29 Şubat 2016 Pazartesi

Notlar - Sevdiğim Avukatlık Tipi, Kuşlar ve Diğer Şeyler

* Henüz stajyer bile değilken, öğrenciyken de tam zamanlı olarak hukuk bürolarında çalışıp mahkeme kalemlerinde iş yürütmeyi, dilekçe yazmayı, süreli işleri, tensip tutanaklarını okumayı, tebligatların işlemlerini yapmayı, icra dosyalarına sorgu talepleri yazmayı, icra takip programlarında takip föyü doldurmayı, birinci haciz ihbarnamesi hazırlamayı ve diğer şeyleri öğrenir, yapardım. O zamanlar da hep "En güzel iş, ceza hukuku işi, sürekli canlı hissediliyordur herhalde, birinin hayatına somut bir katkıda bulunduğunu görmek kadar geri dönüşü güzel bir iş yoktur, hem de en çok hukukçu gibi hissedilen anlar ceza avukatı olarak yapılan işlerdir muhtemelen..." der, özenirdim. Bir yıldan fazla süredir aynı hukuk bürosunda çalışıyorum ve ben çalışmaya başladığımda ceza davaları yoğun değildi, sırf ben seviyorum diye gelen tüm ceza davalarını "Al, sana dava aldım sen seversin diye..." diyerek alan, geri çevirmeyen bir patronum oldu, bu patronu ben kendi ellerimle yarattım "Ceza istiyorum ^____^" diyerek ve bu yüzden ne cezaevinden tutuklunun gelmesini beklerken harcadığım vakit için, ne karakolda geçen vakitler için, ne infaz bürolarında, ağır ceza kalemlerinde ve diğer yerlerde geçen vakit için yakınmaya hiç hakkım yok ve işin aslı beklemek dışında yakınacağım bir şey de yok. Stajımı yanında yaptığım avukat, "Avukatlığın yüzde doksanı bir şeyler beklemektir," derdi, aşırı haklıymış. 

 Fakat ceza işlerini o kadar çok seviyorum ki, o kadar titiz, o kadar iğne oyası gibi inceleyip okuyorum ki dosyaları, tutanakları, raporları ve diğer şeyleri, gerçekten insan belli bir yaştan sonra ne istediğini biliyormuş. Gençken istediğimi sandığım şey hafiften yaşlanmaya başlamışken beni yoracak sanıyordum, yoruluyorum ama o kadar tatlı bir yorgunluk ki, şimdiki işyerimde çalışmaya başlamadan önce, sırf paraya ihtiyacım var diye acilen bulduğum o icra bürosunda harcadığım iki ayıma hala üzülürüm, insan mutlu olmadığı yerde durmamalıydı, çok durdum orada, çok üzdüm kendimi, çok yazık oldu o iki aya. Kaldı ki o iki ayı da Yiğit olmadan geçirseydim o iki ayda iki yıl yaşlanacaktım, hatta Yiğit olmasaydı ben o bürodan ayrılmaya bile cesaret edemeyecektim, "Ölürüm, aç kalırım, hapı yuttum bundan sonraki hayatım böyle icra dosyaları arasında, hacizlerde, senetlerle, faturalarla, kira sözleşmeleriyle mutsuz geçecek..." diye diye pis pis yıllanacak, tozlanacaktım orada, iyi ki Yiğit var, iyi ki "Hayatta, canının yapmak istemediği hiçbir şeyi yapmak zorunda değilsin ve canın ne yapmak istiyorsa onu yaptığında pişmanlık duymamalısın," anlayışını bana gerçekten benimsetebildi. Neydim, ne oldum.

* Genelde sivri dilli bir korkak olarak yaşarken Yiğit'le yeniden bir araya geldiğimizden beri muhatap görmediğim hiçbir şey için değil dilimi, aklımı bile yormayan bir yürekyemişe döndüm, biliyorum ki eski ben, o icra bürosunda hala çalışıyor olacak, her gün, her gece sevmediği işine her mecradan sayıp sövecek, işinden duyduğu sıkıntı yüzünden genel olarak insanların gözüne batan her şeyine saydıracak ve negatif hislerden başka hiçbir şey beslemeden, sırf acı acı konuşup atıp tutabildiği için kendini bir bok sanacaktı. Oysa geçip gidiyoruz, zaman geri gelmiyor. Oysa sevmediğimiz şeylere atıp tutma özgürlüğündense harekete geçme özgürlüğüne sahip olmayı sevmemiz lazım. Sevmediğimiz yerde olmak için çok az zamanımız var, sevmediğimizi anladığımız anda uzaklaşmamız gerek, hiçbir şeyin katlanma haline dönüşmemesi gerek, tüm bunları Yiğit'in varlığını hissetmeden kendi kendime anlayamayacaktım, her geçen iş günü, her evde pinekleyerek ya da bir şeyler yaparak geçen gün, her zaman, zaman kavramı hakkında, nerede olduğumuz hakkında, memnuniyet hakkında çok çılgın şeyler düşünüp biriktiriyorum.

* Evde bir kedi ve iki muhabbet kuşumuz var. Geçen haftalarda bir süre Ediz'i de kesintili kesintili bir hafta kadar misafir ettik, Ediz buradayken "Kuşlar sürekli birbirlerini dövüyorlar, seslerini duyuyorum siz evde yokken, bayağı ölümüne kavga dönüyor kafeste, bir bakın isterseniz biri kesin ölecek, diğerinin elinde kalacak..." dedi ve hakikaten Açık Mavi Kuş'un Sarıkafa tarafından çok fena hırpalandığını gördüğümde hemen Ediz'le birlikte kafesleri ayırdık oturup. Yiğit o sırada bu fikre büyük bir kararlılıkla karşı çıkıp "Çift onlar, çiftleşiyorlardır, çiftleşirlerken hırpalanıyordur o, ayırıyorsunuz ama onlar eşi olmadan intihara kalkışan bir türün hayvanları, yanlış yapıyorsunuz..." diyordu. Kuşlar hakkında son söz sahibi ben olduğum için sonuçta kafesler ayrıldı. (Kuşlar bana burden çünkü, kuşların çilesini ben çekeceğim, o kuşlar, hediyelik can olmanın cezasını o kafeste tamamlayacaklar.) 

 Kafesler ayrılınca biraz huzur bulan Açık Mavi, birkaç gün rahata erdi, dinlendi, yoluk tüyleri yeniden şahlandı, yaraları iyileşti, ayağını yeniden basmaya başladı. Ediz gitti, Yiğit bazen benden önce eve geldi, bazen benden sonra. Bir gün eve döndüğümde kuşlara şöyle bir bakayım diye Açık Mavi'nin kafesine gittiğimde hayvanı kafeste bulamadım. Paniklemeden, "Öldü herhalde o kadar hırpalanmaya, canım benim, ben üzülmeyeyim diye ölüsünü alıp halletti bana göstermeden, ben kendi kendime keşfedene kadar da hiçbir şey söylemeyecekti herhalde doğru anı bekliyordu..." diye düşünerek Yiğit'in yanına gidip büyük bir çokbilmiş-alçakgönüllülükle "Kuş yok?" diye gülümsedim. Bak ya, sanıyor ki her şeyi çözdü, hayat onun etrafında dönüyor, kuş ölecek de ben üzülmeyeyim diye sevgilim tek başına o kuşun ölüsünü alıp atma ağırlığını kaldıracak, tek başına yaşayacak o üzüntüyü... Yiğit ise başını izlediği şeyden kaldırıp "Ha? Ne diyorsun ya, nasıl kuş yok? Kafesteydi, mıymıy konuşuyordu tek başına?" diye şaşırınca başımdan aşağı kaynar sular döküldü ve aklımdan en saçma doğaüstü senaryoları geçirerek kafesi incelemeye başladım. ("Hmmm, demek ki evde doğaüstü güçler var ve bu kuşların kafeslerinin ayrılması hoşlarına gitmedi, belki de diğer kafeste bulacağız kuşu ve bunun sırrını asla çözemeyeceğiz...") (He...) 

 Kafesin çok saçma bir güvenlik açığı vardı, yaylı kapısının yayı bozuktu ve biz o kapıyı tüneğin oyuklarını kapının demirlerine sıkıştırarak kapatıyorduk. Hayvan nasıl bir gözüdönmüşlükle o kapıyı zorlamış bilmem ama bayağı o tüneği yerinden oynatarak kapıyı içeriden dışarı doğru açıp kaçmış. Evde serbest dolaşan bir kedi de varken firarda bir muhabbet kuşumuzun olduğunu fark edince hayatımızın en komik beş on saniyesini yaşayıp "KEDİYİ KAPAT! SALONDA KUŞ VAR MI? SALONDA YOKTU, SALONA KAPAT!" diyerek tüm hareketlerimize on kat hız vererek koştura koştura kediyi yakalayıp salona kapatıverdik. Evde çalışan ve dipses çıkaran her şeyi susturup kendimiz bile nefes almadan "Cicikuş? Cicikuş? Cicikuuş? Cici... Cicikuş?" diye gitgide kısılan seslerle kuştan yanıt almaya çalışarak ses vermesini bekleyerek evi gezdik. Uçarken kitaplığın arkasına düşüp sıkışan, sonra korktuğu için olduğu yere sinen, kurtarılmayı beklerken kediden de korktuğu için gıkını çıkarmadan dünyanın en üzücü gözleriyle bekleyen kuşu bulana kadar yaşadığımız üzüntüyü, kuşu olduğu yerden çıkarmaya çalışırken en kırılgan, en hassas hayvan olan kuşun daha da hırpalanmaması için kendi kollarımızı çizmemizi sizlere anlatıp sizi de üzmek istemiyorum ve fakat kuşu sonunda sağ salim, ezmeden, kanadını falan kırmadan yere indirdiğimde henüz hiç ele kola gelmemiş, hiç insana alışmamış hayvanın güzelce pıtıpıtı ellerime gelip avcumda oturup rahatlayarak bana bakmasını, kafese koyduğumda bile elimden inmemesini anlatmadan geçemem. Hatta o an, muhtemelen korkudan ölecek, ondan hareket bile edemiyor, elimden inemiyor diye düşünmüştüm ama hayvan ölmedi de, tüneğe çıkmaya karar verdiğinde hemen yem yemeye başladı ve salak salak öttü falan, bayağı "Ellerinde güvendeyim," hissi ile inmemiş elimden, küçücük bir kalp ellerimde attı ve bana güvendi, ben bu sorumluluğu üzerimden atamam.

* Tüm bunlar olup biterken Yiğit "Bak bunca zamandır bu hayvan hiç bu kafesten kaçmaya çalışmadı, Sarıkafa da bu kafesten kaçmaya çalışmadı, ilk kez kafeslerini ayırdık hayvanın ilk aksiyonu bu oldu, bu hayvan eşini istiyor, bak bu hayvan mutsuz," dediği için Sarıkafa'nın kafesini yanına getirdiğimizde Sarıkafa, Açık Mavi'yi dövmeye devam edebilmek için kendini kaybetti, Açık Mavi de sırtını dönüp Sarıkafa'yı sallamadı, that's my girl.

 Sonuç olarak, hala ayrı kafeslerdeler ve başka bir firar macerası daha yaşanmadı. 

* Bir önceki yazıdan son kez bahsetmeden geçmeyeceğim, o yazının altına cevap beklemiştim, çünkü ilk ve son kez sessizlik bozmuştum, normalde kendimi yormayacağım halde bana yakışmayan bir şey yapmıştım, bir daha olmayacak bir şey, kendi yollarımıza devam edelim, sonuçta hepimiz kadınız, birbirimizi bir yerde anlayabiliriz, birbirimize rahatsızlık vermeyelim demek istemiştim ve bu yazı ile birlikte cevap süresinin de bittiğini düşünüyorum. O yazıyla ilgili olarak esas anlatmak istediğim şey, o yazıyı Yiğit'in onayı ile yayınlamıştım. Çünkü hiçkimse, sevgilisinin anıları ya da eski ilişkisi hakkında izinsizce konuşma hakkına sahip değil, hatta "o anki" sevgili de "eski" sevgili hakkında, "eski" sevgili de "o anki" sevgili hakkında. Hatta rahatsızlık verse bile, sıkıntılı bir ilişki olsa bile, çünkü insanlar çiftken aynı insanlar değiller. Ayrılığın verdiği yaralar, travmalar da insanları başka birilerine dönüştürür ve çoğu çirkin eski sevgili, ilişki dahilinde gayet makul insanlar gibi görünüyor değil mi; pek çok karakteristik özellik, düzgün giden bir ilişki içerisinde ustalıkla saklanabilir. Ve bunları düşünerek Yiğit'e yazıyı okutup da "Rahatsız olduğun, seni sıkan tek bir şey bile varsa bunu yayınlamayacağımı biliyorsun," dediğimde "Senin yapacağın herhangi bir şeyin benim desteğimi almayacağını düşünebiliyor musun? Senin atacağın her adımda arkanda olabileceğimi düşündüğüm için şu an nişanlıyız, insanlar böyle hissettiklerinde hayatlarını birleştiriyorlar," dedi, bence oldukça açık bir deyiş. 

* Oscar adayı filmleri izleyip hangilerinin ödül alabileceğini tahmin etme oyununu son iki yıldır oynuyoruz Yiğit'le, bu yıl Room'u izledikten sonra diğer adayları izlemedik bile. Hakkında hiçbir şey bilmeden izlemeye başladık ve en güzeli de o oldu, alınabilecek en yüksek zevki aldığımızı düşünüyorum, kaç kere yerimde sıçradım, kaç kere önüme heyecanla eğilip rahatlayıp arkama yaslandım, kaç kere gizli gizli gözyaşı döktüm, kaç kere kendimi tutamayıp sesli tepkiler verdim ahah hatırlamıyorum, Yiğit'le film bittikten sonra "Tamam diğerlerini izlemiyoruz bile," dedik, resmen diğer filmlere karşı bir merak kırıntımız bile kalmadı, son zamanlarda izlediğim en etkileyici, en vurucu filmdi ve bu filmle ilgili bile "Kitabı daha güzeldi, film sıkıcıydı, ilk yarısı güzeldi ikinci yarısı boktandı," diye ahkam kesenleri gördükçe bazı şeyler hakkında çok ahkam kesmenin, çok analiz yapmanın iticiliği hakkındaki düşüncelerim daha da bir kesinlik kazanıyor. Çünkü sanat, hislerle alakalı bir şey, Room'da izlediğim şey, hikayenin nereden anlatılacağı büyük bir sanatsal tercihti, kitap bambaşka bir yerden, bambaşka bir şekilde veriyor olsa bile o filmin öyle çekilmesi hakkında verilen karar ve sonucunda ortaya çıkan eser bana dokunuyordu, o benim yaklaşık iki buçuk saatimdi ve bunun hakkında, bana hissettirdikleri hakkında hiç de entelektüel bir yaklaşıma ihtiyacım yok. Demek ki neymiş, büyük büyük, bilmiş bilmiş konuşmak, sanat hakkında itici görünüyormuş. "Ay ben o tabloyu götümle çizerim," diyerek kübizmi bitirmek... "İkinci yarısı sıkıcı"ymış, te allam.

* Neredeyse her haftasonunu babamlarla geçirmek için oraya gidiyorum ve bundan şu kadarcık sıkılmıyorum. Zaman, tükenip giden bir şey derken bunu da anlatmaya çalışıyorum. Kiminle ne kadar zamanımız kaldığını hiç bilmiyoruz, bizim durumumuzda bu daha da büyük bir bilinmeyen. Her haftasonu Yiğit'le "Bu haftasonu bunu yapalım mı?" diye konuşuyoruz, sonra benim içime sinmiyorsa kalkıp oraya gidiyorum, "Bizim daha çok zamanımız var önümüzde," diyoruz. Hayat böyle bir şey işte, kiminle ne kadar zamanımız olduğunu kestirmeye çalışma oyunu gibi. Bilemezdim ki Yiğit'le yeniden "zamanlarımız" olacak mesela, her şey büyük bir bilinmez ve elimizde olandan, elimizde olduğu kadar zevk almaya çalışıyoruz, hayat işte.


Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)