23 Ağustos 2015 Pazar

"Promises" Ya Da "Sadakat Üzerine"

 Heheh Mary Shelley göndermeli başlığımızı beğendiniz mi? (Birdman değil o başlık göndermesi, Mary Shelley!) Bugün biraz sadakat üzerine konuşacağız. (Sadece ben konuşacağım, siz de -hala okuyanlar var Blogger anasayfasını, biliyorum- okuyacaksınız.)

 Geçtiğimiz bir - iki hafta boyunca birçok yerde karşıma sadakat kavramıyla ilgili şeyler çıktı, biri, durduk yere aklımıza gelen The World Needs A Hero albümü, tek tek bu şeyleri sayıp düşündürdükleri üzerinden giderek konuşacağım izninizle... Yiğit'le "ilk sevgililiğimizde" henüz öyle albüm bulmak, indirmek falan kolay değildi, gerçekten, 2006 yılından bahsediyoruz, boru değil... O yüzden daha çok elimizdekilere sıkı sıkı sarılır, aynı albümleri sık sık dinlerdik. The World Needs A Hero da benim lise yıllarımdan beri pek sevdiğim bir albüm olduğundan, davulları da pek canavar gibi olduğundan Yiğit'in de hoşuna gidince en sık dinlediğimiz şeylerden biri benim kırmızı bir CD'ye kopyalanmış ve üzerine CD kalemiyle ismi yazılmış o zavallı korsan The World Needs A Hero albümümdü. Ben anı toplamayı ve anı biriktirmeyi severim, anısı olan eşyaları da güzel korurum. Dokuz yıl sonra bu eve ilk kez geldiğinde kitaplık rafından CD kabını çıkarıp o kırmızı CD'yi gösterdiğimde gözlerine inanamamıştı. Geçenlerde o CD'yi de minik kare bir çerçeveyle çerçeveleterek saklamaya karar verdik ve albümdeki bir şarkının bizim için yazılmış gibi olduğunu düşündüğümüzü hatırladık:


 O zamanlar ayrılıp da daha sonra "başka bir hayatta bir araya geleceğimize söz vererek" dinlemiyorduk bunu, o zamanlar bambaşka bir hikaye anlatan şarkının, ilk grubumuzun ikimizle ilgili bir meseleden dolayı dağılmasından dolayı bizi yansıttığını düşünüyorduk. "Şimdiki ilişkide" dinleyince şarkı daha bir yerine oturdu, söz vermemişiz ama başka hayatlarda bir araya gelerek sonuçta sözümüzü tutmuşuz. Sadakat üzerine bu hafta pek çok kez düşündüm demiştim, ilk olarak buradan vurdu kavram tokadını, kimsenin kimseye verdiği bir söz yoktu fakat ben bu albümü gerçekten Yiğit'i hatırlattığı için saklıyordum ve gerçekten de bir gün sanki ona bu CD'yi göstereceğimi düşünmüş gibiydim, fakat düşünmemiştim de. Birbirimizle yeniden sevgili olmaya karar vermek için aradan dokuz yıl geçmişti ama dokuz yıl boyunca demek ki içimde bir yer Yiğit'e sadık kalmıştı, hiçbir zaman onu unutmak istememişim fakat üzerine de düşünmemişim. Sadakat, farkında olmadan, istemeden, gizli gizli de yeşerebiliyormuş insanın içinde. Fakat acı gerçek, bu, aynı zamanda başkalarına sadakatsizliktir de... Hiçbir ilişkide insan eski sevgilisini özlememeli ya da eski sevgilisine sadakat hissetmemeli, bir açıdan duyduğunuz sadakat sizi kendi gözünüzde yüce ve büyük bir aşk yaşadığınıza inandırıyorsa da bir yandan da sadakatsizsiniz, birtakım çirkinlikler de hissedildi, birbirimize sadakat duymuş, arada başkalarına sadakatsizlik etmişiz ve bir yandan şu an birlikte olduğumuz için sadık insanlarız fakat aslında sandığımız kadar temiz yürekli değiliz.

 Fakat, olsun... Önemli olan birbirimize karşı olan davranışlarımız, diye düşündüm... Sonra bir gün karşıma şöyle bir entry çıktı: https://eksisozluk.com/entry/54067618 Entry'nin sahibesi, hiç tanışmadığım ve belki de benim İstanbul'da bir duruşmam olmadıkça ve kendisinin İzmir'e yolu düşmedikçe yüzyüze hiç de tanışmayacağım fakat kendisini yazarak ifade etmesi, hukukçu olması ve bir yandan da (yazar burada utanıyor çünkü burçlara ve astrolojiye inanmasa da üstesinden gelemediği bir İkizler burcu kadınlarıyla kendini yakın hissetme huyu var...) İkizler kadını olması sebebiyle bir şekilde yazdığı hemen hemen her şeyin altına imzamı atabileceğim bir şahıs. Kendisi daha önce de bir boşanma sebebi olarak aldatılmayı başka bir entry'de irdelemişti, aradım fakat bulamadım. Orada da bu şekilde aldatmanın öyle çok sıradışı, çok da üzerine düşünülerek, planlar yapılarak yapılan bir şey olmadığından bahsediyor ve bir yandan da bir insanın evliliğini bitirmek için aldatmaktan daha kötüsünü de yapabileceğini anlatıyordu. Ben esasında bu entry sayesinde o entry'i hatırlamış da düşünmüşüm şu an onu fark ettim fakat gerçekten bulamıyorum onu, orada Dagny Taggart diyordu ki, "Bir gün ciddi bir konuda yarı yolda bırakılacaksam, mutsuz olduğumu fark edeceksem, aldatılmamış olsam bile evliliğimin sona erdiğini çok daha acı şekillerde anlayacaksam aslında aldatılmak daha da net bir evlilik/ilişki bitirme şeklidir." Kısaca böyle bir şeyler. Sadakat için aslında sadece başka biriyle birlikte olmamak değil, bütün bir ömrü (olmasa bile belki de birlikte geçireceğiniz bütün bir zamanı) bir arada olarak, bir şekilde birbirinize kol kanat gererek, kimsenin kimseyi kenarda bırakmadığı bir aşk ilişkisiyle geçirerek, aşk bir yerde biterse eğer (ki sanırım pek de öyle sandığımız kadar lönk diye biten bir şey değil, arkadaşlar inanmazsınız dokuz yıl önce de yanında yürürken gurur duyduğum adamın dokuz yıl sonra da hala her gün, her hareketinin zarafetine hayran oluyorum, bir gün eşinize/sevgilinize dönüp de baktığınızda "Meh, bu da gitgide çirkinleşti ya, eskiden böyle miydi, buna mı aşık olmuştum ben?" diyorsanız kötü haberlerim var...)  yine de birlikte olduğu kişiyi hayat arkadaşı olarak görmeye devam edecek ve tek başına planlar kurmayacak, bir şekilde birlikte olduğu kişiden gizli bir hayat, gizli saplantılar ya da gizli özlemler sürdürmeyecek bir insan olabilmeniz gerekiyor sanırım. Bu şekilde baktığımda, sadakat üzerine düşüncelerim biraz daha şekilleniyor...

 ...du. Sonra yine bir gün Ekşi Sözlük'te şu entry'e rastladım ki entry sahibi yakın arkadaşım olan Mert: https://eksisozluk.com/entry/54074337 Mert'in dedikleri, yazdıkları ve yaptıkları bana güzel özeleştiri yapma imkanı tanır. Entry'i okuduğumda "Ulan!" dedim, "ben de tam olarak böyle bir insandım lan eskiden resmen! Kafayı geçmişe odaklamış, hem birlikte olduğum kişiden çok eskiden yaşadığım ve daha sonra o kişiyle birlikte olduğum için yaşayamadığımı düşündüğüm pek çok şeye daha da bağımlıydım!" Evet, ben de böyle biriydim, başka birileriyle birlikte olmaktan daha da büyük sadakatsizlik. Üstelik sadece eskiden olan ve olabilecek olan ilişkiler ve ilişki ihtimalleri bile değil, geçmişte yaşanan ve yaşanamayan pek çok şeye bağımlılıkla kara kara düşünerek kendimi saçmasapan bir anılar dehlizine gömer, sigara üstüne sigara içer, birsürü şarkıyı "Ay bu şarkı bana şu günleri hatırlatıyor, bu şarkıyla şu döneme gidiyorum..." diye ziyan ederdim. Sonra, sadakat üzerine düşüncelerimden ziyade kendi hakkımdaki düşüncelerim daha çok şekillendi. İnsan "Değiştim," deyince değişmiyor, değiştiğini fark ediyor. Bir gün, eskiden en yakın arkadaşı olan birinin, kendisine bile doğrudan söylemediği bir şeyi okuyunca anlıyor, bekaret orada net bir metafor fakat sadece cinsel birlikteliğin değil, geçmişle alakalı her şeyin bir bekareti var sanırım, o yüzden doğru bir kavram. "İlk sahne heyecanı" bekareti, "okulu uzatma" bekareti, "parasız kalma" bekareti ve tüm diğerlerini bambaşka şeylere bağlayarak, bambaşka şekillerde hatırlayarak, "an"dan çok geçmişte yaşayıp geçmişi özlemek ya da geçmişten pişmanlık duymak, Yiğit'e dek yaptığım en büyük saçmalıktı. Yiğit'le birlikteyken "Bizim yeniden bir araya geldiğimizde birbirimizi sevmemizi sağlayan şey, yan yana değilken yaşayıp öğrendiğimiz tüm şeyler ve hepsi geçmişte kaldı, bundan sonra önümüze bakıyoruz," demeye başladım, ilk kez. Hah, tam burada diğer hatırlatıcımıza geçelim:

 Televizyon kurulduğundan beri eskisinden daha sık film izler oldum, hem bir yandan Yiğit işteyken bana daha iyi vakit geçirtiyor, zamanı "İki film izlerim, dönmüş olur," diye ölçüyorum, hem de kitap okumaktan daha ergonomik olduğu kesin, artık divanda uzanarak film izleyebildiğim için film izleme sıklığımda gözle görülür bir artış oldu. Fakat izlenecek o kadar çok film, göz atmak istediğim o kadar çok yönetmen, araştırmak istediğim o kadar çok tür var ki ve bir o kadar da üşengecim ki, sırf vakit geçirtsin diye dandik dandik filmler de izler olduğumu fark ettim, sırf "Bir film daha izleyeyim saat üç olur..." gibi... Before We Go diye saçmasapan bir film izledim. Güzel değildi, vakit geçirtti. Fakat bir cümlesi beyne kazındı. "Kendinizi birine adadığınızda," dedi karakterlerden biri bir yerde, "...başka birinin ne kadar mükemmel olduğu ilginizi çekmiyor çünkü mükemmelliği başkasında aramıyorsunuz." Ta-daaa... Sanırım sadakatle ilgili kafamı kurcalayan, kendi sadakatimi, nasıl bir insan olup olmadığımı sorgulatan pek çok şeyi bu cümleyle noktaladım. Çünkü sadakat, geçmişle, insanlıkla, varoluşla ilgili değil de gayet basit bir şekilde, net olarak "başka biri"yle ilgili bir kavramdı, bir insana adandığınızda başka bir insanı övemiyorsunuz, başka bir insanla ilgili güzel bir şeyler hatırlayamıyorsunuz, başka birinin ne kadar kusursuz olduğunu bırakın, nasıl biri olduğu bile sizi ilgilendirmiyor, sadakat kavramının geçmişle, ayrılma şekliyle, hatırlamayla, anıları saklamakla da ilgisi var ama tam olarak sıkıcı bir romantik filmde karşıma çıkan tanımı, şimdiye dek yapamadığım en üstün tanımdı.

 Yaklaşık bir hafta kadar ince ince karşıma çıkan ekmek kırıntılarından sadakat kavramının tanımına doğru yol yaparken "Acaba ben sadık biri sayılabilir miyim, yoksa Yiğit'le onca uzun bir aradan sonra bir araya gelmiş olmamız bizi sadakatsiz insanlar yapar mı?" diye de düşünüyordum, düşünmek insanı her zaman çözüme götürmüyor, çoğu şey üzerine düşünmediğiniz zaman kendi kendine gideceği yönü buluyor.

 Ve bugün de sadakat kavramı hakkındaki dersimizi bitiriyoruz, bir sonraki dersimiz haftaiçi alkol aldıktan sonra ertesi gün işyerinde akşamdan kalmalığımızı gizlemek üzerine...

19 Ağustos 2015 Çarşamba


Kararın, "mutlak boşanma sebebi olmama" ile ilgili olduğunu anladık mı?

Bir de bu var:



^___^

5 Ağustos 2015 Çarşamba

Aynı Gün İkinci Yazı, Çünkü Hohner

 Daha bugün ofiste sıkılıp bir yazı yazmıştım ama bunu sıcağı sıcağına yazmam gerekiyor çünkü içim içime sığmıyor ve Yiğit, yaptığı güzelliğin ardından evden çıkıp işe gitti. 

 Sevgilimin bu haftaki shift'i 23:00-07:00 shift'i. Dün eve geldiğimde çok yorgundu ki normal şartlar altında uykusunu almış, daha birkaç saat önce uyanmış ve zinde olması gerekiyordu. Bir şeyler ters gelmişti ve sıcaktan dolayı uyuyamadığını düşünüp üzerinde durmamıştım. 

 Mızıka işinden bahsettim diğer yazıda, benim çalması daha zor ve pek çok şarkıya uygun olmayan tremolo mızıkayla bile bir şeyler çalabildiğimi gördükten sonra "Sana ne gerekiyorsa ondan alalım sen bak bakalım ne lazımmış," demişti. Ben de bir iki gün araştırıp "10 delikli diatonik mızıka lazım, Hohnerler iyiymiş, Special 20 diye bir model varmış, alet ağaç olmadığı için yeni başlarken bend yapması daha kolaymış, ondan alalım bir ara," diye mızıkamı seçmiştim. "Tamam, sana bir ara alayım bunu, ama bunun birsürü tonu varmış, ben anlamam, hangisi lazım sana, C mi? G mi?" diye sorduğunda sürprize alışkın olmayan bünyem buna bile uyanmayıp "Ha, C lazım ya, bir ara sipariş vereceğimiz ya da alacağımız zaman ben söylerim yine C diye," demiştim. 

 Tam bir saf gibi "Söz verildi, alınacak, bir ara seçeriz, sipariş veririz, o zamana kadar unuturum da alınınca yeniden sevinirim, o sırada tremoloyla oyalanırım..." diye düşünürken bugün eve geldiğimde elime iki paket tutuşturuldu. Biri, beklediğim bir kargoydu, Çizgi Roman Okurları Platformu'na yazdığım bir yazı için hediye babında gönderilen bir çizgi roman gelmiş, önce ona sevinip pakedi açıp çizgi romanı inceledim bir de uzun uzun, diğer pakette ne olduğunu bile düşünmedim.



 Evvelki gün Do-Re Müzik'te istediğim mızıkanın olduğunu görmüş. Dün işten 07:00'da çıktığında dükkan açılmış olmadığı için eve gelip uyumuş, sonra uykusunu tam almadan erkenden çıkıp tekrar Çankaya'ya gidip mızıkayı alıp gelmiş, gece tekrar işe gidip bugün döndüğünde uykusunu tam alabilmiş. İlk kez bu kadar profesyonel, hiç hissettirilmeyen bir sürpriz yapıldığına sevinirken bir yandan da iki gündür uykusuz kaldığına içim yandı ama HOHNER'İM VAR LAN ŞU AN. Bebek gibi, fotoğrafta arkasında kalan kırmızı da Vatan'dan alınan dandik tremolo, gerçi ona da Red Lobster adını koyduk, "İlk mızıkan, ezikleme o kadar çocuğu, onu da sev yine," diyor. İçim içime sığmıyor, ben sanıyordum ki bir şeyi isteyeceğim, istediğimi unutacağım, bilmemkaç zaman sonra üşenmediğimizde bir ara gidip alacağız ya da belki bir ara hatırlayıp sipariş verirsek evde olduğumuz bir güne denk getirip kargo bekleyebilirsek, ölme eşeğim ölme diye kendimi düşündüre düşündüre istediğim bir şeye kavuşacağım. Bir şeyi istedim ve çok seri bir şekilde oldu, olduruldu, içim içime sığmıyor. 

 Tremolo mızıkaya göre çalması çok daha kolay ama temiz ses çıkaramayınca tremolodaki gibi "Ne var, folk bir şeyler işte, böyle kirli çalıyoruz, olamaz mı?" ayağına yatılamıyor, temiz ses çıkmayınca kulak tırmalıyor. Ama nota geçişleri falan çok daha birbirine yakın yerlerde olduğu için daha seri ve daha emin çalabiliyorum. Hey Jude, Love Me Do, Heart of Gold, Blowin' In The Wind ve Ob-La-Di Ob-La-Da'yı çalabildim, onun dışında internette bulunan çoğu mızıka tabı da diatonik mızıkaya göre olduğu için bayağı bir şeyi deneyip eğlendim, bend olayı gerçekten kolaymış, hatta bendde zorlanacağımı düşünürken düz çalınan single note'larda temiz ses çıkarmak daha çok zorluyor. Tremolodaki gibi yayarak çalamıyorum, daha özenli, daha ince üflemek gerekiyor deliklere. Bir de sesi çok güzel. ^_____^ Klasik gitarım Washburn Lyon, klavyelerim de Casio CTK-591 ve Casio MT-210 iken ilk kaliteli, babatorik enstrümanım mızıkam oldu, HOHNER OLUM! "Diatonik mızıka istiyorum," dedim, "Hohner iyiymiş ama kaliteli bir şey, bir ara alırız gidip," dedim, işten gelince elime tutuşturuldu, üstelik ben de ayı gibi çizgi romana sevinirken sabırla gülümseyerek beklenerek tutuşturuldu.

 Sonra mutfakta bir bira kutusu gördüm, işe gitmeden önce içki içip de gittiği tek gün televizyonun eve gelip kurulduğu gündü, keyiften, kutlamak için içmiştik. Bugün bana mızıkayı vereceği için, ne kadar sevineceğimi tahmin ettiği için durunamayıp çıkıp bir tane birayla kutlamak istemiş. 

 Sevgi sözcükleri, büyük laflar gerekmiyormuş ulan, içim içime sığmıyor. Saat geç olduğu için komşuların hatrına oynayamıyorum daha fazla aletle, zaten nefesimi de tükettim ve yakışıklı Hohner'i karşıma alıp bunu yazıyorum, kutusu bile var ya. ^_____^ Bizim Red Lobster'ı USB bellek gibi plastik ambalajda satıyorlardı, kutulu bu alet, allahım nasıl tatlı... Zevkten öleceğim.

 (Neil Young'ın kullandığı C değil, D diatonikmiş, bendeki Hohner'le ilgili tek hayal kırıklığım bu oldu ama çaktırmadım, Heart of Gold, kayıtlarındaki tonla tutmadı. Yiğit "İleride sana birsürü dizeriz her tondan, set yaparız," diyor, Neil Young'ın meşhur BBC konserinde cebinden çeşit çeşit mızıka çıkardığı Heart of Gold videosunu hatırlayıp "Ahaha demek ki ondan adam her cebinde mızıka taşıyor da olabilir, çaldığı şarkıya göre hangi tonu kullanacaksa ondan birsürü öyle..." dedik. Ne kadar mutluyum yarabbim.)


Notlar

* "Bu bloğu ihmal ettiğim zamanlarda..." demeyeceğim ama bir süre bir yerlere bir şeyler yazmadığımda aklımda hep "Bugünkü şu olayı bir yere not etmek istiyorum, bundan bahsetmem lazım, bu kesinlikle yazmaya değer bir şey..." gibi şeyler oluyor. Daha sık not almak lazım.

* Not alınacak, bahsetmeye değecek en önemli şeylerden biri, en yakın arkadaşımın yeniden İzmir'e taşınması oldu. Eski ev arkadaşım yeniden İzmir'e döndü ve teker teker çoğu yakın arkadaşımı İstanbul'a uğurladıktan sonra birini yeniden İzmir'de görmenin benim için ne kadar güzel olduğunu anlatmam çok zor. Zamanında birlikte yaşamış olduğumuz için aramızda oluşan doğal bağın dışarıda görüştüğümüzde, yanımızda başka insanlar olduğunda da hiç konuşmadan anlaşabilmemize olanak sağladığını ve bunu bilmemkaç yıl sonra hala başarabiliyor olduğumuzu görmek hem güven hissi veriyor, hem de heyecanlandırıyor, birlikte yaşlanacağımız, yaz tatillerinde akşam üzeri vakitlerinde torunlarımıza patates kızartırken bir yandan cin-tonik içeceğimiz arkadaşım bu kadınmış. Sanırım hayatımda Yiğit'in yeniden var olması gibi tamamlanmış hissetmemi sağlayan diğer bir "insan varlığı" da Tomris'in varlığı. İşin en eğlenceli kısmı da ikisini bir araya getirdiğimde dünyanın en doğal ilişkisini kurmalarıydı. Tomris'in İzmir'e dönüşüyle birlikte onun sevgilisi de "insanlarımız"a katıldı, tatlı tatlı çoğalıyoruz. Eski yaşantılarımıza kıyasla hepimiz için de geçerli olan bir gerçek bu, daha az insanımız var ve bu bir yandan değerbilirliğimizi artırıyor.

* Not alınacak diğer bir şey, düzen kurmaya başlamamız oldu. Yuva yapıyoruz. İnce ince, ağır ağır.

* Yuva yapmak için erkek kuşların yuvaya elektronik eşya getirdiklerini bilirsiniz. Bizimki, babamın evimi öğrenci evliğinden çıkarma kalkışmaları sayesinde şimdiye dek evdeki fazlalıkların hepsini yığıp boş bıraktığımız ve aslında çok büyük ve aydınlık olan salonu adam ettikten sonra, babamla bir olup "Bu salona bir de televizyon lazım aslında, televizyon olsa iyi olur," diye tutturmaya başladı. Tüm itirazlarıma rağmen ("Survivor mu izleyeceğiz ya? Maç mı izleyeceğiz?") televizyon alınırken (ki bir haftadır tüm itirazlarımın pişmanlığını yaşıyorum, çok da güzel bir şeymiş küçük bilgisayar ekranından değil de büyük ekrandan bir şeyler izlemek) Vatan Bilgisayar'da turlarken "Burada mızıka da satılıyordu ya eskiden, kasaya yakın bir yerlerde..." diye aklıma geldi. Televizyon için yardımcı olan görevliye Yiğit'in "Burada mızıka da varmış ya? (Tek kaşı kalkık, güvenmez ifade)" diye sorması, görevlinin de "Mızıka mı varmış? (İki kaşı kalkık, inanmaz ifade)" demesi... Her ne ise ben doğru hatırlıyormuşum ve gerçekten de Vatan Bilgisayar'da mızıka satılıyormuş, bir hevesle kendime mızıka aldıktan sonra; meğer tek ihtiyacım ne kadar da sadece bir mızıkaymış?! Tek eksiğim mızıkaymış şu hayatta. Gel gelelim, cahil gibi araştırmadan etmeden müzik aleti mi alınır? O an için mızıkayı bir heves olarak görmüşüm fakat güzel söktüm, söktükçe heveslendim, Tomris hatırlattı, Les Devins'te klavye çaldığım zamanlarda vokaldeki arkadaşın bazı şarkılarda mızıka çaldığı günlerde de "Yaa ne güzel alet, ben de mızıka istiyorum," dermişim meğer, bilinçaltıma gömmüşüm. Cahillikten 24 delikli tremolo mızıka almış olduğumuz için yalnızca birkaç Bob Dylan şarkısına uyuyor alet, notaların yerlerini söktüm, aletin dilinden anladım fakat işin içine girdikçe, bana lazım olan 10 delikli diatonik blues mızıkasıymış onu anladık, şimdi Yiğit "Çalıyon ya kız sen bu aleti?! A aa kız aklına esti aldı, çalıyor?!" şaşkınlığıyla bana bir adet Hohner Special 20 C Major almaya söz verdi. Şaka bir yana çaldığım müzik aletlerine mızıka eklerken bayağı bayağı da eğlendik, "Azıcık üfler hevesimi alırım," diye aldığım aleti söktürdüm gidiyorum allah bozmasın. Evde bir haftadır Donovan, Neil Young, Blues Traveler, Bob Dylan, Alanis Morisette dinleniyor, koskoca eski punk, progressive metalci Çıtır, durup durup Heart of Gold mırıldanıyor. (Gerçi aynı koskoca Çıtır'ın eve Alt-J'yi de getirmiş olmasına ne demeli?) Eski bir konservatuar öğrencisi olan Tomris'in "Eline aldığın aleti çalabilmene uyuz oluyorum, uçan kaçan kurtulmuyor, biz de yıllarca uğraşıp daha bir kemanı çalamayalım..." demesi... Bir şeyler başardığımda övünmeyi kendime hak gördüğüm yegane konu enstrüman konusu, her aletin dilinden anlamayı çok seviyorum çünkü, biraz ilgi gösterince geridönüş alıyorum, yeteri kadar sabır ve azim gösterince her şey çalınıyor bir şekilde. (Yiğit'in de bu arada tremolo mızıkasını eline alınca içindeki İrlandalının uyanması ve zerre kadar önemsemeden "Ne var, eğleniyoruz biz?" diyerek füfür füfür sallaması...)

* Konu müzik aletlerinden açılmışken, bir süre önce bir gece Karşıyaka'da çok samimi, siyah duvarlı bir evde elime ilk kez aldığım sazla Summertime çaldım. Klarnet üfledim, ses çıkarabildim, notaların nasıl çalıştığını anladım ama ne o kadar ciğerim ne de o kadar sabrım vardı, herhangi bir şey çalamadım. Ve, "Neyden ses çıkarmak her yiğidin harcı değildir, ilk birkaç hafta sadece ses çıkarmaya çalışmakla geçer," sözü doğruymuş, abartısız bütün bir geceyi durup durup aklıma geldikçe ney üflemekle geçirdim ("Neden ses çıkaramıyorum ya?!") fakat olmayınca olmadı. İçimizdeki İrlandalı, içimizdeki tasavvufçuymuş aynı zamanda, azıcık uğraşıp ses çıkarmayı becererek karizma puanlarını artıran Yiğit bir yanda keyifli keyifli sigarasını yakarken kameramız Tomris'e döndüğünde: "Konservatuar öğrencisi olan da bendim işte... -_-'" (Klarnetle LOTR çalan Gökhan ve klarnetle Game of Thrones çalan içimizdeki Tepecikli Yiğit'i anmadan geçemem.)

* Yani son bir iki haftamız "Aa ney, aa klarnet, aa saz, aa mızıka, oo mızıka, oo televizyon, aa negzel..." demekle geçiyor.

* Bir de, Tomris'le konuştuğumuz bir şeydi, onu da not olarak düşmeden geçemeyeceğim. Sanırım yapım, sıkıntı ve stresten, üzüntüden ve gerginlikten kilo veren değil, kilo alan bir yapıymış. Geçen yıl inanılmaz dar gelip de başka kıyafetim olmadığı için utana sıkıla giydiğim gömleklerimi yine başka kıyafetim olmadığı için (televizyon alışverişine okeyiz, müzik aleti alışverişine okeyiz, arkadaş ziyaretlerine okeyiz, sahile inmeye okeyiz, mobilya alışverişine de okeyiz, kıyafet alışverişine hiç okey değiliz, çünkü, ruhumuz sıkılıyor) ablamın kıyafetlerini giyermişçesine utana sıkıla giyiyorum. Her yediğim lokmada suçluluk duygusu hissederek "Kilo vermem lazım, çirkinim, mutsuzum, kilo verirsem mutlu olurum, hayatım güzelleşir," derken verememişim. Rakam vermekten utanır, "Tartılmadım ne zamandır ya, elli küsür falanımdır," derken muhtemelen 65 civarı kilo ile kaç yıl geçirmişim. Tomris'in Yiğit'le ilgili ilk yorumu "Sen mutluluktan zayıflayıp güzelleşmişsin," olmuştu, 54 kilo ile "Daha göbeğim var yea, daha kilo versem olur ama takmıyorum, önemsizmiş meğer kilo falan, mutluluk başka bir şeymiş," diyebilmenin lüksünü tarif edemem. Kendimi gerçekleştirebildiğime inanmak için meğer aynadaki bir görüntüyü değil, gece yastığa kafamı koyduğumda başka bir hayatım olsa neye benzerdi senaryoları kurmayı bırakmış olduğumu görmem gerekiyormuş.

* En önemlisi, not düşülesi en önemli şey yahu bu. Yıllardır bırakmadığım bir huydu, ciddi boyutta zevk aldığım ama bir yandan da kötü bir alışkanlıktı, her gece uyumadan önce bazen saatler sürecek kadar "Acaba eskiden şunun yerine bunu yapmış olsaydım, acaba eskiden bunu hiç yapmamış olsaydım hayatım nasıl olurdu? Şimdi nerde olurdum? Eskiden hayatım ne güzeldi, şimdi nasıl devam ederdi?" diye hayal kurardım. Şimdi ya mutlu uyuyorum, ya gün içerisindeki doluluktan, hareketten sızıp kalıyorum, ya da uyuyamıyorsam bile sadece geleceği düşünüyorum. Bunun notunu düşüp kendime de hatırlatmam lazım.

* Tomris'e şu çok sevdiğim meşhur Kylie Minogue ve Nick Cave'in şu bir festivalde çekilmiş kamera arkası ve canlı performans kolajı videosunu izletmek için videoyu açtım, daha Nick Cave'in göründüğü ilk anda Tomris "Aa fiziği ne kadar da Yiğit gibi değil mi burada Nick Cave'in?" dedi, bilinçaltımdaki Nick Cave sevdasının nedenini doğrulamış olduk.

* Bu yazıyı ofiste yazarken bir ara noterlikte bir işim çıktı, noterde sıra beklerken sıkılmamak için yanıma bir kitap da alıp ofisten çıktım. Sıra numarası aldığımda numaranın 95 olduğuna yemin edebilirdim. 88'de olan sıra levhasına bakıp bir yere oturdum. Kitabımı açıp okumaya başladım. O sırada rakamlar ara sıra yanarken 93 çok kısa bir süre yanıp hemen 94'e geçildi. 95 yandığında yanımda oturup bekleyen kaba görünümlü ve çirkin bir insan olduğu her halinden belli adam da benimle birlikte kalktı. Birlikte ilgili masaya giderken adam bana doğru çirkince sırıtarak "Seninki 93'tü, ben elindeki kağıtta gördüm, kitaba da çok dalmıştın senin sıra geçti şansına küs kehkehkeh..." dedi. Normal şartlar altında yerimde olan birinin demesi gereken şeyler içerisinde "Sen değil, siz derseniz daha iyi olur," ya da "Madem elimde kağıdın numarasını gördünüz, neden beni uyarmadınız?" ya da "O zaman görevliye sorarız, kimi önce alacağına o karar verir," gibi cümleler varken ben dünya kerizi olduğum için "Ha öyle mi, tamam o zaman siz buyrun, ben sizden sonra işimi halledeyim," dedim ve kibar kibar durumu görevliye de anlatıp "Beyefendinin işi sürerken ben bekleyebilirim, 95 sanmışım, oysa ki elimdeki numara 93'müş, benim hatam," diyerek geri çekildim. Adamın evrakları eksik çıktı ve işini halledemeyip sinirli sinirli oradan ayrıldı. Instant karma.

4 Ağustos 2015 Salı


Keywords.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)