25 Aralık 2012 Salı

2012 Nasıl Geçti?

"Vallahi çok akıcıydı, şöyle şunları yaptım, böyle bunları yaptım..." diye bir yazı yazmayacağım, Melda'nın şu yazısının kopyasını yazacağım, ama söz etmeden geçemem 2012'de SKTİMİNİN Buca'sından kurtuldum ve Bornova'ya taşındım :3 Yoksa yine mezun olamadık çocuklar, yine fakiriz, yine sıkıntılıyız ama genelde iyiyiz, çalışıyoruz, mutluyuz, başka da bir değişiklik yok. Sadece muhit değiştirmek bile ruh halimi güzel etkiledi ve yakın dostlarım da sıkıntılı zamanları atlattığımı gözlemlediklerini söylüyorlar, zaten o yüzden blog artık boş boş duruyor, yazı en çok sıkıntılı anların kaçış yöntemi ve ben iyiyim.


Bir de 2012'de kedinin bir canını daha verdim, kaldı altı falan, onu da ayrıntılı olarak çok yerde anlattım, Ekşi Sözlük'te ve arkadaşlarıma, onu da tekrarlamaktan sıkıldım ama artık "kribılt" bir çocuğum var, sağ ön patiyi artık az basabiliyoruz, üçüncü kattan düştük. (Birinci çoğul kişi ağzıyla konuşmanın dayanılmaz çekiciliği...)


Melda oturup 2012'yi kitap, dizi, film ve şarkı yönünden değerlendirmiş, benim neyim eksik diye başlıyorum:

KİTAP

2012 bana şiir konusunda tükürdüğümü yalatan yıl oldu ve ben bol bol Orhan Veli okudum.

Roman dışında başka pek fazla eser "tüketmezken" bu yıl Orhan Hançerlioğlu'nun Düşünce Tarihi'ni çok çok severek okudum, kitaplıktaki yine kendisine ait Felsefe Sözlüğü'nü de okuyacaktım ki kendiliğinden siyah kemik çerçeveli gözlük, fular ve pipo summonlanmasın diye onu daha sonraya bıraktım.

Çok sevgili arkadaşım Mutlu, Goodreads'te "okunacak" olarak işaretlediğim ve kendisinde olan kitapları evime kadar teslim eder. Sayesinde bu yıl Diskdünya serisine başladım ve ilk iki kitabı Büyünün Rengi ve Fantastik Işık'ı bitirdim. Hakkında düşündüğüm güzel hisleri kelimelerle ifade edemem, mizah ve fantezi bu kadar güzel bir araya gelebilir, bu arada Monty Python ve Terry Pratchett sevenler için Ekşi Sözlük'ten edindiğim bir bilgiyi de eklemem lazım ki Rincewind'i radyo oyunlarında Eric Idle seslendirirmiş. (Kendisi en sevdiğim Monty Python.) Yine Mutlu'nun eve teslim şeklinde getirdiği Amerikan Tanrıları'nı da bu yıl okudum.

Yeni paragraf gerektiriyormuş, bu yıl, özellikle son dönemiyle benim için Neil Gaiman yılı oldu. E-kitap okuyucum yok ama kendimce manga ve çizgi roman takipçisi olduğumdan pek çok e-book ile pdf formatında haşır neşir oluyorum. Hep kitabın elde tutulacak bir şey olması gerektiğini savunurum ama bir esere bedava ulaşma şansınız varsa da kolleksiyoncu mantığıyla etek dolusu para dökmeniz gerekmez, teknolojinin nimetlerinden de faydalanın derim, özellikle çizgi romanlara pek para vermem ve Sandman'i de yıllar önce pdf formatında dokuz cildini birden bir torrent linki sayesinde edinmiştim. Ancak e-kitap mantığının kötülüğü orada ortaya çıktı, sınavlar ve çalışma hayatı içinde yıllar önce başladığım ve ilk cildini okuduğum Sandman'i resmen unuttum. Oysa bir kitabı asla unutmazsınız. Bu yıl, Sandman'i de yeniden hatırladım ve okumaya başladım, hala okuyorum, yedinci cildi yeni bitirdim ve her genç kızımız gibi elbette benim de bir süre boyunca profil resmim Death olacak, lütfen.

Bu yıl Türk şairlerine ve yazarlarına dönmüştüm, Necati Cumalı'nın öykülerini okudum, Ay Büyürken Uyuyamam adlı öykü kitabını... Necati Cumalı, İzmir Barosu'na kayıtlı bir avukatmış zamanında, İzmir'de çalıştığım ilk büroya gelen bir hukuk dergisinin kendisine özel hazırladığı bir dosya sayesinde keşfetmiştim kendisini, yıllardan beri aklımdadır hukukçu yazar oluşu, İzmirli oluşu, hatta o dosyada gittiği bir haczin öyküsünü yazmış, onu da eklemişlerdi. Bu yıl Ay Büyürken Uyuyamam'ı okurken hem Anadolu öykülerinin, Ege insanının güzelliğini, hem de hukukçu bir yazarın insan gözlemlemekteki ustalığını keşfettim.

Yine Melda'nın kulaklarını çınlatacağım, Barış Bıçakçı, sayesinde merak ettiğim bir yazardı, bu yıl onunla da Bizim Büyük Çaresizliğimiz sayesinde tanışmış oldum. (Tanışmadıysanız tanışmanızı öneriyorum, hem de şiddetle.)

Çizgi romana para vermeyi pek desteklemiyorum demiştim, ülkemizde çizgi roman - manga kültürü yok, çizgi roman bir altkültür olarak gelişiyor ve ciltler, hikayeler, grafik romanlar hep olması gerekenden daha pahalıya satılıyor diye. Bir İstanbul aile ziyaretinden dönen Onur'un bana hediye getirdiği Dorian Gray'in Portresi ve Dracula'nın grafik romanları, kitaplığımdaki sayılı çizgi romanlardan oldular. Ve yine bu yıl okuduğum diğer grafik romanlar da Paul Auster'ın Cam Şehir'inin grafik romanıyla Blacksad isimli bir dedektif kedi adamın hikayesiydi.

Okula gidiş gelişlerimde bitirdiğim bir öykü kitabı, Dino Buzzati'nin Büyücü'süydü, yine okul yollarında otobüste elimde eskidiği aklıma gelen diğer bir kitap da Steinbeck'in Yukarı Mahalle'siydi. Ayrıca 2012'de okunan söz edilmeye değer başka bir kitap da, kesinlikle Amat. İhsan Oktay Anar'ı, Puslu Kıtalar Atlası'ndan sonra Amat'la birlikte bir kez daha sevdim ve okumayı çok istediğim Yedinci Gün de bu yıl basıldı, en kısa sürede okuyacağım kitaplar listesine baştan girdi.

Daha önce sadece Gertrude'unu okuduğum Hermann Hesse'nin bu yıl Knulp ve Bozkırkurdu'nu da okudum.

Ve bu yıl Simone de Beauvoir'in benim için yükselişe geçtiği yıl oldu, onu gözümdeki "Sartre'ın hayat arkadaşı" sıfatından sonunda kurtarıp kendisinin iki kitabını okudum ve bu yıldan itibaren kahramanlarımdan biri de o. Biri Konuk Kız adlı romanı, diğeri de Mutlu'da kaldığım bir günde okuyup bitirdiğim ve şu an adını hatırlayamadığım bir otobiyografi (Mutlu, yorumlarda yardımını bekliyorum, kitabın adını hatırlamıyorum...) ve bu otobiyografide Fransa'nın savaş yıllarındaki entelektüel camiayı, Sartre ile nasıl tanıştıklarını, öğretmenlik yıllarını, yazarlık hikayesini, Camus, Bunuel, Hemingway gibi kendini etkileyen diğer sanatçıları, henüz bir palto bile alamazken kendine tomarla aldığı kağıtlar ve yapması gereken ödemeler beklerken uzun uzun yazı denemeleri yaptığını, birtakım "atanma problemleri" yüzünden Sartre ile ayrı yaşamak zorunda kalabilecekleri ihtimali ortaya çıktığında Sartre'ın kendisine evlenme teklif ettiğini ve kendisinin de bunu ikisinin de özgürlüğünü kısıtlayacağı sebebiyle geri çevirdiğini falan anlatıyor, kitabın adı Genç Kızlık gibi bir şeydi. Ühü. Beauvoir'le tanışırken bu yıl Sartre'ı da yeniden gözden geçirdim. Bulantı'yı yeniden tamamen okuduğum gibi sıklıkla Uyanış'a da sayfa sayfa göz attım. (Beauvoir ile Sartre'ın aynı düşünceleri savunuyor olduklarını örneklemek için kendimi destekledim.)

Albert Camus'dan daha önce okuduğum Mutlu Ölüm ve Veba'dan sonra Yabancı'yı da bu yıl okudum. (Herkesin de Camus'a başlama romanı Yabancı'yken ben hipsterlık edip sona onu saklamıştım ahah.)

Can Yayınları'nın indiriminden alınmış birsürü romanın içinden en övgüye değer olanı Okyanusun Diğer Ucu adlı romandı. Michelle Pfieffer ile Whoopi Goldberg'in oynadığı bir filme de uyarlanan bu roman da bu yıl beni en çok etkileyen romanlardan biriydi.

Ah, Saatleri Ayarlama Enstitüsü. 2010 gibi okuduğum Tutunamayanlar'dan beri üzerine koyduğum ikinci bir Türk roman daha yoktu ki bu yıl okuduğum Saatleri Ayarlama Enstitüsü, şu an Tutunamayanlar ile aynı kalp odacığında duruyor.

İki sayı çıkmış olan edebiyat fanzini Avalon Edebiyat'ta 2010 yılında basılan bir öykümün karşılığı olarak elime geçen Walter Tevis'in, David Bowie'nin başrolünde oynadığı aynı isimli filme çevrilen Dünyaya Düşen Adam adlı romanını da bu yıl okuyabildim, bu roman sayesinde de İkarus'un Düşüşü'nü sevdim.

Ve 2012'nin en sevdiğim romanlarından biri de Kara Kitap oldu. Yine de Tutunamayanlar ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü ile aynı kefeye koyacak kadar içselleştirmedim, ama iyi ki de okumuşum dedirtti.

Hakan Günday'ın Az'ını bu yılın yazında okudum, beş saatte bitirmiş olmamla arkadaş çevremde epey sükse yapmışım diyorlar ama kitabı, Oğuz Atay örgüsü dışında çok beğenemedim, sadece Oğuz Atay örgüsüne ise çok hayran kaldığım için, kitabı beğenmediğim için başka bir yerde de bahsetmek istemediğimden, kendi kişisel blogumda söz etmek istedim, bir yazara, okuru olan başka bir yazardan bu kadar güzel bir saygı duruşu olamaz. Ama romanın kurgusu, başka bir Elif Şafak'a gerek yok dedirtmişti.

Ve 2012'de okuyup da çok sevdiğim, bahsetmek istediğim iki manga serisi de Welcome To The NHK ile Paradise Kiss oldu, son zamanlarda güzel manga serileri keşfedemiyorum, eskiden Manga Traders'tan resmen altın avcısı gibi manga toplardım, çoğu da dolu çıkardı ama ya benim manga keşiflerimde bir düşüş var ya da ben okuyabileceğim güzel serilerin hepsini okudum. Ha, bir de Solanin pek güzel, pek tatlıydı. Yotsuba ve Chii's Sweet Home'u da aklıma geldikçe hala takip ediyorum, devam eden serileri her hafta indirip de okumaya da gücüm ve vaktim yetmiyor, biriktirip biriktirip boş geçen pazarlarda okuduğum iki dünya tatlısı seri de bunlardı, 2013'te de okumaya devam ederim zaten.

Bir de 2012'nin kitap açısından bahsetmeye değer bir anısı daha oldu ki ilk kez bir öyküm bir fanzin ve dergi dışında bir kitapta yer alacak. Bornova Belediyesi Homeros Öykü Yarışması'nda yayımlanmaya değer öykülerden biri seçilen öykümün yayımlama haklarını falan belediyeye vermiş bulundum, sanırım seneye basılacak olan o öykü kitabını zaten çıktığı zaman duyururum.

FİLM

Melda'nın yazısından feyz alıp aynı sırayla yazmamak olmaz.

Bu yıl içerisinde izlemiş olduğum ve adını anmamın gerektiğine inandığım filmleri düşünür düşünmez iki Cronenberg filmi geliyor aklıma: Naked Lunch ve Videodrome. Videodrome'da Debbie Harry'nin meme uçlarını görüyoruz, filmin özeti bu. Ahah, ikisi de mükemmel filmlerdi, ilki bize gidip de Burroughs'un aynı adlı romanını aldırdı (henüz Onur okuduğundan ben başlayamadım) ve ikincisi de uzun zamandır bilgisayarda yatıyordu, izlemeye karar verdiğimizde, o kadar beklettiğimiz için utandırdı.

La Jeteé, 12 Monkeys'in esinlenildiği film olarak dikkatimizi çekmişti, oturup izlediğimizde büyülenerek kalktık başından, aslen bir fotoroman olan La Jeteé, sadece seslendirilmiş ve sadece bir sahnesi hareketli, kısa bir film, bu kadar sade, bu kadar güzel bir film izlemiş olmanın verdiği mutluluk çok ayrıydı.

Burada daha önce de bahsettiğim Another Earth'ü, Aybüke ile birlikte izlemiştik, 2012'nin en güzel hediyelerindendi bu film.

Atonement'i bu yaz yalnız izledim, o yaklaşık dokuz dakikalık sahil çekimiyle birlikte filme aşık oldum, sonuna dek de bir defa bile sıkılmadım, çok güzel filmdi anasını satayım.

Bunca zamandır "Önce kitabını okuyacağım..." diye inat ettiğim Contact'ı sonunda dayanamayıp izledim, izlediğim en güzel bilim kurgu filmlerinden ilan ettim.

Gainsbourg, Serge Gainsbourg'un hayatını anlatan mükemmel film, kesinlikle bu filmden sonra, sadece Mick Harvey ve Nick Cave coverları sayesinde başlayan Gainsbourg sevgimi, orijinal Gainsbourg'a yönelttim diyebilirim, filmi izlemesem hala şarkıları, İngilizce sözlerini en azından anlıyorum diye coverlarından dinleyebilirdim, meğer adamın olayı bambaşkaymış.

Bunuel'i keşfetmemi sağlayan film, Viridiana'ydı, yalnız bunu bu yaz mı yoksa geçen yaz mı izledim ondan emin değilim, yakın bir yazda izlemişim gibi geliyor, önemli olan da üzüm yemek zaten, bağcıyı dövmek değil, ismini anmamın kimseye bir zararı olmaz.

Monty Python'un ne kadar filmi varsa, hepsini üşenmeden bu yıl izledim. A Fish Called Wanda'yı da. Ve Dirty Rotten Scoundrels'ı da.

Aybüke ve Onur'la izlediğimiz The Secret In Their Eyes da çok güzel bir gerilim - dram idi, hem dram hem gerilim nasıl olur diye düşünüyorsanız mutlaka izleyin.

Perfect Sense. Çok açık söyleyeceğim, ilk izlediğimde çok etkilenmiştim ama şimdi düşününce biraz overrated geldi, ama yine de 2012'de izlemiş olduğum filmler arasında adından bahsetmek gereken filmler arasında sayıyorum kendisini. Ha, kara listeye de gelelim, Moonrise Kingdom'dan da nefret ettim. Canımın içi Bill Murray'imin filmlerini ard arda izlediğim bir süreç olmuştu, Onur'un bana The Groundhog Day'i izletmesiyle başlayan. Ardından tek başıma izlediğim Lost In Translation'a bayıldığım ve yine sevdiğim Tilda Swinton ve Edward Norton'la birlikte oynadığı Moonrise Kingdom'dan da nefret ettiğim bu süreçte yapmacık sevimliliğe, naifliğe resmen tiksintiyle yaklaştığımı fark ettim.

Ruby Sparks ise pek güzeldi, hem de senaristi, başrolde oynayan o ufacık tefecik kızcağızmış ve yine başrolde oynayan yazar karakterini canlandıran adamla da yıllardır sevgililermiş, hatta aynı evi paylaşıyorlarmış, neden bilmem bunu öğrendikten sonra filmi daha da içselleştirip sevdim. Canlarım benim.

The Cabin In The Woods, sürpriz kadın oyuncusuyla da birlikte, bu yıl izlediğim filmlerde baştacı yaptıklarımın arasında. Prometheus da bu yılın kara listesinde.

Children Who Chase Lost Voices, kesinlikle bu yıl izlediğim en tatlı filmlerdendi, bir anime film, Agartha mitiyle epey ilgilendiğim için de olabilir, beni çok mutlu etmişti.

4 Months, 3 Weeks, 2 Days, Aybüke'nin yıllardır önerip durduğu bir filmdi, bu yıl izleyebildim, çok da beğendim, çok çok beğendim.

Kıyıda köşede kalmış bir zombi filmi bulduğumuz için sevindiğimiz ama zombi filmi çıkmayan, buna rağmen bizi tatmin eden Carriers'tan da bahsetmem lazım.

Ve son olarak da Source Code diyeyim, yetsin. Zaten sanırım siz kopyala yapıştır yapamayacağınız için bu yazıdaki hiçbir filmi aratmayacaksınız bile, ben olsam ben de üşenirim vallahi ne yalan söyleyeyim.

DİZİ

Bu, gerçekten benim için şaşırtıcı bir başlık çünkü 2012'ye kadar ben doğru dürüst dizi izleyemezdim.

Hatta boyumdan büyük laflar edip dizi izleyenleri küçümserdim. Televizyonun insanları aptallaştırdığını düşünüp de Amerikan dizilerini sezon sezon izleyenlerle oturup her hafta Yaprak Dökümü izleyenlerin hiçbir farkı yok da derdim. Dönüp dolaşıp tükürdüğümü yalatan diziler The Walking Dead ile Game of Thrones'tu, yapacak bir şey yok. Bu yıl dizi izlemeye başlamış biri olarak bu iki diziyi güncel olarak takip ettim, bir yandan da geçmiş dizilere el atıp kayıp yıllarımı telafi etmeye çalıştım ehah.

Sherlock, Martin Freeman'ı ve Benedict Cumberbatch'i keşfetmemi sağlayan diziydi, Freeman'ı Arthur Dent'ten de tanıyordum ama Cumberbatch, daha sonra Atonement'ta da karşıma çıkınca eski bir tanıdığı görmüş gibi oldum, üstelik sırf adamın oyunculuğunu çok beğendiğim için de Parade's End'e de başladım. (Onur'u da başlattım, dönem filmlerinden nefret eden adam, dönem dizisi izliyor. Hep Cumberbatch sayesinde.)

Bir gün Özgün'de kaldığımda Özgün'ün bana Friends'in son bölümünü izletmesiyle birlikte "Aaa çok eskiden ATV'de izlerdim..." diye hatırladığım Friends'e başladım, dizi izleyememe, devam edememe, "İzle izle bitmiyoooooğr çok sıkıcıııııığğğ..." deme gibi sorunlarımın hepsini Friends ile birlikte aşıyorum, sekizinci sezondayım ve ilk kez bu kadar uzun soluklu bir diziye başlama cesareti gösterdim, artık her şeyi izlerim lan. Bir de Friends hakkında paragraflarca konuşabilirim. Ama şimdi değil. Bitirince ona özel bir post hazırlarım zaten.

Black Mirror, keşiflerim arasında en gurur duyduğum oldu.

Dead Set'e de başladım ama sanırım devam etmeyeceğim, Psychoville hakeza.

Misfits'e de çok severek başlamama rağmen ona da devam etmeyebilirim. Zaten hepsini izlersem yaşamaya vakit kalmıyor arkadaş. Fakat yine de isimlerini geçiriyorum ki "Güzel bunlar, 2012'me renk kattılar, ben devam etmiyorsam kendi kıllığımdan, siz göz atın..." babında.

Bir de (utana sıkıla...) New Girl'e başladım, Zooey Deschanel'i sevdiğimden. Ve sevdim. Hatta bayağı sevdim, Sycorox önermişti, önerirken de "Belki sevmezsin..." diye tedirgin önermişti, öyle bayıldım ki kendisi de şaştı ve sevindi.

Ve zaten diziden saymadığım ve aklıma geldikçe açıp rastgele bölümler izlediğim The Simpsons ile South Park'a da devam ettiğim gibi Futurama'yı da yanlarına ekledim, bunlar da 2012'yi akıl ve ruh sağlığımız yerinde bitirmemizde etken hep.

Anime serilerini de dizilerin arasında sayacağım, ayrı başlık açmama gerek yok, bu yıl keşfettiğim en güzel seriler Cromartie High School ile Steins; Gate oldular, Steins; Gate sayesinde bol bol "Tutturuuuuu..." diye dolandım, Cromartie High School sayesinde de "Mmmmm mmmmm mmmm neydi bu şarkı?" diye. (İki seriyi de izlemiş olanların ekstra tad aldığı paragraf.)

ŞARKI

Bu, yaz yaz bitmez bir seçki olur resmen, en belli başlılarını yazmam lazım ama bu yılın başına Lana Del Rey damgasını vurmuştu, yılbaşından çok kısa bir süre önce keşfettiğim Video Games ile hemen ardından klip çektiği Born To Die'ı ne çok dinledim, ne çok...

Sonra Gotye'nin Somebody That I Used To Know'u geldi, onu da ilk başta "Popüler olanı sevmem,"den ibaret hipsterlığımla gözardı etmiştim, sonra sıcacık geldi, pek tatlı geldi, 2012'de onu da çok fazla dinledim.

Ve bu yıla Black de damgasını vurdu, yıllardır mp3 çalarda gezdirdiğim, çıktığında bazen sıkılıp ileri atlattığım şarkıyı bu yıl yeniden çok sevdim, yanında Just Breathe ile birlikte, bu yılın iki Pearl Jam şarkısı oldu.

Asaf Avidan'ı da geçen yılın sonlarına doğru keşfetmiştim, bu yıl bol bol Her Lies'la, One Day'le geçti, Her Lies'ı hatta herkese tanıtıp sevdirme çabalarımdan da olumlu sonuçlar aldım. Sonra Asaf Avidan İzmir konserine de herkesi yollayıp kendim gitmedim, sağ gösterip sol vurdum ahah.

Hooverphonic'in sadece bir albümünü dinlememe rağmen o grubu çok severim (Ki Mad About You'yu sevmeyen yoktur) ve en sevdiğim şarkıları Vinegar And Salt'tır, bu yıl bu şarkının farklı bir versiyonunu keşfedip onu da çok fazla dinlemişim. (Last.fm'den yardım alıyorum.)

Aslında her zaman benimle birlikte yürüyen şarkılar olan Estranged, Tangerine, Rajaz ve Little Wing'i de bu yıl iyi dinlemişim. Yanlarında Heart of Gold, Since I've Been Loving You, Lover, You Should've Come Over ve Intoxicated Man'in artık Mick Harvey değil de Serge Gainsbourg versiyonu da gelmiş. Linger'ı da epey dinlemişim.

Air'in bir albümünü, JJ72'nun bir şarkısını, Adele'in bir albümünü, Feist'in ve Lana Del Rey'in ikişer şarkısını ve Can Bonomo'nun bir albümünü dinlemişim bol bol. Can Bonomo dinlemişim:( Can... Bo... No... Mo... dinlemişim ya ooof. Ya ne yapmışım ben kendime, neden uyarmamışsınız?

Tabii ki 2012'de de canım hayali sevgilim Nick Cave bana hep şarkı söylemiş, birlikte birsürü şarkı söylemişiz, en çok Henry Lee ve Fifteen Feet of Pure White Snow dinlemişim. Ama bu yıl, Nick Cave'den çok Mick Harvey dinledim diyebilirim, yeni albümü Sketches from the Book of the Dead'i çok dinlemiştim.

Bu yıl, Mad Season ve Harmonium'u keşfetmişim, Mad Season'un Wake Up'ına çok heyecanlanmıştım, inanılmaz heyecanlanmıştım. Jethro Tull, The Kinks, Supertramp, Yes dinlemişim ve benden hiç beklenmeyecek bir atılımla Joy Division dinlemeye başlamışım, The Smiths'i hiç sevmeyen benim Joy Division'ı da bir o kadar sevmem büyük çelişki.

Yılın sonlarına doğru Doomsday Afternoon albümünü 21 Aralık'ta dinleyin diye size gaz vere vere en çok ben dinlemişim yine. Onur da bana bol bol Gorillaz dinletmiş. Ben bol bol Tori Amos'tan Cornflake Girl'ü ve PJ Harvey'den The Dancer'ı dinlemişim.

Ve yine her zamanki gibi Camel, Pink Floyd, The Beatles, David Bowie bu yıl da benimle birlikte yürümüşler.

Her yılı Rajaz eşliğinde yürüyoruz zaten, bir çölde, bir devenin adımlarıyla, aşk şarkıları paylaşıp birbirimize trajik hikayeler anlatarak, aynı çölde dönüp dolaşıp yıldızlara bakarak yolumuzu bularak, rastgele, nereye gittiğimizi bilmeden, ağır ağır...

Bu yıl size anlatabileceğim kadarıyla böyle geçmiş, bunlarla, dolu dolu, size anlatamayacağım kadarıyla da yakıp geçti ama onlar benim anılarım artık, sizi değil, beni bile artık ilgilendirmiyor, her kötü şey atlatıldı, iyileri saklıyoruz, hem de tam kalbimizin içinde saklıyoruz, iyi şeyler böyle saklanmayı hak ediyor.

Yeni yılınız şimdiden kutlu olsun.




21 Aralık 2012 Cuma

19 Aralık 2012 Çarşamba

Doomsday Afternoon





"21 Aralık fenomenini yaşayan efsane nesil"den olduğumuz için (!) o gün kıyametin kopacağına inanıyor falan olmasak da ben şu albümü 2010'da keşfettiğimden beri dinleye dinleye eskittim, aslında o gün keşfetseydim de ilk dinlediğim gün o gün olsaydı diye hayıflanırım. Siz bu albümü saklayıp 21 Aralık günü öğleden sonra dinleyin e mi?

16 Aralık 2012 Pazar

Edebiyattan İlham Alan Şarkılar

Bir edebiyat sitesinin "Kitaplardan İlham Alan Şarkılar" seçkisinde altı şarkı gördükten sonra kendimi kaybedip de yazıdan uzun bir yorum bırakıp edebiyattan ilham alan şarkıları listeledikten sonra kendi blogumda da oraya listelediğim şarkıları yazayım dedim:

1 - The Cure - Killing An Arab

Yabancı'da Albert Camus, olayların bir dönüm noktasına kavuşması için kahramanımıza bir Arap öldürtür. The Cure'ün bu şarkısı da bu romandan sonra bestelenmiştir.

2  - Pink Floyd - Animals

George Orwell'in Hayvan Çiftliği romanında komünizm ve diktatörlük kavramları hayvanlar üzerinden anlatılır. Domuzlar, koyunlar ve köpeklerin başrol oynadığı bu romandan etkilenen bu Pink Floyd albümünde de şarkılar domuzlar, koyunlar ve köpeklerin adlarını taşır.

3 - Iron Maiden - Seventh Son of A Seventh Son

Albüm, aynı adlı Orson Scott Card romanını anlatır. Bruce Dickinson zaten edebiyattan etkilenen sözler yazmayı pek sever ve Iron Maiden'ın pek çok bilim kurgu ve fantezi romanından esinlenilmiş sözleri vardır, bu ise tüm albümü bir romana adadıkları için seçkiye giriyor.

4 - Jefferson Airplane - White Rabbit

Alice Harikalar Diyarında ile Levis Carroll, "beyaz tavşan" göndermelerinin önünü açmış ve pek çok filmde, romanda, öyküde, şarkıda beyaz tavşan göndermesiyle zaten karşılaşıyoruz ama bu şarkı tümüyle Harikalar Diyarı'nı anlattığı için burada bulunsun.

5 - Iron Maiden - Murders In The Rue Morgue

Edgar Allan Poe'nun Morg Sokağı Cinayetleri öyküsü de pek çok filme ve şarkıya konu olmuş öykülerdendir. Bruce Dickinson'un da fantezi, korku ve bilim kurgu edebiyatından epey beslendiğini söylemiştik, Murders In The Rue Morgue da Iron Maiden'ın ikinci örneği.

6 - W.A.S.P. - Chainsaw Charlie

W.A.S.P.'ın The Crimson Idol albümünden Chainsaw Charlie'nin diğer adı Murders In The New Morgue'dur ve bu da Edgar Allan Poe'nun Morg Sokağı Cinayetleri öyküsüne bir göndermedir. (Ancak şarkının adı dışında öyküyle bir alakası olmadığını da eklemek lazım.)

7 - Marillion - Grendel

Grendel, epik bir İngiliz destanında geçen bir yaratıktır, Marillion bu on yedi dakikalık progressive rock şaheserinde, destanda Grendel'in göründüğü her kısmı birleştirip destanın Grendel'le ilgili olan tarafını anlatmıştır.

8 - Blind Guardian - Nightfall In The Middle Earth

Hansi Kürsch, Blind Guardian albümlerinin sözlerinin belli başlı fantastik edebiyat eserlerini anlatan konseptlerde olmasından hoşlandığı için ve Tolkien favori yazarlarından olduğu için Orta Dünya'dan, Yüzüklerin Efendisi'nden, Hobbit'ten epey etkilendiği Blind Guardian şarkıları yazmıştır, sözkonusu albüm Nightfall In The Middle Earth, Silmarillion üzerine bir konsept albümdür. (Nightfall da benim bu albümde en sevdiğim, hiç de sıkılmayacağımı düşündüğüm bir Blind Guardian şarkısıdır.)

9 - Rush - Tom Sawyer

Tom Sawyer'ın Maceraları adlı Mark Twain romanının baş kahramanı olan Tom Sawyer, daha sonra diğer Mark Twain romanlarında da ortaya çıkmıştır.

10 - Iron Maiden - Brave New World

Ben aklıma gelen şarkıları ve albümleri listelerken az önce Onur'un hatırlatmasıyla en sevdiğim yazarlardan birinin romanından esinlenilmiş en sevdiğim gruplardan birinin albümünü az daha unutacağımı fark ettim, Iron Maiden'ın daha önce değindiğim eserleri yanında bu albümü de Aldous Huxley'nin Cesur Yeni Dünya romanına yapılmış bir konsept albümdür.

11 - Metallica - The Call of Ktulu

Metallica'nın bu şarkısı, H.P. Lovecraft'ın Cthulhu'nun Çağrısı üzerine yapılmış bir enstrümantel olmakla birlikte orijinal yaratığın adı Cthulhu olmasına rağmen şarkının adında Ktulu olarak geçirilmiştir.

12 - The Alan Parsons Project - I, Robot

Alan Parsons Project de belli yazarların ve belli romanların üzerine yoğunlaşıp konsept albümler yapan bir grup, bu albümde Asimov'un Ben Robot'u üzerine bir konsept albüm yapmışlardır.

13 - The Alan Parsons Project - Tales of Mystery and Imagination

Ve bu albüm de Edgar Allan Poe öykülerinden ve şiirlerinden etkilenmiş şarkılardan oluşan bir konsept albümdür.

14 - Frankenstein Konsepti

Alice Harikalar Diyarında, Frankenstein, Dracula gibi kült fantezi hikayeleri pek çok şarkıda karşımıza çıkmakla birlikte, Frankenstein ismi sıklıkla kullanılır, hele de Alice Cooper Frankenstein'ı pek sever:

Alice Cooper - Teenage Frankenstein

Alice Cooper - Feed My Frankenstein

15 - The Doors

The Doors, Jim Morrison'un şiirlerinin bestelenip şarkılar haline getirilmesiyle oluşan bir grup desek yanılmayız, Jim Morrison alelade şarkı sözleri yazmaktansa şiirsel işler ortaya koymak istemiş, edebiyata, müziğe olduğu kadar yakın durmuştur. Hatta The Doors ismi de Aldous Huxley'nin Algı Kapıları romanına atıfta bulunmak için gruba konulmuştur. Bunun ardında edebi bir gönderme olduğu kadar uyuşturucu göndermesi de olsa da ismini bir romandan alan bir grup için hele de Jim Morrison sözkonusuyken edebiyata yakın bir gruptur diyebiliriz.

16 - Dire Straits - Romeo And Juliet

Shakespeare'in ünlü oyunu Romeo ve Juliet'ten alınmış bir hikayeye yapılan bir Dire Straits bestesi de mevcuttur.

17 - Işığın Yansıması - Nerde Ellerin

Nerde Ellerin albümü, Işığın Yansıması'nın Özdemir Asaf, Cemal Süreya, Nazım Hikmet, Orhan Veli, Afşar Timuçin ve Cahit Külebi şiirlerine yaptığı bestelerden oluşur. Hatta öyle ki albümden Kazıcılar isimli şarkı da klasik bir İngiliz şiirinin Türkçeleştirilmesi ve bestelenmesiyle ortaya çıkmış bir şarkıdır. (Lavinia adlı şiiri Feridun Düzağaç'tan daha güzel bestelediklerini düşünürüm.)

18 - Feridun Düzağaç - Lavinia

Özdemir Asaf'ın bu şiiri, Işığın Yansıması dışında Feridun Düzağaç tarafından da bestelenmiş ve söylenmiştir.

19 - Zülfü Livaneli - Gün Olur

Orhan Veli'nin şiirinden yapılmış bir Zülfü Livaneli bestesidir.

20 - Zülfü Livaneli - Karlı Kayın Ormanı

Bu şarkı da Nazım Hikmet'in Karlı Kayın Ormanında adlı şiirinden bestelenmiştir. Bu şarkının yer aldığı albüm zaten tümüyle Nazım Hikmet şiirlerinden oluşur. (Nazım Türküsü)

21 - Tori Amos ve Neil Gaiman göndermeleri

Tori Amos'un Neil Gaiman ile özel hayatında yakın bir dostluklarının olduğundan daha önce bahsetmiştim. Tori Amos, Tear In Your Hand şarkısında hem Sandman karakteri Dream'den hem de Neil Gaiman'dan bahseder. Horses adlı şarkısında da yine Neil Gaiman'ın adı geçer, Space Dog şarkısında da şarkı sözünün kabuslardan bahseden bir kısmında yine Sandman göndermesi yaparken tekrar Neil Gaiman'dan bahseder.

İlk bakışta aklıma gelen bu örnekler, en popüler örnekler. Bu listeyi hazırlarken Onur'la birlikte sinemadan ilham almış birkaç şarkı da bulduk, The Loneliness of the Long Distance Runner ve The Mercy Seat gibi, o da başka bir yazının konusu olsun.

Ek: Iron Maiden - To Tame A Land

Iron Maiden'ın bu şarkısı da Frank Herbert'in Dune serisinden etkilenilerek yapılmıştır.

14 Aralık 2012 Cuma

Evin Kedisi Peter'dan Fraktala

Louis Wain, kedilerle ilgili çalışmaları olan, en çok da şizofreni hastalığıyla savaşmasıyla bilinen İngiliz bir ressam.

23 yaşında Emily Richardson'la evlenene dek Louis Wain, resimle bağımsız olarak ilgileniyordu. Öğretmenlikle hayatını kazanıyordu ve birkaç gazete ve derginin illüstrasyonlarını yapmak dışında sanatı hayatında ön plana koymuş değildi. Bu dönemde de çizdiği taslak resimlerde köpek yüzlerindeki mimikler üzerinde çalışan Louis Wain, hayvan çizimleri yapmaya daha çok ilgi duyuyordu.

Evliliklerinden kısa bir süre sonra meme kanserine yakalanan eşi Emily'e destek olmaya çalışan ve onu neşelendirmek için elinden geleni yapan Louis, yağmurlu bir gecede evin önünde inleyen bir yavru kediyi eve almış ve bunun Emily'i çok sevindirdiğini gördüğünde, kediyi sahiplenmelerini önermişti. Kedinin adı artık Peter'dı ve o da ailenin bir üyesiydi.

Louis, Emily'i güldürmek için kediye pek çok numara öğretiyordu, dönemin (1800'lerin sonu) modası olan tek camlı gözlüklerini kediye takıp da kediyi kitap okuyormuş pozuna sokmak da bunlardan biriydi. Emily neşelendikçe, Louis, çizim yeteneğini de kullanarak bu anları ölümsüzleştirmek istemişti. Böylece Peter'ın pozlarıyla meşhur kedi çizimlerine başladı.



Ne yazık ki Emily üç yıl sonra meme kanseri sebebiyle yaşama veda etti.

Louis Wain, kedi çizimlerine devam etmesi konusunda çok desteklenmişti ve Noel temalı bir dergi için ilk "insansı kedi" çizimini yaptı. Derginin o sayısında pek çok kedi, noel çanları tutarken, noel ağacı süslerken resmedilmişti ve Wain'in yine Peter'ı çizdiği birkaç çizim de çok beğenildi. Bunun üzerine ressamlık kariyerini insan pozuna girmiş kedilerin ve genel olarak kedi çizimleri üzerine kurmaya karar verdi.




Wain, resimlerinde görüldüğü üzere fantastik bir dünya düşlüyor ve resimlerinde de onu yansıtıyordu. Onun dünyasında kediler iki ayakları üzerinde yürüyor, insansı mimiklerle anlaşıyor, çoğu zaman gülümsüyor ya da şaşkınlık ifadesi taşıyorlardı. Bazen insan gibi giyindikleri de görülüyor fakat çoğu zaman kürkleriyle insansı hareketlerde bulunuyorlardı. Viktoryen dönem alışkanlıkları ve tarzını benimsemiş bu kediler, görenleri şaşırtıyor ve herkesin beğenisini kazanıyordu. Öyle ki, Wain artık hayatını öğretmenlikten değil bu kedi çizimlerini sergilediği galerilerden, çizimlerin kullanıldığı çocuk kitaplarından, dergilerden, gazetelerden idame ettirmeye başlamıştı.

Belli bir zamana dek, kedileri "sevimli" ve "komik" olarak nitelendirilirken bir zaman geldi ki Wain, çevresindeki gerçek dünyadan rahatsızlık duymaya başladı. İçinde yaşadığı dönemin alışkanlıklarını "bozunmuş, çirkinleşmiş" davranışlar olarak algılamaya ve çizdiği kedilerle, toplumun lümpen kesimiyle alay etmeye başladı.





Hiciv dolu çizimleriyle ironik bir şekilde sosyetede daha da ünlenen Wain'in aslında sanat işiyle pek de para kazanamadığını, kazandığı parayla sekiz kız kardeşine ve onların ailelerine de yardım ettiğini çok az kişi biliyordu. İngiltere'de daha fazla yükselemeyeceğini anladıktan sonra Amerika'ya taşınan ve gazetelerde kedilerin oynadığı çizgi roman bantları yayımlamaya başlayan Wain, iç huzursuzluğunu ve yaşadığı zorlu hayatı resimlerine yansıtmaktan başka bir şey yapmıyordu.



Amerika'dan evine geri dönen Wain, döndüğünde daha da parasızdı.

57 yaşında, Wain, ruhsal rahatsızlıklarına dayanamamaya başladı, şiddet dolu tavırları ve fanteziyle gerçek hayatı birbirine karıştırmaya başlaması, model olarak kullandığı ve evde beslediği kedilerle bile ilişkilerinin değişmesi üzerine Wain, kızkardeşleri tarafından bir akıl hastanesine yatırıldı. Bir yıl kadar hastanede kalan Wain, bu süreçte de basının ilgisini üzerine topladı, H.G. Wells, Wain'le tanışmak için hastaneye geldi. Wain'e hastanede şizofreni tanısı konuldu ve sürekli olarak gözlem altında tutulması ve tedavi edilmesi için başka bir hastaneye yatılı hasta olarak sevk edildi. 

15 yıl boyunca bu hastanede kalan Wain, hiçbir zaman iyileşmedi. Fakat hiçbir zaman kendi dünyasını insanlarla paylaşmamazlık da etmedi. Wain'in şizofreni tanısı konulup bakım altında kalmaya gönderilmesinden itibaren yakınları ve doktorları resimlerine devam etmesi için onu yüreklendirdiler. Ve o da, biricik kedilerini resmetmeye devam etti.




Mutlu, gülümseyen, şaşkın ya da toplumu hicveden kediler gitmiş, hastalığının ilk yıllarında korkak, öfkeli ve rahatsız edici kediler gelmişti. Hastalık daha da ilerledikçe, Wain'in çizimleri fraktal olarak nitelendirilebilecek, "saykodelik" çizimlere dönüşmeye başladı.





Ve hastalığın son aşamalarında, çizdiği şeylerin kedi olarak nitelendirilebilmesi bile zorlaşmıştı.



Çizimleri, psikoloji literatürüne, bir şizofreni hastasının ruh halinin değişimini göstermek üzere kronolojik olarak ardarda konularak geçti.


Hakkında yazılmış "Kedileri Çizen Adam" adında bir biyografi ve çizimlerinin toplandığı kitaplar vardır. Rahatsızlığının eserlerine nasıl yansıdığını gördüğümde çok heyecanlandığım için hakkında bir yazı yazmak istedim, kendisinden haberdar olmamı sağlayan sevgili Pınar ve Doğan'a da buradan teşekkür ederim. Hikayesi baştan sona içime dokundu, çok hüzünlü ama bir o kadar da hayranlık uyandırıcı bir ressammış. Çizimlerinin daha fazlasına şuradan ulaşabilirsiniz: 









13 Aralık 2012 Perşembe

Ölüm Yıl Dönümünde Atay'a Saygı Kuşağı

Oğuz Atay (d. 1934İnebolu, KastamonuTürkiye) - (ö. 13 Aralık 1977 İstanbulTürkiye), Türk yazar.


"SELİM IŞIK: 19...'de N. kasabasında doğdu. Babası memurdu. Annesi lise mezunuydu. Doğduğu sırada kasabada elektrik yoktu. Gaz lambası ışığında, sabaha karşı dünyaya geldi. Bir yaşına kadar, yalnız ana sütüyle beslendi. Dört yaşında tayyareci elbisesi giydi ve üç tekerlekli bisiklete bindi. Geçirdiği ağır bir hastalıktan sonra şişmanladı. Canı sıkıldıkça, evlerinin önündeki köprünün üstünden dereye taşlar attı. Babasının dairesindeki Hüseyin Bey, ona vapur resimleri çizdi. Altı yaşında büyük şehre gitmek üzere vapurla yola çıktı. Vapurda, yalandan gazete satarak yolcuların sevgisini kazandı. Denizden korktu. Aynı yıl, ilk seyrettiği Lorel - Hardi filmiyle sinemaya başladı. Bu arada attan, arıdan ve horozdan korktu Gemici elbisesini, tayyareci elbisesinden daha çok sevmeye başladı. Etin kilosunun otuz beş kuruş olduğunu öğrendi ve bir daha unutmadı. Anasının kuzusu olduğu gerekçesiyle mahalle çocuklarının alaylarıyla karşılaştı. Onların horozdan korkmadıklarını görünce hayranlığını gizleyemedi ve alaylarına rağmen aralarına karışmaya çalıştı. Güneşe bakarken daima gözlerini kısardı. Bu yüzden o yaşlarda çekilen fotoğrafları iyi çıkmadı. Ayrıca, bazı fotoğraflarda kenarda kaldığı için yüzünün ancak yarısı görünür. İki yaşında geçirdiği sıtmanın etkisiyle hızlı koşamadığı için saklambaç oyunlarında sık sık ebe olmaktan kurtulamadı. Bu ebeyle onu dünyaya getiren ebe arasındaki ilişkiyi bir türlü bulamadı.

Okula gittiği yıl öğrenciyle öğlenciyi karıştırdı..."



4 Aralık 2012 Salı

"Başka Bir Dünya" bu filmde mümkün.



İnsan odaklı bilim kurgu yapıtlarında başyapıt tahtına ellerimle oturttuğum Mülksüzler'in yanına bir de film oturttum. Another Earth, pek bahsetmek istemiyorum, ne desem filmle ilgili fazla ipucu olacak, o yüzden film incelemesi yazmak yerine sadece birkaç fotoğraf koyacağım.




Not: Astronotun hikayesine dikkat.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)