflemekle geçirdim ("Neden ses çıkaramıyorum ya?!") fakat olmayınca olmadı. İçimizdeki İrlandalı, içimizdeki tasavvufçuymuş aynı zamanda, azıcık uğraşıp ses çıkarmayı becererek karizma puanlarını artıran Yiğit bir yanda keyifli keyifli sigarasını yakarken kameramız Tomris'e döndüğünde: "Konservatuar öğrencisi olan da bendim işte... -_-'" (Klarnetle LOTR çalan Gökhan ve klarnetle Game of Thrones çalan içimizdeki Tepecikli Yiğit'i anmadan geçemem.)

* Yani son bir iki haftamız "Aa ney, aa klarnet, aa saz, aa mızıka, oo mızıka, oo televizyon, aa negzel..." demekle geçiyor.

* Bir de, Tomris'le konuştuğumuz bir şeydi, onu da not olarak düşmeden geçemeyeceğim. Sanırım yapım, sıkıntı ve stresten, üzüntüden ve gerginlikten kilo veren değil, kilo alan bir yapıymış. Geçen yıl inanılmaz dar gelip de başka kıyafetim olmadığı için utana sıkıla giydiğim gömleklerimi yine başka kıyafetim olmadığı için (televizyon alışverişine okeyiz, müzik aleti alışverişine okeyiz, arkadaş ziyaretlerine okeyiz, sahile inmeye okeyiz, mobilya alışverişine de okeyiz, kıyafet alışverişine hiç okey değiliz, çünkü, ruhumuz sıkılıyor) ablamın kıyafetlerini giyermişçesine utana sıkıla giyiyorum. Her yediğim lokmada suçluluk duygusu hissederek "Kilo vermem lazım, çirkinim, mutsuzum, kilo verirsem mutlu olurum, hayatım güzelleşir," derken verememişim. Rakam vermekten utanır, "Tartılmadım ne zamandır ya, elli küsür falanımdır," derken muhtemelen 65 civarı kilo ile kaç yıl geçirmişim. Tomris'in Yiğit'le ilgili ilk yorumu "Sen mutluluktan zayıflayıp güzelleşmişsin," olmuştu, 54 kilo ile "Daha göbeğim var yea, daha kilo versem olur ama takmıyorum, önemsizmiş meğer kilo falan, mutluluk başka bir şeymiş," diyebilmenin lüksünü tarif edemem. Kendimi gerçekleştirebildiğime inanmak için meğer aynadaki bir görüntüyü değil, gece yastığa kafamı koyduğumda başka bir hayatım olsa neye benzerdi senaryoları kurmayı bırakmış olduğumu görmem gerekiyormuş.

* En önemlisi, not düşülesi en önemli şey yahu bu. Yıllardır bırakmadığım bir huydu, ciddi boyutta zevk aldığım ama bir yandan da kötü bir alışkanlıktı, her gece uyumadan önce bazen saatler sürecek kadar "Acaba eskiden şunun yerine bunu yapmış olsaydım, acaba eskiden bunu hiç yapmamış olsaydım hayatım nasıl olurdu? Şimdi nerde olurdum? Eskiden hayatım ne güzeldi, şimdi nasıl devam ederdi?" diye hayal kurardım. Şimdi ya mutlu uyuyorum, ya gün içerisindeki doluluktan, hareketten sızıp kalıyorum, ya da uyuyamıyorsam bile sadece geleceği düşünüyorum. Bunun notunu düşüp kendime de hatırlatmam lazım.

* Tomris'e şu çok sevdiğim meşhur Kylie Minogue ve Nick Cave'in şu bir festivalde çekilmiş kamera arkası ve canlı performans kolajı videosunu izletmek için videoyu açtım, daha Nick Cave'in göründüğü ilk anda Tomris "Aa fiziği ne kadar da Yiğit gibi değil mi burada Nick Cave'in?" dedi, bilinçaltımdaki Nick Cave sevdasının nedenini doğrulamış olduk.

* Bu yazıyı ofiste yazarken bir ara noterlikte bir işim çıktı, noterde sıra beklerken sıkılmamak için yanıma bir kitap da alıp ofisten çıktım. Sıra numarası aldığımda numaranın 95 olduğuna yemin edebilirdim. 88'de olan sıra levhasına bakıp bir yere oturdum. Kitabımı açıp okumaya başladım. O sırada rakamlar ara sıra yanarken 93 çok kısa bir süre yanıp hemen 94'e geçildi. 95 yandığında yanımda oturup bekleyen kaba görünümlü ve çirkin bir insan olduğu her halinden belli adam da benimle birlikte kalktı. Birlikte ilgili masaya giderken adam bana doğru çirkince sırıtarak "Seninki 93'tü, ben elindeki kağıtta gördüm, kitaba da çok dalmıştın senin sıra geçti şansına küs kehkehkeh..." dedi. Normal şartlar altında yerimde olan birinin demesi gereken şeyler içerisinde "Sen değil, siz derseniz daha iyi olur," ya da "Madem elimde kağıdın numarasını gördünüz, neden beni uyarmadınız?" ya da "O zaman görevliye sorarız, kimi önce alacağına o karar verir," gibi cümleler varken ben dünya kerizi olduğum için "Ha öyle mi, tamam o zaman siz buyrun, ben sizden sonra işimi halledeyim," dedim ve kibar kibar durumu görevliye de anlatıp "Beyefendinin işi sürerken ben bekleyebilirim, 95 sanmışım, oysa ki elimdeki numara 93'müş, benim hatam," diyerek geri çekildim. Adamın evrakları eksik çıktı ve işini halledemeyip sinirli sinirli oradan ayrıldı. Instant karma.

4 Ağustos 2015 Salı


Keywords.

17 Nisan 2015 Cuma

 "Sen bitter çikolata sever miydin ya? Ne zamandan beri seviyorsun? Ben sevmiyorum, sen de öyle çok sevmezdin ki, biz hep sütlü çikolata yiyorduk. Niye bitter çikolata aldın ki, normal sütlü çikolata yok muydu ki?.." diye gerçekten merak eder gibi sürekli sorgularken bir yandan da montunu giyip ceplerini yokluyor, sigarasını, çakmağını, parasını kontrol ediyordu. Çikolatayı da yanımıza alıp evden çıktık, karakurumlarla kaplanmış ruhlarımız bir şeylere kızgın olma ihtiyacı içindeydi ve hiçbir şeye kızamıyorduk, Miyazaki filmlerindeki kaderci karakterler gibiydik, başımıza gelenleri kabullenip duruma uyum sağlıyorduk ama bir şeylere öfkelenmek gerekliydi, öfke olmadan yaşanan üzüntü de sağlıklı olmayacaktı. Bu yüzden bu sabah Yiğit bitter çikolataya öfkelenmeye karar vermişti.

 "Sigara altı" yapmak için çikolatanın pakedini açıp durağa doğru yürürken bir parçasını kırıp bana uzattığı sırada bir kez daha tek kaşını kaldırarak "Niye böyle bir şey aldın ki şimdi hakikaten?" diye sorduğunda dayanamayıp kahkaha attım, "Tamam, bir daha bitter çikolata almam," diyerek güldüm, "Ya ne bileyim işte..." dedi ve o da gülmeye başladı. İkimiz de yaşananlara karşı çaresizliğimizden doğan şu sinirimizi yansıtacak bir şey bulamadığımızın farkındaydık, kediye mi kızacağız, kuşa mı bağıracağız, güneşe mi tapacağız, ne yapacağız bilmiyorduk, doğru düzgün öfkelenemiyorduk bile, sızıları öfkeyle değil gülerek dindireceğiz, belli ki bu sefer böyle olacak.

29 Mart 2015 Pazar

Ta daaa!










Logolarını ben yaptım diye demiyorum çok güzel, çok tatlı bir şey ortaya çıktı. Oyun sevenler bir göz atsın derim.









14 Mart 2015 Cumartesi

Döndük

Buraya çok fazla ara verdiğim için iddialı bir "Döndük!" başlığı attım ama fiziksel imkansızlıklar nedeniyle (elim kopmuş olsa ya, oysa sadece bilgisayarım sıkıntılı) yine çok sık yazmayacağımı biliyorum. Yine de, neler oldu, neler yaşadık, neler yapacağız biraz bahsedip yine belirsiz bir zaman için gideceğim.




Kendime dürüst olmam gerekirse son iki - üç yılda kendi kendimi gereksiz yere sıkıntılı süreçlere soktuğumu artık net olarak biliyorum. İnsana aydınlanma bir anda geliyor, yaptığı şeyden ve bulunduğu yerden mutlu olmadığını hissetmek, hiç abartmıyorum iki saniye alıyor. Pişmanlık gibi değil, sadece "Kendimi bu kadar zorlayarak yaptığım şeyler, gerçekten yapmama değiyor mu?" hissi sizi bir kez vurduktan sonra geri dönemiyorsunuz ve ya gündelik rutinler iyice keyifsizleşmeye başlıyor, ya da kötü geçebilecek her türlü süreci göze alıp silkiniyorsunuz. Hayatımda bayağı büyük bir silkinme yaşadım. Her zaman kendi kendimi gerçekleştirebildiğimi düşünür ve hatta bununla övünürdüm. Oysa son zamanlarda kendimi çok çirkin bir kapana sıkışmış gibi hissediyordum. Yapmak istediğimi sandığım hiçbir şey, gerçekten yapmak istediğim şeyler değildi. Hayatımın düzenli, temiz, yerli yerinde ve "iyi" olması gerektiğini düşünerek bir şeyler yapıp düzeni tek başıma korumaya çalışırken iyiden iyiye deliriyordum. Sonra silkinip hiçbirimizin iyi olmak zorunda olmadığımızı kabullendim. "Birisi" olmaya çalıştıkça o kişiden uzaklaşıyorsunuz, hiçbir şey olmaya çalışmadan düz yaşadığınızda ortaya çıkan kişiden başkası değilsiniz ve benim dümdüz yaşamaya ihtiyacım vardı. Böylece ev geçindirmek zorunda olan, bunun için hem tam zamanlı bir işte çalışan, hem ek işler yapan, hem mesleki yükümlülükleri olan, hem başka birini mutlu etmeye çalışan, hem de her şeyin arasında kendi zevklerine vakit ayırmaya çalışırken kendi zevklerini bile birilerine ispatlaması gereken, tamamen yapayalnız ve bir kenarda kalmış birine dönüştüğümü fark edince "Ben bu kişi olmak istemiyordum," dedim. Yalnızlığın insanı güçlendirdiğini, yok efendim çok çalışmanın insana güç verdiğini, yok efendim iyi bir meslek sahibi olmanın önemli olduğunu falan basbas bağırırken savunma mekanizmamın bana neler ettiğini görememişim.

Silkindikten sonra bir daha asla kendi hayatımı, kendi ellerimle başka bir insanın eline vermeyeceğimi biliyordum. Çünkü insanız, çünkü özgürüz, eğer birlikte yaşamak, içinden çıkılmaz bir "kendini gerçekleştirme ispatına" dönüşmüşse orada özgürlük kalmamış demektir.

O yüzden, şimdi gerçekten hem özgür olduğumu, hem de hakikaten bir şeylerin yolunu bulduğunu biliyorum. Çünkü sevdiğim insanın da, benim de, birbirimize duyduğumuz sevgi, hayranlık ve bağlılık dışında birbirimizle bir yarışımız ya da kavgamız yok. Herhangi bir şey için çabalamamıza gerek yok. Üstelik artık yalnız değiliz. Hatta iyi olmak zorunda da değiliz, hiçbir şey olmak zorunda değiliz, güzel ve düzenli bir hayatımız olmak zorunda da değil, hiçbir zaman güzel ve düzenli hayatlarımız olmadı. Biz öyle insanlar değiliz, sadece "biz"iz. Canımız nasıl istiyorsa öyle yaşıyoruz ve bir gün kontrolü elimden bırakırsam, her şeyi kontrol edemezsem, her şeyin dağılacağını sanıyordum, sadece canımın istediği şeyleri yaparken her şey kendiliğinden bir düzene kavuştu. Avukat olduktan sonra çalışmaya başladığım ilk büroda her şeyin kötü olduğunu fark ettiğim anda istifa ettim. Eskiden "İstifa edersem aç kalırım, ölürüm, hayatımı bir daha toparlayamam, zaten fakirim, sıkışmışlık hissinden kurtulamam..." diye kendi kendimi içimden öldürerek devam edeceğim o işten ani bir şekilde ayrılıp sadece iki hafta sonra, şu an hala çalıştığım ve içime şimdiye dek çalıştığım yerler içinde en çok sinen büroda çalışmaya başladım. Çünkü kimse biraz sıkıntılı günler geçirince ölmüyor, ama sıkıntılı günlerden korkarak yaşamını değiştiremediğinde ise ölmekten kurtulamıyor.

Sadece canımız istediği için, birlikte stüdyoya girmeyi özlemiş olduğumuz için yeniden müzik yapmaya başladık. Ödev gibi repertuar çalışarak değil, sınav gününe hazırlanır gibi konser gününe hazırlanarak değil, sırf bir iş yapmış olmak için içimize sinmeyen bir şeyler çalarak değil, kendi kendimizi vakit ayıramayacağımız projelerin içine atıp da zorla devam ederek değil. Plansızca, programsızca, canımız istedikçe... Sadece o güzelim parmakların baget tutuşunu görmek için yeniden birlikte müzik yapmak istedim. Ve çok güzel oldu, hiç bu kadar severek ve isteyerek stüdyoya gitmemiştim. 

İyi biri olmaya çalışmıyorum, çünkü aslında hiçbir zaman bir melek değildim, sadece kibar olmaya çalışıyordum. Eskiden, çok basit olması gereken her şey bir mücadele gibiydi, yemek yapıp yemekten tutun da, kitap okumaya, film izlemeye dek. Günlerce doğru düzgün yemek yemezsem de aklıma gelmediğini keşfettim, çok sevdiğim bir kitabı bitirene kadar hiç ara vermeden okumak için evi dağınık bırakmanın kimseyi öldürmediğini fark ettim. Kilo almak, vermek, güzel giyinmek, doğru davranmak, yükümlülük gibi saçmasapan rutinlere salak gibi bağlanıp kalmak gibi dertlerim olmadan yaşamanın güzelliğini hatırladım. Güzel bir iş sahibi olmak, toplum içinde yer bulmak, derli toplu görünmek falan hikaye; ne yaparsam yapayım kendim gibi yaptığım sürece mutluyum.

Her şeyi bana hatırlatan kişinin özgürlüğü beni kendime getirdi, özgürlük beni resmen geri getirdi. 

Ve, bir insanı affetmenin kalbin çok riskli bir yerinde olduğunu anladım. Affetmek ve birinin sizi ne kadar kırdığını sadece unutmak birbirinden tamamen ayrı şeylermiş. Hayatım boyunca gerçekten affedeceğim son kişi Yiğit olacak.

Not: Birdman'de eski eş kulise geldiğinde söylenen "Sahi biz seninle neden boşanmıştık, hatırlıyor musun? Ben hiç hatırlamıyorum," repliği yüzünden bu yazı üç haftadır içimden çıkmaya çalışıyordu. 

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)