12 Aralık 2017 Salı

Öykü

(* Normal şartlar altında, öykülerimi genelde denk gelen yarışmalara yolladığım, bazen doğrudan bir yarışmaya göndermek için yazdığım, ya da olur ya bir gün hepsini derleyip dergilere, yayıncılara gönderirim diye hayaller kurduğum için blogda paylaşmaktan ve internette yayınlamaktan hoşlanmıyorum. Ancak bu öykünün ilginç bir yanı oldu, yalnızca "Alas ne demekti, ha evet hatırladım..." diye kendi içimde doğan minik bir monologdan bir anda bitiverdi. Bu öyküyü herhangi bir yerde kullanacağımı sanmıyorum, hatta aslında iyi bir öykü olduğunu bile düşünmüyorum ama doğma anı benim için çok enteresandı, başlangıçta bambaşka bir şey düşünürken kendiliğinden "Birinin şakası, başka biri için çok ulvi bir hale gelir," ana fikri oluşturdu, bari burada dursun diye düşündüm.)






ALAS İLE FRANKLY

1 - ALAS

            Gözlerimi kapatan bağı beni incitmeden açtılar ve adımlarım kendiliğinden önünde bulunduğumuz açık kapıdan ileri yöneldi. Arkamdan kapının kapatıldığını fark ettiğimde neden olduğunu bilmediğim bir panikle arkama baktım ama kapıyı kapatanlar çoktan kapının arkasında kalmıştı. Tekrar geri dönüp içinde bulunduğum odayı incelemekten başka bir seçeneğim yoktu. Aslında bir seçeneğim daha olduğu aklıma geldi ve bulunduğum odanın bembeyaz duvarlar, bembeyaz döşemeli iki koltuk ve üzerinde bir kahve makinesi ile iki kahve fincanı olan beyaz bir sehpa ve elbette bembeyaz bir halıdan başka bir şeyi olmayan, girdiğim beyaz kapı dışında bir de karşımda aynı kapının bir örneği bulunan tekdüze bir oda olduğunu gördüğümde ikinci seçenek daha çekici hale geldi: Kendimi incelemek.

            Az önce kendime geldim, kapının hemen dışında… Kendime geldiğimde gözlerim bağlıydı ve birisi ya da birileri beni sağ dirseğim ile sırtımdan nazikçe iterek yürütüyordu. Şimdi buradayım ve işin beni ürküten yanı, kim olduğumu, geçmişimi, basitçe hiçbir şeyi hatırlamıyorum. Bembeyaz bir odanın bir ucunda ayakta duruyor ve üzerime giydiğim şeyleri inceliyorum, beni şaşırtmayan bir biçimde üzerimdeki her şey de beyaz. Ayaklarımda beyaz bir çift çizme var, kaliteli görünmüyor, hatta dokusu plastiği andırıyor ancak tasarımının oldukça kadınsı olduğunu, topuklarının ince ve yüksek olduğunu fark etmemle birlikte içimde bir sıçrama isteği oluşturan bir korku yükseliyor; bir kadın olduğumu bile şu an fark ediyorum! Düşünürken kullandığım iç ses, kadınsı bir tınıya sahip, bunun şu ana dek farkında bile değildim ve cinsiyetimi öğrenmeme kelimenin tam anlamıyla topuklu bir çift çizme yol açıyor. Kafam çok karışık.

            Üzerimde beyaz, dizlerimin biraz üstünde biten ve vücut hatlarımı belli eden bir etek var, dokusu yine çok kaliteli hissettirmiyor ancak kumaşın dayanıklı olduğunu anlayabiliyorum. Çizmelerle hiç uyuşmayan bir biçimde eteğin üzerinde kolsuz ve dar bir bluz yer alıyor, bunları ne zaman giydiğimi, bana olan aidiyetlerini hiçbir şekilde hatırlamıyorum ve kendi isteğimle giydiğimi sanmıyorum, bluzun dokusu da deri gibi hissettiriyor ve sanırım giydiklerimin içinde en kaliteli parça da bu. Üzerimdeki tek aksesuar, sağ kolumda, dirseğimin üzerinde bulunan bir bant, bandın üzerinde dijital bir ekran var ama ekranın üzerinde herhangi bir sayı ya da bir harf bulunmuyor, yalnızca dikey çizgiler görünüyor ve bu bana tıpkı alışveriş yapılırken kullanılan bandrolleri anımsatıyor. Bu benzetme hoşuma gitmedi, hafızam yerinde değil, kendimi bir ürün ya da bir denek gibi hissediyorum, beyaz rengi yüzünden laboratuvar ortamını hatırlatan bir odada bekliyorum ve burada ne aradığımı, beni buraya kimin ya da kimlerin getirdiğini bilmiyorum. İçimde bir korku var fakat korkunun sebebini tam olarak adlandıramıyorum.

            Elimdeki veriler şunlar: Beni buraya getiren birileri var, kapıdan içeri girerken birinin bana dokunarak beni buraya doğru yönlendirdiğini ve kapının hemen ardımdan kapatıldığını biliyorum. Kim olduğumu bilmiyorum, hatta cinsiyetimi bile hatırlamıyordum. Tıpkı içinde bulunduğum oda gibi bembeyaz giydirildiğime göre kendi başıma giyinmiş değilim. Kolumun üzerinde, dijital bir ekranı olan bir bant var. İçinde bulunduğum odada iki koltuk ve iki kahve kupası var, buna göre odaya bir kişinin daha girmesi büyük bir olasılık. Kapı arkamdan kapatıldığına göre, bu odada biriyle vakit geçirmem bekleniyor. Kapı… Kapı arkamdan kapatıldı ve ben onu açmayı denemedim. Bu aklıma geldiği gibi kapıya dönüyorum, kapının içeriden açılması için bir kol ya da tokmak bulamıyor ve ayakta beklemenin bir yararı olmayacağını düşünerek koltuklardan bana yakın olanına oturuyorum. Kahve içmek istemiyorum, ancak kahve makinesinin çalışır konumda olduğunu görüyorum. Beni bu odaya getirenler kahveyi hazırlamış ve sıcak tutmak istemişler, bu da elimdeki son veri.

2 - FRANKLY

            Gözlerimdeki bandı açarlarken kendime geldim ve içgüdülerim gözlerimdeki bandı açan elleri yakalamaya çalıştı ancak ben bunu yapamadan hızlıca itilerek bir kapıdan ne olduğunu bile anlamadan içeri sokuldum. İlginç bir şekilde sakinim, ancak sinirlerimin yıpranmış olduğunu düşünmem gerek gibi hissediyorum, zorla bir odaya sokuldum ve buraya getirilirken gözlerim bağlıydı, bu durumda birileriyle bir çatışma halinde olmam gerekir. Ne yaparsam yapayım böyle bir çatışma hatırlamıyorum ve bu da üzerime daha fazla sakinlik serpiyor, adeta bir apati halindeyim. İçimdeki durgunlukla, odaya şöylece bir göz atıyorum ve odaya attığım ilk adımda farkına vardığım kadını incelemeye başlıyorum; beyaz giyinmiş, kızıl saçlı ve güzel bir kadın, tek başına, odadaki iki koltuktan birinde oturuyor ve o da beni inceliyor. Kadına selam vermek ya da onunla konuşmak yerine hızlıca odadaki diğer varlıkları taramaya başlıyorum, bu iş çok çabuk bitiyor. Neredeyse boş bir odada bu kadınla baş başayız. Peki ama, neden?

            Kadının karşısındaki boş koltuğa oturuyorum ve hala kendisine tek kelime bile etmiş değilim. Kadınsa beni bekler gibi sehpanın üzerindeki fincanlara kahve doldurmaya başlıyor. Odadaki her şey, kadının üzerindekiler gibi beyaz renkte. Otururken gördüğüm üzere benim de üzerimdekiler beyaz renkte, dar ama rahat bir pantolonum var, likralı bir kumaştan dikilmiş, neredeyse kadınların giydiği taytlara benzeyecek. Pantolonun üzerinde dizlerimle ayak bileklerimin tam ortasında biten beyaz bir çift bot giymişim ki bunları giydiğimi hatırlamıyorum. Sırtımda yine dar ve beyaz, kolları olmayan bir tişört var ve sağ kolumda da bilekliğe, hatta daha çok da saate benzeyen bir alet. Aleti incelemeye başladığımda kadın ilk cümlesini kuruyor:

            “Herhangi bir düğmesi yok, kontrol ettim. Benimkinde yirmi adet çizgi var, çizgiler yerine aralıkları sayacak olursam onlar da yirmi bir ediyor.”

            Hızlıca çizgileri sayıyorum, yirmi bir.

            Kadın, benim için doldurduğunu düşündüğüm kahve kupasını bana uzatmak yerine sehpaya bırakıyor, benim için gösterdiği kibarlığın bu kadarla yeteceğini düşünmüş olmalı, hakkı da var çünkü odaya girdiğimden beri varlığını yok sayar gibi kendisine tek kelime bile etmedim. Gerçi benim de haklı sebeplerim var, buraya nasıl geldiğimi bile bilmediğim için şaşkınım, odaklanma sorunu yaşıyor gibiyim ve bundan hoşlanmıyorum. Kendime dair bir şey hatırlamıyorum ama zekamın bundan daha keskin olduğuna inanıyorum, bu odada birlikte bulunmamızın bir amacı olduğunu, giyimi tıpkı benim gibi bu odayla uyumlu olduğu ve kolumda benimkinin aynısı olan bir aygıt taşıdığı için bu kadının da birilerince buraya getirildiğini, hatta bizi buraya getirenlerin bizi incitme amacı taşımadığını çözebiliyorum. Ancak diğer konulara odaklanamıyorum, örneğin bu odadan çıkmamızın gerekip gerekmediğini hissedemiyorum, içgüdülerim beni yarı yolda bırakmış gibi. Bu odanın bizim için bir ceza niteliği taşıyıp taşımadığını, bu odada birlikte çözmemiz gereken bir bulmaca, bir problem olup olmadığını, bu odaya getirilmemizin bir sebebi varsa bu sebebi ortadan kaldırmaya çalışmam gerekip gerekmediğini bilmiyorum ve bu konularla ilgili hiçbir şey hissetmiyorum. Durumu irdelemek yerine kendimi akışa bırakmayı daha rahat buluyorum açıkçası ve kadına ilk cümlemi kuruyorum:

            “Kim olduğumu hatırlamıyorum.”
            “Biliyorum, çünkü ben de hatırlamıyorum. Çizmelerime göz atana dek kadın olduğumu bile bilmiyordum, ama şimdi kendimi dünyadaki tüm kadınlardan daha kadın hissediyorum.”

            Bu da ne demek şimdi? Bir odaya kapatıldığımda yanıma koya koya bir narsist mi koydular, diye düşünürken kadın benim hislerimde yeni bir şeyi uyandırıyor, tam olarak kadının anlatmaya çalıştığı şey, benim de içimde doğuyor. Sanki erkekliğim bir hortum gibi beni içine çekiyor, kendime ait tek bilgim bir erkek olduğum, bu durumda kendime dair tutunabileceğim tek dal bu ve aslında bundan da bağımsız olarak, zamanın başlangıcından beri tıpkı vahşi bir sürünün erkek lideri benmişim gibi hissediyorum, erkekliğin bana verdiği his, yenilmezlik, kudret ve asalet. Antik Yunan tanrılarından biriymişim, türümün en iyi örneğiymişim gibi gelmeye başlıyor bana, hem de bunları düşünürken içimde bir yan “Saçmalama, elbette öyle değilsin, kendini yüceltme,” diye beni geri çekmiyor bile, öyle olduğumu bi-li-yo-rum.

            Kadın bu düşünceleri tek tek gözlerimden okuyor gibii, ama yüzünde benimle dalga geçer bir ifade yok, incelikli bir şekilde yalnızca izliyor, benim geçtiğim yoldan geçmiş ve bu yüzden anlayışlı. Onunla konuşmaya devam etmek kesinlikle iyi bir seçenek, zaten seçeneklerim çok sınırlı, sessizce oturmaya devam etmek, ayağa kalkıp beklemek, kahveyi içmek ve kadınla konuşmaktan ibaret. Az önce içimde, var olduğunu bilmediğim bir hissi uyandıran kadınla konuşmak en iyisi. Kadına kendimi tanıtmak zorundaymışım gibi hissediyorum ve, kesinlikle bir anda gözlerim kamaşıyor, kendime dair bir şeyi hatırlıyorum.

            “Adımı hatırladım. Adım Frankly.”
            “Ah, öyle mi? Ben de Alas, Frank Lee.”

            Kadının tonlamasında yanlış bir şey var, düzeltmem gerektiğini biliyor ama yeniden apatiye kapılıyorum, adımı yanlış tonlaması içinde bulunduğumuz durum için önem taşıyan bir olgu sayılmaz. Kadının adı ilk kez duyduğum bir ad, daha önce bu kadını tanımadığıma eminim. Güzel olmasına rağmen az önce yücelen erkekliğim, kadını döllemekle ilgilenmiyor. Kadının güzelliği ancak estetik olarak bu odaya yakıştığı kadar beni ilgilendiriyor, karşımda hoş görünen biri olmasından memnunum, ancak benim erkekliğim yalnızca zaferlerle, kaslarla, zekayla ilgili bir erkeklik, tam olarak adlandıramadığım bir biçimde insani hazlardan daha üstün bir güce sahibim. Kaldı ki kadın da bana bakarken gözlerinde herhangi bir istek, beğeni ya da flört yansıtmıyor; bu kadının burada bulunmasından memnun olduğumu biliyorum, kadının duruşunda, oturuşunda ve bakışında da herhangi cinsel, hatta neredeyse insani bir dürtü yok. O da oldukça sakin, içinde bulunduğumuz durumdan panik duymuyor ve tıpkı benim gibi birçok seçeneği karşılaştırarak hareket ettiği belli. Konuşmaya devam ediyorum:

            “Adımı, sana söylemeye karar verdiğim anda hatırladım, daha öncesinde hatırlamıyordum. Kendimi sana tanıtmam gerektiğini düşündüğüm anda bir adım olduğunu ve bu adı bildiğimi fark ettim. Odaya girdiğimden beri kendime dair hatırladığım ilk şey buydu.”
            “Benim için de durum aynı, sen kendi adını söylediğinde adım bir anda hızla aklıma geldi ve sana ‘Ben de Alas,’ derken hatırladığım anda adım ağzımdan çıktı, neredeyse aynı anda düşündüm ve konuştum.”
            “Adın daha önce duyulmuş bir ada benzemiyor, ilk kez senden duyduğuma emin gibiyim.”

            Bunu söyler söylemez beynim yine hızlıca mevcut bilgilerini taramaya koyuluyor, insanların ne gibi adlara sahip olduğu bilgisi aklımdan tamamen silinmiş. Alas’ın bilindik bir ad olmadığına eminim, kendi adım kulağa daha tanıdık geliyor ama bu zaten benim kendi adım, bunu daha önce defalarca duymuş olmalıyım. Kendi adımın yaygınlığı konusunda da hiçbir fikrim yok. Daha da kötüsü, Alas ve Frankly dışında başka herhangi bir ad bilmiyorum. İnsanlarda en çok kullanılan adlar neler, daha önce hangi adlara sahip insanlarla tanıştım, acaba hiç aynı ada sahip iki insanla tanıştım mı, bu soruların cevabı yok! Muhtemelen bir hafıza kaybı yaşadığımı biliyorum, bu durumun normal olduğunu düşünüyor ve inceden yükselen paniğin aynı hızla uzaklaşmasını sağlıyorum.

            “Evet, Alas adı benim ağzımdan çıktığında bana da garip geldi, sanki yüce bir anlamı var gibi hissediyor ama herhangi bir anlamı olduğunu sanmıyorum, bir anlamı varsa da şu an bilmiyorum. Kendi adımın anlamını bilmiyor olmak beni rahatsız ediyor, ama belki de bir anlamı yoktur, belki de daha önce de adımın anlamını bilmiyordum.”

            Kadının düşünce yapısı benimkine benziyor, içinde yükselen bir panik ve korku olduğunu hissedebiliyorum, ama paniği bastırma işinde benim gibi başarılı, cümlelerini sakince ve düşünerek kuruyor, düşünürken neredeyse aynı anda konuşuyor, konuşurken bir yandan kendini ve beni tarttığını, beni pek de önemsemediğini ve içinde bulunduğumuz durumu algılamaya çalışırken korkusuna yenilmediğini görüyor ve onu epey takdir etmeye başlıyorum. Sanki birbirimizin karşı cinsiyetlerdeki iz düşümü gibiyiz, aynı tarzda giydirildiğimiz ve aynı odada bulunduğumuz için değil, düşünürken ve konuşurken aynı yönde ilerlediğimiz için.

3 - ALAS

            Artık adımın Alas olduğunu biliyorum. Seslendirirken kulağa biraz kaba geldiğinin farkındayım ve anlamını şu an hatırlamıyorum ama Alas, sanki içinde gizli bir anlamı varmış da o anlam birçok şeyin cevabıymış gibi geliyor. En azından kendime dair bir bilgim daha olduğu için memnunum, fakat Frank’in adı söylenirken kendini daha bir tanıdık hissettirdiği için biraz huzursuzum. Birbirimizle ortak noktalarımız olduğu için şu an bu odada birlikte olduğumuzu düşünüyordum, ortak yönlerimiz isimlerimizde saklı değil sanırım, bu seçeneği elemem gerekiyor.

            Frank, huzursuz olması gerekirken öyle görünmüyor, hatta genel olarak ilgisiz, odayla ilgili herhangi bir şey sormadı ya da düşüncelerini benimle paylaşmadı. Tam böyle düşünürken, gelen soruyla bu durum değişiyor:

            “Ben içeri girerken sen odadaydın, orada oturuyordun. Beni içeri sokanların kim olduğunu gördün mü?”

            Soru tamamlandığı anda, ilk kez bu soru hakkında düşünüyorum, Frank bunu sorana dek bu konuda hiçbir şey düşünmemiş olmam beni yine rahatsız ediyor. Birlikte bu odada bir şeyi çözmek üzere bulunuyorsak bu soruyu o henüz sormadan benim bu konuyu incelemiş olmam gerekirdi. Bu benim için bir zayıflık. Üzülerek cevaplıyorum:

            “Açıkçası hayır. Kapının açılma sesini duyduğum anda içeri birinin girmesini bekledim ve sen içeri girdikten sonra kapı kapandı. Kimsenin seninle buraya girmediğinden eminim ama senin içeri girmeni sağlayan birileri olduğunu gözlemlemedim, kapı aralandı, sen girdin ve kapı kapandı. Kapının açılmasını ve senin içeri girmeni izledikten sonra gözümü kahve makinesine çevirdim ve herhangi birini görmedim. Herhangi birini görmeyi bekleyerek kapının ardına da bakmadım, üzgünüm.”

            Frank, aldığı cevaptan hoşnutsuz bir şekilde kahvesine uzanıyor, fincanını elinde bir süre tuttuktan sonra sehpaya geri bırakıyor. Ben de kendime doldurduğum fincandan bir yudum bile almadım, kahvenin kokusunu da algılamadığımı ilk kez fark ediyorum. Üzerinde dumanı tüten bir fincanın kahve kokusu yayması gerektiğini düşünebiliyorum ancak burnum herhangi bir kokuyu beynime göndermiyor. Kendi fincanımı elime alıp yavaşça ağzıma götürdüğüm halde içimde kahveyi yudumlama isteği doğmuyor ve fincanı aldığım gibi, Frank’le aynı hareketle sehpaya geri bırakıyorum. Frank tüm bu hareketlerimi gözlemlemesine rağmen herhangi bir tepki vermiyor. Birbirimizi inceleyip izlemek yerine birbirimizle konuşmaya devam etmemizin bize daha yararlı olduğunu düşünüyorum:

            “Neden burada olduğumuza dair senin bir fikrin var mı?”
            “Hayır. İkimizin burada birlikte olmasının bir sebebi olması gerek, ama karşı cinsiyetlerde olmamız dışında ikimize dair bir ipucuya sahip değiliz.”
            “İkimizin de üzerinde benzer kıyafetler var ve kolumuzda aynı aygıt takılı.”
            “Bu saydıkların burada neden birlikte olduğumuza dair birer ipucu sayılmaz. Bizi buraya getirenler bizi böyle giydirmiş ve bu aygıtları kolumuza takmış olmalılar, ancak neden buraya getirmek için ikimizin seçildiğine dair kullanışlı veriler olduklarını söyleyemem.”
            “Aslında haklısın. İkimiz de hafıza konusunda sıkıntı yaşıyoruz, adımızı bile yeni hatırladık, bu bilgi neden burada olduğumuzu çözerken kullanılabilir.”
            “Doğru, ikimiz de neden burada olduğumuzu bilmediğimiz gibi buraya getirilmeden önce ne yaptığımızı ve kim olduğumuzu hatırlamıyoruz. Ancak, bu da, bizi buraya getirenlerin bir işi olabilir, kısa süreli hafıza kaybına neden olan ilaçlar var, değil mi?”
            “Hafızamızı kaybetmemize bizi buraya getirenlerin sebep olduğunu mu düşünüyorsun?”
            “Öyle olması daha yüksek bir ihtimal gibi geliyor. Birçok kişi içinden hafızasını aynı zamanlarda yitirmiş iki kişi seçilip bir odaya beraber konulabilir, ancak bir odaya konulacak iki kişinin hafızasını bir süreliğine silmek, eğer amaç bu yöndeyse muhtemelen daha kolaydır.”
            “Hafızasını yitirmiş iki kişinin, hiçbir bilgi verilmeden aynı odaya konulmasında ne gibi bir amaçları olabilir dersin?”
            “İkimizin de kolunda aynı aygıt takılı. Bizi buraya getirip hafıza üzerine bir test yaparken bizi izliyor olabilirler, belki de bu teste katılmak için gönüllü olmuş bile olabiliriz, bu gönüllülüğümüzü hatırlamıyor, ama buraya gelirken kendi irademizle gelmiş olabiliriz. Seni buraya getirirken incittiler mi bilmiyorum ama ben buraya incitilmek üzere getirilmediğimizi düşünüyorum. Bizi incitmeye çalışsalar buraya getirene dek bunu yapabilirlerdi.”
            “Beni incitmeye çalıştıklarını sanmıyorum ama kendime geldiğimde bu odanın hemen dışındaydım ve gözlerim bağlıydı. Şu an vücudumda ağrıyan bir yer yok.”
            “Benim de gözlerim bağlıydı, ben de kapının hemen dışında olduğumu hatırlıyorum ve öncesine dair hiçbir şeyi hatırlamıyorum, benim de vücudumda herhangi bir hasar yok.”

            Karşılıklı olarak şu an paylaşabileceğimiz bilgilerin bittiğini düşündüğümüzü biliyorum. Konuşarak elde edebileceğimiz yegane bilgiler, tamamen aynı durumda olduğumuz ve başka bir şeye varamıyoruz.

4 - FRANKLY

            Alas’ın adımı yanlış telaffuz edişinden herhangi bir bilgiye ulaşabilir miyim diye düşünüyorum. Frankly adını daha önce duymamış olabilir, peki bu adı Frank Lee ile karıştırması neye dayanıyor? Daha önce en azından o adı duymuş olduğunu sanıyorum. Frankly ve Alas aynı şekilde tınlamıyor, bunu hissedebiliyorum ama bu adların anlamlarını bilmiyorum. Peki ben adımın Frank Lee olmadığından nereden eminim? Adımın Frankly diye yazıldığından nasıl bu kadar emin olabiliyorum, ikisi de okunurken “Frenkli” diye okunuyorken Alas’ın bu adı telaffuz edişindeki küçük bir duraksama haricinde adımı Frank Lee diye yazılan bir isimle karıştırdığı bilgisini nereden edindim? Her şey kafamın içinde. Her bilgi, yalnızca kafamın içinde doğuyor, bilgilerimin hiçbiri dışarıdan doğrulanmıyor, bu durum beni o kadar zorluyor ki. Bir yandan zekamın yüceliğine inanıyorum ve yalnızca düşünüp irdeleyerek her şeyin çözümüne varabileceğimi sanıyorum, bir diğer yandan kafamın içinde yarattığım ve kurguladığım hiçbir şeyin dış dünyada bir karşılığı olmayabileceğini biliyor ve ümitsizliğe kapılıyorum.

            Konuştuğumuz dilde Alas’ın ve Frankly’nin birer karşılığı yok, bundan eminim. Özel isimlerin her zaman dilde kesin bir karşılığı olmayabileceğini, bu yüzden özel isim olarak kullanıldıklarını ve gündelik hayatta sıklıkla dillendirilmediğini düşünüyorum. Ancak konuştuğumuz dil, Alas’ın söylenişi bakımından çok daha rahat. Benim adımda kesinlikle bir sıkıntı var. Alas’ın adımı benim ağzımdan duymasına rağmen kendi ağzından farklı bir duraksama ile çıkarması buna işaret. Adımı rahatça söyleyemediği için değiştirme ihtiyacı hissetti. Çünkü konuşurken kullandığımız akıcılığı bozan bir adım vardı, o da bu adı tamamen bozarak kullandığımız dilin duraksamalarına uydurdu. Oysa kendi adını rahatlıkla söylemişti. Bu, beni bir şeylere götürebilir.

            “Alas, adını bana söylerken ne hissettin?”
            “Bunu tam olarak aktarmam mümkün değil. İçinde gizli bir bilgi varmış gibi hissettiriyor ama herhangi bir anlam da ifade etmiyor.”
            “Adın mı?”
            “Evet.”

            Konuşmamızda bir sıkıntı var. Alas bana adından bahsederken sanki başka bir şeyden bahsediyormuş gibi hissettim. Bana anlattığı her şeyi ona doğrulatmam gerekirmiş gibi hissediyorum, her şeyin tamamen kendi kafamda olabileceği kuşkusuna bir kez kapıldıktan sonra bu kuşkuyu içimden tamamen atmam imkansız hale geldi. Alas bana bir şeyden bahsederken ben onun başka bir şey anlattığını düşünürsem diyaloglarımızın akışına müdahale edemeyeceğimi ve bu diyalogların bizi başlangıçta amaçladığımdan çok farklı yönlere taşıyacağını fark ettim ve bu korku beni kısıtlamaya başladı. Kurmuş olduğumuz diyaloglar şimdiye dek çok kısıtlı ve basit sayılırdı, ancak buradan eğer birbirimizle konuşarak çıkacaksak bundan sonra kuracağımız diyaloglar bizim için önem taşıyacak, bunun bilincinde olmak benim omuzlarımda bir yük gibi. Her şeyi yapabilecek gücüm varmış gibi hissederken tamamen kendi gücüme, kendi kararlarıma, erkekliğin verdiği yenilmezliğe güveniyordum, erkekliğin benim için somut bir faydası olmadığını düşünmeye başladım.

5 - ALAS

            Frank, bir süredir konuşmuyor. Gözlerindeki kararlı ve korkusuz bakış buğulandı, kendi içine kapandı ve sakince düşünmeye devam ediyor ancak odaya girdiği ilk anlardaki kadar korkusuz görünmüyor. Onun korkusuzluğunun zayıfladığını görmek beni endişelendirmeli mi? Bilemiyorum. Benimle konuşmaktan vazgeçmesinin bizi nereye götüreceğini de bilemiyorum, burada yapabileceğimiz başka herhangi bir şey yok. Oturduğumuz koltuklardan kalkıp duvarları, kapıları, sehpayı, makineyi ve hatta koltukları incelemeye başlasak mı, diye içimden geçiriyorum ancak yalnızca gözlemleyerek elde edindiğim veriler, herhangi bir objenin bizi bu odadan çıkarmaya yardımcı olacak gizli bir düğmesi olduğunu göstermiyor. Odada saklanmış ve bulmamız gereken gizli bir obje olduğunu sanmıyorum, her şey dümdüz ve aynı renkte, odada bir şey saklanabilecek bir yer yok. Bu odadan çıkmamız gerektiği konusunda bile emin değilim. Bu odadan çıksak elimize ne geçecek ki? Şu an kim olduğumu bile bilmiyorken buradan çıksam ne yapmak isteyeceğim, hiçbir fikrim yok.

            Sessizlik canımı sıkmıyor, sessizliğin beni hiç de rahatsız etmeyişi üzerine düşünmeye başlıyorum. Var oluşumun başında ses var mıydı? Etrafımda seslerin olmasına alışkınlığım ne zaman başladı, bunun cevabını düşünürken bu odaya girişimden önce etrafımda seslerin yoğun olduğu bir ortamda bulunup bulunmadığımı bile bilmediğimi anladım. Buraya girmeden öncesine dair hiçbir anımın olmayışı, kendi halime bırakıldığımda geçmişime dair düşünecek bir şey olmadığı için beni yalnızca etrafımı gözlemleyip veri toplamaya itiyor. İçinde bulunduğumuz tekdüze odada toplanacak veri sayısı çok az ve Frank de bir süredir konuşmuyor.

6 - FRANKLY

            Yeteri kadar ilahi bir varlık olmadığıma karar verdim. Seçeneklerim Alas ile konuşmak ve konuşmamak olarak değerlendirilirse aralarında hangi seçimi yaparsam yapayım diğer seçeneği geride bırakmış olmaktan dolayı huzursuzlanıyorum. Yok eğer, bu odada yapabileceğim başka bir şey varsa, şu anki bilgilerimle o şeyi bulamıyorum, bu da beni mutsuz kılıyor. Mutsuz hissetmek beni endişelendiriyor çünkü herhangi bir konuda mutsuz hissetmemin mantıksız olduğunu sanıyorum, daha kim olduğumu bile bilmediğim halde mutlu ya da mutsuz hissedebileceğim bir konumda değilim. Buraya getirildim, hoş bir kadının karşısına oturtuldum ve beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok.

7 - ALAS

            Saatlerdir karşılıklı oturmamıza rağmen kimse bir cümle kurmadı. Bir cümle kurmak için herhangi bir sebebim yok. Frank, konuşmayı kestiğinden beri kendiliğimden ona bir şey söylemek içimden gelmiyor, içinde bulunduğumuz duruma dair gözlemlerimizi birbirimizle paylaştık, isimlerimizi birbirimize aktardık ve konuşabileceğimiz şeyler bitti. Yapabileceğimiz şeyler de sayılı ve faydasız.

8 - FRANKLY

            Bir şeyi kaçırıyorum gibi geliyor, şu an Alas’la konuşmayı sürdürmek için herhangi bir sebebim yok ama sanki en önemli şey ismimi yanlış telaffuz edişi, neden bu konu üzerinde bu kadar durduğumu bilmiyorum fakat bu konu dışında düşünebileceğim bir şey yok.

9 - SON BÖLÜM

            “İyi akşamlar sevgili seyirciler, bu akşamki konuklarımız, Türkiye’nin ilk yapay zekaya sahip insansı robotları üzerinde çalışan bilim insanları Cemil Yaprak ve Sezai Kılıç. Kendileri, çalışmalarına dair ilk bulguları anlatmak üzere buradalar, sözü hiç uzatmadan kendilerine bırakıyorum, çünkü çalışmaları ilk meyvelerini vermeye başladı. Buyrun Cemil Bey, sizden dinleyelim, çalışmalarınız şu anda ne aşamada?”

            “İyi akşamlar sayın Rıza Bey, programınıza bizi davet ettiğiniz için öncelikle teşekkürlerimizi sunuyoruz. Şu anda çalışmalarımız sona oldukça yakın diyebilirim, heyecanla ilk kez kamuoyuna açıklayacağımız üzere, ülkemizdeki ilk yapay zeka prototiplerini geliştirdik ve test etmeye başladık, Sezai Bey konuyu daha teknik olarak anlatacaktır, ben kısaca özetlemem gerekirse diyebilirim ki Türkiye’nin yapay zeka konusundaki Adem ve Havva’sı laboratuvarlarımızda test aşamasına başladılar.”

            “Oo, neler diyorsunuz böyle! Biraz daha ayrıntılı alabilir miyiz, test aşamasında neler oluyor, yapay zeka denemeleri ne aşamada?”

            “Rıza Bey, şöyle anlatayım, bizim yapay zeka araştırmalarımız daha çok insansı prototipler üzerine ilerliyordu, insan duygularını, insan zekasını taklit edebilecek bir yazılım üzerine uğraşıyorduk ve genel olarak insan diyaloglarını taklit edebilmeye yönelik, insan gibi düşünüp karar verip vermeyeceğini test etme amaçlı iki örnek geliştirdik, birini dişi, diğerini erkek özelliklere sahip olarak kodladık ve vücutları cinsiyet özellikleri gösteren robotlar üzerinde bedenlendirdik. Ben işin daha çok proje ve tasarım kısmında olduğum için Sezai Bey kodlama aşamasındaki gelişmeleri daha net paylaşacaktır, proje benim teklifimle, ikimiz tarafından geliştirildi ve benim kafamdaki şey, tam olarak birlikte bir dünyaya konulan kadın ve erkek zekasının nasıl çalışmaya başlayacağını gözlemleyebilmekti. Bu yüzden prototiplerden birini kadınsı, diğerini erkeksi özelliklerle donattık, kadın karaktere çekinik, erkeğe daha dışa dönük roller de vermeden, ikisini de birbiriyle eşit konumlandırarak, duygusal zekalarını birebir eşit tutarak işe başladık. Ve müthiş bir şey oldu, kadın olan, kadınlığın getirdiği zarafet ve zekayı toplumsal rollerden bağımsız olarak kullandığında, erkek olan da erkekliğin verdiği gücü sebepsiz yere yıkıcı bir şekilde kullanma ihtiyacı hissetmediğinde ikisinin birbirine eşitleriymiş gibi davrandığını gözlemledik. Kendilerini diğerinden üstün görmüyorlar, erkek olan, kadın olanın üzerinde bir üstünlük sağlamaya çalışmıyor, kadın olan da zaten kendini erkekten daha zayıfmış gibi algılamıyor.

            Ancak, Rıza Bey, seyircilerimiz şu aşamada birebir insansı dişi ve erkek robotları tamamladık, bunlar hemen yarın piyasaya çıkacak, efendime söyleyeyim gündelik hayatta kullanılacak, yok efendim evlerimize hizmetçi olarak girecek, sanal arkadaş, hatta sanal kız arkadaş falan olacak diye düşünmesinler. Biz yalnızca iki yapay zekayı modellemeyi bitirdik, karşılıklı diyalog kurabilecekler mi diye gözlemledik ve bu projemiz sonlandığında farklı alanlarda yine projeyi geliştirmeye devam edeceğiz.”

            “Cemil Bey, anlattığınız kadarıyla bile muhteşem bir gelişme, ülkemizin teknoloji devriminde sessiz sedasız ilerlediğini öğreniyoruz, bu bile inanılmaz bir adım. Peki, bu projeyi anlatırken Adem ve Havva benzetmesini kullandınız diye soruyorum, projedeki yapay zekalar çoğalarak büyümeye devam edecek mi?”

            “Şu an için başka prototipler yaparak sayıyı artırma eğiliminde değiliz, elimizdeki bir dişi ve bir erkek karakterin yetilerini artırarak gözlem ve deneylerimize devam edeceğiz.”

            “Teşekkürler Cemil Bey, peki Sezai Bey, size sorayım, bu Adem ve Havva’nın özellikleri neler, kişilikleri var mı, bizim gibi duyguları var mı?”

            “Öncelikle iyi akşamlar ve bize projemizi halkla paylaşma imkanı verdiğiniz için teşekkürler. Modellerimiz şu aşamada kişilik özelliği gösteriyor değiller, yalnızca içinde bulundukları ortamı ve birbirlerini inceleyip veri toplama ve topladıkları verileri birbirleriyle paylaşma eğiliminde bulundular, bu eğilimler dişide daha pasif, erkekte daha aktif olacak şekilde gözlemlenmedi. Birbirlerine tamamen eşit yaklaştılar ve birbirlerinin cinsiyetlerinin farkında olduklarını dile getirdikleri halde bu cinsiyet farkı, kendilerinde çiftleşmeye yönelik bir güdü doğurmadı, gözlemlerini eşit bir şekilde paylaşmaya devam ettiler. Erkek olan model, kadın olan modelden farklı herhangi bir davranış özelliği göstermedi. Bir de, tüm yaradılış hikayelerinin aksine…”

            “Sezai Bey, sözünüzü balla bölüyorum, inançlı kimselerin inancını zedeleyecek tabirlerden kaçınırsak başımız ağrımaz…”

            “Hahah, haklısınız, ama yaradılış efsaneleri derken tarihin başından beri, her zaman Adem’in Havva’dan önce yaratıldığı anlatılagelmiştir, hikaye derken saygısızlık amacı gütmemiştim, yine de gücenme ihtimali olan izleyicilerden af dilerim. Biz, tüm efsanelerin aksine modellemesi önce biten karakteri dişi özelliklerle yüklediğimizi, projenin deneme aşamasına gelmeden çok az bir süre önce fark ettik. Biz, ilk kez bilinçsizce dişiyi, erkekten önce yaratmış olduk ve buna rağmen aralarında yine de bir sıralama çatışması doğmadığını gözlemledik.”

            “Peki Sezai Bey, hep Adem ve Havva diyoruz, bu modellerin bir adı var mı?”

            “Bakın bu çok ilginç… Yanımızda bizimle birlikte çalışan onlarca değerli bilim insanı ve yazılımcı vardı, buna rağmen proje bizim çocuğumuz gibi olduğundan Cemil Bey’le birlikte genellikle binada sabahlayan iki kişi biz olduk. Bizden başka kimseden böyle fedakarlıklar beklemek gibi bir niyetimiz de hiç olmadı, Cemil Bey’le çok kez kendi isteğimizle sabahlara dek modellerin önceden yüklenmiş diyalog sistemleri üzerinde çalışıyorduk. Bu aşamada sıklıkla yurt dışındaki örneklerin birbirleri arasında kurduğu diyalogları okuduk, insanların birbiri arasında kurduğu diyalogları hatırlamak için pek çok senaryo okuduk…”

            “Nasıl yani, film senaryosu gibi mi?”

            “Evet, tam olarak öyle, çeşitli kültürlerin sinema eserlerinden örnekler edindik, modellerimizin yalnızca Türk kültürüyle donatılmış olması içimize sinmedi, evrensel modeller oluşturma çabasındaydık. Bu nedenle yabancı sinema eserlerinin senaryolarını da saatlerce inceledik, işimize yarayabileceğini düşündüklerimizi ayırdık. Bir gün Cemil Bey’le bir sözcüğü irdeliyorduk…”

            “Bakın burası çok ilginç…”

            “Değil mi Cemil, hep ‘Projeyi anlatırken en çok bu kısım ilginç olacak,’ derdik. Efendim, bir şarkı sözünde ‘alas’ sözcüğü ile karşılaşmıştım, daha sonra aynı sözcüğü bir çocuk kitabının başlığında da gördüm. Cemil Bey’le daha önce de bir senaryo okurken ‘Frankly’ sözcüğü de ilgimizi çekmiş, hakkında konuştuğumuzdan sözcük aklımızda kalmıştı. Alas sözcüğünün anlamını tam olarak hatırlayamadığım için, gece tabii olmuş iki, belki üç, önümüzde kahve bardakları birikmiş, Cemil Bey’e sordum, dedim ki, ‘Alas ne demekti, çıkaramıyorum?’ ve Cemil Bey de ‘Hani geçen gün Frankly için de konuşmuştuk, tam olarak birebir Türkçeye çevrilebilecek bir kavram sayılmaz, İngilizcede konuşma dilinde tıpkı Frankly gibi, cümleye başlarken kullanılıyor ve ‘Ne yazık ki…’ gibi bir anlam veriyor, sanırım öyle idi,’ dedi.”

            “Çok ilginç, ee?”

            “Yani Rıza Bey, kendi aramızda bu iki sözcük üzerinde çok durduk ve bu iki sözcük çok ilgimizi çekti diye, modellerimizi Frankly ve Alas olarak isimlendirdik. Tamamen kendi dostluğumuzdan doğan, kendi uzun çalışma saatlerimizin birer hatırası olan iki isim, belki de bu konuda çok eleştiri alacağımızı, bakın hepimizin adı Cemil, Rıza, Sezai gibi eski moda Türkçe isimlerken kendi modellerimizin adını birer Esma, Seçil, Melek, Ahmet, Kerem falan koymadığımız için ayıplanacağımızı düşündüğümüz halde, kendi dostluğumuzdan bir iz bırakmak için bu isimleri seçtik.”

            “Peki, modeller kendi isimlerine tepki verdiler mi?”

            “Burası da ilginçtir ki, kendi aralarında bu konuda konuşmaktan kaçındılar fakat içten içe isimlerinin gizli anlamlar taşıdığını düşündüler. Modellere yabancı dil bilgisi yüklemeden yalnızca Türkçe konuşmalarını tercih ettik ve modellerden biri kendiliğinden dil öğrenme eğilimi göstermeye başladı, Frankly ismini nedenini bilmediğimiz bir şekilde reddetti ve her seferinde bu ismi Frank Lee olarak düşündü ve kendiliğinden yalnızca Frank’i kullanmaya karar verdi. Yalnız, bu kararını ve düşüncesini karşısındakine yansıtmadı. Hatta biz bunu, modellerin kendi bilgisizliklerinden kuşkulandıkları anda bilgisizliğini karşısındakine yansıtmaktan kaçınmasına yorduk. Tabii araştırmalar hala devam ettiği için bu yorum kesin değil.”

            “Gerçekten çok ilginç Sezai Bey. Konuşacağımız daha pek çok şey var ama küçük bir reklam arası veriyoruz.”


Sevil Ç.
11.12.2017


27 Kasım 2017 Pazartesi

Gelişmeler ve Yayın Akışı

 Genellikle blog tutmayı boşladıktan bir süre sonra geri dönüp düzenli olarak yeniden yazılar yazmaya karar veriyorum, sonra yeniden bu kararımı uygulayamadan, vazgeçip sessizce burayı kendi kaderine terk ediyorum. Bir kez daha geri dönmeye karar verdim, burası benim kendime tuttuğum günlüğüm gibiydi, çok severdim, neden kendime ait bu alanı böylece boş bırakıp başka mecralarda kısa kısa varlık göstermeye devam ediyor, burasını tamamen geri plana atıyorum bilmem.

 Sevgilimle bizim dışımızda gelişen sebeplerle uzun tuttuğumuz nişanlılık evresinden sonra evlendik ve evlendikten bir - iki ay sonra benim memleketime taşındık. Taşınma kararımız, nişanlıyken alınan bir karardı, benim başka avukatların yanında avukatlık yapmaktan sıkılmam fakat büyükşehir koşullarında kendime ait ayrı bir büro açmamın zor gözükmesi nedeniyle alınmıştı, üstelik büyükşehirde yaşamaktan sıkıldığımız için bu kararı aldıktan sonra ikimiz de rahatlamıştık, önümüz daha açık görünmeye başlamıştı, en azından nerede, nasıl yaşayacağımız belli olmuştu. Birkaç aydır da yeni evimizde, yeni şehrimizde, taşrada yaşıyoruz ve gerçekten şimdiye dek hiç pişman olmadık. Büyükşehirde de şehirden uzakta oturuyorduk, senelerce şehrin en civcivli ilçelerinde yaşadıktan sonra ikimiz de "Kafa kaldırmıyor trafiği, kirliliği, sıcağı," diye şehrin en uç köşesinde bir semte, dağ başına taşınmıştık ve büyükşehrin hiçbir nimetinden zaten yararlanmıyor ancak tüm dezavantajlarını hala yaşıyorduk. Hatta üzülerek söylemeliyim ki, on iki yıldır yaşadığım İzmir, ayrılırken hiç de geldiğim İzmir'le aynı İzmir değildi, son üç - dört yılda hızlanan bir şekilde keşmekeşi artıyor ve eskiden on dakikada aldığım yollar yarım saate, kırk dakikaya çıkarken eskiden saat on bir, on ikide bir kız öğrenci olarak tek başıma otobüse binebildiğim semtlerde saat onda yanımda arkadaşlarım varken koca kadın halimle tedirgin bir biçimde yürüyordum. Geride kalanlara kolay gelsin, İzmir'in İstanbul'a dönüşünü canlı canlı izlemek istemedik, aklımızda güzel kalsın.

 Ve buraya taşındıktan sonra, önce yerleşme, alışma sürecini geçirdik, şimdi de bu satırları gerçekten kendi ofisimden yazıyorum, "ölmeden önce yapılsa iyi olur" listesinden "Umarım kendi ofisimi açmış olabilirim," maddesi kaldırıldı, o kadar büyük bir olay değilmiş. Avukatlık, çok bağımsız yürütülmesi gereken bir meslek, şimdiye dek çalıştığım bürolardan biri hariç, hepsinde de çalışırken o büroyu ve büronun patron avukatını çok sevdim. Sevdiklerimden biri hariç, hepsinden de ayrılırken nefret ediyordum. Diğer mesleklerde de bir patron altında çalışmak elbette zorlayıcı, elbette çoğu meslekte patron, sizin bilginizden yararlanmak için sizi tutuyor ve belki de size yaptırdığı işlerde ve size verdiği emirlerde sizin kadar bilgili değil, bu her meslek için zorlayıcı bir durum. Ama avukatlıkta, hepimiz meslektaşız, hepimiz hukukçuyuz, hepimizin hukuk bilgisi ve yorum kabiliyeti birbirine yakınken, bir davada hiç olmayacağını bildiğiniz bir gidiş yöntemini müvekkil öyle istediği ve patronunuz müvekkile öyle yapılacağını söylediği için zorladığınızda, mahkeme salonunda duruşmada hakimle patron avukat değil, siz karşı karşıya kaldığınızda "Bu meslek böyle yapılmaz," diye fark ediyorsunuz. Kendi meslektaşınızdan para alırken, ne kadar çalışırsanız çalışın sabit bir ücretle, maaşla çalışıyorsanız içiniz sıkılıyor. Çalıştığınız kadar, müvekkile yararlı olduğunuz kadar, yaptığınız iş kadar kazanmıyorsunuz, sabit bir ücret her zaman garantili olduğu için en başta mesleğe adım atarken çekici geliyor, ancak çalışmaya başladığınızda geceniz gündüzünüz elinizdeki bir dava için birbirine karışmışsa, bir duruşma için aynı gün içinde uzak bir şehre gidip gelmişseniz, hem beyin, hem beden gücünüzü zorlarken "Bu kadar çalışmama değmiyor, ne kadar uğraşırsam uğraşayım, aldığım maaş sabit kalıyor, kendi bürom olsa değerdi, çünkü kusursuz yapılan bir işin manevi tatmini yanında maddi tatmini de bana ait olurdu," diye aydınlanıyorsunuz. Meslektaşınız olan patronunuza iş tanımınız gereği hukuki bilginizi, belli mesai saatleri içerisinde satıyorsanız ve mesai bittiğinde, iş tanımınız dışında bir iş yapmıyorsanız, meslektaşınız da abes yükümlülükler vermiyorsa maaşlı çalışan avukatlık, garantili olduğu için tercih edilebiliyor ama durumun "hukuki bilgi ile iş gereği dava takibi" dışına çıktığı, mesleğinizin gerektirmediği işler yapmaya dönüştüğü anda canınız sıkılıyor. Hiçbir meslekte insanın kendini ezdirmemesi ve satmaması gerekirken bizim meslekte bu duruş olarak da gerekiyor ve hüzünlü bir şekilde büyükşehirlerde şirketleşmiş büyük hukuk bürolarında çalışan tüm meslektaşlarımız bu duruştan ayrılmak zorunda kalıyor, ekmek kavgası, işsizlik korkusu derken herkes maaşlı ofis çalışanına dönüşüyor. Ben de dönüşecektim, dönüşmeden uyandım. Şimdi, çalıştığım kadar, yaptığım iş kadar kazanacağım, inanılmaz korkunç ve inanılmaz keyifli. Henüz yeni açtığım büromda, şimdilik bir müvekkilim yok, ancak CMK avukatlığı yapıyorum ve müvekkilim olmasa da işim var. Ve gün içinde üç farklı yerden ifadeye çağrıldığımda, bedensel yorgunluk da şu kadarcık üzmüyor, çünkü kendi isteğimle, kendi tercihimle, kendi bilgimle ve kendi emeğimle para kazanıyorum. Gerçekten iyi ki cesaret ettim dedirten sayılı işlerimden biri büro açmak oldu.

 Babamın ölümünden sonra girdiğim büyük depresyondan, evlendikten ve taşındıktan sonra çıktım. Fazlasıyla tek başıma kaldığım, çok büyük duygusal buhranlara girdiğim evi değiştirdikten sonra, en başta babamla da birlikte yaşadığımız bu şehre gelince de küçük bir dalga vurdu, ama bu şehrin artık ilkgençliğimin şehri değil, bundan sonra yaşayacağım şehir olduğunu fark ettim. Her köşesinde "Babamla da şurada şunu yapardık," diye oluşan anılar, "Şu iş için koştururken şurada bir kahve molası verdik," gibi yeni anılara yer açmaya başladı. Diğer anıların hiçbir zaman silinmeyeceğini, ama akla geldiğinde çelik bir yumruk gibi vurmayacağını gördüm. Mezar taşı yaptırıldı, mezarlık ziyaretleri farklı şehirden daha yakın bir şehre gelince sıklaştı, durumun dramındansa güzel geçirilen zamanları güzel anmaya odaklanabiliyorum. 

 Bir dönem, çok fazla kiloluydum, şu an o halimden gerçekten hiç hoşlanmıyorum fakat gerçekten tamamen psikolojik olarak, duygusal yeme ve hareketsizlik isteği, boş vermişlik hissiyle kilo almıştım. Boyum 1,63 iken kilom, ben en son tartıda 68'i gördükten sonra bir daha tartılmadığım için nerelere gitmişti bilmiyorum, hala soranlara en kilolu halimin 68 kilo olduğunu söylüyorum. Belki aynı boy ve kiloya sahip olan başkalarına yakışıyordur ama bana gerçekten hiç yakışmıyordu, vücudum kaldırmamıştı, orantılı bir şekilde alıp balık etli diye tabir edilen kadınsı hatlara sahip hoş hanımlardan olmamıştım. Bacak üstleri, göbek bölgesi, yüz ve kollardan aldığım tüm kilo, beni tabiri caizse minik bir ineğe çevirmişti ve giydiğim, taktığım hiçbir şey yakışmıyordu, saçlarım bile yüzüme yakışmıyordu, toplasam ayrı çirkin, açık bıraksam ayrı çirkin duruyordu. Yiğit'le birlikte olmaya başladığımız dönem kendi çabalarımla 59 kiloya kadar, kendiliğimden inmiştim ve fazla kilonun insanın ruh haliyle ne kadar alakalı olduğunu kendi gözlerimle görmüştüm. Şimdi de evlendikten sonra taşınma, ev yerleştirme, büro arama, büro yerleştirme, daha düzenli yemek yeme saatleri, daha ferah bir yaşam ile 53'ü gördüm. Kilo muhabbeti yapmayı sevmediğimi sanıyordum, kiloluyken de "Ben kendi kilomdan o kadar da rahatsız değilim, güzellik ve çirkinlik insanın kendine güveniyle ilgili bir kavram, ama kendime ağır geliyorum, yoruluyorum, terliyorum, versem iyi olur elbet," der, konuyu geçiştirirdim. Kilo vermeye başladıkça konudan konuşmaktan ne kadar hoşlandığımı fark ettim ahah, iğrenç bir zayıflık bu. Bir dönem hızlı kilo alanlar dışında kimsenin de kolayca anlayamayacağı bir travma. Nispeten hoş bir görünüşe sahipken o görünüşü çok hızlı bir şekilde kaybettiğinizde, üstelik kilolu haliniz hiç de hoş olmayan bir şekilde dillere sakız olduğunda, bir aradan sonra karşılaştığınız herkes "Oha ne biçim olmuşsun!" tepkisi veriyorsa, hatta en yakınınızdaki insanlar bile siz sanki durumun farkında değilmişsiniz gibi sizi sözde incitmemeye çalışırken "Ya biraz kilo aldın sanki farkında mısın?" diye sürekli durumu hatırlatıyorsa (bu iyi niyet değildir) ya da gerçekten zayıf olduğunu bilen, sizin yanınızda gayet incecik görünen insanlar, sizin yanınızda "Of çok kilo aldım, ayı gibi oldum şu halime baksana!" diyorsa, sonradan unutmuyorsunuz. Kiloluyken yediğiniz hiçbir lokma size rahat vermiyor, hatta kiloluyken başkasının yanında yemek yemek istemiyorsunuz, sanki yediğiniz yemekten dolayı sizi ayıplıyorlar gibi geliyor, acıktığınızı dile getiremiyorsunuz, başka biriyle giyim alışverişi yapmak istemiyorsunuz, başka birinin yanında giysi denemekten hoşlanmıyorsunuz, bir süre sonra aklınız ve fikriniz, benim kadar bu konuda takıntılı olmadığınızı sansanız da kilonuzda olmaya başlıyor, meğer takıntılı, meğer dış görünüşe oldukça önem veren biriymişsiniz, kendinizle yüzleşiyorsunuz. O dönemde benim ruhumda yara bırakan kimseyi affetmedim mesela, normalde asla kin tutan biri olmamışken, bir sebeple yollarımızın ayrıldığı, hatta bazen sert sözlerle koptuğumuz tüm eski arkadaşlarımı aklıma geldikçe özleyen biriyken gerçekten bana bu kilo alma travmasını yaşatan hiçbir insanı unutmadım, söyledikleri her incitici söz hala aklımda, ne kadar manyakça. Uzun lafın kısası, güzel kilo verdim, ama kilo verdikçe aklımdaki ideal bedene falan da kavuşmadım, vücutta hala minik orantısızlıklar varken ben ne kadar çeneli ve burunlu olduğumu da ay yüzlü kıvamındayken unutmuşum. Kiloyu yeniden verince, unuttuğum çenem ve burnumla da yeniden yüzleştim, sağlık olsun. Bir de, kilolu iken fotoğraf çektirmekten nefret etmeye başlamıştım, kiloyu verince o da sabit kaldı, hala fotoğraf çektirmekten, fotoğrafımın çekilmesinden hoşlanmıyorum, fotoğraflarda o özgüvensizlikten (ve biraz da ağız yapımdan) dolayı çirkin de görünüyorum. Ona da sağlık olsun. İnsan kendini sürekli yeniden keşfediyor, özgüvenimi dış görünüşümden aldığımı hiç sanmazdım, her zaman "Eğer özgüvenli biri sayılıyorsam, bu ilgilendiğim şeylerdeki bilgim ve görgümden kaynaklanıyordur, güzel olup olmadığımı takmıyorum," diye düşünürdüm. İnsan kendi görünüşünü kafasından çıkarıp atamıyormuş. Kiloyu verip normal kilolarıma dönünce inanılmaz rahatladım, kafamı epey meşgul ediyormuş ve rahatsız ediyormuş. 

 Evlilik çok hoş bir şey, benim soyadım eşimin ataları sağ olsun, oldukça komik bir soyadı ve evliliğin en eğlendiğim kısmı yeni soyadı meselesi oluyor. Bu soyadı meseleleri genel olarak tartışmaya epey açık bir konu, "Kadın erkeğin soyadını almak zorunda değil! Neden yıllarca alıştığımız soyadını bırakıyoruz?" düşünceleri, yerine göre, lazımsa desteklediğim bir düşünce aslında, karşıtı değilim. Ama benim hayatımda soyadımı tutmam gerekmiyordu, bilinmiş, tanınmış bir avukat değildim, başkasının yanında çalışırken yetki belgesi verdiğim dava dosyaları o bürodan ayrılınca zaten geride kalmıştı, bana bürokratik bir zorluk çıkaracak bir eylem değildi soyadımı değiştirmek. Kendi büromu yeni açacaktım ve yeni soyadımla da açabilir, bu soyadıyla isim yapmaya başlayabilirdim, ikinci kez düşünmedim bile, soyadımdan oldukça da memnunum. Her resmi dairede, her kurumda esprisi yapılıyor. Bir de otuz yaşımda olmama rağmen yaşımı da göstermediğim ve soyadım argoda genç kız anlamına geldiği için ilk esprisi yapıldıktan sonra, yaşım ortaya çıkınca ikinci kez bile yapıldığı oluyor. Güle eğlene resmi iş yaptırıyor soyadı bana işte, daha ne olsun, gündelik hayatın güzel bir getirisi oldu, meslek gereği resmi dairelere de sık girip çıkınca, soyadım meslek unvanıyla arka arkaya gelince oldukça komik görününce, karakolların tekinsiz ortamlarında bile bir tebessüm getiriyor odaya bazen, çok seviyorum.

 Evet, evlendiğimi, taşındığımı, kendi büromu açıp ufak tefek işler yapmaya başladığımı ve kilo verdiğimi (haha, en önemlisiymişçesine) anlattığıma göre, bundan sonra buraya kaldığım yerden, gün içerisinde sıkıldıkça, aklıma bir şey geldikçe ufak tefek yazılar atarak devam etmeyi düşünüyorum, yine her seferki "Geri döndüm!" yazılarına benzemesin, ama benzeyecek gibi de durmuyor, dosyalarım azken yine de bir mesai boyunca ofisi açık tutmak gibi bir kararım var, iş disiplinim otursun istiyorum, kendi hukuk bürosunu açıp işsizlikten birkaç ay boyunca büroda oturup Call of Duty, WoW oynayan arkadaşlarım oldu benim, ben de buraya ve Hearthstone'a tutunayım. 

22 Temmuz 2017 Cumartesi



"...Suya girer girmez soluk alamayacağını düşünür herkes; çünkü ne kadar eskiye doğru anımsamaya çalışırsa çalışsın, hiçbir balık anımsayamaz atalarının arasında; iki dakika daha fazla yaşamak için, soluğunu olabildiğince tutmaya çalışır ama; ölüme sunmak istediği öc alıcı alaydır bu."


Maldoror'un Şarkıları, Comte de Lautréamont

25 Ocak 2017 Çarşamba

18 Eylül 2016 Pazar

"Bu taşlar ne zamandır burada?"

 Kazdağlarından İzmir'e, kendi aracınızla dönmüyorsanız tek otobüsle yolculuk edemezsiniz. Kazdağlarının virajlı, rampalı yollarından hiçbir büyük yolcu otobüsü tırmanmaz, ancak küçük köy dolmuşları görülür, onlarla Edremit'e ya da Yenice'ye, Çan'a dek ilerler, oradan bir şekilde ilçe otogarlarından yolunuzu bulursunuz. 

 Hayatımın en zor cümlelerini kuruyorum, bu da en zor yazısı, ama yazdıkça tükeniyor acım, bu yüzden işte tam da yukarıdaki cümleyi kendi kendime söylediğimde, Kazdağlarını, bir daha ne zaman geleceğimi bilmeden terk ederken, hem de tek başıma, Edremit otogarına doğru, küçük bir köy dolmuşunda tıngır mıngır ilerliyordum. Kaç gündür müzik dinlememiş, kaç gündür alkol almamıştım, yola çıkmadan bir gün önce biraz kitap okumuştum ve bir şeylere henüz odaklanamadığımı fark etmiştim. Sadece etrafımdaki görüntülere odaklanabiliyordum, yoldaki ağaçların hepsiyle tek tek selamlaşmayı sevdiğim rotaydı, ormanın içinden ilerleyen yol boyunca görebildiğim her ağaca, sayısız ağaca tek tek bakmaya çalışırdım. Arada üzerine yıldırım düşmüş ağaçlar görürdük eskiden, annemle biz "Yazık..." diye ağaca üzülürdük, babam "Olsun o yeniler kendini," derdi. Yangın yerlerinden geçerdik, içimiz kahrolurdu. Ağaçları çok severdik, hepimiz, Yiğit de sever, bizim nişan yüzüklerimizde ağaç dalı oymaları var, babam pek beğenmemişti. Onca yıldır geçtiğimiz yollarda yalnızca ağaçlara dikkat etmişim, kendi kendime ayrılırken ağaçlara babamı emanet ettiğimi düşünerek yine gözgöze gelmeye çalıştığım her ağacı incelerken taşlar ilk kez dikkatimi çekti. Sanki bir gecede, kocaman kocaman, yuvarlak yuvarlak kayalar gökten yağmış gibi, ağaçların dibindeki taşları görmeye başladım. O kadar eski görünüyorlar, o kadar yuvarlak duruyorlardı ki zamanın çok öncesinden beri orada olmaları gerekiyordu, ben ilk kez fark ediyordum.

 Odaklanamıyor, fakat olay gününden beri neredeyse gözyaşı da dökmüyordum. Çok gözyaşı döktün çünkü, diyor Yiğit, zamanında çok döktün, o yüzden şimdi olgun bir acı yaşıyorsun, kendini tutmadın, üzüldüğünde belli ettin, vicdanın rahat, huzurlusun, bu yüzden çok ağlamadın, çok perişan olmadın diyor. Sadece yıkanıp cenaze nakil aracına yüklendiğinde, tabutu ikinci kez gördüğümde biraz ağladım, bir de defnedildiği gün hep birlikte akşam yemeği yediğimiz bahçedeki piknik masasında. O piknik masası, tüm sevdiklerine yemek yedirirken, buzdolabında geçen yıldan kalma yarım şişe rakısı boynunu bükmüştü, tüm sevdiklerinin orada olduğu bir masada, oturup güzel sesiyle şarkı söylemediği, bizlerle rakı kadehini tokuşturmadığı ilk akşamdı.

 Hissediyor, biliyor ve hazırlıklı olmaya çalışıyorduk. Kanser, orospu çocuğu bir hastalık. Beş yıldır süren dönem boyunca, ilk yıl, şımarık bir kız çocuğu gibi sürekli etrafımdan ilgi, empati bekliyor, yaptığım her şeyin bana hak olduğunu düşünerek insanlara düşüncesiz davranabiliyor, her başarısızlığımı ve her kalpsizliğimi "Benim babam hasta, çok üzülüyorum..." bahanesiyle geçiştiriyordum. Süreç uzadıkça olgunlaştık, son iki yıldır hiçbir şeyden şikayet etmedik, son bir yıldır, kanserin beyne sıçradığını, beyinde, radyoterapi ile giderilemeyecek kadar irili ufaklı tümörler oluştuğunu, vücudun kemoterapiye de dayanamayacağını öğrendiğimizde bile inanılmaz olgunduk. Sadece "Tamam," dedik, "elimizdeki zamanı güzel kullanacağız..." Son dört - beş ayını Altınoluk'taki balkonumuzda denize karşı müziğini dinleyip rakısını içerek geçirdi, hiçbir şey yokmuşçasına. Her fırsat bulduğumda yanında oldum, annem hep yanındaydı, son anına dek güzel anlarından bahsederek babamı rahatlatıyordu.

 Fakat, inanılmaz bir tecrübeydi, hepimiz için. Ondan ayrı bir şehirde yaşadığım için, son iki aydır ölüm anının ben neredeyken olacağını düşünerek kahroluyordum. Yanında olmak istiyor, yanında olursam hayatım boyunca bunun travmasını atlatamayacağımı da düşünüyordum. Kız çocukları için anneler her zaman daha yakındır, baba kavramı, sevgisini belli etmeyen, uzaktan büyük bir hayranlık beslenen ama anne kadar yakın olunmayan kişidir ya... Ben doğduğumda babam emekliydi ve annem hala çalışıyordu, beni evde babam büyüttü, küçük yaşta kendi kendime okuma öğrenmemle birlikte evde iki yetişkin gibi, biri 53, diğeri 3 yaşında iki insan, sessizce oturup gazeteler okuduk, kitaplar okuduk, birlikte geçirdiğimiz saatleri düşündüğümde Balıkesir'deki cadde üzeri evimizde öğle sakinliği, kalın yeşil perdelerden sızan ışık huzmelerinde gördüğüm toz zerrecikleri, babamın gazete yapraklarını çevirişi, benim de babamın okuduğu sayfaları tek tek okumam, gazetenin mizah sayfası, daha sonra mizah dergileri, ansiklopediler, çocuk kitaplarını ezberleyecek hale gelmemle birlikte babamların kitaplığına dadanmam, bazı bazı inceden çalan Türk Sanat Müziği, sürekli "Acıkmadın mı? Bir şeyler yiyelim mi? Acıkmışsındır, annen gelince ne yedin diye soracak, beni mahçup etme hadi yiyelim..." soruları ve ikimizin de annem evde yokken iştahsızlığı, annemin eve dönüş saatine yakın pencerede oturup annemi bekleyişim, annemin babama "Üzmedi değil mi seni?" diye soruşu, babamın "Sadece yemek yedirmekte zorlanıyorum, sen yokken yemiyor, onun dışında üzmüyor ki hiç, bütün gün kitap okuduk..." deyişi, ince ince oyunlar oynayışım, babam gazete okurken ayaklarıyla oynayışım, omzuna tırmanıp omzunda kendime dağlar, şatolar yaratışım, org çalarken her şeyi kulaktan çıkarabilmeme hayran olduğunu gördüğümde onu sevindirmek için "Hadi şimdi neyi çıkarayım, söyle?" diye ısrar edişim, babamın söylediği her şarkıyı iki dakikada çalabilip "Bak! Çalabiliyorum, bak!" diye çığlıklar atışım, gözündeki gurur, bazen durup durup bana şarkılar söyletişi, benimle birlikte söyleyişi, kendisi kestirmek istediğinde bana "Uykun var mı?" diye sorduğunda sırf o uyuyabilsin diye "Olur, kestirelim..." demem, ama hiç uyumamam, perdelerin gölgeleriyle, kitaplıktaki kitapların sırtlarıyla, halının desenleriyle oyalanmam, kurduğum sayısız çocuk-gündüz-düşleri, ama hiç de mızlamamam, hep bunları hatırlıyorum, dünyanın en sakin, en güzel büyüyen çocuğuydum. Sekiz yaşımdayken annem emekliliğini istedi ve sekiz yaşıma dek hemen hemen tüm vaktimi babamın dizlerinin dibinde geçirdim, tuvalet eğitimimden kullandığım Türkçeye, çoğu şeyi babamdan öğrendim. Annem akşamları beni ele alırdı, okumayı öğrendiğimden beri evde, bütün gün okulda çocuk yetiştirdiği yetmiyormuş gibi beni eğitirdi, enstrüman çalmayı söktüğümden beri bana nota öğretirdi, renkleri, sayıları, çatal bıçak kullanmayı annemden öğrendiysem, kendi kendime geçirdiğim vakitlerde sıkılmamayı, hayal gücünün büyüsünü, dünya düzenini, güzel konuşmayı, kibar bir insan olmayı, bilge bir insan olmayı, Türk Sanat Müziği söylerken nağme yapmayı, kızgın olduğumuzda sevdiğimiz insanları kırmamak için yalnız kaldığımız zamana dek kızgınlığımızı ertelemeyi, oturmayı, kalkmayı babamdan öğrendim. Bugün, nasıl bir insan olduysam, babam sayesinde oldum. Annem, beni şekillendirdi, babam benimle birlikte yaşayarak bana nasıl bir insan olmam gerektiğini gösterdi. İşte bu yüzden, babamın ölüm anını, son iki aydır defalarca düşünmeme, en az yirmi beş kere rüyalarımda görmeme rağmen, yaşamadan nasıl bir şey olacağını elbette hiç bilmiyordum. İnsan hiç hazırlanamıyor, inanılmaz bir tecrübe oluyor, olmaz dediğin, olacağını konduramadığın her şeyi yaşadığın anda gelen peygamber sabrını kelimelerle tarif edemem.

 12 Eylül günü, Altınoluk'ta, otobüsten indiğimde, sabahki planımız, ben inince ekmek arası kokoreç yaptıracaktım ve birlikte onu yiyecektik. Yediği az şey kalmıştı ve son bir yıldır istediği her şeyi de yiyemiyordu. Altı ay kadar önce, kullandığı kortizonlu ilaçlar yüzünden tuzlu yedirmediğimizi, ancak çok sevdiği alkolü bırakmadığını, bunun ne kadar zararı olabileceğini bilmediğimizi, ama severek içtiğini anlattığımız doktor, "Bırakın," demişti, "istiyorsa tuzlu da yesin artık, bir yıl kadar önce son evreye girildi, bırakın yesin, içsin, zamanını güzel geçirtin..." Bu yüzden sevdiği sakatatı alıp götürecektim, geçen gittiğimde acılı yiyememişti, acısız mı yaptırayım diye sormak için annemi aradığımda annem "Yaptırma, yiyemiyor, dünden beri bir şey yiyemiyor, hiç yaptırma, eve gel..." dedi. Hayatımın en uzun yürüyüşüydü. 

 Hayatımın en kötü kapı açılışıydı. Hayatımın en kötü karşılaşmasıydı. Beni her gittiğimde gülümseyerek, sarılarak karşılardı, yüzünü bile bana çeviremiyordu, ağzından bir kelime bile çıkamıyordu, gözleri açık, bir noktaya bakarak sadece ellerini hareket ettirebiliyordu. Eve gelip gidenin haddi hesabı yoktu, bayram günü diye, bayramlaşmaya geliyorlar diye düşünürken, olayın olanca şokuyla gelen gidenin son kez görmek için geldiğini bile konduramıyordum. Başında oturdum, yaklaşık yirmi saat boyunca başında oturup ellerini tuttum. Elleri, tutacak el aranıyordu, "Burdayım babacığım, merak etme, yanındayım..." diye diye ellerini tuttum. İlk gece, sabahı çıkaramayacağını düşünürken Yiğit'i aradım, gecenin üçünde, "Sabahı göremeyebilir," dedim, dilimden dökülmeyeceğini sandığım her şey dökülüyordu, "Ablamlar buradalar, yarın çok sevdiği manevi oğlu olan kuzenim de gelecek, sevdiği biri olunca onu beklermiş, belki kuzenimi görmeyi bekliyor, ama sabahı çıkarabilecek gibi değil, yine de eğer yetişebilirsen, yarın istersen son kez görmek için gelebilirsin," dedim, tüm ciddiyetiyle "Tamam, biraz daha uyuyup sabah erken kalkıp geleceğim, haberleşiriz, bir şeyler ye, güçlü olman lazım, çok uykusuz kalmamaya çalış, ablanlar da orada, annenle biraz dinlenin, yarın daha güçlü olmanız gerekebilir, hiç uyumadıysan biraz uyu..." dedi. 

 Ertesi gün, ne ablamlara, ne bana tepki veren babam, kuzenim "Dayıcığım, ben geldim," dediğinde "Canım..." dedi, tamam, dedim, vedalaşacağıyla vedalaştı, gidecek. Ellerini bırakmadık, hiç bırakmadık. David Bowie'nin ölümünün beni neden etkilediğini tahmin edersiniz, David Bowie, son klibinde babama benziyordu, babam son bir yıldır ölüm döşeğindeydi, son dört - beş aydır gününün yaklaşık yirmi saatini uyuyarak geçiriyor, yemek saatlerinde uyanıyor, tekerlekli sandalyeyle balkona taşınıyor, balkonda, denize karşı rakısını yudumlayarak ve denizi izleyerek yemek yiyor ve yine yatağına geri götürülüyordu. Klipte ikinci dakikaya yakın bir yerlerde David Bowie, ellerini uzatıyor, elleriyle bir şeyler aranıyor, yirmi dört saate yakın o elleri boş bırakmamaya çalışarak geçirdim, sürekli "Buradayız," dedik, annem "Buradayım hayatım, yanındayım, rahatla..." dedi, biz, kızları, sürekli "Canım babam, hepimiz buradayız, seni çok seviyoruz..." dedik. Kuzenime canım dedikten sonra daha da ağırlaştı, beklediğimiz gibi. Ama gitmedi, kendini bırakmadı. Doktor olan başka bir kuzenim "112'yi aradım, sağlık ekibi geliyor, bir gündür sıvı ve yemek almadı, tansiyonu çok düşük, biraz daha rahatlaması için serum taktıracağım," diyerek eve girdi, sağlık ekibi "Yapılacak hiçbir şey yok, yanında bekleyin, son evre, ağrı kesici bile yapmayacağız, o bile kötü etkiler, vücut kötü tepki verir, sadece sıvı takviyesi ile biraz rahatlatabiliriz," dedi. Her şey çok kötü birer film sahnesi gibi, balkondan dışarı baktığımda dışarıda duran ambulans, insanların "Aa, ambulans, birine bir şey olmuş," diye göstermesi, o hep gördüğümüz ambulansların bize gelmiş olması. Komşulardan birinin ambulansı görünce bize geldiğini tahmin edip kapıyı çalması, herkesin içerde babamın yanında olması nedeniyle kapıyı benim açmam, komşunun "Baban mı ağırlaştı, ambulans var, size mi geldi?" demesi üzerine, "Evet," bile diyemeyerek boğazımda düğümlenen ama söylemek istemediğim "Çok ağır, ölüyor," sözleri, komşunun da halimi görünce hiçbir şey demeden omzuma dokunması ve "Metin ol," diyerek kapıyı kendi kendine çekmesi... 

 Fakat, gitmiyordu, hala ellerini tutuyorduk, kuzenim evden ayrılmıştı, hatta annem artık dayanamayıp biraz uzanacağım diyerek iki dakika ayaklarını uzatmak üzere içeri gitmişti, büyük ablamın eşi biraz hava alacağım diyerek evden çıkmıştı. Serum sayesinde herhalde diyorduk, biraz daha rahatladı, biraz daha ağrısız görünüyor, biraz daha sakin, ama hala gitmiyor. Derken, Yiğit geldi. Sabah "Babacığım, Yiğit seninle bayramlaşmak için yola çıktı bak o da İzmir'den geliyor," demiştim, onu beklediğini düşünmüyorduk, hiçbirimizin aklına gelmemişti, hatta hepimiz Yiğit yetişemeyecek, sonraki vakitlerde burada olacak diye tahmin etmiştik ama yetişti, çünkü babam onu bekledi.

 Kapı çalıp Yiğit içeri girdiğinde "Bak," dedim, "Bayramlaşmaya geldi Yiğit," ve ablamlar da "Bak en küçük damadın da geldi, tüm kızlar, tüm damatlar toplandık, hepimiz buradayız..." diyorlardı ki babam, kimseye tepki vermeyip kimseye bir şey yapmamıştı, bir tek, üç kızı olduğu için, hiç sahip olmadığı oğlu yerine koyup sahiplendiği, yıllarca bir baba oğulun birlikte yapacağı her şeyi birlikte yaptığı kuzenime canım diyebilmişti, Yiğit'e, bayramlaşsın diye, öpmesi için elini uzattı. Bilinçli bir şekilde, el öptürülürken nasıl uzatılırsa öyle. Ve benim yine o an farkında çok olmadığım, çok ruhani bir şey gerçekleşmiş, dün öğrendim.

 Herkes duygulanmıştı, kimse dayanamadı, babam Yiğit önce elinden, sonra yanağından öpünce elini uzatıp yanına oturtmak için bileğini tuttu, sımsıkı tuttu, ben Yiğit'e "Sana bir çay falan koyayım, yoldan geldin..." derken Yiğit de "Sen boşver şimdi beni, babam tutuyor bak, o bırakana kadar ben yanında oturacağım," dedi. Herkes ağlıyordu, balkona çıkmıştı, bir tek küçük ablamın eşi odada kalmıştı, herkes birbirine "Bak, Yiğit'e elini öptürdü, nasıl da bileğini tuttu, iki gündür hiçbirimizi tanımıyordu, bak nasıl Yiğit'in sesini duyunca elini uzattı öpsün diye..." diyor ve ince ince ağlıyordu. Salak gibi mutluydum o an, allah biliyor ya içim içime sığmıyordu, geri dönüşü olmayan bir noktadaydık ama sanki her şey daha iyiye gidecek gibi hissetmiştim, sanki Yiğit'e elini öptürdü ya, serum da iyi gelecek, cuma günü nikah başvurusu yaptığımızı biliyordu çünkü, tarihi ise seçemediğimizi biliyordu, sanki yarım saat falan sonra her şey normale dönecek, "Acıktım ya, bir şeyler yok mu?" diyecek, "Damadımla bir rakı içeyim ya, diğerleri hep geliyor, küçük damat daha az gelebiliyor, birer rakı koyun bize..." diyecek, oturup tarihi konuşacağız, 15 Ekim'den sonrası boşmuş, hangi gün olsa daha iyi olur, 22 Ekim, Yiğit'in doğum günü, doğum günü hediyesi sana kızımızı veriyoruz, yoksa 29 Ekim mi olsun, Cumhuriyet Bayramı olur, diye geyik yapacağız, oturup birlikte güleceğiz diye düşünmüştüm, çok küçük bir an için salaklaşmıştım. Hep de duymuştum çünkü, ölüm döşeğindeki kanser hastasına son anında bir can gelir, bir iki gün ayaklanır, gezer, iyiye gidiyor derken son enerjisini de harcar, öyle gider derlerdi, hep ona hazırlanmışız demek ki içten içe, acaba diyordum öyle olur mu? Ben balkondayken diğerleri de "Yiğit yorgun, uzun yoldan geldi, karnı aç mı diye sor hadi sen, biz de açsa bir şeyler hazırlayalım," diyerek beni içeri gönderdiklerinde, dünyanın en ruhani, en güzel, en unutulmayacak şeyini gördüm, hayatımızdaki en büyük tecrübelerden biri, hayatımızdaki en aşk dolu, en sevgi dolu, en yüce şeyi de yaşattı.

 Yiğit, babamın omzuna doğru eğilmiş, babamın eli, bileğinde, eniştem uzaktan gözlerinin dolduğunu fark etmeden izliyordu, beni gördü, gözleriyle "Sessiz ol," işareti yaptı, içeri sessizce girdiğimde benim sonuna yetiştiğim, sonradan Yiğit'in hepsini anlattığı o an... Yiğit babama "Gözün arkada kalmasın, bana emanet, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacağım, gözbebeğim yapacağım, başımın tacı yapacağım..." diye fısıldıyordu, babam da gözünü aralarda yumarak onaylıyordu. Sonra zaten elini gevşetti. Yarım saat sonra da, hepimiz başındayken, henüz terlediği atletini değiştirmiş, altını temizlemiş, hep birlikte çamaşırlarını değiştirmiş, eşofmanını değiştirmiş, beş altı kişi birlikte kaldırıp çarşafını düzeltmişken, tertemiz bir şekilde, acısız, çırpınmadan, can çekişmeden, rahatlıkla gözlerini yumdu, annem de, üç kızı da, üç damadı da yanındaydı, hepimiz o anda birlikteydik ve hayatım boyunca hiçbir zaman görmeye katlanamayacağımı sandığım, acaba nasıl olacak diye defalarca düşündüğüm, belki bir hastane odasında olacak, belki yoğun bakımda, belki ben şehirdışındayken olacak, ben arkasından oraya gideceğim, belki ben yanında tek başıma olacağım, annem dinleniyor olacak, belki annem tek başına olacak, ben uykuda olacağım diye kurduğum ve hiçbir olasılığa içimin rahat etmeyeceğini düşündüğüm o an, tüm kızları ve hayat arkadaşları, kendi biricik eşi yanındayken gerçekleşti, hepimiz oradaydık.

 Dün söyleyebildi, düne kadar acımızı başbaşa yaşayamamıştık, kalabalıktı, defnedildikten sonra Yiğit, annesiyle ve Tomrislerle birlikte ayrılmış, İzmir'e dönmüştü, dün ilk kez başbaşa kaldık, günlerdir içme arzusuyla yanıp tutuştuğum ilk alkolümü aldım. "Babam böyle isterdi zaten," dedim, "Elbette," dedi, günlerdir uyuyamıyordum, belki bu yazıyı yazdıktan sonra uyurum, içimden çıkmak bilmeyen bir üzüntü, bir sancı var, aynı zamanda çok huzurluyum fakat acıyor, çok acıyor. Ben usul usul, çok da konuşmadan biramı içerken anlattı. "Ben," dedi, "sen balkona çıktıktan sonra kulağına eğildim ve 'Babacığım, beni duyuyor musun, duyuyorsan bileğimi sık,' dedim. Bileğimi tüm kuvvetiyle birkaç kere sıktı. Sonra iyice eğilip 'Baba, sen çok güzel üç kız yetiştirdin, en küçüğünü çok sevdiğini biliyorum, diğerlerini evlendirdin, en küçüğünü de mezun ettin, avukat olduğunu gördün, tek derdin onu evlendirmek kaldı, biliyorum. Sen hiç merak etme artık, en küçük kızın bundan sonra bende, ben bundan sonra onu hiç yalnız bırakmayacağım, her zaman yanında olacağım. Evlendirip gitmek istediğini de biliyorum, ama artık kendini bununla hiç yorma, o iş artık bende, ben bundan sonra burdayım. Onu hep mutlu edeceğim, bir gün bile bir dediğini iki etmeyeceğim, hiç üzmeyeceğim, hiç ağlatmayacağım, hiçbir zaman yalnız olmayacak, senin gözün arkada kalmasın, sen artık yapacağın her şeyi yapmanın huzuruyla dinlen, yapamadım diye gözün arkada kalmasın, o bana senin emanetin. Bundan sonrasını düşünme, dinlen, keyfine bak...' diye anlattım, sonunu duydun zaten, hepsini anlıyordu, hepsini dinledi ve onayladı, boşluğa anlatmadım, dinleyip anladığını biliyordum, tüm sözlerimi ona da verdim, gözü de arkada kalmadı." 

 Herkes bunu söyledi, gözü arkada kalmadı, gelinlikle görmedi belki ama Yiğit onun içini rahatlattı, Yiğit'i bekledi, seni ona emanet edip öyle gitti dedi herkes. Allahım, bu nasıl bir acı ve nasıl bir huzur, ben bunları kelimelerle anlatamam sanıyordum ama belki de anlatabiliyorumdur, bilmiyorum. Vicdan rahatlığı doluyum, huzur doluyum, aynı zamanda çok büyük bir acı çekiyorum ama gerçekten kendimi kaybetmeden, perişan olmadan çekiyorum acımı da. Öyle bir his ki, olabilecek en iyi şekilde oldu, herkesle birlikteydik, üstelik, Yiğit de acımı hafifletmek, bana destek olmak için o an oradaydı. İlk gece, üzeri çarşafla örtüldükten, üzerine bıçak konulduktan sonra, ki şamanik adetlerimizin hepsine aşina oldum, hiç bilmediğim onlarca şeyi öğrendim, Kazdağları Yörük mekanıdır, Yörük atalarımızdan kalan onlarca adet gördüm, ayak uydurdum, neler neler, her neyse, üzerinde bir bıçakla, çarşafla yatarken "Bu gece bu şekilde mi geçecek?" diye düşünüyordum, fakat Altınoluk'ta vefat ettiği ve Kazdağlarına gömüleceği için, Altınoluk, Balıkesir il sınırlarında, gömüleceği yer Çanakkale il sınırlarında olduğundan, zabıta, doktor ve levazımatçı gelip "Bu gece morgda kalacak, nakil işlemleri yapılacak, ancak yarın nakledilebilecek," diye anlattılar. Her şeyi Yiğit gördü, benim görmediğim çok fazla şey gördü, zaten benden bir tık daha üst düzeyde travma yaşıyor, evden çıkarılırken de, yıkanırken de, tabuta yerleştirilirken de hep Yiğit vardı, biz o kadar dahil olmadık, o, benim görmediğim çok fazla şey gördü. Ama ilk gece, onun içerde uzandığını bilerek bu çatının altında nasıl geçecek diye düşünürken, birkaç saat sonra erkekler morgdan gelmiş, hep birlikte balkonda oturmuş, henüz bir hafta önce Fransa'da evlenen bir başka kuzenimin babama özel olarak seçip getirdiği ama hiç içemediği Fransız şarabını açmış ve yarımşar kadehi onun için kaldırıyorduk. Yiğit'e benim çocukluğumu anlatıyorlardı, babamla olan anılarımızı anlatıyorlardı, Yiğit de babamla olan anılarını anlatıyordu, kendi babasının yerine koyduğunu, hiç görüşmediği babasından sonra baba diyebilmenin tadını kısa bir süre tadabildiğini anlatıyordu. 

 Bir beş dakika kadar, evden uzaklaşmak istedim, tek başıma gitmek istedim, annem "Başın döner, kötü hissedersin, tek başına olmaz, Yiğit de gelsin," dedi. Yiğit'in varlığı benim tek başımalığımı hiç zedelemedi. Gidip Altınoluk'tan Ege denizine bakarak kendi kendime vedalaştım ilk gece. Yıldızlara baktım, simsiyah denize baktım, karşı adalardan yanıp sönen ışıklara baktım, serin, tertemiz havayı soludum, ne düşüneceğimi bile bilmeden baktım. Yiğit hiç konuşmadan yanımda durdu ve sonra "Çok sakinsin," dedi, "Seninle gurur duyuyorum," dedi, hemen hemen hiç ağlamadım. Sadece birkaç dakika boyunca şok yaşar gibi, babam öldükten birkaç dakika boyunca sürekli Yiğit'e "Öldü mü?" diye sormuşum. Gözümü her kapattığımda hala gözlerimin önüne gelen, beni hala uyutmayan görüntüler var çünkü, gözleri kapalıydı ve huzurluydu ama yutkunuyordu, yutkunduğunu görmüştüm, o yüzden soruyordum aslında, ölüp ölmediğini bile anlamadım, o kadar huzurluydu ki, uyuyor gibiydi o an. Dönüp dönüp Yiğit'e ve küçük ablamın eşine "Gerçekten öldü mü?" diyormuşum, sadece o kadar kendimi kaybetmişim. Bir iki an ağladım, bir iki an gözyaşlarım döküldü ama ne hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağladım, ne kriz geçirdim, ki ben hepsini yapacağım sanıyordum ne yalan söyleyeyim. En küçük kızı bendim, en sevdiği, en beklemediği kızı bendim çünkü, bunu söylemek bile nahoş, babalar kızlarını ayırmazlar biliyorum, ama bir yandan da biliyorum, hiç beklenmedik bir şekilde ben var olmuşum ve herkesin de bana söylediği buydu, ben de biliyordum, hiç hesapta yokken oluverdiğim, ilerleyen yaşına rağmen benimle birlikte hep genç kaldığı, 50 yaşında yeniden baba olduğu için en çok beni severdi, ellerinde büyüdüğüm için severdi, her huyum ona benzediği için severdi. Bir kere tartışmıştık, hastaydı hem de, eve döndüğümde Yiğit'e "Babamla bazen neden anlaşamadığımızı çözdüm," demiştim, Yiğit de "O tartışma sayılmaz, anlaşmazlık sayılmaz, ikiniz de kendi doğrularınızı birbiriniz için daha doğru sanıyorsunuz," demişti, ikimiz de aynı şekilde düşünüyorduk, ikimizin de her huyu aynıydı, ikimiz de bir şeyi doğru belledik mi, karşımızdaki için de onun daha doğru olduğunu düşündüğümüz için geri adım atmazdık, ikimiz de aynı şekilde kızar, aynı şekilde küser, aynı şekilde yumuşar, aynı şekilde affederdik. Yiğit bana "Boncuk gözlü sevgilim," der, bir gün "Haha babanda da aynı bakışlar var, o da boncuk gözlü!" demişti, bakışlarım, mimiklerim, her şeyimi babamdan almışım, anneme de benzerim ama dış görünüşten ziyade hareketler, el hareketleri, mimikler insanın kime benzediğini gösterir, her bakışımda babam da benimle birlikte bakıyor olacak, her kızgınlığımı "Şu an yeri değil," diyerek içime attığımda, ondan öğrendiğim gibi, babamla birlikte yaşayacağım. Bunca bir parçası olduğum insanı kaybetmek o kadar ağır ki, beyin bazı şeyleri algılayamayabiliyor, şu an tam olarak algılayamıyorum, belki birkaç hafta sonra annemle telefonda konuşurken telefona gayrıihtiyari babamı da isteyeceğim, hiç bilmiyorum. Mezarlığa iki kere gittim, son gidişimde eğilip şişkin toprağı öpüp "Ben gidiyorum babacığım İzmir'e, hoşçakal," dedim, sanki mezarlık değil, sanki son iki aydır vedalaştığım gibi vedalaşıyordum, sanki "Güle güle canım," diyecek gibiydi, algılayamıyor olabilirim hala, onca gördüğüm şeye rağmen algılayamıyor gibiyim.

 O taşları ilk kez fark ettim, buraya gelirken. Babamın şu an neler yaşadığını, en büyük soruların cevaplarını alıyor olduğunu düşündüm, zamanın ötesinden beri o taşlar belki de oradaydı, o kadar yuvarlandıklarına göre, o ormandan bile önce oradaydı hepsi, kimbilir neler gördüler. Kimbilir babam şu an neler görüyor. Belli başlı bir inanca sahip değilim, gerçek bir müslüman olarak görmüyorum kendimi, panteizm bana en yakın dini düşünce gibi geliyor, babamın şu an dünyanın her yerinde olabileceğini düşünüyorum, her yerde, her anda, her şekilde. Biraz da kıskanıyorum, hepimizin merak ettiği her şeyin cevabına ulaştı, nasıl bir şey olacağını hepimizden iyi biliyor şu an, bundan sonrasının neye benzediğini, neye ulaşacağımızı, ne yapacağımızı... Mezarlığa baktığımda oracığa bırakmışız da, onu yapayalnız koymuşuz gibi gelmiyordu yemin ederim, yerini yadırgamayacak, en sevdiği topraklarda uzanıyor gibi geliyordu, en sevdiği yerde, annesi, babası, ilk eşi, tüm akrabalarla birlikte. Yanıbaşında, kuzenimin bir yaşında vefat eden çocuğunun mezarı vardı, itiraf etmeliyim ki o daha bile çok içime oturdu, onun mezarını hiç görmemiştim, minicik bir mezarın yanına gömüldü babacığım, küçücük, mezar taşında 2009 - 2010 yazan bir mezar duruyor yanında, o bile daha çok içime oturdu, babamın mezarına baktıkça üzgünlükten çok büyük bir iç huzuru duydum hep...

 Bundan sonrası nasıl olacak hiç bilmiyorum. Normal şartlar altında Yiğit'in, yanımıza geldiği izninde damatlık bakması, bizim yarın kan testi yaptırıp sonuçları aldıktan sonra tarih seçmemiz gerekiyordu. Büyük bir akıntıya kapılmış gibi hissediyorum, huzurluyum ve ne olacağını bilmiyorum, bundan sonra ne zaman ilk duygusal patlamamı yaşayacağımı bilmiyorum, az önce, ben bunu yazarken Tomris aradı, beni görmeye gelecekmiş, bundan sonra insanların bana nasıl davranacağını kestiremiyorum, yarın görev başı yapacağım, salı günü arka arkaya altı duruşmam var, nasıl geçecek bilmiyorum, salı günü yedinci gün, annem orada bir şeyler yapacak, yedinci gün hayrı olacak, belki de oraya gideceğim, bilmiyorum. Bundan sonrasını hiç kestiremiyorum ama tek kestirebildiğim şey, aynaya baktığımda babamı sık sık göreceğim, iyi ki bu kadar benziyorum, tek kestirebildiğim, bundan sonra her kızgınlığım ve neşemde, ki mimiklerimiz en çok kızgınken ve gülerken benzerdi, babam da benimle birlikte olacak, her bakışımda benimle birlikte bakacak. 

 Ben, içimi tam olarak dökemiyorum ama, bir yandan da bu nasıl muhteşem bir tecrübedir. İşte, tam bundan sonra artık bir yazar olabilirim. Canımın bir parçasının gözlerimin önünde gözlerini yumduğunu gördükten sonra, onu toprakta bırakıp kendi yaşantıma dönebildikten sonra, işte tam bundan sonra artık benim anlatmaya çalışıp da anlatamayacağım bir hissiyat daha yok. Belki annelik, belki kendi çocuğumun kaybı, ama bazı tecrübeler, diğer tecrübelerin de neye benzeyebileceğini hissettirebiliyor galiba, hiçbir zaman neye benzeyeceğini çözemediğim bir şeyi dakika dakika yaşadım, bundan sonra neye gücümün yettiğini daha iyi biliyorum, ne durumda nasıl bir insan olabileceğimi az çok kestirebiliyorum. Bundan sonra, eğer istersem, işte şimdi artık yazar olabilirim.




 Belki tanışırsınız, ha? Bence David Bowie, babamı çok severdi, babam da onu. İkisi de, gördüğüm en beyefendi, en kibar, en karizmatik insanlardandı. Rahat rahat uyusunlar.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)