29 Ocak 2011 Cumartesi

İğneli Yazı

Ben şiir sevmem ama bir şiir vardır ki onu dört - beş yaşımdan beri bilirim, aklıma geldikçe gülümserim. Üstelik şiir sevmememe rağmen Pablo Neruda'yı da tanır, onu da çok severim. Hatta Kaptan Cousteau'nun, ölüm haberinden çok öncesinden beri kim olduğunu bilirim, müslüman olarak ölüp ölmediği ile ilgili yapılan safsata haberlerden hatırlamam adını... Çünkü ben çocukken Türk mizah dergileri bugünkü gibi değildi.

Şimdi, pek çok konu hakkında ahkam kesebileceğim bir blogum var ve bunu kullanarak pek çok konu hakkında ahkam kesiyorum. Kimseye o konu hakkında ne kadar bilgili olup olmadığımın hesabını vermem de gerekmiyor bir konuyu eleştirebilmem için, blogların böyle bir özgürlüğü var, makale yazmıyoruz sonuçta. Ama yine de ben bu konuda af buyurun biraz bilmişlik yapacağım. Okumayı üç yaşımda öğrenmişim, öğrenmişim diyorum çünkü tam olarak hatırlamıyorum bile. Üstün zekalı falan da değilim, gördüğünüz üzere bir fakülteyi altı yıldır bitirmeye çalışıyorum (tamam sikindirik bir bölüm okumuyorum, hukuk ve tıp okuyanlarda bir yıllık gedikler hoş görülür ama iki yıl pek hoş görünmüyor içerden, emin olun...) ve erken yaşta okuma öğrenmemin hayatıma belirgin bir katkısı olmadı. Çok fazla kitap okuyorum, kendimi bildim bileli de kitap okuyorum, bu güzel bir şey ama bence bir artı değil, zaten olması gereken bir şey... lafı uzatmadan konuya dönüyorum ki erken yaşlardan beri okuma bildiğim için yine kendimi bildim bileli mizah dergisi de okuyorum. Annem gençken Gırgır alırmış, sakladığı Gırgırları da sayarsak, evde dergi arşivine epey yer ayırmamız gerektiğini de hayal edin, çok uzun bir dönemin Türk mizah dergilerini okudum diyebilirim, mizah dergileriyle büyüdüm ve kişiliğimi, ilgi alanlarımı, espri anlayışımı şekillendiren bir dergiden söz etmek istiyorum: Dinozor.

Evimize Cumhuriyet gazetesi alınır yıllardan beri hiç değişmedi bu, annemle babam da evlenmeden önce ayrı ayrı Cumhuriyet gazetesi okurlarmış, evlenene kadar hangi gazeteyi okudukları konusunda konuşmamışlar hiç, bir gün eve ikisi de Cumhuriyet gazetesi alıp gelmişler ve tesadüf karşısında çok eğlenmişler. Dinozor da çocukluğumda Cumhuriyet gazetesinin 17. sayfasındaki çizgi bantların yetmeyişine karşı çok güzel bir sürpriziydi bana çizerlerin. İlk önce Cumhuriyet gazetesi çizerleri ve mizah yazarlarıyla başlayan Dinozor kadrosu, yıllarla büyümüş ve pek çok mizahçıyla ve daha da önemlisi pek çok sanat insanıyla dolmuştu. Mesela sizlere şöyle anlatayım ki, ortaokuldayken Dr. Skull'ı merak eder ama Edremit'te albümlerini bulamazdım çünkü Aptülika, Dinozor dergisinde yazıp çiziyordu. Aynı şekilde Vedat Özdemiroğlu, bugün Uykusuz'da yaptığı gibi kısa tespitler yapmıyordu (devir kısa tespit devri dostum, benim bu yazım da hiçbir takipçim tarafından sonuna kadar okunmayacak, vah!) da okuyuculara Pablo Neruda'dan bahsediyordu, Can Yücel'den bahsediyordu... Hani şimdilerde çok sevdiğimiz karikatüristleri merak etmiyoruz pek, kendilerini çiziyorlar genellikle, kendilerinden bahsediyorlar ya... O zamanlar kendilerinden pek bahsetmezlerdi, tiplerini merak ederdik. Sonra Dinozor, Cumhuriyet gazetesinden ayrıldı. Annem Gırgır almaya devam ediyordu, Dinozor'u da almaya başladık. Bir yandan da Leman okuyalım dedik. Leman'ın bugünkü "varoş ve Almancı" tavrı da yoktu o zamanlar, ne Kozalak karakteri derginin maskotuydu ne de şivesi bozuk yazılar yazarlardı... Sonra Leman'dan bir grubun ayrılmasıyla gelen Penguen, ardından çıkan Fermuar ve kısa bir süre sonraki Uykusuz, biz hepsini takip ettik annemle. Lemanyak ve Lombak da alıyorduk, bir zamanlar Lombak dergisinin içinde verilen Kemik de ayrı bir dergi oldu, o saatten sonra daha seçici davranalım dedik ve takip ettiğimiz dergi sayısını haftada üç, ayda bire düşürdük.

Bunların çetelesini şu yüzden verdim: Sanırım artık Türk mizahını takip etmeyi bırakacağım. Karikatürün yerini yıllar içerisinde söz sanatlarına, kelime oyunlarına bıraktığını takip ettim. Gülmedim mi, çok güldüm. Mizahın değişken bir şey olduğunu düşünüyorum zaten, ben de Yiğit Özgür'e ve diğerlerine çok güldüm bu kelime oyunlarını ortaya çıkardıklarında. Ama şu an ekmeğini yedikleri tek komikliğin kelime oyunları olduğunu fark ettim, yıllar içinde o kadar kolaya kaçılmaya başlandı ki hayretle izliyorum. Eskiden Deniz Ensari (bence pek çoğunuz kendisinin farkına bile varmıyorsunuz bir solukta Fırat'ı ve Yiğit Özgür'ün köşesini falan okurken.) köşesinde Şizofren Denizler adında bir konsept iş çıkarır ve her öyküde beni uzun uzun düşündürürdü, artık o bile tespit yapıyor.

Fark ettim ki bir ülkedeki değişimi izlemek için mizah dergilerindeki değişimi izlemek yetiyormuş. Allahaşkına çocukluğumdaki dergileri okudum geçtiğimiz yarıyıl tatilinde, hiçbir karikatürde ya da çizgi öyküde türbanlı bir karakter yokmuş, mini etekli kadınlar çiziliyormuş, hiçbir öyküde dini sözcükler yokmuş ve ölüm, dalga geçilen bir konu değilmiş. Birkaç ay önce, ölen bir madencinin eşiyle ilgili bir siyasi karikatür çizilmişti Uykusuz'da, şu an kelimelerle tarif edemeyeceğim kadar üzülmüştüm, ben bu kadar üzülmüşken, denk gelip de o madencinin eşi o karikatürü görse neler hissederdi diye düşünmüştüm. Eskiden ölen insanlar üzerine şakalar yapılmazdı, iş başında ölümler, iş kazaları, sadece eleştirilirdi.

Altın Küre ödüllerini izlediniz, değil mi? Sunucu Gervais, nasıl da belaltı dokundurmalar yaptı, çok cesurdu, kimse ona dava açmadı. Size bir şey söyleyeyim mi, eskiden karikatür dergilerinde Necmettin Erbakan ile Tansu Çiller öpüşürken çizilebiliyordu, siyasi figürler üzerinden mizah çok daha rahat yapılabiliyordu. Şimdiki başbakanın mizaha bakışı belli evet, hayvanlı karikatürler sonrası yaşanan gerginlikler ortada. Ama ben şimdiki mizahçıların dışardan gelen bir sansürden çok oto-sansüre maruz kaldıklarını düşünüyorum. Eskiden mizah dergilerinin muhalefet partilerinden çok daha iyi bir muhalefet yaptıklarını düşünürdüm. Artık mizah dergileri, muhalefet partilerine muhalefet yapıyor farkında mısınız? İktidar partisine hiç muhalefet yapmadıklarını söyleyemem, Uykusuz'un son Otisabi'li kapağını da gördüm ama genel olarak bakıldığında o kadar zayıf bir çığlık gibi geliyor ki bu bana...

Şimdiki mizah dergilerini kendi çocuğuma okutmam. Annem bana eski mizah dergilerini okuturken çok iyi yapmış. Ama ben kendi çocuğumun klişeleşmiş esprilere gülmesini istemiyorum, yaratıcı olmasını istiyorum, bir şey okuduğu zaman onun üzerine düşünmesini ve gerekiyorsa o şeyi araştırmasını istiyorum. Şimdiki mizah dergilerinden çocuğum en fazla Freud'un cinsel çıkarımlarını öğrenebilir, bir de Graham Bell'in telefonu icat ettiği ile yerçekimini bulan Newton'u. Ben şiir okumayı sevmem ama şu şiiri dört beş yaşlarımdan beri bilirim:


İĞNELİ

Anam babama aşık olmuş,

Babam da anama.


Gezelim bu çarşamba demiş babam.



Sur-dişli anam, öyle şık bir fistanı yok,



Ablasının nişanlığını istemiş ödünç,



Teyzem daha toplu, oturmamış üstüne entari,



Teyelle, iğneyle ayarlamışlar üstüne



Anamın.



Babam, kavilleri üzre, gelip topkapı dışındaki evlerine,



Anamı alıp, kaçbir tıramvaylan aktarma,



Bebeğe götürmüş o afrodit'i



Bebek sırtlarına çıkmışlar.



Babam oturtmuş anamı çayıra,



Denizi göstermiş,



İyi şeylerden söz etmişler,



Derken öpecek olmuş anamı,



Anam çoktan razı.



Babam el atınca orasına, burasına,



Fistandaki iğneler batmaz mı eline!



Ay! Demiş bağırmış babam...



O gün, o çayırda, o an



Düştüğüm için ben anamın imgelemine,



Yaşamda da, şiirde de



Böyle iğneli konuşmaklığım.



CAN YÜCEL

Ben bu şiiri bir mizah dergisinden öğrendim. Ne kadar ilginçtir ki Facebook'ta da şimdiye kadar bu şiiri görmedim, Can Yücel'e ait olmasına rağmen (!). Eğer bugün bir çocuğum olsaydı, herhangi bir mizah dergisinden herhangi bir şey öğrenemezdi. Bir şey öğretmek için mi mizah yapılmalı, yoksa sadece gülmek için mi? Bu sorunun cevabını vermek bana düşmez ama kendi tercihim sadece gülmekten yana değil.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)


Old Man And The Sea (1999) from Ludik on Vimeo.


Hemingway'in aynı isimli hikayesinden uyarlanan bir animasyon. Altyazılar için üzgünüm, karşıma ilk bu video çıktı. Ancak İngilizce bilenler ya da en azından hikayeyi bilenler benim aldığım kadar zevk alacaklardır diye düşünüyorum, hayranlıkla izledim.

20 Ocak 2011 Perşembe

Mars Toplumu Projesi

Birkaç gündür bir nedenden ötürü bu projeyle ve Mars'la ilgili birçok şey okudum. Bugün yemekte babamla da uzun uzun bu konuda olasılıklar çıkardık, fikir yürüttük (annem o sıralarda bizim akıl sağlığımızdan şüpheleniyordu evet.) ve işin ne kadar "yatmaya mahkum", olamayacak bir şey olduğu konusunda kanaat getirdik.

Şimdi öncelikle Mars Toplumu Projesi'nden bahsedeyim sizlere biraz, sonra babamla kendimce çıkardığımız sonuçları da anlatırım. Yalnız sevgilim ve babam olmasa ve onlarla beyin fırtınası yapmasam bu bloga yazacak bir şey de bulamayacağım resmen, ne kadar kötü.

Mars Toplumu Projesi NASA'nın birebir düzenlediği değil de desteklemeye karar verdiği, daha çok ünlü bilim kurgu yazarları ve yönetmenleri tarafından ortaya atılmış, Amerikalı Robert Zubrin adında bir uzay mühendisinin de düzenleyip ortaya koyduğu bir proje. Kendisi NASA'yla daha önce de çalıştığı için bu projeyi NASA evlat edinmeye karar veriyor ve kendi bünyesinde yürütüyor şu an. Projeye sponsor olan kişiler arasında James Cameron gibi zengin bilim kurgu meraklılarının isimleri var.

Bu proje ilk olarak 1998 yılında 700'den fazla delegeyle konuşularak şekilleniyor ve bu 700 kişi içinde uzay bilimleriyle uğraşanlardan tutun da ortaokul fen bilgisi öğretmenlerine, sosyologlardan fen öğrencilerine, mühendislerden tarihçilere birçok meslekten insan var. Projenin amacı Mars'ta yapay bir hayat oluşturmak ve insanların orda yaşamaya uyum sağlayıp sağlayamayacaklarını denemek. Öncelikle bu deneyin altyapısı oluşturuluyor. Şu an elde edilen sonuçlarla, projeye başlandıktan 300 küsür yıl sonra Mars'ta yeni bir atmosfer ve serbestçe dolaşılabilmeye yetecek, Dünya'dakiyle benzer bir oksijen oranı sağlanabileceği kesinleşmiş. Mars'ta bulunan gazlar, burdan götürülüp salınacak gazlarla birlikte oksijen oluşturabilecek, ordaki kuru buzların açılmasını sağlayacak, su elde edilmesine yarayacak niteliktelermiş. Projenin asıl kanadı olan insan kolonileri oraya gönderilmeden önce, eğitimli astronot-inşaatçılar (ahaha terimim...) Mars'taki olanakları kullanarak ordaki malzemelerle duvarlar, harçlar yapılabileceğini de kesinleştirmişler, böylece Dünya'dan olabildiğince az malzeme götürüleceği de kesin. İnsan hayatının geçirilebileceği bir üs kurulacak, yaşamın sürdürülebileceği binalar eklenecek, gerekli gazların salınımı yapılacak ve projenin son aşaması olarak insanlar gönderilecek...

İşte biz normal insanların kafa yorduğu ve projenin olumsuzlukla sonuçlanacağını düşündüğü kısım burda başlıyor. Bu proje için gönüllüler aranıyor, geçen hafta basında ilk başvuruların epey yoğun olduğu ancak her başvuranın Mars'a gitmesi gibi bir durumun sözkonusu olamayacağı gibi haberler çıktı. Projenin tamamen gönüllülerle yürütülebilecek olması ve işin içine giren insan ögesi, proje sorumlularını da endişelendiriyor. Çünkü bu tam anlamıyla dönüşü olmayan bir yolculuk... Üstelik proje kapsamında gönderilecek ilk koloni olacakları için en olumsuz koşullarda yaşayan topluluk da ilk giden topluluk olacak. Bu topluluk 50 kadın ve 50 erkekten oluşacak ve bu yüz kişinin içinde Müslüman olmayacak. İslam dininin dini yaymak için savaşmayı öngörmesi, cihad kavramı bu projeye hiçbir Müslümanın dahil olmamasını gerektirmiş. Açıkçası şiddetle desteklediğim bir fikir bu. Bilimadamları, yukarıda hiçbir anlaşmazlığın ve savaşın çıkmayacağı bir ortam istediklerini söylemişler. İslamın hoşgörü dini olduğu yönündeki iddialarıyla bağdaşmaması, günümüzde İslam ülkelerindeki ve diğer ülkelerle aralarındaki siyasi durum da düşünülecek olursa, projede en çok Amerikalıların olacağı da bu bağlamda gözönüne alınırsa, gerçekten mantıklı.

Bu yüz kişi, ilk olarak çok kapsamlı testlere tabi tutulacaklar. Hiçbir fiziksel ya da psikolojik engellerinin olmamasına dikkat edilecek, böylece deneyi tehlikeye atacak hiçbir gönüllünün projeye dahil edilmesine izin verilmeyecek. Testlerden başarıyla geçen insanlar önce Dünya'daki bir çölde, Mars'ta kurulacak olan koloniyle aynı koşullara sahip alanlarda yaşatılacaklar. Bu ön-koloniye dahil olduktan itibaren gönüllüler ağızdan beslenmeyi bırakacaklar, yanlarında yiyecek olarak sadece bisküvi ve su bulundurabilecekler. Bu aşamayı da sağlıklı bir biçimde atlatabilen gönüllüler koloni için kesinleşecekler. Sonrasında Mars'a yolculuk ve orda hayat aşaması... Elli kadın ve elli erkeğin üremeleri, orda yeni yaşamlar oluşturmaları bekleniyor ve heyecan verici olan da bu kısım, insanların ordaki yerçekimi ve diğer koşullar altında üreme, yaşlanma, büyüme sürelerinin değişeceği tahmin ediliyor.

Bizim görüşlerimiz, insan faktörü nedeniyle bu deneyin olumsuzlukla sonuçlanacağı. Babam, ilk gönderilecek koloniye gönüllü olan insanların bile bile bir kaos ortamına gittikleri konusunda emin. Hatta henüz yolda bile uyuşmazlıklar olabileceğini ve hatta yolculuğun başarısızlığa ulaşabileceğini bile düşündük. Ben de insanların hiçbir hareketinin öngörülemeyeceğini özellikle aldığım ceza hukuku derslerinden dolayı kesin olarak biliyorum ki nasıl bir ortam sağlanırsa sağlansın insanların kendini güvende hissedemeyecekleri bir yer olacak koloni, kendini güvende hissetmeyen herkesin de suça oldukça meyilli olduğunu düşünürsek ve işin içine girecek olan psikoloji faktörüyle de insanlar birbirine düşecektir.

Projenin insan kısmının başlayacağı süre 2030 ve 2040 yılları arası olarak verilmiş. Bundan önce işçi astronotlar (amele astronotlar ihihi) gönderilecek ve şu an onların gerekli eğitimleri verilmekte ve Mars'ın dış yüzeyiyle ilgili araştırmalar devam etmekte, böylece kolonilerin nereye inşa edilmesi gerektiği konusunda en elverişli bilgi elde edilmeye çalışılıyor. Eğer 2012'de hepimiz ölmezsek bu deney, tanık olduğumuz en önemli şeylerden biri olabilir. Açıkçası heyecanlanıp aynı anda başarısız olacağını düşündüğüm bir şey olsa da sizleri de biraz heyecanlandırmak istedim.

15 Ocak 2011 Cumartesi

Pleasantville

Sanatı, ayrımcılığı, değişimi, umudu, aşkı, hayatı, bağnazlığı, amaç kavramını anlatan, izlediğim en iyi filmdi.


12 Ocak 2011 Çarşamba

Boleyn Kızı’ndan

“… Seçim yapabilirsin, aşkım. Hayatın boyunca diğer Boleyn kızı olmak zorunda değilsin. Tek ve biricik Stafford olabilirsin.”

“Bazı şeyleri yapmayı bilmiyorum,” dedim çekinerek.

“Ne gibi?”

“Peynir yapmayı mesela. Ya da tavuk yolmayı.”

Yavaşça, sanki beni ürkütmekten çekiniyormuş gibi yanıma diz çöktü. Karşı koymayan elimi alıp dudaklarına götürdü. Sonra çevirip parmaklarımı açtı ve avucumun içini, bileğimi, parmaklarımın uçlarını birer birer öptü. “Sana tavuk yolmayı öğreteceğim,” dedi şefkatle. “Ve çok mutlu olacağız.”

Philippa Gregory, Boleyn Kızı.

11 Ocak 2011 Salı

Açlık Oyunları


Uzun zamandır çeşitli gazetelerde, dergilerde, kitap bloglarında görüp de okumak istediğim bir kitaptı Açlık Oyunları, ancak elimde pek çok kitap varken yeni bir kitap alıp başlamak istemiyordum.

Yılbaşı günü Buca'da, Eğitim Fakültesi'nin yanında üç standdan oluşan ve önünde "Kitap Fuarı" diye bir branda olan sevimli bir pazar gördük Kaptan'la, paramız da yoktu ama kitaplara bakmak ve vakit geçirmek için girdik standların arasına. Açlık Oyunları'nı da görüp heyecanla elime aldığımda canım sevgilim "Hadi onu alalım sana." dedi, böylece son üç yılbaşında devam ettirdiğimiz geleneği bozmadık ve yine yeni bir yıla yeni bir kitap alarak girdik. Üstelik kitaplar ikinci el kitaplarmış ve ikinci el kitap seven biz, kitabın başındaki "Elindeki hiçbir şeyin değerini bilmeyenler okusun..." cümlesini de sevdik sevmesine ama biraz da dalga geçtik. "Neden biri ikinci el kitap verirken başına böyle bir not yazma ihtiyacı hisseder ki?.."

Eve gelip yılbaşı şerefine aldığımız şarabı açıp Kaptan'ın tavuk yapışını izlerken kitabın ilk sayfasını şöyle bir okuyayım dedim. İçtiğim şaraptan, o akşam yediğim tavuktan ve sevgilimle güvenli bir şekilde yılbaşı kutlayabiliyor olmaktan daha önce almadığım tadları aldım...

Kitabın konusu şöyle, Açlık Oyunları (The Hunger Games) bir üçlemenin ilk kitabı, hikayede Suzanne Collins çok başarılı bir şekilde, yıkım sonrası bir ütopya kurmuş, Capitol adında bir başkentin yönettiği, dümdüz sıralanan on iki mıntıka var. Aslında on üç mıntıkaymış ancak on üçüncü mıntıka, Capitol'ün gövde gösterisi için yok edilmiş. Capitol, bu mıntıkalar üzerinde öyle bir güç sahibi ve bunu öyle bir gösteriyor ki halkına, her yıl düzenlenen Açlık Oyunları ile halkın kalbine korku dolduruyor ve kudretini arttırıyor.

Açlık Oyunları, bir nevi Survivor diyebiliriz. Her mıntıkadan bir kız ve bir erkek oyuncunun kurayla seçildiği andan itibaren başlayan ve yirmi dört oyuncunun bir müsabaka alanına ölüm kalım savaşı sürmeleri için bırakıldıkları bir Biri Bizi Gözetliyor programı da... Kura çekilirken de görevli olan kameralar, yarışmacılar Capitol'e götürülürken de her anı kaydediyorlar ve yarışma boyunca halka yarışmacıların durumunu ve heyecanlı olayları izletiyorlar. Oyunların kuralları yok denebilecek kadar az ve tek bir kazanan oluyor, o da hayatta kalan son kişi... Oyunu kazanan yarışmacının mıntıkası, bir yıl boyunca Capitol tarafından bol bol yiyecekle ödüllendiriliyor. Açlık Oyunları evreninde mıntıkalar açlıkla terbiye edilmeye çalışıldığı için bu ödül paha biçilemez bir nimet olarak görülmekte ve Capitol'e yakın olan 1., 2., 3. ve 4. mıntıkalar tarafından kariyer oyuncuları denilen yarışmacılar, çocukluklarından itibaren bu oyun için yetiştirilmekte. Kitabımızın baş karakteri olan Katniss Everdeen ise 12. mıntıkadan çelimsiz bir kızcağız. 12. mıntıka, şimdiye kadar sadece bir kazanan çıkarabilmiş ve kimsenin bu oyunlarla ilgili bir beklentisi olmadığından, aileler çocukları yarışlar için seçildiğinde çocuklarını ölüme gönderdiklerini düşünerek yas tutmaya başlıyorlar. Katniss, annesi ve Prim adındaki kızkardeşiyle yaşıyor. Bir gün kurada Prim'in adı çıktığında, kendinden küçük ve korkak kızkardeşini ölüme göndermemek için heyecanla öne atılıyor ve kendini yarışların oyuncusu olarak buluyor!



                                                                      

Kitabın filmi de çekilecek ve eğer kitaba bağlı kalınırsa muhtemelen yaş sınırlaması olacaktır çünkü bir ölüm kalım savaşı okuyoruz, hayatta kalan son kişi olmak için birbirini öldüren, açlıktan ölmemeye çalışan, birbirlerine ve vahşi doğaya karşı devamlı savaş halinde olan 24 çocuğun hikayesi elbette epey sert. Ve kitabı okudukça gerçekten elinizdekilerin değerini fazlasıyla anlıyorsunuz, aynı şeyi Grave of the Fireflies adlı anime de başarıyor, bu kitap da. Ne kadar anlamsız şeylerden mızıldanıyoruz ve ne kadar şımarık insanlarız yüzümüze oldukça sert vuruluyor.

Serinin devam kitapları da olduğundan romanın sonu sizi pek tatmin etmeyebilir ama buna tek roman gözüyle bakmamak lazım. Muhtemelen son kitabın sonuna kadar bu kitabı düşünmeye devam edeceksiniz, heyecanla ikinci kitabı edinip başlamayı bekliyorum. Şiddetle tavsiye ederim.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Pirina





Mutfakta böcekler vardı ve o odasındaki sandalyede oturmuş duvarı seyrediyordu…

Kaç yıl oldu acaba o öleli, diye düşündü. On yıldan sonra saymayı bırakmıştı, sanki tuttuğu yasın onuncu yılını kutladıktan sonra mesleğini ya da sanatını zirvede bırakırcasına yasını da zirvede bırakmış gibiydi. Böyle düşünüyordu o, bu kadar yeterdi, daha fazlası kendime de zararlı, ona da, mezarında beni üzüp durduğu için rahatsız olacak, derdi. Sonraki birkaç yılda da, ah ne kadar olmuştu acaba, on yedi mi, on dokuz mu, yirmi beş mi, hayatı zaten geçen yılları saymasını gerektirmeyecek kadar sadeleşmişti.

Her gün bir oyuncakmış da kurulmuş gibi aynı şeyleri yapardı. Sabah yedide kalkar, çayını demlemeye başlar, dışarı çıkıp caddeden karşıya geçer ve ekmeğini, gazetesini alır, sonra da evine döner çayının altını kısardı. Gazeteleri sadece bulmacalarını çözmek için alırdı tabii, dünya dursa bile umrunda değildi onun, kendisi için değişecek bir şey yoktu, onun dünyası zaten durmuş gibiydi ve kimsenin bunu fark ettiği yoktu, başkalarının dünyası durduğunda o niye umursayaydı ki. Haberleri okumaz ancak arka sayfanın resimlerine şöyle bir bakardı. Güzel kadınlar vardı, kendi gençliğine benzeyen güzel kadınlar. Erkekler artık kadınların yanında fazla sönük kalıyorlar, diye düşünürdü bu kadınları gördüğünde. Herkesin mi dudağı güzel, gözü eşek gözü gibi, burnu hokka olurdu canım. Erkeklerin işi zordu artık ona göre. Kendi gençliğinde, o güzeller güzeliyken, sevgilileri de jön gibi olurlardı, çarşıda şöyle kolkola yürüdüler mi mektepli kızlar sevgililerine laf atarlardı.

Kahvaltıda çayının yanında sadece zeytin ve ekmek yerdi. Başka şeyleri kaldırmazdı midesi, süt ürünleri midesini ekşitiyordu, şeker hastalığı yüzünden reçel yiyemezdi, yumurtaya alerjisi vardı ve tereyağı kolesterolünü yükseltirdi. Neyseki zeytini severdi. Tükettiği zeytinlerin çekirdeklerinden gübre yapsalardı eğer, kimbilir kaç tarlaya yetecek kadar gübre meydana gelirdi. Zeytin çekirdeklerinden yapılan gübrenin kokusu burnuna geldi bu sabah aklına bu düşünce geldiğinde. Sonra öğürdü ve biraz su içmek için yerinden kalktı yavaşça. Nasıl da duymuştu o kokuyu burnunda, sanki gerçekten mutfağı gübre doluymuşçasına.

İlk böceği de o anda gördü. Onun yerinden kalkmasıyla, irice bir böcek ocağın altından mutfağın ortasına doğru yaptığı yolculuğunu yarıda kesip gerisin geri ocağın altına kaçtı. Önemsememişti ilk böceği gördüğünde. Suyunu doldurdu, içti, böcek ilacı almak lazım, diye düşündü ve masasına geri döndü. Zeytinlerin karası, böcek karasını çağrıştırdı beyninde, şimdi midesi iyiden iyiye bulanıyordu işte. Dolaba kaldırdı zeytin kabını, ekmeği de kutusuna koymak için kapağı kaldırdığında iki tane böcek de orda gördü. Kıpırdayan, uzun, iri, siyah iki böcek. Nasıl da girmişlerdi kutunun içine. Böcek ilacını almak için çok gecikmemesi gerektiğini düşünerek ekmeğin kalanını, kutu yerine bir poşede koydu, dolabın üzerine kaldırdı. Kutuyuysa öylece bıraktı.

Salonda kahvesini içerken düşünüyordu. Onun ölümünden sonra yaşamanın bir anlamı olmadığını düşünürdü önceleri. Çocukları olmamıştı. Biricik eşini kaybetmişti. Günler birbirinin aynısı olarak geçecekse, tespih taneleri gibi günleri birbiri ardından çekmenin ne anlamı vardı ki. Canına kıyma fikrini kendisine yakın bulurdu. Canına kıyacak kadar cesareti de yoktu. Çok eskiden bir dizi izlemişti gençliğinde. Dizideki adam doksan yaşına kadar sağlıklı bir şekilde yaşamıştı ve adamın doksanıncı yaşını kutlamak için tüm aile bir araya toplanmıştı. Torunlarıyla, torunlarının çocuklarıyla, tüm ailesiyle çok mutlu bir tablo çiziyorlardı bir masanın etrafında. Gelgelelim, adamın pastası ananslıydı ve adam doksan yıldır ilk kez ananas yiyecekti. Yediği ilk ananastan sonra, kendisinin bu meyveye alerjisi olduğunu, ancak boğazı şişip nefes alamadığı zaman anlayacaklardı. Adam hiç eksiksiz ve hiç fazlasız doksan yıl yaşamıştı… Bu dizi gelirdi aklına canına kıymak istediği her zaman. Belki, derdi, belki bir meyveye alerjim vardır. Kendisinin yumurtaya olan alerjisi onu öldürmemiş, saatlerce kaşındırmıştı. İlk deneyimi sonuçsuz kaldıktan sonra, ananası, kiviyi ve mangoyu da denemişti. Kimilerinin bakla yedikleri için ölüm tehlikesi atlattığını duyduğunda üç gün boyunca sadece bakla yemiş, sonuç olarak sadece midesini bozmuştu, en umutlu sonucu da buydu. Ölemiyordu.

Böcekler için ne tip bir ilaç almalıydı acaba. O kadar çok seçeneği vardı ki, püskürtebileceği şekilde bir ilaç alsaydı, acaba mutfaktaki her şeyi yıkamak zorunda kalır mıydı onu sıktıktan sonra? Ya da böcek yemi şeklindeki ilaçlardan mı alsaydı? Çok canice geldi bu fikir, düşündüğü gibi vazgeçti. Kendisini isteği dışında böyle öldürmeye çalıştıklarını hayal etti: “Bak, bu pastayı senin için yaptık, şimdi git ve evinde ye onu, sonra evinde kasılarak öl, pisliğin de orda kalsın, dışarıda seni görmemize ve çöpe atmamıza gerek kalsın istemiyoruz.” Yok yok, püskürtmeli olan iyi olurdu.

Alkol problemi olanların, bağımlılığın belli bir safhasından sonra alkol almadıklarında etrafta böcekler gördüğünü düşündü. Alkolik olmayı da denemişti o öldükten sonra... Her gece kadeh kadeh likör içmişti, fazla naneli likör tüketiminden içtiği her suyun buz gibi gelmesi dışında alkolik olmadığı gibi kilo da almaya başlamıştı. Kilolu bir kadın olmak, isteyeceği en son şeydi.

Keşke yaşaması için bir amaç olsaydı. Komşularının, arkasından; deli o, yalnızlıktan kafayı sıyırmış, dediklerini biliyordu. Delirseydi hayat ne kadar kolay olurdu, her gün aynı şeyleri yapmaktan kurtulurdu, alıp götürürlerdi herhalde onu. Sahi, hiç kimsesi olmayan delileri ne yapıyorlardı acaba? Herhalde toplayıp da öldürmüyorlardır? Hiç kimsesi olmayan birinin delirdiğini nereden biliyorlardı kimbilir… Komşuları fark edecek değildi ya her delirenin, üstelik kendisi delirmemişken komşuları onun deli olduğunu düşünüyorlardı, bir gün onu almaya gelseler nasıl ıspat edebilirdi ki, komşu lafı bu konuda o kadar da geçerli bir kanıt olmazdı herhalde canım, olur muydu yoksa? Delirseydi, konuşacak birileri olurdu herhalde götürüldüğü yerde. Çiçek yetiştirmeyi ve çiçeklerle konuşmayı düşünmüştü yalnız kaldığı ilk yıllarda. Apartmanı o kadar az ışık alan bir yerdeydi ki, çiçekleri soluyordu devamlı. Üstelik çiçeklerle konuşurken kendi sesi kulağına çok ürkütücü geliyordu, çok yapmacık… “Güzeller, nasılsınız bakalım bugün? (Güzeller mi? Sen güzeller demezsin ki hiç kimseye, ne biçim bir hitap? Fazla sulu.) Ah kuzum, senin bu yaprağın neden kuruyor ki böyle, yerini mi sevmedin? (Bir çiçeğin yerini sevmeyeceğini düşünmüyorum tabi ki, bilinci mi var ki yerini sevsin?) Sen ne güzel açmışsın ama, bakın bakın, bu fıstıktan örnek alın, şu renklere bak aman da aman… (Benim sesim bu kadar çirkin mi geliyor acaba herkesin kulağına? Eskiden kasetlere sesimizi kaydeder, sonra dinlerdik, ne kadar da değişik gelirdi, neden acaba herkesin sesi kendisine çok değişik geliyor?)”

Delirememişti, intihar da edemediği gibi. Aslında delirmenin yavaş yavaş mı gerçekleştiğini, yoksa bir sabah insanın uyandığında kendisini delirmiş mi bulduğunu bilmiyordu. Kimbilir belki de deliriyordu, komşuları kendisi hakkında bu kadar kolay karar verdiklerine göre… Çünkü ne evinde çöp biriktirirdi, ne de on beş tane kedisi vardı. Sıradan bir komşu için, eğer apartmanda çok fazla kedi besleyen ya da hiç çöp çıkarmayan birisi varsa, onun deli olması gerekirken, kendisinin bu kadar düzenli yaşamı olmasına rağmen nasıl deli diyorlardı ardından, hiç anlayamadı düşündüğünde. Haklılarsa tebrik etmek lazım onları, diye düşündü.

Her gün kahvaltısını yapıp kahvesini de içtikten sonra, bulmacalarını bulmaya gelirdi sıra. Bulmacalarda çıkan kelimeleri artık ezberlemişti ama yine de mekanik bir alışkanlıkla “Demi…” diye başlayan bir soru gördüğünde sağdan sola FE yazıyordu, “Bor…” diye başlayan bir soru gördüğünde de yukardan aşağıya Tİ… Hiçbir borudan “ti” diye ses çıktığını duymadım diye düşünürdü bu soruyu her gördüğünde. Hiçbir müzik aletinin adının boru olduğunu da sanmıyordu zaten. Birileri ilk bulmacayı hazırlarken bizi çok fena kandırmış, derdi.

Bugün kahveden sonra tekrar dışarı çıkması gerekecekti, ilaç işini halletmeliydi. Odasına gitti, üzerine bir hırka giydi, cüzdanını eline aldı, ayakkabılarını ayağına geçirdi ve en yakındaki markete gitmek üzere evinden çıktı.

Apartmanın kapısında iki küçük kız çocuğu, eşyalarını önlerine sermiş evcilik oynuyorlardı. Geçebilsin diye oyuncak bebeklerini kucaklarına alıp geri çekilerek ona yer açtılar. Merdivenlerden inerken, çocuklardan biri diğerine; bizim apartmanın deli teyzesi bu, diye fısıldadığını duydu. Diğer çocuk hızla içini çektiğinde; korkma korkma, kimseyle konuşmuyor, konuşmayı unutmuş diyor annem, diye avuttu ilk konuşan çocuk, arkadaşını. Demek öyle ha, konuşmayı unutmuşum, diye geçirdi bizimki içinden. Konuşmayı unutmuş olsaydı, ekmeğini, gazetesini nasıl alacaktı ki bakkalla konuşmadan. Hakikaten kimse onun konuştuğunu hiç mi duymamıştı bu apartmanda?

Püskürtmeli bir ilaç alıp eve döndü. Birilerine konuştuğunu göstermeli, hadlerini bildirmeliydi. Deli olmak işine gelirdi tamam ama, ya kimsesi olmayan delileri öldürüyorlarsa, ya bu aptal komşuların laflarına inanırlarsa ve onu deli sanarlarsa? Önce şu böceklerden kurtulayım, sonra karşı komşuya onlarda da böcek olup olmadığını sorar, ilaç lazımsa ilacı onlara bırakırım, diye düşündü. İyi fikirdi, böylece kendisini severlerdi de, belki kahve içmeye gelirlerdi ara sıra. Karşı komşusu acaba kimdi? Evli bir çift mi, bekar bir erkek mi, bir öğrenci mi, çocuklu bir aile mi? Bilmediğini fark ettiğinde irkildi, kaç yıldır bu apartmanda oturuyordu, kaç yıldır komşulardı, hiçbirisini hatırlamıyordu. Neyse canım, önemli olan, bundan sonra iyi bir komşu olmaya karar vermesiydi, ne de olsa konuşurlardı tüm bunları karşı komşusuyla.

Elinden ilacı bırakmadan ayakkabılarını çıkardı tek eliyle. Bulunduğu yerden mutfağı göremiyordu ama mutfağa doğru bakmak istedi istemsizce. Böcekler onu rahatsız etmişti, midesini bulandırmışlardı, zeytinlerinden tiksindirmişlerdi… Gözlerini mutfağa giden koridora çevirdiğinde mutfaktan bir böceğin çıkıp ağır ağır yürüdüğünü gördü. Hemen üzerine ilaç püskürtmek için atağa geçecekken, böcek durdu ve hiç kıpırdamadan olduğu yerde kaldı.

Gidip baktığında böceğin öldüğünü gördü. Hiçbir şey yapmamıştı ve böcek kendi kendine ölmüştü koridorda. Çok şaşırdı, gözlerini mutfağa çevirdiğinde kısa bir çığlık attı. Mutfağın zemini çoğu ölmüş, bir kısmı da ağır ağır kıpırdayan bir sürü böcekle doluydu. Nasıl bu kadar çok böcek bir araya gelebilirdi? Ne zamandan evinde bu kadar çok böcek vardı? Mutfağının zemini simsiyah bir bataklığı andırarak ağır ağır kımıldarken, elindeki ilacı sımsıkı tutarak odasına gitti, kapıyı kapattı.





Mutfakta böcekler vardı ve o odasında oturmuş duvarı seyrediyordu. Elinde sımsıkı tuttuğu böcek ilacı, henüz çıkaramadığı ve onu terleten hırkası ve nihayet sabit gözlerle duvarı seyrediyordu. Böcekler ölü gibi görünseler de, emin olamıyordu, tedirgin olmuştu bir kere. Bir kere evden çıktım ve geldiğimde tüm mutfak böcek doluydu, şimdi odamın kapısını kapattım ve belki de bu oda dışında her yerde böcekler var, diye düşündü. Sanki ben böcekmişim, onlar evin sahibiymiş gibi yuvama kaçtım, dedi yüksek sesle. Sesi ilk kez kulağına garip gelmemişti. Onlar önce ölmeye başladılar ve ben gelip yuvama kaçtım, önce ölen ben olsaydım, onlar yüzümde gezinmekten çekinmezlerdi, pis yaratıklar, dedi. Sesine alışmaya başlamıştı. Konuşmadığımı düşündükleri için bana deli diyorlardı, şimdi de tek başıma böceklerden saklanarak odamda oturup konuştuğumu görseler deli derler bana, dedikten sonra bir kahkaha patlattı. Kahkahası da ne kadar doğaldı, güldüğü zaman bir an için sorunu unutmuştu, ne böcekler umrunda olmuştu, ne de deli olup olmadığı. Bir kahkaha daha attı, bu sefer yapmacık geldi kahkahası kendine… Sinirlendi, söylenmeye başladı; her şeyin büyüsünü kaçırmakta üzerime yok, ne var be kadın ikinci kahkahayı atmasan, dedikten sonra sinirden güldü. Gülmek iyi geliyordu aslında.

Konuştu, konuştu, duvarlarının ne kadar rutubetli olduğunu fark ettiği o gün, sesini ne zamandır kullanmadığını da gördü. Kızdığında sesi farklıydı, neşelendiğinde farklı… Kahkaha atarken akordu kaçmış, yine de az da olsa uyumlu bir ses çıkaran keman gibiydi sanki, ağlarken de bir kumruya benziyordu sesi. Saatlerce konuşmuştu herhalde, boğazının kuruduğunu anladığında sorunu aklına geldi. Su içemezdi çünkü sürahisi de bardağı da mutfaktaydı. Mutfağa gidemezdi çünkü böcekler şimdiye kadar her yere çıkmış, her yerde ölmüş ya da can çekişiyor olmalıydılar. Üstelik ölmeyenler herhalde birazdan onun odasına da kaçmaya başlarlardı.

Midesi bulandı böceklerin dışarıda olduklarını düşündüğünde. Bu odaya girmemeleri için, silahını kullanması gerekecekti, başka çaresi yoktu. Yerinden kalktı, önce kapının altına biraz ilaç püskürttü. İlacın kokusu tahmin ettiği kadar rahatsız edici gelmedi. Biraz geri çekilip bekledi; işe yarayacak, kalemi koruyacağım hahah, diyerek biraz daha ilaç sıktı. Sonra gözünün önüne mutfakta kımıldayan o siyah böcek tabakası geldi. Odasının tabanına olduğu gibi ilaç sıkıp yatağına uzanmaya karar verdi. Savaştıktan sonra biraz dinlenir, cesetleri ne yapacağına o zaman karar verirdi. İlacı sıktı, sıktı, hırkasını çıkardı ve yatağa girdi.





Günler sonra, o gün fısıldayan kızın annesi, bir gazete muhabirine; aslında kimseyle konuşmadığı için aklının yerinde olmadığını düşünüyorduk ama yaşlı birine saygısızlık etmek de istemiyor insan, arkasından da konuşmayalım diye kimse birbirine kadıncağıza nasıl yardım edebiliriz diye sormuyordu, çok üzüldük vallahi, diyordu.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Arıyoruz: Editör ve Çevirmen

İletişim için: iletisim@mangasuyu.com

1 Ocak 2011 Cumartesi

"Lastik Çocuk"

Beş gün önce internet bağlantım düzenli aralıklarla kopmaya başlayıp sonunda kesildi. Sınav haftam olduğundan çok fazla takılmadım, birkaç kez teknik destek hattını arayıp arıza kaydı bıraktım. Sonra da "Neyse sınavlar bitsin öyle uğraşırım." diyerek ümidi kestim. Sonunda arıza kayıtlarımdan birine sonuç aldım ve bir teknik servis elemanı gelip bağlantımı kontrol etti. Adam bağlantımda bir sorun olmadığını söyleyip "Bir de apartmanın girişinden bakayım hatlara." diye evden çıkıp gitti bana haber vermeden. Tabi orda "geleceğin avukatı" damarım tuttu ve gerek müşteri hizmetleri telefon hattında olsun gerek gidip Telekom şubesinde olsun her yerde "Elemanınız gelip işini yarım bırakarak gitti evden, bana haber vermeden apartmandan ayrılmış, elemanınız işini yapmıyor." diye söylendim.

Sonrasında malum birkaç gün hiçbir sonuç alamadım, modemimin bütün ışıkları da yanıyordu. Modemimin bozuk olabileceği hiç aklıma gelmemişti, elemanın da mı aklına gelmemişti acaba? Yok canım modem bozuk değildir diye kendimi avutmaya çalışarak devamlı arıza kaydı bırakıyordum ki bugün, yeni yılın ilk günü TTNet'ten bir telefon aldım. Eve gelen servis elemanı telefondaydı, modemle ilgili birkaç ayar yaptırdı ve hala internetimin olmadığını görünce "Tamam hanımefendi ben geliyorum şimdi oraya, telefondan yardımcı olamayacağım sanırım." dedi. "Oooh yemiş azarı, yeni yılın ilk günü bu işle ilgilenmek zorunda kalmış ilk iş olarak, ooh." diye söylendim evde kendi kendime. Ha, hizmet sektöründe çalışma deneyimim olmuştu, biz, benim gibi davranan müşterilere orospu çocuğu diyorduk rahat bir şekilde ama bunu bir süreliğine gözardı edebilirdim.

Adam geldi, bağlantımı kontrol etmeye başladı. Daha önceki gelişinde masaüstünde hala öylesine duran Internet Explorer ile bağlantıyı denemişti, artık hiç kullanmadığım... Bu sefer Google Chrome'u açtı, IP numarasını, modemin başlangıç sayfasının adresini falan girdi adres çubuğuna. O an bana dönmeden "AnimeFreak.tv benim de sık kullanılanlarımda, hatta benimle pek çok kişi koskocaman adamsın ve hala çizgi film izliyorsun diye dalga geçiyor ama ben çok seviyorum, en çok da Naruto'yu." dediğinde ağzımın nasıl da açıldığını sizlere kelimelerle anlatmam mümkün değil. Teknik servis elemanı hafif toplu, 30'lu yaşlarında, hafif şiveli, ağzının içinde konuşan, normal bir "usta" tipli bir adamdı çünkü. O an bir TTNet teknik servis elemanıyla Naruto'dan bahsettiğime inanamıyordum. Daha sonrasında adam "Naruto güzel ama ben Lastik Çocuk'u da çok seviyorum bu arada ama onu bu siteden izlemiyorum, telif hakkı nedeniyle zaten online izlenecek sitelerden kaldırılıyor hep Lastik Çocuk, ben ilk kez televizyonda denk gelmiştim sonra ordan da Sanji sigara içiyor diye yayından kalktı, şimdi ara ki bulasın... Denk geldikçe izlemeye çalışıyorum bulduğum yerlerde şimdi. İndirecek kadar vaktim ve hafızam da yok of." falan dedi ve adamdan ağlayarak özür dileyip içerden One Piece ilk elli bölümün olduğu iki DVD'yi getirmemek için kendimi zor tuttum.


Not: Modemim bozukmuş.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)