29 Nisan 2016 Cuma

Notlar

* Bugün bilet alıp eve döneyim, evde yemek de var, yarın yine yola çıkacağım içki de almayayım, hiç de para harcamayayım diye eve dönerken tam 96,85 TL para harcadım. Şöyle ki;

* Ofiste e-postalarıma Nadirkitap.com'dan "Favori satıcılarınız yeni kitaplar listeledi," başlıklı bir e-posta düştü, her seferinde açıp "Güzel bir şey gelmiş mi?" diye boş boş bakıp birsürü eski tarih kitabı, KPSS kitabı, siyasi mizah kitapları falan listelendiğini görüp kapatırım. İnsanlar sahaflara güzel kitaplarını bırakmıyorlar, daha çok kitaplıkta yer kaplamasını istemedikleri, yığıntı gibi gördükleri kitapları bırakıyorlar. Bugün yine boş boş aşağı doğru ilerlerken Mine Söğüt'ün Deli Kadın Hikayeleri'ni de gördüm ve bu sahafın Nadirkitap.com'da favori satıcı listemde olmasının tek sebebi de yeni gelen kitapların bana e-posta olarak gelmesini istemem, sahaf evin o kadar yakınında ki bir keresinde oradan sipariş verdiğimde (daha bu kadar yakın olduğunu bilmezken) bana telefon edip "Ev adresiniz bize o kadar yakın ki kargoyla uğraşmayalım ortada bir yerde buluşalım ya da gelin kitaplarınızı alın," diye telefon ettiler, meğer hakikaten her gün bir sokak önünde dolmuştan iniyormuşum. Daha sonra da işte hikayenin gerisi orasını favori listeme eklemem, böylece ellerine gelen kitapları görmem falan diye devam ediyor. 

 Mine Söğüt'ün kitabını almak için önce sahafa girdim, "Nadirkitap'ta gördüm, yeni gelen kitaplarınızın arasında Deli Kadın Hikayeleri vardı, alabilir miyim?" dedim ve kitapçı hanımefendinin gayet içten bir tepkiyle "Ya, ben onu daha yeni listelemiştim, yeni geldi, okuyacaktım, henüz okuyamamıştım, hemen de alıyorsunuz..." deyişine karşılıklı gülüştük ve "Hakikaten şu an biraz üzüldüm," diyerek kitabı satın aldım. (Kendime Not: Okuduktan sonra eğer gerçekten de elinde tutmak istemezsen kitabı geri götürüp başka bir kitapla değiştir.) Kitaba 15,00 TL verdim ve biletimi almak için hemen iki blok yanındaki yazıhaneye ilerledim.

 * Yazıhanede servisini kaçırmış birisinin biletini iptal ettirip başka bir sefere bilet almaya çalışmasını beklerken kitaptaki çizimleri inceledim, Bahadır Baruter'in çizimleri mükemmel, bu ikisinin birlikte bir hayat geçiriyor olması dünyanın en güzel şeylerinden de biri. Bilet iptal işi uzun sürdü ve gitgide sıkılmaya başlamıştım ki aradan benim işlemimi yapmaya karar verdiler, 25,00 TL bilet parası verip yazıhaneden çıktım. "Neyse," dedim, "başka para harcamadan eve giderim, içki de içmeyeceğim, annemi arayayım da saat kaçta orada olacağımı söyleyeyim..."

* Annemle konuşurken Tansaş'a girdim, her Tansaş artık Migros olsa da orasının adı benim için hep Tansaş kalacak çünkü ASİLİK. "Ben buraya niye girdim?" derken annemle konuşurken boşluğuma denk geldiğini fark edip bir de küçük sandalye minderlerinin tanesinin 3,50 TL olduğunu gördüm, üstelik minderlerin içinde limon dilimi şeklinde inanılmaz tatlı bir minder bana bundan sonraki hayatını benimle, benden de çok kediyle geçirmek istediğini fısıldayınca, "Eaaah nasıl olsa 3,50 TL, alıvereyim, aşırı güzel..." dedim ve "Yarın yola çıkacağım, yeni dergilerin hepsinden alayım yolda okurum," diye devam ettim. Kasada, o güzel tatlı minderin, diğer kare şeklindeki dandik minderler gibi 3,50 TL değil de 19,50 TL olduğunu fark ettim ve yine de minder benimle geliyordu, Tansaş'ın bugünkü kerizi ben oldum. 

* Çılgın gibi sadece on beş dakikada manyak gibi para harcayıp "Yine de içki almadım, kendi irademe hakim oldum ve alkolsüz de vakit geçirebilirim," diye kendimle gurur duymak için çabalarken dolapta Yiğit'in bana bira bıraktığını da gördüm ve limonlu minderle birbirimize bakıp sinirden gülüyoruz.

1 Nisan 2016 Cuma

Notlar - "Otuzuna Dayanmak ve No Future"



"Hmm daha iyi biliyorsan sen çal madem..."


* Bugün 1 Nisan, hem annemin doğum günü, hem de Yiğit'le yıldönümümüz. İlk sevgililiğimizin başladığı tarihi yıldönümü olarak kabul etmeye karar verdik çünkü sayaç çok sağlıklı işliyor, yeniden birbirimize döndüğümüzde eski ilişkinin ayrılığının başladığı tarihlerdeydik, bizce olur dedik ve oldu.

 İlk seferinde de annemin doğum günü sebebiyle bizimkilerin yanındaydım ve ertesi sabah İzmir'e dönecektim, memlekete gitmeden önce Yiğit'le birlikteydik, arkadaştık fakat o en güzel dönem olan "arkadaşlığın bir tık üstü, sevgililiğin bir tık altı" zamanlarındaydık. "Otobüse binince, otobüsten inince, molada, her bir yerde haber ver e mi?" cümleleriyle uğurlanırken dönüşte sevgilim olarak karşılayacağını tahmin ediyordum ve tam da öyle olmuştu. Yine bir 1 Nisan günü, yarın yine bizimkilerin yanına gidiyorum çünkü hep anlattığım gibi, kısıtlı zamanın her anını dolu dolu, birlikte geçirmek önemli ve her zamanki gibi istekle, şevkle gidiyorum, hiç üzülmeden, hiç ağlamadan... En fazla birkaç ay kaldı diyorlar, derler, olur böyle şeyler, benim sırtım Yiğit oldukça yere gelmez. Ülkede malum mutlu olmak zaten zor, her anımı ajandalara bağlı bir şekilde süre kaçırmama stresiyle (bakın sizin deadline dediğinizin Türkçe karşılığı var), zorlu dosyaların stresiyle, o ilçeden bu ilçeye duruşma kovalama stresiyle geçirdiğim işyerimde aşırı severek çalışmama rağmen yine de avukatlığın verdiği o gergin sorumluluk hissiyle öyle çok mutlu olmak zor, bir de kendi hayatımda da dörtnala bir kayba doğru koşarken hiçbir şeye yetişememe stresiyle, tam da memleket ve burası arasında ikiye bölünmüşken şu hayatta Yiğit olduğu sürece sırtım yere gelmeyecek, biliyorum. Her an tam olarak ne hissettiğimi anlayıp neye ihtiyacım olduğunu bilip de beni ne bir gıdım daha iyi hissettirecekse onu bana avuçlarıyla sunan bir tanrı gibi gözümde, üstelik böyle bir hissin normalde biraz hastalıklı olması gerekirken o kadar da çocuksu bir saflığı var ki bu güven hissinin, hayatımda her şeyi yerli yerinde tutan birinin varlığı sayesinde delirmeden işime gücüme devam ediyorum.

* Eskiden cumartesileri yarım gün çalışırdım, öğrenciliğimden beri hukuk bürolarında çalışıyorum, ayak işi yaptım, sekreterlikten hallice çalıştım, biraz işi kavrayınca icra takipçisi gibi çalıştım, bir süre geldi, okul çok fazla uzayınca işi kıvırmaya başlamama rağmen yine de henüz öğrenciyken diplomasız ruhsatsız avukat gibi çalışıp dilekçe yazdım, imzalatıp da mahkeme kalemine evrak teslimlerini bizzat yaparak gider avanslarını vb. vezneye bizzat yatırarak dava takibi yaptım, şunca yıldır ünvansız çalışıp sadece bir buçuk yıldır avukat olarak çalışıyorum ama milyonlarca yıldır iş hayatındayım ve çalıştığım neredeyse her büroda cumartesi de çalıştım, ilk kez cumartesileri çalışmıyorum çünkü "Benim bir insanla geçireceğim zaman kısıtlı ve olabildiğince orada olmak, orada bulunmak, orada da biraz yaşamak istiyorum, bunun için istifa edip oraya gitmem gerekirse onu da yapacağım çünkü kimseyle geçireceğimiz zamanın ne kadar kaldığını bilemiyoruz ve sonradan üzülüyoruz, daha vaktimiz vardı sanıyoruz ya, işin kötüsü ben az çok biliyorum, bunun geri dönüşü yok, başka bir işyeri bulurum, başka bir yerde çalışırım ama bir daha o kişiyle bir arada olamam," diyerek dünyanın en ağır cümlelerini en aklı başında halimle kurmuştum. İçtenlik ve sakinlikle hislerinizi kiminle paylaşırsanız paylaşın onun geri dönüşü iyi oluyor, kıssadan hisse. Patronlarınızdan izin yahut zam istemeye korkuyorsunuz falan ya, çünkü insan olduğunuzu kendiniz bile unutuyorsunuz, insanız oğlum, bunu hiç unutmayın, insanları diğer canlılardan farklı kılan tek şey bu lan, hislerimiz var ve kendimizi ifade edebiliyoruz, hepimiz birer ayrı dünyayız. Hepimiz uzun vadeli olarak bir yerlere, bir işe, bir eve, bir şehre bağlanmaya çalışıyor ve bunun uğruna köle oluyoruz, olmayalım, uzun zamandır Yiğit sayesinde sadece canımın istediği şeyi yapıp hissettiğim her şeyi muhatabına söyleyip gerisini onun düşünmesini sağlayarak yaşıyorum, her insanın bir punk'a ihtiyacı var.

* Kaldı ki, etrafınızdakilere bile bunu kabul ettirmek zor değil, istediğiniz gibi yaşamak zor değil. "Nişanlandınız evlilik ne zaman? Tarih belli mi?" diyen iş arkadaşlarımın hepsinin ilk derece hedefi evlenip kendi evlerini kurup da kendi hayatlarına başlamak olduğu için onları anlayıp hiçbirini terslemeden "Hayatımızda daha acı veren fakat daha normal bir durum var, onu düşünmüyoruz şimdilik, şimdilik iyiyiz," diyorum, çünkü "kendi hayatımıza" başlamak için evliliğe ihtiyacımız yok, kendi hayatımız sürüyor zaten. "Otuzunuza dayandınız, daha bu işin çocuğu var, ev kredisi var, bu işler gençken daha kolay olur, sonra yorulacaksınız..." diyorlar, o kadar saf ve temizler ki, o kadar belirli hayat beklentileri var ve o kadar düz çizgilerle yaşıyorlar ki inanamıyorum. Belirli noktaları işaretleyip o çizgide ilerlerken noktalara denk geldikçe mutlu olup gözleri kapalı ilerlemeye devam ediyorlar ve hakikaten mutlu oluyorlar. Bir keresinde bana "Senin gibi bir insanın mutlu olması imkansız, sen mutsuzluktan besleniyorsun, ruh emici gibi bir şeysin, mutsuzluğa aşıksın," denilmişti ve ben ona inanmıştım, gerçekten öyle olduğumu kabullenip bu gerçekle yaşamaya alışmıştım. Mutlu olmak dünyanın en zor şeyi, bana bu çok kolaymış ve ben kendimi zorlayarak imkansız bir şey yapıyormuşum gibi hissettirilmişti ve şu anki hayatımda mutlu olabileceğim neredeyse hiçbir şey yokken her günüm salak gibi mutlu geçiyor, bu bir nevi günah artık, ölümün kokusunu bilmezsiniz, ölümün ellerden başladığını bilmezsiniz ve bunların arasında heveslendiğim, mutlu olduğum şeylerin ne kadar basit şeyler olduğunu bilseniz beni elinizde olsa taşlarla öldürürsünüz. Bana iki gün önce en-değerli-şeyin-zaman-olduğunu-düşündüğümü-bilmeyen, "Şu hayatta hiçbir şeye seninle geçireceğim zamandan çok ihtiyaç duymuyorum, sadece birlikte yürüyelim, oyun oynayalım, kitap okuyalım, dizi ve film izleyelim, içki içip şarkı söyleyelim, müzik yapalım, kediyle ve kuşlarla dalga geçelim, yemek yapıp yiyelim, başka hiçbir şey istemiyorum," dedi, siz benim yerimde olsanız bunun değerini bilmez, "Ne zaman evleneceğiz?" dersiniz. İşte tam da bu yüzden olduğunuz gibi yaşamaya başlasanız kimsenin buna bir diyeceği olmadığını fark etseniz, hayatın ne kadar da kolaylaşacağını anlamalısınız, giden zamana yazık çünkü.

* Bir tişörtü giyerken ters giydiğini fark edip de "Ne fark eder bugün de bu kısmı tenime değse?" diyerek bütün gün evde öyle oturmakta hiçbir yanlış yan görmeyen, "Benim canım yemek yapmak da yemek de istemiyor, Hearthstone oynayıp bira içeceğim, sen açsan kendine yemek yapsana," dediğimde "Senin taşakların sağ olsun, ben başımın çaresine bakarım sen de acıkınca bana seslen, iyi yen ama elin adamlarını," diyen, tek bir grubun tek bir şarkısını sevdiğinde yüz milyon kez sadece o şarkıyı dinleyip davul ataklarını çıkarmak için dövülmedik mobilya bırakmayan, ilk başlarda zerre kadar sevmediği ve bunu belli etmekten şu kadarcık çekinmediği kediyi sırf aklına koyduğu için üşenmeden eğiten, düzensiz çalışma saatlerinin içinde dünyanın en güzel düzenini oturtup da bir kerecik bile yakınmayıp istediği her şeye vakit ayıran ve "Gelecek için endişelenmeye gerek yok çünkü yapabileceğim hiçbir şey yok," diyen, benimle yeniden sevgili olma kararını "Sen benim hayatımda bir kova su gibiydin, birtakım şeylerde birer damla birer damla doldun, her seferinde 'O olsa şu an ne yapardı, hiç ayrılmasak şu anda onun buna tepkisi ne olurdu, ne kadar mutluyduk ve hiç ayrılmamış olsaydık şu an acaba nerede olurduk, hayatına acaba nasıl devam etti de ben buradayken o nerede?' diye diye birer damla doldun ve bir damladan sonra kova taştığında o konuda da yapabileceğim hiçbir şey yoktu, beni terslesen, benimle hiç konuşmasan, benimle hiç görüşmesen bile o kova dolmuştu ve sana ulaşmam gerekiyordu, bir kere bile bundan sonra ne olacak diye düşünmeden yeniden seninle görüşmek istedim," diye anlatan biri hayatımda olduğu sürece geleceği düşünüp geleceğe endişelenmek gibi bir kavram benim için var olmayacak, iki yıldır olmadığı gibi. İş mi zor geliyor, başka iş bulunur; bugün yorulduk mu, yarın dinleniriz; parasız mı kaldık, yarın paramız olur (ve inanın mutluluk para harcayarak o kadar gelmiyor ki, şimdiye kadar hiç çok iyi durumda olmadık ama hiç parasız da kalmadık, hiçbir zaman fazlada gözümüz olmadığı gibi hiçbir şeyin eksikliğini de çekmedik, para dünyanın en sikko derdi); şu hayatta her eksik yarın tamamlanır da bir tek zaman geri gelmez. O yüzden bugünü yarın için endişelenerek, yarın üzüleceğimiz şeye bugün üzülerek geçirmek niye? Nice zamanların bizim olacağı nice yıllara çünkü bugün 1 Nisan ve bugün bu günün notları düşülmeliydi, şaka nedir?


Dipnot: Kişisel tarihimizde Corpse Bride filminin yeri için: https://eksisozluk.com/entry/59513587

Hiç kimse, Tim Burton'un kendisi bile bu filmin bizdeki yerini kirletmemiş, hala en derin saygılarımızla anıyoruz aklımıza geldikçe, ben hala soundtrack albümünü muazzam keyif alarak dinleyebiliyorum, çünkü tüketmeden sevmek bunu gerektirir.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)