22 Şubat 2010 Pazartesi

Rock'n Roll ve Arkadaşlık Üzerine

İki yıl kadar önce Whitesnake konsere gelmişken konsere gidemeyen üç genç, evlerinde messenger yardımıyla konuşurlar. Ortak konuşma penceresi yapılır. Ahlanılıp vahlanılırken birisinin aklına "Hadi turnenin playlist'ini bulalım, aynı şarkıları Winamp'a atalım aynı sırayla, aynı anda dinlemeye başlayalım." demek gelir.

Playlist bulunur, son albümdeki şarkılardan eksik olanlar tamamlanır, bir şarkı üçümüzde de yoktur, Özgün ve ben o şarkı yerine başka bir Whitesnake şarkısı yerleştiririz Winamp'a, Efe ise o eksik şarkı yerine bir Iron Maiden şarkısı koyar ahaha. Aynı anda başlatırız konserimizi.

Playlist'imizi dinlerken de yine ortak pencereden "Ahaha soloyu nasıl atıyor yaahu Vai işte, oha konsere Vai'yle gelmişler zaten direkt, yuh yuh aynı albümdeki gibi attı anasını satim..." diye geyiğimizi yaparız, üçümüzün de şansımıza dolapta biralarımız vardır, "Aa buzdolabında bira var lan, benim de var, benim de var!" diye heyecanla bir an role play'den uzaklaşsak da Efe toplar, "Aa kızlar bakın şurda bira standı var hadi gidip birer bira alalım." der haha. Gidip biralarımızı aldıktan sonra geri döneriz, konser kaldığı yerden devam eder. Playlist'in bulunamayan şarkısı geldiğinde Efe "Ohaa festivalmiş bu hatta nasıl fark etmedik geldiğimiz konseri, siz bu şarkıyı dinleyin ben yan sahnedeki Iron Maiden'ı dinleyip gelicem!" der. Son şarkıda yeniden bize yetişir Efe. Sonra birbirimizi gaza getiririz, sahneye atlarız Efe Vai'nin gitarını alır elinden, ben klavyeye geçerim, Özgün de Coverdale ile dans eder sahnede. Sonra konser yorgunluğuyla mutlu mutlu uyuruz.

21 Şubat 2010 Pazar

Türk Televizyonlarının Günümüzde Tiyatroyla İmtihanı

- Yaşı kırka yaklaşmış insanların yüzde yirmisini oluşturduğu bir tiyatro topluluğu bulunur, genç yetenekler diye kamera önünde, dolu bir tiyatro salonunda skeç oynamaları istenir. Topluluğun, ünlü bir tiyatrocunun öğrencileri olmasına dikkat edilir.

- İlk birkaç bölüm özenilerek güzel birkaç skeç yazılır, çalışılır, oynanır, reyting garantiye alındıktan sonra skeçlerin sahnede unutulması ritüeli başlar.

- Ünlü tiyatrocunun her skeç sonrası yirmi dakika konuşması ilk sezondan sonra iyice yerleşir programın akışına...

- Reaksiyon dedikleri her espri sonrası durup alkışı bekleme, ekipteki genç ve yakışıklı insanların sahneye çıkışından sonra salondaki alkış ve tezahürat fırtınasının dinmesini bekleme gibi süreçlerin ne kadar itici göründüğü fark edilmek istenmez...

- Mizah dergileri ve internet sözlükleri birebir takip edilir, daha da fenası, internet faciası komik video olgusu canla başla tiyatro sahnesine uyarlanır... Ehm, uyarlanmaz birebir sahnede canlandırılır.

- İzlemeye gelen 9 - 10 yaş grubuna da, 15- 16 yaş grubuna da aynı anda hitap etmeye çalışılırken yüze göze bulaştırılır, buram buram cinsel açlık kokan esprileri 9 - 10 yaş grubu da izler ağzı açık olarak, 15 yaşındaki ergen kahkahaya boğulur ve avuçları patlayana kadar alkışlarken... Ancak 9 - 10 yaş grubunun izleyebileceği skeçler de televizyon başında izleyen bir güruh olduğu da unutularak harıl harıl oynanır, ancak bir çocuğun güleceği esprilere gülünmesi beklenir, göstere göstere beklendiği için de konuklar tarafından gülünür.

- Ekipteki kilolu oyuncularla ve şiveli oyuncularla dalga geçilen skeçler, oynanan skeçlerin yüzde yetmişini oluşturur tabi bu arada. Ha, şiveli tiyatro oyuncusu olur mu? Olur olur, her türlü...

- Prime-time'a konulur bu skeçler. Oyuncular iki ayda ünlü olur. Tiyatro ekibi Türkiye turnesine çıkar, bir kişilik tiyatro bileti de elli küsür lira olur, ünlü olmanın rehavetiyle iyice saçmalaşan skeçler yine de televizyonda başka bir şey olmadığı için "Aman haftada bir iki kere de televizyon izleyeyim, süs değil ya bu da evde..." diye düşünen ve Digitürk'ü ve uydusu olmayan öğrencilerin evlerinde izlenir, izlenildikçe  Penguen ve Uykusuz dergisinin, Ekşi Sözlük yazarlarının, komik video starlarının da zengin olmaları dilenir içten içe...

18 Şubat 2010 Perşembe

Ponyo'nun anısına...

Benim de farem vardı...

17 Şubat 2010 Çarşamba

Serial Experiments Sweet Leaf

Teknoloji geliştikçe ruh kayboluyor ve bundan gittikçe daha fazla rahatsızlık duymaya başlıyorum. Kimse bir süre sonra Casablanca'yı hatırlamayacak, aynı ay içerisinde üç tane 3-d film çekilmeye başlandığı zaman sinema sanatının sonu gelecek. Sonra kimse kitap okumamaya başlayacak daha fazla bu Blogger ve bunun gibi siteler çoğaldıkça, herkes takip ettiklerinin yazdıkları blog postlarıyla entelektüel ve espritüel okuma ihtiyaçlarını giderecek. Kimse zaten internet üzerindeki profilindeki fotoğrafı kadar güzel ya da cool değil. Kimse kendini sanal olarak gösterdiği kadar ilginç değil. Sanal onlar. Ruhumuz yok oluyor.

Gitgide kendimi bir bilimkurgu romanında, filminde, animesindeymişim gibi hissetmeye başladım.

Sweet Leaf, 22 yaşında, üniversite öğrencisi bir genç kızdı. Hayatı iki ayrı alanda sürüyordu, biri gerçek hayat, diğeri sanal. O dönemde her insanın bir gerçek hayatı, bir de sanal hayatı vardı. Sweet Leaf, diğer insanlardan farklı olarak, sanal hayatın çirkinliklerini görmeye başlamış, bundan kurtulabilmek için yollar aramaya başlamıştı. Fakat sanal hayat devlet gözetimi altında devam ediyordu. Devletin istemediği internet sitelerine girilemiyor, ancak onaylanmış mecralarda insanlar sosyalleşme ve bilgi edinme ihtiyaçlarını giderebiliyorlardı. Bilgi edinme derken, kimse artık bilgiyi öğrenmiyor, kopyalayıp yapıştırıyordu, zaten bilgi edinme kavramı, bilgi kopyalama kavramına dönüşmüştü. Sosyalleşmek de, insanların asosyalleşmesinin yeni adıydı. İnsanlar farkına bile varmadan tüm bilgilerini devlete kendi rızalarıyla verirlerken, internet üzerindeki ağlara kaydolmak adına meşru şekillerde fişleniyorlardı. Bunun farkına varsa da Sweet Leaf de kendisi dışındaki tüm dünyanın kapıldığı furyadan kopamıyordu. Ta ki bir gün Kaptan Genjuro'yla fikirlerini paylaşana kadar. Kendisi gibi bu sanallıktan sıkılan birisi daha vardı, bundan sonra onları zor bir yolculuk bekliyordu, arkalarından gelen, gitgide büyüyen sanal mecradan kaçabilecekler miydi?

Bu öykünün devamını Shadow Gallery'nin Tyranny albümünü dinleyerek, George Orwell'in 1984'ünü okuyarak, Serial Experiments Lain adlı animeyi izleyerek tahmin edebilirsiniz.

Ben yine de sonunu söyleyeyim, sonu çok net, çok açık. Kaçamazlar. Nah kaçarlar hatta.

Yuppii!

Bölüm sayısından gözüm korktuğu için bir türlü başlayamadığım ama çok merak ettiğim, uzaktan sevdiğim animeler vardır. Bunlardan biri de One Piece'ti. Şimdi şenlikler başlayabilir. One Piece'e başladım.

16 Şubat 2010 Salı

Beatles şarkıları, sadece Beatles'tan dinlerken sevimlidirler.

11 Şubat 2010 Perşembe

Kızların Bilgisayar Oyunlarıyla İmtihanı

Aslında kötü bir oyuncu değilim. Ama gelin görün ki cinsiyetim bilgisayar oyunlarını yüksek verimle oynamama izin vermiyor. Kadınların yapamayacağı şeyler var evet. Beceriksizlik yüzünden değil. Neden mi? Oynarken dikkatim o kadar çok dağılıyor ki:

- Red Alert: "Ya amma çok asker çıkarmıştım, bir saldırıda öldürttüm hepsini yanlışlıkla, on iki tane daha çıkarayım. Oha gerçekten ölüyorlar lan şıp diye. Of gerçek hayatta da böyle di mi, askerler savaşlarda böyle hemen ölüyorlar. Bilgisayar oyunuymuş gibi. Gerçek asker onlar ama... Ay içim bir kötü oldu ya... Tanya öldü mü? Ölmedi değil mi hah iyi iyi... Tanya'nın da sesi ne kadar seksi... Yalnız o kadar erkek askerin içinde Tanya tek başına nasıl idare ediyor acaba, veriyor mudur ki askerlere hahaha? Yok be vermez Tanya, karizmatik o, askerler keko."

- Warhammer Online: "Armor düştü aa ne güzel... Bakayım ne kadar koruyor, hmm üzerimdekinden daha fazla evet. E bunu giyeyim. Oha bok gibi oldu giyince üzerimde. Oha iğrenç, bununla gezmem ben elalemin içinde. Eskisini giyeyim. Yenisi botlarımla uymuyor... Ayrıca yolda giderken karşıma çıkan hiçbir hayvanı bana zarar vermedikçe öldürmeyeceğim, unicorn lan onlar, öldürülür mü hiç... Bir de boya alabilecek kadar param olsa da üzerimdekileri bordoya boyasam keşke..."

- Machinarium: "Çok şiriiiin... Çok şirin! Dünyanın en sevimli robotu lan! Çok şirin. Hehe arkaplana bak. Aaa sevgilisini düşünüyo oha çok güzel bu robot, yerim ben bunu. Aasktir ipucu verdi kaçırdım."

- Sims: "Bugün hangi karakterle oynasam acaba? Hmm bugün Don Lothario olmak istemiyorum, çapkın havamda değilim. Kendi karakterlerimle de oynamak istemiyorum. Hmm yeni bir aile açayım en iyisi. Dört kişi olsunlar, iki çocuklu aile, evet... Oha neden bu oyun bu kadar kasmaya başladı, altı üstü her şehirde sadece ON BEŞer aile var. Neyse açıldı, oynayayım. Hah, yeni aile. Kadının saçı nasıl olsun? Kıyafet... (Aradan iki saat geçer.) Tamam kadını yaratmayı bitirdiğime göre, kocasını yaratayım şimdi. Oha saate bak, yatmam lazım."

Ayrıca Sims'i çok sevdiğim için başka bir quote daha açacağım:

"Hmm ne istiyor bakayım sim'im şu an? Oha beş kişiyle yatmak mı istiyor? Hayır efendim olmaz, o kızı o kadar umutlandırdın, o kızla nişanlısın, evleneceksin Don Lothario, hiç bakma yüzüme öyle. (Evlendiririm, Don Lothario'nun modu kırmızılara düşer. Halt ettiğimi anlarım, role play'i beceremediğimi fark edince yan çizerim.) Tamam be boşandırırım. Ama en azından bir bahane bulayım boşandırmak için, kız üzülmesin. Dur kızı başkasıyla kırıştırtayım da Don bunları yakalasın, öyle boşansınlar bari, yazık çünkü kıza aaaa..."

- Braid: "Yaa sen kızı elinde tutama, kızı ihmal et, öküzlük yap, üz, elinden kaçır, sonra peşinden böyle fantastik kuntastik diyarlarda koşuşturursun... Yaaa... Ben sana o kızı buldurtmayayım da gör."

***

Hayır abartmıyorum. Sven oynarken bazen o koyunların canı acımıyor mu ki acaba diye düşünüyorum. Bir kere Silent Hill oynamaya kalktım, apartmana girdikten sonra merdivenlerin otomatını yakana kadar kalbim yerinden çıkıyordu, o aralar hemşire görsem korkudan bayılabilirdim. Worms'ta solucan askerlerim ölünce üzülüyordum. O kadar duygusal oynuyorum ki, oyunlardan gerçekten korkuyorum, oyunlardaki karakterleri gerçekten kıskanıyorum, karakterlerim için üzülüyorum falan. Sanırım bütün kızlar da böyle. Ciddiye almadan, ne giydiğine bakmadan, korkmadan oyun oynamak kanımızda yok bence.

8 Şubat 2010 Pazartesi

Bizim okulda, diğer okulların çoğunda olmayan bir topluluk var. Öyle de ilginç bir topluluk ki bu... Düşünün ki katılan erkeklerin hepsi "nerd, loser, freak" diye etiketlensin, katılan kızların ise neslini devam ettirmek için çaba gösterilsin. Katılan erkeklerin asosyal ve oyun bağımlısı oldukları hakkında bir hüküm var ama kızlara bulunmaz bir tür gibi bakılıyor.

Fantezi, bilimkurgu ve zeka oyunları topluluğu.

Demotivational posters olayını biliyor musunuz bilmem, şu sitede bir çok örneğine ulaşabilirsiniz: http://verydemotivational.com/  Bunun gibi bir sitede geçen gün bir cosplay resminin altında (bir catwoman'la bir supergirl dövüşüyor resimde) "Nerd Boys. They're doing right." yazıyordu, aynısının bizim okulda da olduğunu düşündüm, bugün de okuldan eve dönerken topluluk odasının önünden geçiyordum, ne kadar hoş kızlar var toplulukta ve gerçekten bilimkurgu okuyan, frp oynayan, go oynamayı bilen bir kız el üstünde tutuluyor ama bir erkek bunları yaptığında öbür diyardanmış gibi bakılıyor diye düşünüyordum.

Not: Evet ben de bu topluluğa üyeyim.

Not 2: Kız olduğumu belirtmeme gerek var mı? Ahahahahaha.

5 Şubat 2010 Cuma

"Atilla Dorsay: 1958 yapımı hoş bir melodram demediğim bir günüm geçmedi." Umut Sarıkaya

Film eleştirmiyorum, tanıtmıyorum, sadece çok etkilendiğim filmleri ya da sevdiğim sahneleri yazıyorum aslında ya hani blogda. Bugün de Sherlock Holmes tecrübemi yazacağım.

Şimdi, öncelikle evet Guy Ritchie'yi tanıyorum, bir iki filmini de izledim ama fazlasıyla "erkek filmi" geldiler bana, sevgilim izlemek istemeseydi tek başıma izlemezdim hiçbir filmini. Yine de izlediğim kadarıyla güzel filmlerdi, sadece soundtrack'leri için bile tahammül ediliyorlardı. İlk kez bir Guy Ritchie filminde Onur'la aynı heyecanı hissetmiştik, Sherlock Holmes, ikimizin de sevdiği bir edebiyat karakteriydi, ikimiz de Sherlock Holmes hikayelerini okumuştuk, merak ediyorduk.

Daha film başladığı zaman benim başım ağrımaya başladı. Aynı aksiyon sahnelerini bir kez normal hızıyla, bir kez de yavaş çekimle izlemekten sıkıldım ama en azından Onur hoşlanıyordur diye sesimi çıkarmadım. Filmin girişini geçtik ve Holmes'un dairesindeki ilk sahnelere geldiğimizde, insanlıktan çıkmış Holmes'u görünce (ki yerde emekliyordu bir yerde) çok rahatsız oldum. Benim hatırladığım Sherlock Holmes titiz, saygın, beyefendi, kibarlıktan ölecek gibi bir adamdı. Watson, Holmes'u filmde çocuk gibi azarlamaya başladı. Hatırladığım Watson ise yarımakıllı, hafif sakar, kilolu, Holmes'a hayran bir adamdı? Daha neler oluyor demeye kalkmadan Holmes bir de Watson'a şantaj yapmaya başladı şaka yollu, yine şaka yollu olarak bastonunu falan gösterdi onu dövecekmiş gibi. Hatırladığm kadarıyla Watson'u Holmes çocuk gibi görür ama zekasının zaman zaman gösterdiği pırıltılara da büyük saygı duyardı, ikisinin arasındaki ilişki de gayet beyefendiceydi. Neyse dedim hadi ses çıkarmayayım, Onur, Guy Ritchie'yi çok sever, saygısızlık etmeyeyim... Holmes, boks maçında kendisinin iki katı bir adamı dövüyor olunca bir sonraki sahnede dayanamamışım, "Bu ne yaaa?" demişim. Onur da durdurdu filmi, "Ya sanki Sherlock Holmes demese filmin adında ben çıkartamayacaktım Sherlock Holmes filmi olduğunu..." dedi. Değil mi ne kadar değişmiş karakterler falan dedik ve yine de devam etmeye başaldık filme, bir de satanizmle, kara büyüyle falan ilgili bir hikayeyi film yapmış Guy Ritchie, gördüğümüz en saçmasapan satanist propagandaları, ayaklanmaları falan izledik... Sonra bir yerde aksiyondan, efektten beynimiz döndü, gemiler falan kaydı, uçtu, öyle bir şeyler oluyordu ki, filmi durdurduk, çıktık balık yedik.

Onur'un ağzından filmin yorumu (Guy Ritchie en sevdiği yönetmenlerden biri bu adamın...): "Sanırım izlediğim daha doğrusu izleyemediğim en kötü Guy Ritchie filmiydi, çok yazık olmuş."

Benim yorumum: "Satanizm, Notebook'taki güzel kadın, fazla aksiyon, Sherlock Holmes'ün de ünü... Guy Ritchie'nin erkek filmi yaptığını biliyordum ama bu kez her çeşit erkeğe biraz biraz hitap etmek için nasıl yapmışsa çok tatlı bir karakterin filmini, satanizm soslu, aksiyonlu bir ergen erkek filmine çevirmiş."

Çok fena ya, bitirmeyi düşünmüyorum filmi. Jude Law'ın ilk kez gözüme yakışıklı gelmesine ve Holmes'ü oynayan aktörün de giderinin olmasına rağmen izlemeyeceğim.

Bir iki yerde film akıp giderken ben "Acaba bu iki aktör film çekimlerinden sonra gerçek hayatlarında da kanka olmuşlar mıdır? Ahauhuaa olsalar profil resimlerine filmin afişini falan koyarlardı Facebook'ta, altına geyik yaparlardı..." falan diye düşünüyordum, o sırada önemli olaylar oluyordu, biri mezarından çıkmıştı falan. Siz düşünün.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Bugün dekan bize derste bir Alman atasözü öğretti.

Dünyada üç şeyi tanrıdan başkası bilemezmiş: 
1 - Bir kadının ne düşündüğü
2 - Bir sosisin içinde neler bulunduğu
3 - Bir hakimin bir dava için ne karar vereceği.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)