18 Eylül 2016 Pazar

"Bu taşlar ne zamandır burada?"

 Kazdağlarından İzmir'e, kendi aracınızla dönmüyorsanız tek otobüsle yolculuk edemezsiniz. Kazdağlarının virajlı, rampalı yollarından hiçbir büyük yolcu otobüsü tırmanmaz, ancak küçük köy dolmuşları görülür, onlarla Edremit'e ya da Yenice'ye, Çan'a dek ilerler, oradan bir şekilde ilçe otogarlarından yolunuzu bulursunuz. 

 Hayatımın en zor cümlelerini kuruyorum, bu da en zor yazısı, ama yazdıkça tükeniyor acım, bu yüzden işte tam da yukarıdaki cümleyi kendi kendime söylediğimde, Kazdağlarını, bir daha ne zaman geleceğimi bilmeden terk ederken, hem de tek başıma, Edremit otogarına doğru, küçük bir köy dolmuşunda tıngır mıngır ilerliyordum. Kaç gündür müzik dinlememiş, kaç gündür alkol almamıştım, yola çıkmadan bir gün önce biraz kitap okumuştum ve bir şeylere henüz odaklanamadığımı fark etmiştim. Sadece etrafımdaki görüntülere odaklanabiliyordum, yoldaki ağaçların hepsiyle tek tek selamlaşmayı sevdiğim rotaydı, ormanın içinden ilerleyen yol boyunca görebildiğim her ağaca, sayısız ağaca tek tek bakmaya çalışırdım. Arada üzerine yıldırım düşmüş ağaçlar görürdük eskiden, annemle biz "Yazık..." diye ağaca üzülürdük, babam "Olsun o yeniler kendini," derdi. Yangın yerlerinden geçerdik, içimiz kahrolurdu. Ağaçları çok severdik, hepimiz, Yiğit de sever, bizim nişan yüzüklerimizde ağaç dalı oymaları var, babam pek beğenmemişti. Onca yıldır geçtiğimiz yollarda yalnızca ağaçlara dikkat etmişim, kendi kendime ayrılırken ağaçlara babamı emanet ettiğimi düşünerek yine gözgöze gelmeye çalıştığım her ağacı incelerken taşlar ilk kez dikkatimi çekti. Sanki bir gecede, kocaman kocaman, yuvarlak yuvarlak kayalar gökten yağmış gibi, ağaçların dibindeki taşları görmeye başladım. O kadar eski görünüyorlar, o kadar yuvarlak duruyorlardı ki zamanın çok öncesinden beri orada olmaları gerekiyordu, ben ilk kez fark ediyordum.

 Odaklanamıyor, fakat olay gününden beri neredeyse gözyaşı da dökmüyordum. Çok gözyaşı döktün çünkü, diyor Yiğit, zamanında çok döktün, o yüzden şimdi olgun bir acı yaşıyorsun, kendini tutmadın, üzüldüğünde belli ettin, vicdanın rahat, huzurlusun, bu yüzden çok ağlamadın, çok perişan olmadın diyor. Sadece yıkanıp cenaze nakil aracına yüklendiğinde, tabutu ikinci kez gördüğümde biraz ağladım, bir de defnedildiği gün hep birlikte akşam yemeği yediğimiz bahçedeki piknik masasında. O piknik masası, tüm sevdiklerine yemek yedirirken, buzdolabında geçen yıldan kalma yarım şişe rakısı boynunu bükmüştü, tüm sevdiklerinin orada olduğu bir masada, oturup güzel sesiyle şarkı söylemediği, bizlerle rakı kadehini tokuşturmadığı ilk akşamdı.

 Hissediyor, biliyor ve hazırlıklı olmaya çalışıyorduk. Kanser, orospu çocuğu bir hastalık. Beş yıldır süren dönem boyunca, ilk yıl, şımarık bir kız çocuğu gibi sürekli etrafımdan ilgi, empati bekliyor, yaptığım her şeyin bana hak olduğunu düşünerek insanlara düşüncesiz davranabiliyor, her başarısızlığımı ve her kalpsizliğimi "Benim babam hasta, çok üzülüyorum..." bahanesiyle geçiştiriyordum. Süreç uzadıkça olgunlaştık, son iki yıldır hiçbir şeyden şikayet etmedik, son bir yıldır, kanserin beyne sıçradığını, beyinde, radyoterapi ile giderilemeyecek kadar irili ufaklı tümörler oluştuğunu, vücudun kemoterapiye de dayanamayacağını öğrendiğimizde bile inanılmaz olgunduk. Sadece "Tamam," dedik, "elimizdeki zamanı güzel kullanacağız..." Son dört - beş ayını Altınoluk'taki balkonumuzda denize karşı müziğini dinleyip rakısını içerek geçirdi, hiçbir şey yokmuşçasına. Her fırsat bulduğumda yanında oldum, annem hep yanındaydı, son anına dek güzel anlarından bahsederek babamı rahatlatıyordu.

 Fakat, inanılmaz bir tecrübeydi, hepimiz için. Ondan ayrı bir şehirde yaşadığım için, son iki aydır ölüm anının ben neredeyken olacağını düşünerek kahroluyordum. Yanında olmak istiyor, yanında olursam hayatım boyunca bunun travmasını atlatamayacağımı da düşünüyordum. Kız çocukları için anneler her zaman daha yakındır, baba kavramı, sevgisini belli etmeyen, uzaktan büyük bir hayranlık beslenen ama anne kadar yakın olunmayan kişidir ya... Ben doğduğumda babam emekliydi ve annem hala çalışıyordu, beni evde babam büyüttü, küçük yaşta kendi kendime okuma öğrenmemle birlikte evde iki yetişkin gibi, biri 53, diğeri 3 yaşında iki insan, sessizce oturup gazeteler okuduk, kitaplar okuduk, birlikte geçirdiğimiz saatleri düşündüğümde Balıkesir'deki cadde üzeri evimizde öğle sakinliği, kalın yeşil perdelerden sızan ışık huzmelerinde gördüğüm toz zerrecikleri, babamın gazete yapraklarını çevirişi, benim de babamın okuduğu sayfaları tek tek okumam, gazetenin mizah sayfası, daha sonra mizah dergileri, ansiklopediler, çocuk kitaplarını ezberleyecek hale gelmemle birlikte babamların kitaplığına dadanmam, bazı bazı inceden çalan Türk Sanat Müziği, sürekli "Acıkmadın mı? Bir şeyler yiyelim mi? Acıkmışsındır, annen gelince ne yedin diye soracak, beni mahçup etme hadi yiyelim..." soruları ve ikimizin de annem evde yokken iştahsızlığı, annemin eve dönüş saatine yakın pencerede oturup annemi bekleyişim, annemin babama "Üzmedi değil mi seni?" diye soruşu, babamın "Sadece yemek yedirmekte zorlanıyorum, sen yokken yemiyor, onun dışında üzmüyor ki hiç, bütün gün kitap okuduk..." deyişi, ince ince oyunlar oynayışım, babam gazete okurken ayaklarıyla oynayışım, omzuna tırmanıp omzunda kendime dağlar, şatolar yaratışım, org çalarken her şeyi kulaktan çıkarabilmeme hayran olduğunu gördüğümde onu sevindirmek için "Hadi şimdi neyi çıkarayım, söyle?" diye ısrar edişim, babamın söylediği her şarkıyı iki dakikada çalabilip "Bak! Çalabiliyorum, bak!" diye çığlıklar atışım, gözündeki gurur, bazen durup durup bana şarkılar söyletişi, benimle birlikte söyleyişi, kendisi kestirmek istediğinde bana "Uykun var mı?" diye sorduğunda sırf o uyuyabilsin diye "Olur, kestirelim..." demem, ama hiç uyumamam, perdelerin gölgeleriyle, kitaplıktaki kitapların sırtlarıyla, halının desenleriyle oyalanmam, kurduğum sayısız çocuk-gündüz-düşleri, ama hiç de mızlamamam, hep bunları hatırlıyorum, dünyanın en sakin, en güzel büyüyen çocuğuydum. Sekiz yaşımdayken annem emekliliğini istedi ve sekiz yaşıma dek hemen hemen tüm vaktimi babamın dizlerinin dibinde geçirdim, tuvalet eğitimimden kullandığım Türkçeye, çoğu şeyi babamdan öğrendim. Annem akşamları beni ele alırdı, okumayı öğrendiğimden beri evde, bütün gün okulda çocuk yetiştirdiği yetmiyormuş gibi beni eğitirdi, enstrüman çalmayı söktüğümden beri bana nota öğretirdi, renkleri, sayıları, çatal bıçak kullanmayı annemden öğrendiysem, kendi kendime geçirdiğim vakitlerde sıkılmamayı, hayal gücünün büyüsünü, dünya düzenini, güzel konuşmayı, kibar bir insan olmayı, bilge bir insan olmayı, Türk Sanat Müziği söylerken nağme yapmayı, kızgın olduğumuzda sevdiğimiz insanları kırmamak için yalnız kaldığımız zamana dek kızgınlığımızı ertelemeyi, oturmayı, kalkmayı babamdan öğrendim. Bugün, nasıl bir insan olduysam, babam sayesinde oldum. Annem, beni şekillendirdi, babam benimle birlikte yaşayarak bana nasıl bir insan olmam gerektiğini gösterdi. İşte bu yüzden, babamın ölüm anını, son iki aydır defalarca düşünmeme, en az yirmi beş kere rüyalarımda görmeme rağmen, yaşamadan nasıl bir şey olacağını elbette hiç bilmiyordum. İnsan hiç hazırlanamıyor, inanılmaz bir tecrübe oluyor, olmaz dediğin, olacağını konduramadığın her şeyi yaşadığın anda gelen peygamber sabrını kelimelerle tarif edemem.

 12 Eylül günü, Altınoluk'ta, otobüsten indiğimde, sabahki planımız, ben inince ekmek arası kokoreç yaptıracaktım ve birlikte onu yiyecektik. Yediği az şey kalmıştı ve son bir yıldır istediği her şeyi de yiyemiyordu. Altı ay kadar önce, kullandığı kortizonlu ilaçlar yüzünden tuzlu yedirmediğimizi, ancak çok sevdiği alkolü bırakmadığını, bunun ne kadar zararı olabileceğini bilmediğimizi, ama severek içtiğini anlattığımız doktor, "Bırakın," demişti, "istiyorsa tuzlu da yesin artık, bir yıl kadar önce son evreye girildi, bırakın yesin, içsin, zamanını güzel geçirtin..." Bu yüzden sevdiği sakatatı alıp götürecektim, geçen gittiğimde acılı yiyememişti, acısız mı yaptırayım diye sormak için annemi aradığımda annem "Yaptırma, yiyemiyor, dünden beri bir şey yiyemiyor, hiç yaptırma, eve gel..." dedi. Hayatımın en uzun yürüyüşüydü. 

 Hayatımın en kötü kapı açılışıydı. Hayatımın en kötü karşılaşmasıydı. Beni her gittiğimde gülümseyerek, sarılarak karşılardı, yüzünü bile bana çeviremiyordu, ağzından bir kelime bile çıkamıyordu, gözleri açık, bir noktaya bakarak sadece ellerini hareket ettirebiliyordu. Eve gelip gidenin haddi hesabı yoktu, bayram günü diye, bayramlaşmaya geliyorlar diye düşünürken, olayın olanca şokuyla gelen gidenin son kez görmek için geldiğini bile konduramıyordum. Başında oturdum, yaklaşık yirmi saat boyunca başında oturup ellerini tuttum. Elleri, tutacak el aranıyordu, "Burdayım babacığım, merak etme, yanındayım..." diye diye ellerini tuttum. İlk gece, sabahı çıkaramayacağını düşünürken Yiğit'i aradım, gecenin üçünde, "Sabahı göremeyebilir," dedim, dilimden dökülmeyeceğini sandığım her şey dökülüyordu, "Ablamlar buradalar, yarın çok sevdiği manevi oğlu olan kuzenim de gelecek, sevdiği biri olunca onu beklermiş, belki kuzenimi görmeyi bekliyor, ama sabahı çıkarabilecek gibi değil, yine de eğer yetişebilirsen, yarın istersen son kez görmek için gelebilirsin," dedim, tüm ciddiyetiyle "Tamam, biraz daha uyuyup sabah erken kalkıp geleceğim, haberleşiriz, bir şeyler ye, güçlü olman lazım, çok uykusuz kalmamaya çalış, ablanlar da orada, annenle biraz dinlenin, yarın daha güçlü olmanız gerekebilir, hiç uyumadıysan biraz uyu..." dedi. 

 Ertesi gün, ne ablamlara, ne bana tepki veren babam, kuzenim "Dayıcığım, ben geldim," dediğinde "Canım..." dedi, tamam, dedim, vedalaşacağıyla vedalaştı, gidecek. Ellerini bırakmadık, hiç bırakmadık. David Bowie'nin ölümünün beni neden etkilediğini tahmin edersiniz, David Bowie, son klibinde babama benziyordu, babam son bir yıldır ölüm döşeğindeydi, son dört - beş aydır gününün yaklaşık yirmi saatini uyuyarak geçiriyor, yemek saatlerinde uyanıyor, tekerlekli sandalyeyle balkona taşınıyor, balkonda, denize karşı rakısını yudumlayarak ve denizi izleyerek yemek yiyor ve yine yatağına geri götürülüyordu. Klipte ikinci dakikaya yakın bir yerlerde David Bowie, ellerini uzatıyor, elleriyle bir şeyler aranıyor, yirmi dört saate yakın o elleri boş bırakmamaya çalışarak geçirdim, sürekli "Buradayız," dedik, annem "Buradayım hayatım, yanındayım, rahatla..." dedi, biz, kızları, sürekli "Canım babam, hepimiz buradayız, seni çok seviyoruz..." dedik. Kuzenime canım dedikten sonra daha da ağırlaştı, beklediğimiz gibi. Ama gitmedi, kendini bırakmadı. Doktor olan başka bir kuzenim "112'yi aradım, sağlık ekibi geliyor, bir gündür sıvı ve yemek almadı, tansiyonu çok düşük, biraz daha rahatlaması için serum taktıracağım," diyerek eve girdi, sağlık ekibi "Yapılacak hiçbir şey yok, yanında bekleyin, son evre, ağrı kesici bile yapmayacağız, o bile kötü etkiler, vücut kötü tepki verir, sadece sıvı takviyesi ile biraz rahatlatabiliriz," dedi. Her şey çok kötü birer film sahnesi gibi, balkondan dışarı baktığımda dışarıda duran ambulans, insanların "Aa, ambulans, birine bir şey olmuş," diye göstermesi, o hep gördüğümüz ambulansların bize gelmiş olması. Komşulardan birinin ambulansı görünce bize geldiğini tahmin edip kapıyı çalması, herkesin içerde babamın yanında olması nedeniyle kapıyı benim açmam, komşunun "Baban mı ağırlaştı, ambulans var, size mi geldi?" demesi üzerine, "Evet," bile diyemeyerek boğazımda düğümlenen ama söylemek istemediğim "Çok ağır, ölüyor," sözleri, komşunun da halimi görünce hiçbir şey demeden omzuma dokunması ve "Metin ol," diyerek kapıyı kendi kendine çekmesi... 

 Fakat, gitmiyordu, hala ellerini tutuyorduk, kuzenim evden ayrılmıştı, hatta annem artık dayanamayıp biraz uzanacağım diyerek iki dakika ayaklarını uzatmak üzere içeri gitmişti, büyük ablamın eşi biraz hava alacağım diyerek evden çıkmıştı. Serum sayesinde herhalde diyorduk, biraz daha rahatladı, biraz daha ağrısız görünüyor, biraz daha sakin, ama hala gitmiyor. Derken, Yiğit geldi. Sabah "Babacığım, Yiğit seninle bayramlaşmak için yola çıktı bak o da İzmir'den geliyor," demiştim, onu beklediğini düşünmüyorduk, hiçbirimizin aklına gelmemişti, hatta hepimiz Yiğit yetişemeyecek, sonraki vakitlerde burada olacak diye tahmin etmiştik ama yetişti, çünkü babam onu bekledi.

 Kapı çalıp Yiğit içeri girdiğinde "Bak," dedim, "Bayramlaşmaya geldi Yiğit," ve ablamlar da "Bak en küçük damadın da geldi, tüm kızlar, tüm damatlar toplandık, hepimiz buradayız..." diyorlardı ki babam, kimseye tepki vermeyip kimseye bir şey yapmamıştı, bir tek, üç kızı olduğu için, hiç sahip olmadığı oğlu yerine koyup sahiplendiği, yıllarca bir baba oğulun birlikte yapacağı her şeyi birlikte yaptığı kuzenime canım diyebilmişti, Yiğit'e, bayramlaşsın diye, öpmesi için elini uzattı. Bilinçli bir şekilde, el öptürülürken nasıl uzatılırsa öyle. Ve benim yine o an farkında çok olmadığım, çok ruhani bir şey gerçekleşmiş, dün öğrendim.

 Herkes duygulanmıştı, kimse dayanamadı, babam Yiğit önce elinden, sonra yanağından öpünce elini uzatıp yanına oturtmak için bileğini tuttu, sımsıkı tuttu, ben Yiğit'e "Sana bir çay falan koyayım, yoldan geldin..." derken Yiğit de "Sen boşver şimdi beni, babam tutuyor bak, o bırakana kadar ben yanında oturacağım," dedi. Herkes ağlıyordu, balkona çıkmıştı, bir tek küçük ablamın eşi odada kalmıştı, herkes birbirine "Bak, Yiğit'e elini öptürdü, nasıl da bileğini tuttu, iki gündür hiçbirimizi tanımıyordu, bak nasıl Yiğit'in sesini duyunca elini uzattı öpsün diye..." diyor ve ince ince ağlıyordu. Salak gibi mutluydum o an, allah biliyor ya içim içime sığmıyordu, geri dönüşü olmayan bir noktadaydık ama sanki her şey daha iyiye gidecek gibi hissetmiştim, sanki Yiğit'e elini öptürdü ya, serum da iyi gelecek, cuma günü nikah başvurusu yaptığımızı biliyordu çünkü, tarihi ise seçemediğimizi biliyordu, sanki yarım saat falan sonra her şey normale dönecek, "Acıktım ya, bir şeyler yok mu?" diyecek, "Damadımla bir rakı içeyim ya, diğerleri hep geliyor, küçük damat daha az gelebiliyor, birer rakı koyun bize..." diyecek, oturup tarihi konuşacağız, 15 Ekim'den sonrası boşmuş, hangi gün olsa daha iyi olur, 22 Ekim, Yiğit'in doğum günü, doğum günü hediyesi sana kızımızı veriyoruz, yoksa 29 Ekim mi olsun, Cumhuriyet Bayramı olur, diye geyik yapacağız, oturup birlikte güleceğiz diye düşünmüştüm, çok küçük bir an için salaklaşmıştım. Hep de duymuştum çünkü, ölüm döşeğindeki kanser hastasına son anında bir can gelir, bir iki gün ayaklanır, gezer, iyiye gidiyor derken son enerjisini de harcar, öyle gider derlerdi, hep ona hazırlanmışız demek ki içten içe, acaba diyordum öyle olur mu? Ben balkondayken diğerleri de "Yiğit yorgun, uzun yoldan geldi, karnı aç mı diye sor hadi sen, biz de açsa bir şeyler hazırlayalım," diyerek beni içeri gönderdiklerinde, dünyanın en ruhani, en güzel, en unutulmayacak şeyini gördüm, hayatımızdaki en büyük tecrübelerden biri, hayatımızdaki en aşk dolu, en sevgi dolu, en yüce şeyi de yaşattı.

 Yiğit, babamın omzuna doğru eğilmiş, babamın eli, bileğinde, eniştem uzaktan gözlerinin dolduğunu fark etmeden izliyordu, beni gördü, gözleriyle "Sessiz ol," işareti yaptı, içeri sessizce girdiğimde benim sonuna yetiştiğim, sonradan Yiğit'in hepsini anlattığı o an... Yiğit babama "Gözün arkada kalmasın, bana emanet, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacağım, gözbebeğim yapacağım, başımın tacı yapacağım..." diye fısıldıyordu, babam da gözünü aralarda yumarak onaylıyordu. Sonra zaten elini gevşetti. Yarım saat sonra da, hepimiz başındayken, henüz terlediği atletini değiştirmiş, altını temizlemiş, hep birlikte çamaşırlarını değiştirmiş, eşofmanını değiştirmiş, beş altı kişi birlikte kaldırıp çarşafını düzeltmişken, tertemiz bir şekilde, acısız, çırpınmadan, can çekişmeden, rahatlıkla gözlerini yumdu, annem de, üç kızı da, üç damadı da yanındaydı, hepimiz o anda birlikteydik ve hayatım boyunca hiçbir zaman görmeye katlanamayacağımı sandığım, acaba nasıl olacak diye defalarca düşündüğüm, belki bir hastane odasında olacak, belki yoğun bakımda, belki ben şehirdışındayken olacak, ben arkasından oraya gideceğim, belki ben yanında tek başıma olacağım, annem dinleniyor olacak, belki annem tek başına olacak, ben uykuda olacağım diye kurduğum ve hiçbir olasılığa içimin rahat etmeyeceğini düşündüğüm o an, tüm kızları ve hayat arkadaşları, kendi biricik eşi yanındayken gerçekleşti, hepimiz oradaydık.

 Dün söyleyebildi, düne kadar acımızı başbaşa yaşayamamıştık, kalabalıktı, defnedildikten sonra Yiğit, annesiyle ve Tomrislerle birlikte ayrılmış, İzmir'e dönmüştü, dün ilk kez başbaşa kaldık, günlerdir içme arzusuyla yanıp tutuştuğum ilk alkolümü aldım. "Babam böyle isterdi zaten," dedim, "Elbette," dedi, günlerdir uyuyamıyordum, belki bu yazıyı yazdıktan sonra uyurum, içimden çıkmak bilmeyen bir üzüntü, bir sancı var, aynı zamanda çok huzurluyum fakat acıyor, çok acıyor. Ben usul usul, çok da konuşmadan biramı içerken anlattı. "Ben," dedi, "sen balkona çıktıktan sonra kulağına eğildim ve 'Babacığım, beni duyuyor musun, duyuyorsan bileğimi sık,' dedim. Bileğimi tüm kuvvetiyle birkaç kere sıktı. Sonra iyice eğilip 'Baba, sen çok güzel üç kız yetiştirdin, en küçüğünü çok sevdiğini biliyorum, diğerlerini evlendirdin, en küçüğünü de mezun ettin, avukat olduğunu gördün, tek derdin onu evlendirmek kaldı, biliyorum. Sen hiç merak etme artık, en küçük kızın bundan sonra bende, ben bundan sonra onu hiç yalnız bırakmayacağım, her zaman yanında olacağım. Evlendirip gitmek istediğini de biliyorum, ama artık kendini bununla hiç yorma, o iş artık bende, ben bundan sonra burdayım. Onu hep mutlu edeceğim, bir gün bile bir dediğini iki etmeyeceğim, hiç üzmeyeceğim, hiç ağlatmayacağım, hiçbir zaman yalnız olmayacak, senin gözün arkada kalmasın, sen artık yapacağın her şeyi yapmanın huzuruyla dinlen, yapamadım diye gözün arkada kalmasın, o bana senin emanetin. Bundan sonrasını düşünme, dinlen, keyfine bak...' diye anlattım, sonunu duydun zaten, hepsini anlıyordu, hepsini dinledi ve onayladı, boşluğa anlatmadım, dinleyip anladığını biliyordum, tüm sözlerimi ona da verdim, gözü de arkada kalmadı." 

 Herkes bunu söyledi, gözü arkada kalmadı, gelinlikle görmedi belki ama Yiğit onun içini rahatlattı, Yiğit'i bekledi, seni ona emanet edip öyle gitti dedi herkes. Allahım, bu nasıl bir acı ve nasıl bir huzur, ben bunları kelimelerle anlatamam sanıyordum ama belki de anlatabiliyorumdur, bilmiyorum. Vicdan rahatlığı doluyum, huzur doluyum, aynı zamanda çok büyük bir acı çekiyorum ama gerçekten kendimi kaybetmeden, perişan olmadan çekiyorum acımı da. Öyle bir his ki, olabilecek en iyi şekilde oldu, herkesle birlikteydik, üstelik, Yiğit de acımı hafifletmek, bana destek olmak için o an oradaydı. İlk gece, üzeri çarşafla örtüldükten, üzerine bıçak konulduktan sonra, ki şamanik adetlerimizin hepsine aşina oldum, hiç bilmediğim onlarca şeyi öğrendim, Kazdağları Yörük mekanıdır, Yörük atalarımızdan kalan onlarca adet gördüm, ayak uydurdum, neler neler, her neyse, üzerinde bir bıçakla, çarşafla yatarken "Bu gece bu şekilde mi geçecek?" diye düşünüyordum, fakat Altınoluk'ta vefat ettiği ve Kazdağlarına gömüleceği için, Altınoluk, Balıkesir il sınırlarında, gömüleceği yer Çanakkale il sınırlarında olduğundan, zabıta, doktor ve levazımatçı gelip "Bu gece morgda kalacak, nakil işlemleri yapılacak, ancak yarın nakledilebilecek," diye anlattılar. Her şeyi Yiğit gördü, benim görmediğim çok fazla şey gördü, zaten benden bir tık daha üst düzeyde travma yaşıyor, evden çıkarılırken de, yıkanırken de, tabuta yerleştirilirken de hep Yiğit vardı, biz o kadar dahil olmadık, o, benim görmediğim çok fazla şey gördü. Ama ilk gece, onun içerde uzandığını bilerek bu çatının altında nasıl geçecek diye düşünürken, birkaç saat sonra erkekler morgdan gelmiş, hep birlikte balkonda oturmuş, henüz bir hafta önce Fransa'da evlenen bir başka kuzenimin babama özel olarak seçip getirdiği ama hiç içemediği Fransız şarabını açmış ve yarımşar kadehi onun için kaldırıyorduk. Yiğit'e benim çocukluğumu anlatıyorlardı, babamla olan anılarımızı anlatıyorlardı, Yiğit de babamla olan anılarını anlatıyordu, kendi babasının yerine koyduğunu, hiç görüşmediği babasından sonra baba diyebilmenin tadını kısa bir süre tadabildiğini anlatıyordu. 

 Bir beş dakika kadar, evden uzaklaşmak istedim, tek başıma gitmek istedim, annem "Başın döner, kötü hissedersin, tek başına olmaz, Yiğit de gelsin," dedi. Yiğit'in varlığı benim tek başımalığımı hiç zedelemedi. Gidip Altınoluk'tan Ege denizine bakarak kendi kendime vedalaştım ilk gece. Yıldızlara baktım, simsiyah denize baktım, karşı adalardan yanıp sönen ışıklara baktım, serin, tertemiz havayı soludum, ne düşüneceğimi bile bilmeden baktım. Yiğit hiç konuşmadan yanımda durdu ve sonra "Çok sakinsin," dedi, "Seninle gurur duyuyorum," dedi, hemen hemen hiç ağlamadım. Sadece birkaç dakika boyunca şok yaşar gibi, babam öldükten birkaç dakika boyunca sürekli Yiğit'e "Öldü mü?" diye sormuşum. Gözümü her kapattığımda hala gözlerimin önüne gelen, beni hala uyutmayan görüntüler var çünkü, gözleri kapalıydı ve huzurluydu ama yutkunuyordu, yutkunduğunu görmüştüm, o yüzden soruyordum aslında, ölüp ölmediğini bile anlamadım, o kadar huzurluydu ki, uyuyor gibiydi o an. Dönüp dönüp Yiğit'e ve küçük ablamın eşine "Gerçekten öldü mü?" diyormuşum, sadece o kadar kendimi kaybetmişim. Bir iki an ağladım, bir iki an gözyaşlarım döküldü ama ne hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağladım, ne kriz geçirdim, ki ben hepsini yapacağım sanıyordum ne yalan söyleyeyim. En küçük kızı bendim, en sevdiği, en beklemediği kızı bendim çünkü, bunu söylemek bile nahoş, babalar kızlarını ayırmazlar biliyorum, ama bir yandan da biliyorum, hiç beklenmedik bir şekilde ben var olmuşum ve herkesin de bana söylediği buydu, ben de biliyordum, hiç hesapta yokken oluverdiğim, ilerleyen yaşına rağmen benimle birlikte hep genç kaldığı, 50 yaşında yeniden baba olduğu için en çok beni severdi, ellerinde büyüdüğüm için severdi, her huyum ona benzediği için severdi. Bir kere tartışmıştık, hastaydı hem de, eve döndüğümde Yiğit'e "Babamla bazen neden anlaşamadığımızı çözdüm," demiştim, Yiğit de "O tartışma sayılmaz, anlaşmazlık sayılmaz, ikiniz de kendi doğrularınızı birbiriniz için daha doğru sanıyorsunuz," demişti, ikimiz de aynı şekilde düşünüyorduk, ikimizin de her huyu aynıydı, ikimiz de bir şeyi doğru belledik mi, karşımızdaki için de onun daha doğru olduğunu düşündüğümüz için geri adım atmazdık, ikimiz de aynı şekilde kızar, aynı şekilde küser, aynı şekilde yumuşar, aynı şekilde affederdik. Yiğit bana "Boncuk gözlü sevgilim," der, bir gün "Haha babanda da aynı bakışlar var, o da boncuk gözlü!" demişti, bakışlarım, mimiklerim, her şeyimi babamdan almışım, anneme de benzerim ama dış görünüşten ziyade hareketler, el hareketleri, mimikler insanın kime benzediğini gösterir, her bakışımda babam da benimle birlikte bakıyor olacak, her kızgınlığımı "Şu an yeri değil," diyerek içime attığımda, ondan öğrendiğim gibi, babamla birlikte yaşayacağım. Bunca bir parçası olduğum insanı kaybetmek o kadar ağır ki, beyin bazı şeyleri algılayamayabiliyor, şu an tam olarak algılayamıyorum, belki birkaç hafta sonra annemle telefonda konuşurken telefona gayrıihtiyari babamı da isteyeceğim, hiç bilmiyorum. Mezarlığa iki kere gittim, son gidişimde eğilip şişkin toprağı öpüp "Ben gidiyorum babacığım İzmir'e, hoşçakal," dedim, sanki mezarlık değil, sanki son iki aydır vedalaştığım gibi vedalaşıyordum, sanki "Güle güle canım," diyecek gibiydi, algılayamıyor olabilirim hala, onca gördüğüm şeye rağmen algılayamıyor gibiyim.

 O taşları ilk kez fark ettim, buraya gelirken. Babamın şu an neler yaşadığını, en büyük soruların cevaplarını alıyor olduğunu düşündüm, zamanın ötesinden beri o taşlar belki de oradaydı, o kadar yuvarlandıklarına göre, o ormandan bile önce oradaydı hepsi, kimbilir neler gördüler. Kimbilir babam şu an neler görüyor. Belli başlı bir inanca sahip değilim, gerçek bir müslüman olarak görmüyorum kendimi, panteizm bana en yakın dini düşünce gibi geliyor, babamın şu an dünyanın her yerinde olabileceğini düşünüyorum, her yerde, her anda, her şekilde. Biraz da kıskanıyorum, hepimizin merak ettiği her şeyin cevabına ulaştı, nasıl bir şey olacağını hepimizden iyi biliyor şu an, bundan sonrasının neye benzediğini, neye ulaşacağımızı, ne yapacağımızı... Mezarlığa baktığımda oracığa bırakmışız da, onu yapayalnız koymuşuz gibi gelmiyordu yemin ederim, yerini yadırgamayacak, en sevdiği topraklarda uzanıyor gibi geliyordu, en sevdiği yerde, annesi, babası, ilk eşi, tüm akrabalarla birlikte. Yanıbaşında, kuzenimin bir yaşında vefat eden çocuğunun mezarı vardı, itiraf etmeliyim ki o daha bile çok içime oturdu, onun mezarını hiç görmemiştim, minicik bir mezarın yanına gömüldü babacığım, küçücük, mezar taşında 2009 - 2010 yazan bir mezar duruyor yanında, o bile daha çok içime oturdu, babamın mezarına baktıkça üzgünlükten çok büyük bir iç huzuru duydum hep...

 Bundan sonrası nasıl olacak hiç bilmiyorum. Normal şartlar altında Yiğit'in, yanımıza geldiği izninde damatlık bakması, bizim yarın kan testi yaptırıp sonuçları aldıktan sonra tarih seçmemiz gerekiyordu. Büyük bir akıntıya kapılmış gibi hissediyorum, huzurluyum ve ne olacağını bilmiyorum, bundan sonra ne zaman ilk duygusal patlamamı yaşayacağımı bilmiyorum, az önce, ben bunu yazarken Tomris aradı, beni görmeye gelecekmiş, bundan sonra insanların bana nasıl davranacağını kestiremiyorum, yarın görev başı yapacağım, salı günü arka arkaya altı duruşmam var, nasıl geçecek bilmiyorum, salı günü yedinci gün, annem orada bir şeyler yapacak, yedinci gün hayrı olacak, belki de oraya gideceğim, bilmiyorum. Bundan sonrasını hiç kestiremiyorum ama tek kestirebildiğim şey, aynaya baktığımda babamı sık sık göreceğim, iyi ki bu kadar benziyorum, tek kestirebildiğim, bundan sonra her kızgınlığım ve neşemde, ki mimiklerimiz en çok kızgınken ve gülerken benzerdi, babam da benimle birlikte olacak, her bakışımda benimle birlikte bakacak. 

 Ben, içimi tam olarak dökemiyorum ama, bir yandan da bu nasıl muhteşem bir tecrübedir. İşte, tam bundan sonra artık bir yazar olabilirim. Canımın bir parçasının gözlerimin önünde gözlerini yumduğunu gördükten sonra, onu toprakta bırakıp kendi yaşantıma dönebildikten sonra, işte tam bundan sonra artık benim anlatmaya çalışıp da anlatamayacağım bir hissiyat daha yok. Belki annelik, belki kendi çocuğumun kaybı, ama bazı tecrübeler, diğer tecrübelerin de neye benzeyebileceğini hissettirebiliyor galiba, hiçbir zaman neye benzeyeceğini çözemediğim bir şeyi dakika dakika yaşadım, bundan sonra neye gücümün yettiğini daha iyi biliyorum, ne durumda nasıl bir insan olabileceğimi az çok kestirebiliyorum. Bundan sonra, eğer istersem, işte şimdi artık yazar olabilirim.




 Belki tanışırsınız, ha? Bence David Bowie, babamı çok severdi, babam da onu. İkisi de, gördüğüm en beyefendi, en kibar, en karizmatik insanlardandı. Rahat rahat uyusunlar.

12 Ağustos 2016 Cuma

Arukard!

 Blogger'da kimse kalmamış diyorlar, ey okuyucu ses ver, ben buradayım, sen neredesin?

 Bir Altınoluk - İzmir yolculuğunda, yanımdaki kitabı bitirmeye yüz tutmuşken ve yol bitmiyorken "Azıcık da müzik dinleyelim," dediğim anda tabletin beni yarı yolda bırakması üzerine bayağı Truva Turizm'in ekranındaki "Müzik" ikonuna tıklarken ne kadar da zavallı olduğumu düşünüyordum, bayağı böyle "Yabancı Rock" yazan yere tıklayıp albümlere göz atıyordum falan ki Truva Turizm bana sağ gösterirken sol vuruyordu, adını dahi bilmediğim garip, eski, yetmişli yılların glam rock grupları, çok acayip krautrock grupları, çok az bilinen virtüözler falan vardı, tek tek tüm klasörlerde gezip birer ikişer şarkı dinleyip sevdiğim şeylerin adlarını not almaya falan başlamıştım, "Oh," diyordum, "böyle böyle oyalanarak ben bu yolun geri kalanını yerim..." Bir klasöre tıkladığımda şarkılardan birinin adının Sevil Alucard olduğunu gördüğümde "Hohahahahahahaha nasıl ya, biri benim oturacağım koltuğu bulup bana sürpriz yapmak istese böyle bir şey yapamaz!" diyerek şarkıyı açtım. Bayağı ciddi ciddi virtüöz gitarist müziği çıktı, dinledim, Yiğit'e yazdım, "Sevil Alucard diye bir şarkı buldum, eve gelince gösteririm, gerçek bir şarkıysa çok eğlenceli, gerçek bir şarkı değilse ağır paranoyak olup o şarkı adını benim oturduğum koltuktaki mp3 klasörüne kim attı diye düşünüp içleneceğiz..." dedim.

 Çünkü, Alucard, bildiğiniz ya da bilmediğiniz üzere, en sevdiğim mit olan vampir mitinden gelir. Twilight vampircilerinden öncesinde biz vardık, Anne Rice'tan bile önce biz vardık ulan, Bram Stoker'ın askerleriyiz. Alucard, Dracula'nın tersidir, Hellsing adlı anime serisi, bu konuyu açıklığa kavuşturabilmeniz için başvurabileceğiniz en iyi kaynak, ben çok iyi anlatamıyorum ama Alucard, Hellsing'den de önce Gentle Giant'ın şarkılarına dahi konu olmuş bir kelime oyunudur, Dracula'nın, Dracula olduğunu belli etmemesi gereken anlarda yapılan kelime oyunudur, allahım spoiler akıtıyorum. Her ne ise, bir şarkının adının Sevil Alucard olması, benim kendi halinde ve hatta bayağı ciddi bir havası olan soyadımın evlenerek Çıtır olarak değişeceği gerçeğine bir naniktir, bayağı güzel soyadı değil mi ya, Sevil Alucard ahahsjk...

 Sonra eve gelip gerçek bir şarkı mı acaba diye Youtube'a Sevil Alucard yazıldığında karşımıza kanlı canlı bir bağlantı çıktığında "Ohaaa ne güzel ya!" diye çılgın attık, bayağı Sevil Alucard diye bir şarkı olması, bunu beni çok iyi tanıyan birinin bile düşünüp yapmayacağı gerçeği karşısında çok eğlenceli bir tesadüf olarak hayatlarımızda yer aldı, şuncacık hayatımda Dracula figürünün ve vampir mitinin gençliğimde ne büyük rol oynadığı, hatta ve hatta Yiğit'le olan ilişkimizde bile, gençliğimizde Dracula figürünün, hatta sayfaları sararmış, buruşmuş bir kitabın çokça önemi olması üzerine düşünüp heyecanlandık ve ilk heyecanımız geçtiğinde bir süre ben yol yorgunluğuyla, Yiğit de günün yorgunluğuyla şarkıyı unuttuk. Gecenin bir yarısında "Alucard, Dracula'nın tersi olduğuna göre, Sevil Alucard, Dracula Lives demek!" diyerek uyanmamın sebebi olan şarkı ektedir.


17 Temmuz 2016 Pazar

Temmuz

 Gözlerimin önünde birkaç tutam saç daha beyazladı, her teli tek tek okşayıp öptüm. İlk kez sakinleştirilen değil, sakinleştiren bendim.

21 Haziran 2016 Salı

 "...Hatta Cıngıl Nuri gibi ruhum sıkılıyor diyerek yılların arkasına da kaçmamıştı. Göz göre göre yok olmuştu o; kendi görünürlüğünün derinliklerine çekilmişti. Her gün her yerde karşılaşılacaktı eskisi gibi, sesi işitilip kokusu duyulacak, ama asla ona ulaşılamayacaktı. Herhalde kendi varlığına karışarak yok olmak en akıllıca yöntemdi. Belki de bu yüzden delirmişti Cennet'in oğlu; kendini kendine gömebilmesi için delirmesi, delirmesi için de herkesten akıllı davranması gerekmişti."

Gölgesizler, sayfa 100, Hasan Ali Toptaş.






Cate Blanchett, Blue Jasmine, Woody Allen.




29 Nisan 2016 Cuma

Notlar

* Bugün bilet alıp eve döneyim, evde yemek de var, yarın yine yola çıkacağım içki de almayayım, hiç de para harcamayayım diye eve dönerken tam 96,85 TL para harcadım. Şöyle ki;

* Ofiste e-postalarıma Nadirkitap.com'dan "Favori satıcılarınız yeni kitaplar listeledi," başlıklı bir e-posta düştü, her seferinde açıp "Güzel bir şey gelmiş mi?" diye boş boş bakıp birsürü eski tarih kitabı, KPSS kitabı, siyasi mizah kitapları falan listelendiğini görüp kapatırım. İnsanlar sahaflara güzel kitaplarını bırakmıyorlar, daha çok kitaplıkta yer kaplamasını istemedikleri, yığıntı gibi gördükleri kitapları bırakıyorlar. Bugün yine boş boş aşağı doğru ilerlerken Mine Söğüt'ün Deli Kadın Hikayeleri'ni de gördüm ve bu sahafın Nadirkitap.com'da favori satıcı listemde olmasının tek sebebi de yeni gelen kitapların bana e-posta olarak gelmesini istemem, sahaf evin o kadar yakınında ki bir keresinde oradan sipariş verdiğimde (daha bu kadar yakın olduğunu bilmezken) bana telefon edip "Ev adresiniz bize o kadar yakın ki kargoyla uğraşmayalım ortada bir yerde buluşalım ya da gelin kitaplarınızı alın," diye telefon ettiler, meğer hakikaten her gün bir sokak önünde dolmuştan iniyormuşum. Daha sonra da işte hikayenin gerisi orasını favori listeme eklemem, böylece ellerine gelen kitapları görmem falan diye devam ediyor. 

 Mine Söğüt'ün kitabını almak için önce sahafa girdim, "Nadirkitap'ta gördüm, yeni gelen kitaplarınızın arasında Deli Kadın Hikayeleri vardı, alabilir miyim?" dedim ve kitapçı hanımefendinin gayet içten bir tepkiyle "Ya, ben onu daha yeni listelemiştim, yeni geldi, okuyacaktım, henüz okuyamamıştım, hemen de alıyorsunuz..." deyişine karşılıklı gülüştük ve "Hakikaten şu an biraz üzüldüm," diyerek kitabı satın aldım. (Kendime Not: Okuduktan sonra eğer gerçekten de elinde tutmak istemezsen kitabı geri götürüp başka bir kitapla değiştir.) Kitaba 15,00 TL verdim ve biletimi almak için hemen iki blok yanındaki yazıhaneye ilerledim.

 * Yazıhanede servisini kaçırmış birisinin biletini iptal ettirip başka bir sefere bilet almaya çalışmasını beklerken kitaptaki çizimleri inceledim, Bahadır Baruter'in çizimleri mükemmel, bu ikisinin birlikte bir hayat geçiriyor olması dünyanın en güzel şeylerinden de biri. Bilet iptal işi uzun sürdü ve gitgide sıkılmaya başlamıştım ki aradan benim işlemimi yapmaya karar verdiler, 25,00 TL bilet parası verip yazıhaneden çıktım. "Neyse," dedim, "başka para harcamadan eve giderim, içki de içmeyeceğim, annemi arayayım da saat kaçta orada olacağımı söyleyeyim..."

* Annemle konuşurken Tansaş'a girdim, her Tansaş artık Migros olsa da orasının adı benim için hep Tansaş kalacak çünkü ASİLİK. "Ben buraya niye girdim?" derken annemle konuşurken boşluğuma denk geldiğini fark edip bir de küçük sandalye minderlerinin tanesinin 3,50 TL olduğunu gördüm, üstelik minderlerin içinde limon dilimi şeklinde inanılmaz tatlı bir minder bana bundan sonraki hayatını benimle, benden de çok kediyle geçirmek istediğini fısıldayınca, "Eaaah nasıl olsa 3,50 TL, alıvereyim, aşırı güzel..." dedim ve "Yarın yola çıkacağım, yeni dergilerin hepsinden alayım yolda okurum," diye devam ettim. Kasada, o güzel tatlı minderin, diğer kare şeklindeki dandik minderler gibi 3,50 TL değil de 19,50 TL olduğunu fark ettim ve yine de minder benimle geliyordu, Tansaş'ın bugünkü kerizi ben oldum. 

* Çılgın gibi sadece on beş dakikada manyak gibi para harcayıp "Yine de içki almadım, kendi irademe hakim oldum ve alkolsüz de vakit geçirebilirim," diye kendimle gurur duymak için çabalarken dolapta Yiğit'in bana bira bıraktığını da gördüm ve limonlu minderle birbirimize bakıp sinirden gülüyoruz.

1 Nisan 2016 Cuma

Notlar - "Otuzuna Dayanmak ve No Future"



"Hmm daha iyi biliyorsan sen çal madem..."


* Bugün 1 Nisan, hem annemin doğum günü, hem de Yiğit'le yıldönümümüz. İlk sevgililiğimizin başladığı tarihi yıldönümü olarak kabul etmeye karar verdik çünkü sayaç çok sağlıklı işliyor, yeniden birbirimize döndüğümüzde eski ilişkinin ayrılığının başladığı tarihlerdeydik, bizce olur dedik ve oldu.

 İlk seferinde de annemin doğum günü sebebiyle bizimkilerin yanındaydım ve ertesi sabah İzmir'e dönecektim, memlekete gitmeden önce Yiğit'le birlikteydik, arkadaştık fakat o en güzel dönem olan "arkadaşlığın bir tık üstü, sevgililiğin bir tık altı" zamanlarındaydık. "Otobüse binince, otobüsten inince, molada, her bir yerde haber ver e mi?" cümleleriyle uğurlanırken dönüşte sevgilim olarak karşılayacağını tahmin ediyordum ve tam da öyle olmuştu. Yine bir 1 Nisan günü, yarın yine bizimkilerin yanına gidiyorum çünkü hep anlattığım gibi, kısıtlı zamanın her anını dolu dolu, birlikte geçirmek önemli ve her zamanki gibi istekle, şevkle gidiyorum, hiç üzülmeden, hiç ağlamadan... En fazla birkaç ay kaldı diyorlar, derler, olur böyle şeyler, benim sırtım Yiğit oldukça yere gelmez. Ülkede malum mutlu olmak zaten zor, her anımı ajandalara bağlı bir şekilde süre kaçırmama stresiyle (bakın sizin deadline dediğinizin Türkçe karşılığı var), zorlu dosyaların stresiyle, o ilçeden bu ilçeye duruşma kovalama stresiyle geçirdiğim işyerimde aşırı severek çalışmama rağmen yine de avukatlığın verdiği o gergin sorumluluk hissiyle öyle çok mutlu olmak zor, bir de kendi hayatımda da dörtnala bir kayba doğru koşarken hiçbir şeye yetişememe stresiyle, tam da memleket ve burası arasında ikiye bölünmüşken şu hayatta Yiğit olduğu sürece sırtım yere gelmeyecek, biliyorum. Her an tam olarak ne hissettiğimi anlayıp neye ihtiyacım olduğunu bilip de beni ne bir gıdım daha iyi hissettirecekse onu bana avuçlarıyla sunan bir tanrı gibi gözümde, üstelik böyle bir hissin normalde biraz hastalıklı olması gerekirken o kadar da çocuksu bir saflığı var ki bu güven hissinin, hayatımda her şeyi yerli yerinde tutan birinin varlığı sayesinde delirmeden işime gücüme devam ediyorum.

* Eskiden cumartesileri yarım gün çalışırdım, öğrenciliğimden beri hukuk bürolarında çalışıyorum, ayak işi yaptım, sekreterlikten hallice çalıştım, biraz işi kavrayınca icra takipçisi gibi çalıştım, bir süre geldi, okul çok fazla uzayınca işi kıvırmaya başlamama rağmen yine de henüz öğrenciyken diplomasız ruhsatsız avukat gibi çalışıp dilekçe yazdım, imzalatıp da mahkeme kalemine evrak teslimlerini bizzat yaparak gider avanslarını vb. vezneye bizzat yatırarak dava takibi yaptım, şunca yıldır ünvansız çalışıp sadece bir buçuk yıldır avukat olarak çalışıyorum ama milyonlarca yıldır iş hayatındayım ve çalıştığım neredeyse her büroda cumartesi de çalıştım, ilk kez cumartesileri çalışmıyorum çünkü "Benim bir insanla geçireceğim zaman kısıtlı ve olabildiğince orada olmak, orada bulunmak, orada da biraz yaşamak istiyorum, bunun için istifa edip oraya gitmem gerekirse onu da yapacağım çünkü kimseyle geçireceğimiz zamanın ne kadar kaldığını bilemiyoruz ve sonradan üzülüyoruz, daha vaktimiz vardı sanıyoruz ya, işin kötüsü ben az çok biliyorum, bunun geri dönüşü yok, başka bir işyeri bulurum, başka bir yerde çalışırım ama bir daha o kişiyle bir arada olamam," diyerek dünyanın en ağır cümlelerini en aklı başında halimle kurmuştum. İçtenlik ve sakinlikle hislerinizi kiminle paylaşırsanız paylaşın onun geri dönüşü iyi oluyor, kıssadan hisse. Patronlarınızdan izin yahut zam istemeye korkuyorsunuz falan ya, çünkü insan olduğunuzu kendiniz bile unutuyorsunuz, insanız oğlum, bunu hiç unutmayın, insanları diğer canlılardan farklı kılan tek şey bu lan, hislerimiz var ve kendimizi ifade edebiliyoruz, hepimiz birer ayrı dünyayız. Hepimiz uzun vadeli olarak bir yerlere, bir işe, bir eve, bir şehre bağlanmaya çalışıyor ve bunun uğruna köle oluyoruz, olmayalım, uzun zamandır Yiğit sayesinde sadece canımın istediği şeyi yapıp hissettiğim her şeyi muhatabına söyleyip gerisini onun düşünmesini sağlayarak yaşıyorum, her insanın bir punk'a ihtiyacı var.

* Kaldı ki, etrafınızdakilere bile bunu kabul ettirmek zor değil, istediğiniz gibi yaşamak zor değil. "Nişanlandınız evlilik ne zaman? Tarih belli mi?" diyen iş arkadaşlarımın hepsinin ilk derece hedefi evlenip kendi evlerini kurup da kendi hayatlarına başlamak olduğu için onları anlayıp hiçbirini terslemeden "Hayatımızda daha acı veren fakat daha normal bir durum var, onu düşünmüyoruz şimdilik, şimdilik iyiyiz," diyorum, çünkü "kendi hayatımıza" başlamak için evliliğe ihtiyacımız yok, kendi hayatımız sürüyor zaten. "Otuzunuza dayandınız, daha bu işin çocuğu var, ev kredisi var, bu işler gençken daha kolay olur, sonra yorulacaksınız..." diyorlar, o kadar saf ve temizler ki, o kadar belirli hayat beklentileri var ve o kadar düz çizgilerle yaşıyorlar ki inanamıyorum. Belirli noktaları işaretleyip o çizgide ilerlerken noktalara denk geldikçe mutlu olup gözleri kapalı ilerlemeye devam ediyorlar ve hakikaten mutlu oluyorlar. Bir keresinde bana "Senin gibi bir insanın mutlu olması imkansız, sen mutsuzluktan besleniyorsun, ruh emici gibi bir şeysin, mutsuzluğa aşıksın," denilmişti ve ben ona inanmıştım, gerçekten öyle olduğumu kabullenip bu gerçekle yaşamaya alışmıştım. Mutlu olmak dünyanın en zor şeyi, bana bu çok kolaymış ve ben kendimi zorlayarak imkansız bir şey yapıyormuşum gibi hissettirilmişti ve şu anki hayatımda mutlu olabileceğim neredeyse hiçbir şey yokken her günüm salak gibi mutlu geçiyor, bu bir nevi günah artık, ölümün kokusunu bilmezsiniz, ölümün ellerden başladığını bilmezsiniz ve bunların arasında heveslendiğim, mutlu olduğum şeylerin ne kadar basit şeyler olduğunu bilseniz beni elinizde olsa taşlarla öldürürsünüz. Bana iki gün önce en-değerli-şeyin-zaman-olduğunu-düşündüğümü-bilmeyen, "Şu hayatta hiçbir şeye seninle geçireceğim zamandan çok ihtiyaç duymuyorum, sadece birlikte yürüyelim, oyun oynayalım, kitap okuyalım, dizi ve film izleyelim, içki içip şarkı söyleyelim, müzik yapalım, kediyle ve kuşlarla dalga geçelim, yemek yapıp yiyelim, başka hiçbir şey istemiyorum," dedi, siz benim yerimde olsanız bunun değerini bilmez, "Ne zaman evleneceğiz?" dersiniz. İşte tam da bu yüzden olduğunuz gibi yaşamaya başlasanız kimsenin buna bir diyeceği olmadığını fark etseniz, hayatın ne kadar da kolaylaşacağını anlamalısınız, giden zamana yazık çünkü.

* Bir tişörtü giyerken ters giydiğini fark edip de "Ne fark eder bugün de bu kısmı tenime değse?" diyerek bütün gün evde öyle oturmakta hiçbir yanlış yan görmeyen, "Benim canım yemek yapmak da yemek de istemiyor, Hearthstone oynayıp bira içeceğim, sen açsan kendine yemek yapsana," dediğimde "Senin taşakların sağ olsun, ben başımın çaresine bakarım sen de acıkınca bana seslen, iyi yen ama elin adamlarını," diyen, tek bir grubun tek bir şarkısını sevdiğinde yüz milyon kez sadece o şarkıyı dinleyip davul ataklarını çıkarmak için dövülmedik mobilya bırakmayan, ilk başlarda zerre kadar sevmediği ve bunu belli etmekten şu kadarcık çekinmediği kediyi sırf aklına koyduğu için üşenmeden eğiten, düzensiz çalışma saatlerinin içinde dünyanın en güzel düzenini oturtup da bir kerecik bile yakınmayıp istediği her şeye vakit ayıran ve "Gelecek için endişelenmeye gerek yok çünkü yapabileceğim hiçbir şey yok," diyen, benimle yeniden sevgili olma kararını "Sen benim hayatımda bir kova su gibiydin, birtakım şeylerde birer damla birer damla doldun, her seferinde 'O olsa şu an ne yapardı, hiç ayrılmasak şu anda onun buna tepkisi ne olurdu, ne kadar mutluyduk ve hiç ayrılmamış olsaydık şu an acaba nerede olurduk, hayatına acaba nasıl devam etti de ben buradayken o nerede?' diye diye birer damla doldun ve bir damladan sonra kova taştığında o konuda da yapabileceğim hiçbir şey yoktu, beni terslesen, benimle hiç konuşmasan, benimle hiç görüşmesen bile o kova dolmuştu ve sana ulaşmam gerekiyordu, bir kere bile bundan sonra ne olacak diye düşünmeden yeniden seninle görüşmek istedim," diye anlatan biri hayatımda olduğu sürece geleceği düşünüp geleceğe endişelenmek gibi bir kavram benim için var olmayacak, iki yıldır olmadığı gibi. İş mi zor geliyor, başka iş bulunur; bugün yorulduk mu, yarın dinleniriz; parasız mı kaldık, yarın paramız olur (ve inanın mutluluk para harcayarak o kadar gelmiyor ki, şimdiye kadar hiç çok iyi durumda olmadık ama hiç parasız da kalmadık, hiçbir zaman fazlada gözümüz olmadığı gibi hiçbir şeyin eksikliğini de çekmedik, para dünyanın en sikko derdi); şu hayatta her eksik yarın tamamlanır da bir tek zaman geri gelmez. O yüzden bugünü yarın için endişelenerek, yarın üzüleceğimiz şeye bugün üzülerek geçirmek niye? Nice zamanların bizim olacağı nice yıllara çünkü bugün 1 Nisan ve bugün bu günün notları düşülmeliydi, şaka nedir?


Dipnot: Kişisel tarihimizde Corpse Bride filminin yeri için: https://eksisozluk.com/entry/59513587

Hiç kimse, Tim Burton'un kendisi bile bu filmin bizdeki yerini kirletmemiş, hala en derin saygılarımızla anıyoruz aklımıza geldikçe, ben hala soundtrack albümünü muazzam keyif alarak dinleyebiliyorum, çünkü tüketmeden sevmek bunu gerektirir.

29 Şubat 2016 Pazartesi

Notlar - Sevdiğim Avukatlık Tipi, Kuşlar ve Diğer Şeyler

* Henüz stajyer bile değilken, öğrenciyken de tam zamanlı olarak hukuk bürolarında çalışıp mahkeme kalemlerinde iş yürütmeyi, dilekçe yazmayı, süreli işleri, tensip tutanaklarını okumayı, tebligatların işlemlerini yapmayı, icra dosyalarına sorgu talepleri yazmayı, icra takip programlarında takip föyü doldurmayı, birinci haciz ihbarnamesi hazırlamayı ve diğer şeyleri öğrenir, yapardım. O zamanlar da hep "En güzel iş, ceza hukuku işi, sürekli canlı hissediliyordur herhalde, birinin hayatına somut bir katkıda bulunduğunu görmek kadar geri dönüşü güzel bir iş yoktur, hem de en çok hukukçu gibi hissedilen anlar ceza avukatı olarak yapılan işlerdir muhtemelen..." der, özenirdim. Bir yıldan fazla süredir aynı hukuk bürosunda çalışıyorum ve ben çalışmaya başladığımda ceza davaları yoğun değildi, sırf ben seviyorum diye gelen tüm ceza davalarını "Al, sana dava aldım sen seversin diye..." diyerek alan, geri çevirmeyen bir patronum oldu, bu patronu ben kendi ellerimle yarattım "Ceza istiyorum ^____^" diyerek ve bu yüzden ne cezaevinden tutuklunun gelmesini beklerken harcadığım vakit için, ne karakolda geçen vakitler için, ne infaz bürolarında, ağır ceza kalemlerinde ve diğer yerlerde geçen vakit için yakınmaya hiç hakkım yok ve işin aslı beklemek dışında yakınacağım bir şey de yok. Stajımı yanında yaptığım avukat, "Avukatlığın yüzde doksanı bir şeyler beklemektir," derdi, aşırı haklıymış. 

 Fakat ceza işlerini o kadar çok seviyorum ki, o kadar titiz, o kadar iğne oyası gibi inceleyip okuyorum ki dosyaları, tutanakları, raporları ve diğer şeyleri, gerçekten insan belli bir yaştan sonra ne istediğini biliyormuş. Gençken istediğimi sandığım şey hafiften yaşlanmaya başlamışken beni yoracak sanıyordum, yoruluyorum ama o kadar tatlı bir yorgunluk ki, şimdiki işyerimde çalışmaya başlamadan önce, sırf paraya ihtiyacım var diye acilen bulduğum o icra bürosunda harcadığım iki ayıma hala üzülürüm, insan mutlu olmadığı yerde durmamalıydı, çok durdum orada, çok üzdüm kendimi, çok yazık oldu o iki aya. Kaldı ki o iki ayı da Yiğit olmadan geçirseydim o iki ayda iki yıl yaşlanacaktım, hatta Yiğit olmasaydı ben o bürodan ayrılmaya bile cesaret edemeyecektim, "Ölürüm, aç kalırım, hapı yuttum bundan sonraki hayatım böyle icra dosyaları arasında, hacizlerde, senetlerle, faturalarla, kira sözleşmeleriyle mutsuz geçecek..." diye diye pis pis yıllanacak, tozlanacaktım orada, iyi ki Yiğit var, iyi ki "Hayatta, canının yapmak istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin ve canın ne yapmak istiyorsa onu yaptığında pişmanlık duymamalısın," anlayışını bana gerçekten benimsetebildi. Neydim, ne oldum.

* Genelde sivri dilli bir korkak olarak yaşarken Yiğit'le yeniden bir araya geldiğimizden beri muhatap görmediğim hiçbir şey için değil dilimi, aklımı bile yormayan bir yürekyemişe döndüm, biliyorum ki eski ben, o icra bürosunda hala çalışıyor olacak, her gün, her gece sevmediği işine her mecradan sayıp sövecek, işinden duyduğu sıkıntı yüzünden genel olarak insanların gözüne batan her şeyine saydıracak ve negatif hislerden başka hiçbir şey beslemeden, sırf acı acı konuşup atıp tutabildiği için kendini bir bok sanacaktı. Oysa geçip gidiyoruz, zaman geri gelmiyor. Oysa sevmediğimiz şeylere atıp tutma özgürlüğündense harekete geçme özgürlüğüne sahip olmayı sevmemiz lazım. Sevmediğimiz yerde olmak için çok az zamanımız var, sevmediğimizi anladığımız anda uzaklaşmamız gerek, hiçbir şeyin katlanma haline dönüşmemesi gerek, tüm bunları Yiğit'in varlığını hissetmeden kendi kendime anlayamayacaktım, her geçen iş günü, her evde pinekleyerek ya da bir şeyler yaparak geçen gün, her zaman, zaman kavramı hakkında, nerede olduğumuz hakkında, memnuniyet hakkında çok çılgın şeyler düşünüp biriktiriyorum.

* Evde bir kedi ve iki muhabbet kuşumuz var. Geçen haftalarda bir süre Ediz'i de kesintili kesintili bir hafta kadar misafir ettik, Ediz buradayken "Kuşlar sürekli birbirlerini dövüyorlar, seslerini duyuyorum siz evde yokken, bayağı ölümüne kavga dönüyor kafeste, bir bakın isterseniz biri kesin ölecek, diğerinin elinde kalacak..." dedi ve hakikaten Açık Mavi Kuş'un Sarıkafa tarafından çok fena hırpalandığını gördüğümde hemen Ediz'le birlikte kafesleri ayırdık oturup. Yiğit o sırada bu fikre büyük bir kararlılıkla karşı çıkıp "Çift onlar, çiftleşiyorlardır, çiftleşirlerken hırpalanıyordur o, ayırıyorsunuz ama onlar eşi olmadan intihara kalkışan bir türün hayvanları, yanlış yapıyorsunuz..." diyordu. Kuşlar hakkında son söz sahibi ben olduğum için sonuçta kafesler ayrıldı. (Kuşlar bana burden çünkü, kuşların çilesini ben çekeceğim, o kuşlar, hediyelik can olmanın cezasını o kafeste tamamlayacaklar.) 

 Kafesler ayrılınca biraz huzur bulan Açık Mavi, birkaç gün rahata erdi, dinlendi, yoluk tüyleri yeniden şahlandı, yaraları iyileşti, ayağını yeniden basmaya başladı. Ediz gitti, Yiğit bazen benden önce eve geldi, bazen benden sonra. Bir gün eve döndüğümde kuşlara şöyle bir bakayım diye Açık Mavi'nin kafesine gittiğimde hayvanı kafeste bulamadım. Paniklemeden, "Öldü herhalde o kadar hırpalanmaya, canım benim, ben üzülmeyeyim diye ölüsünü alıp halletti bana göstermeden, ben kendi kendime keşfedene kadar da hiçbir şey söylemeyecekti herhalde doğru anı bekliyordu..." diye düşünerek Yiğit'in yanına gidip büyük bir çokbilmiş-alçakgönüllülükle "Kuş yok?" diye gülümsedim. Bak ya, sanıyor ki her şeyi çözdü, hayat onun etrafında dönüyor, kuş ölecek de ben üzülmeyeyim diye sevgilim tek başına o kuşun ölüsünü alıp atma ağırlığını kaldıracak, tek başına yaşayacak o üzüntüyü... Yiğit ise başını izlediği şeyden kaldırıp "Ha? Ne diyorsun ya, nasıl kuş yok? Kafesteydi, mıymıy konuşuyordu tek başına?" diye şaşırınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü ve aklımdan en saçma doğaüstü senaryoları geçirerek kafesi incelemeye başladım. ("Hmmm, demek ki evde doğaüstü güçler var ve bu kuşların kafeslerinin ayrılması hoşlarına gitmedi, belki de diğer kafeste bulacağız kuşu ve bunun sırrını asla çözemeyeceğiz...") (He...) 

 Kafesin çok saçma bir güvenlik açığı vardı, yaylı kapısının yayı bozuktu ve biz o kapıyı tüneğin oyuklarını kapının demirlerine sıkıştırarak kapatıyorduk. Hayvan nasıl bir gözüdönmüşlükle o kapıyı zorlamış bilmem ama bayağı o tüneği yerinden oynatarak kapıyı içeriden dışarı doğru açıp kaçmış. Evde serbest dolaşan bir kedi de varken firarda bir muhabbet kuşumuzun olduğunu fark edince hayatımızın en komik beş on saniyesini yaşayıp "KEDİYİ KAPAT! SALONDA KUŞ VAR MI? SALONDA YOKTU, SALONA KAPAT!" diyerek tüm hareketlerimize on kat hız vererek koştura koştura kediyi yakalayıp salona kapatıverdik. Evde çalışan ve dipses çıkaran her şeyi susturup kendimiz bile nefes almadan "Cicikuş? Cicikuş? Cicikuuş? Cici... Cicikuş?" diye gitgide kısılan seslerle kuştan yanıt almaya çalışarak ses vermesini bekleyerek evi gezdik. Uçarken kitaplığın arkasına düşüp sıkışan, sonra korktuğu için olduğu yere sinen, kurtarılmayı beklerken kediden de korktuğu için gıkını çıkarmadan dünyanın en üzücü gözleriyle bekleyen kuşu bulana kadar yaşadığımız üzüntüyü, kuşu olduğu yerden çıkarmaya çalışırken en kırılgan, en hassas hayvan olan kuşun daha da hırpalanmaması için kendi kollarımızı çizmemizi sizlere anlatıp sizi de üzmek istemiyorum ve fakat kuşu sonunda sağ salim, ezmeden, kanadını falan kırmadan yere indirdiğimde henüz hiç ele kola gelmemiş, hiç insana alışmamış hayvanın güzelce pıtıpıtı ellerime gelip avcumda oturup rahatlayarak bana bakmasını, kafese koyduğumda bile elimden inmemesini anlatmadan geçemem. Hatta o an, muhtemelen korkudan ölecek, ondan hareket bile edemiyor, elimden inemiyor diye düşünmüştüm ama hayvan ölmedi de, tüneğe çıkmaya karar verdiğinde hemen yem yemeye başladı ve salak salak öttü falan, bayağı "Ellerinde güvendeyim," hissi ile inmemiş elimden, küçücük bir kalp ellerimde attı ve bana güvendi, ben bu sorumluluğu üzerimden atamam.

* Tüm bunlar olup biterken Yiğit "Bak bunca zamandır bu hayvan hiç bu kafesten kaçmaya çalışmadı, Sarıkafa da bu kafesten kaçmaya çalışmadı, ilk kez kafeslerini ayırdık hayvanın ilk aksiyonu bu oldu, bu hayvan eşini istiyor, bak bu hayvan mutsuz," dediği için Sarıkafa'nın kafesini yanına getirdiğimizde Sarıkafa, Açık Mavi'yi dövmeye devam edebilmek için kendini kaybetti, Açık Mavi de sırtını dönüp Sarıkafa'yı sallamadı, that's my girl.

 Sonuç olarak, hala ayrı kafeslerdeler ve başka bir firar macerası daha yaşanmadı. 

* Bir önceki yazıdan son kez bahsetmeden geçmeyeceğim, o yazının altına cevap beklemiştim, çünkü ilk ve son kez sessizlik bozmuştum, normalde kendimi yormayacağım halde bana yakışmayan bir şey yapmıştım, bir daha olmayacak bir şey, kendi yollarımıza devam edelim, sonuçta hepimiz kadınız, birbirimizi bir yerde anlayabiliriz, birbirimize rahatsızlık vermeyelim demek istemiştim ve bu yazı ile birlikte cevap süresinin de bittiğini düşünüyorum. O yazıyla ilgili olarak esas anlatmak istediğim şey, o yazıyı Yiğit'in onayı ile yayınlamıştım. Çünkü hiçkimse, sevgilisinin anıları ya da eski ilişkisi hakkında izinsizce konuşma hakkına sahip değil, hatta "o anki" sevgili de "eski" sevgili hakkında, "eski" sevgili de "o anki" sevgili hakkında. Hatta rahatsızlık verse bile, sıkıntılı bir ilişki olsa bile, çünkü insanlar çiftken aynı insanlar değiller. Ayrılığın verdiği yaralar, travmalar da insanları başka birilerine dönüştürür ve çoğu çirkin eski sevgili, ilişki dahilinde gayet makul insanlar gibi görünüyor değil mi; pek çok karakteristik özellik, düzgün giden bir ilişki içerisinde ustalıkla saklanabilir. Ve bunları düşünerek Yiğit'e yazıyı okutup da "Rahatsız olduğun, seni sıkan tek bir şey bile varsa bunu yayınlamayacağımı biliyorsun," dediğimde "Senin yapacağın herhangi bir şeyin benim desteğimi almayacağını düşünebiliyor musun? Senin atacağın her adımda arkanda olabileceğimi düşündüğüm için şu an nişanlıyız, insanlar böyle hissettiklerinde hayatlarını birleştiriyorlar," dedi, bence oldukça açık bir deyiş. 

* Oscar adayı filmleri izleyip hangilerinin ödül alabileceğini tahmin etme oyununu son iki yıldır oynuyoruz Yiğit'le, bu yıl Room'u izledikten sonra diğer adayları izlemedik bile. Hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeye başladık ve en güzeli de o oldu, alınabilecek en yüksek zevki aldığımızı düşünüyorum, kaç kere yerimde sıçradım, kaç kere önüme heyecanla eğilip rahatlayıp arkama yaslandım, kaç kere gizli gizli gözyaşı döktüm, kaç kere kendimi tutamayıp sesli tepkiler verdim ahah hatırlamıyorum, Yiğit'le film bittikten sonra "Tamam diğerlerini izlemiyoruz bile," dedik, resmen diğer filmlere karşı bir merak kırıntımız bile kalmadı, son zamanlarda izlediğim en etkileyici, en vurucu filmdi ve bu filmle ilgili bile "Kitabı daha güzeldi, film sıkıcıydı, ilk yarısı güzeldi ikinci yarısı boktandı," diye ahkam kesenleri gördükçe bazı şeyler hakkında çok ahkam kesmenin, çok analiz yapmanın iticiliği hakkındaki düşüncelerim daha da bir kesinlik kazanıyor. Çünkü sanat, hislerle alakalı bir şey, Room'da izlediğim şey, hikayenin nereden anlatılacağı büyük bir sanatsal tercihti, kitap bambaşka bir yerden, bambaşka bir şekilde veriyor olsa bile o filmin öyle çekilmesi hakkında verilen karar ve sonucunda ortaya çıkan eser bana dokunuyordu, o benim yaklaşık iki buçuk saatimdi ve bunun hakkında, bana hissettirdikleri hakkında hiç de entelektüel bir yaklaşıma ihtiyacım yok. Demek ki neymiş, büyük büyük, bilmiş bilmiş konuşmak, sanat hakkında itici görünüyormuş. "Ay ben o tabloyu götümle çizerim," diyerek kübizmi bitirmek... "İkinci yarısı sıkıcı"ymış, te allam.

* Neredeyse her haftasonunu babamlarla geçirmek için oraya gidiyorum ve bundan şu kadarcık sıkılmıyorum. Zaman, tükenip giden bir şey derken bunu da anlatmaya çalışıyorum. Kiminle ne kadar zamanımız kaldığını hiç bilmiyoruz, bizim durumumuzda bu daha da büyük bir bilinmeyen. Her haftasonu Yiğit'le "Bu haftasonu bunu yapalım mı?" diye konuşuyoruz, sonra benim içime sinmiyorsa kalkıp oraya gidiyorum, "Bizim daha çok zamanımız var önümüzde," diyoruz. Hayat böyle bir şey işte, kiminle ne kadar zamanımız olduğunu kestirmeye çalışma oyunu gibi. Bilemezdim ki Yiğit'le yeniden "zamanlarımız" olacak mesela, her şey büyük bir bilinmez ve elimizde olandan, elimizde olduğu kadar zevk almaya çalışıyoruz, hayat işte.


17 Ocak 2016 Pazar

Keep your electric eye.



 Günlerdir gizli gizli yastayım ve geçmiyor. Yiğit geçen gün otelde babası İngiliz, annesi Türk bir İngilizle konuşurken adam "Günlerdir canım sıkkın, David Bowie öldü, çok üzgünüz," demiş. "Düşününce doğru," diyor, "senin gibi üzülmek için İngiliz olmak gerekiyor herhalde biraz da, onlar için başka bir şey ifade ediyor, sen İngiliz gibi üzüldün bu duruma resmen..." İngiliz gibi üzüldüm.



 Mike Portnoy da Yiğit'in en sevdiği davulcuydu, idolü ve tekniğini birebir kopyaladığı davulcu. Küçük tatlı tesadüfler, ben üzülürken sanki Yiğit, Portnoy'un aklına girmiş de onun aracılığıyla "Üzülme, yaşatılacak..." demiş gibi hissettim bunu keşfedince. Çok yaşayın e mi.


11 Ocak 2016 Pazartesi



 Cümlelere dökmediğim, dökemediğim değil de dökmediğim bir üzüntü var içimde, "insan ölmeye ellerinden başlıyor" çünkü. Seni çok seviyorum Bowie, seviyordum da değil, seviyorum. Çok seviyorum. Böyle öldüğün için bir yandan teşekkür ederim. Hiçbir zaman unutmayacağımı biliyorsun, hayatımın üçte biri senin ellerindeydi.

10 Ocak 2016 Pazar

Otobüslü Teyzeli Anı

 Otogardan otobüse bindiğimde, yanımdaki koltukta tatlı bir teyze oturuyordu, pantolonumu işaret edip "Bak burası leke olmuş, çantanı çamurlu bir yere koyduysan çantandan gelmiştir, ıslak mendilim var vereyim de temizle istersen?" dedi. Pantolonuma bakıp "Ha yok, kedi sevmiştim demin, patisi çamurluymuş demek ki..." dedim. Gülüp "Benim kızım da böyle senin gibi, okulunda her yerde kedi varmış, sürekli kedilerin peşinde koşar, kucağına alır, fotoğrafını çekip paylaşır..." dedi. (Ben fotoğraf çekmelik hayvan sevmiyorum ama.) Karşılıklı gülümsedik, yolculuk başladı. Biraz kitap okudum, molada teyze balık kraker almış, bana da ikram etti, teşekkür edip aldım. "Ben saat on birden beri yoldayım, yoruldum artık, senin yolun kısa, ben sabahtan beri devam ediyorum yola..." falan dedi, gülümsedik. Teyzenin gözünde iyi bir imaj oluşturmuştum ve bunun farkındaydım, ben de normalde yolculuk teyzesi sevmezken kendisine ısınıvermiştim, hemen kulaklık takmaktansa biraz sohbet edip sonra müzik dinlerim dedim. Kitap okumam hoşuna gitmiş, "Sen de öğrencisin herhalde değil mi? Haftasonu gezdin, okula dönüyorsun herhalde?" dedi, "Yok hayır, bitirdim ben okulu, avukatlık yapıyorum, ailemi ziyarete gelmiştim, geri dönüyorum eve," dedim. Teyzenin gözünde akıllı hanım kız puanım elli puan kadar daha yükseldi, "Aferin ne güzel bak sen kurtarmışsın kendini, darısı bizim kızın başına..." dedi. Sonra teyze uyukladı, ben de müzik dinlemeye başladım, teyzeyi aklımdan da çıkarmıştım, alt-J'nin An Awesome Wave albümünü atmıştım tablete, önce onunla güzelce, yumoş yumoş yağmuru izledim, içim huzurluydu, ailemi görmüştüm, geri dönüyordum, yolun ilk yarısı çok güzel bir kitap okumuştum, ikinci yarısı çok güzel bir albüm dinliyordum, çok güzel bir yağmur yağıyordu, ben eve döndükten sonra sevgilim de bir iki saat sonra yanıma gelecekti. Sonra alt-J bitti, şöyle bir tablete baktım, birkaç şeyi daha yolluk olarak atmıştım ama canım ne zamandır Deliverance albümünü dinlemediğim için bir anda Opeth çekti. Wreath başladığında teyze irkilince aniden ses tuşuna abandım ama kendimi fazlasıyla teyzeyi aldatmış gibi hissettim, resmen kirlenmiş gibi hissettim ama ne yapayım teyze, akıllı hanım kız olana kadar geçilen bazı yollar var ve senin kızın da bunlardan geçiyor, geçecek, akıllı hanım kız olunca bile hayat brutal vokal dinlemeye ihtiyaç duyduruyor, hayatta isyan edilecek çok şey var, kedi fotoğrafı paylaşıp kitap ve kahve muhabbeti yaparak tatlı, Amelie gibi bir kız olmayı ben de isterdim ama hayat zordu ne yapalım teyze, Opeth'e düştük hayatımızın bir döneminde, geçmişimizi de reddetmiyoruz. Avukat hanım kız, bak akıllı diyorsun, içinden şeytancı mıdır nedir tövbe estağfurullah bir şey çıkıyor, bak hayat sürprizlerle dolu ama, nerden bilecektin? Opeth çantam bile var, senin kız da inşallah sadece Instagram'dan cici hayvanlar paylaşmıyordur kampüste, azıcık delişmen olsun, durulur sonradan nasılsa, hayatı öğrensin, zamanla hepimiz hanım insan oluyoruz, üzme kendini.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)