24 Mart 2013 Pazar

Şarkılara Yazılar: "As I Sat Sadly By Her Side"


Nick Cave, sadece bir şarkıcı değil, bir şarkıcıdan çok daha öte nitelikleri olan bir sanatçı, bir ozan. Hikaye anlatıcılığı, içine sığmıyor, şarkılarla, şiirlerle, romanlarla, filmlerle anlatıyor zaten. Anlattığı çoğu hikaye de karışık şeylerden oluşuyor, yarım yamalak sahneler geliyor gözünüzün önüne. Yazmış olduğu en güzel kısa hikayelerden biri bu şarkı sanırım, bu da yarım yamalak, tümünü anlatamıyor şarkıda aklındakilerin, tanrıyı, hayatı, üzgünlüğü, muzipliği kısaca değerlendiriyor ama anlattığı kısacık hikayenin şarkısı da, klibi de, şiiri de, felsefesi de belki de uzatılsa tüm anlamını yitirecekleri kadar güzel.



Şarkının No More Shall We Part albümündeki orijinal kaydı, 6 küsür dakika, klip versiyonu 4 küsür, sözleri farklı iki versiyonun da, klibi de apayrı bir muhteşemlik olduğu için onu da buraya ekledim ama ben albüm versiyonu hakkında konuşacağım. Esas hikaye oradaki.

Şarkıdaki tüm enstrümanların tonları ve Nick Cave'in benzersiz ses tonu zaten deli güzel. Ve modern çağ ozanı Nick Cave'in anlattığı hikaye, bir kadınla birlikte, bir pencereden dışarı bakarlarken başlıyor, anladığımız kadarıyla kadın üzgün, Nick Cave de kadının yanında üzgünce oturuyor. Ben hep bu pencerenin, evrenin dışındaki bir odadan evrene baktıkları bir pencere olduğunu düşünürdüm, şimdi baktım, Ekşi Sözlük'te de biri bunu yazmış, "ruya gordurme yetenegi olan nick cave parcasi. bir minik hikaye. camin onune oturmus disariyi seyreden ( veya hayati baska bir mekandan bambaska bir pencerenin arkasindan izleyen ) bir cifti anlatiyor . sonunda da tanri nin verdiklerine dair bir yorum ile bitiyor .. " diyerek. 

Hikayede arada bir kadının kucağına sıçrayan bir kedi de var, benim, o pencerenin evrene baktığını düşünmemi sağlayan sözleri, kadın, kucağındaki kediyi severken söylüyor:


She said, "Father, mother, sister, brother,

Uncle, aunt, nephew, niece,
Soldier, sailor, physician, labourer,
Actor, scientist, mechanic, priest
Earth and moon and sun and stars
Planets and comets with tails blazing
All are there forever falling
Falling lovely and amazing"

Kadının sanatsal tespitlerine karşı Nick Cave realist yaklaşıyor ve kendinden bir cevap beklediğini belli eden kadına, her şeyin şiirsel olmadığını, herkesin bir hayat gailesi olduğunu, onun o kadar sanatsal gördüğü insanların, başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşmış, aşağılık insanlar olduğunu anlatıyor. "O sanatsal bulduğun adamların komşularına karşı davranışlarına baksana..." diye başlayarak ve üzgünce yanında otururken...

Kadının omuzlarına dökülen saçlarını, titreyen elleriyle gözünün önünden çekerken kedi yine kadının kucağına sıçrıyor, kadın, Nick Cave'in realizminden tiksiniyor ve hızlıca dışarı baktıkları pencerenin perdelerini çekiyor, hiddetleniyor, "Bu camın ardındakilerin seni ilgilendirmediğini ne zaman öğreneceksin? Tanrı sana sadece bir kalp verdi, başkalarının acılarını çekmek zorunda değilsin, diğer insanların kalbi olamazsın..." diye küçük bir vaaz veriyor. Ve aniden ekliyor: "Tanrı senin böyle tüm üzüntüleri seçerek, bu kadar çirkin, yararsız biri olup da her şeyi abararak pencerede oturup yarattığı dünyayı eleştirmenle de ilgilenmiyor, senin iyi biri olup olmadığınla da, başkalarının kötülüğüyle de."

Böylece, her şeyi dramatize eden, üzgünlüğü üzerine bir kimlik gibi giyindiğini sandığımız kadının da aslında oldukça realist biri olduğunu anlıyoruz, hatta Nick Cave de başta kadına sert yaklaştığı halde kadının da tanrı kavramıyla ilgili bu kadar sert bir çıkış yapmış olmasından ötürü mutlu oluyor. Kadın hiddetinden dolayı gözünden akan yaşları engelleyemezken Nick Cave de gülümseyişini engelleyemiyor ve bir şiirle anlatılan bu kısacık hikaye bitiyor.





İlk kez ne zaman ve nerede dinlediğimi hatırlamıyorum, benim için nasıl bu kadar önemli bir şarkı haline geldiğini de hatırlamıyorum ama yıllar boyunca benim için hiç eskimeyen şarkılardan biri de buydu, belki de bir hikaye anlattığı için, ölen insanların ruhlarının birer yıldız olup da yolumuzu kaybettiğimizde bizlere yol göstermek için gökyüzünde asılı kaldıklarını anlatan Rajaz'la birlikte bu şarkıyı da bu kadar seviyorum, tanrının bizim iyiliğimizle, başkasının kötülüğüyle, bizim başkasını yargılayıp yargılamadığımızla ilgilenmediğini, her şeyin derin anlamları olmadığını, dışarıdan "Ne kadar da yüce bir insan..." dediğimiz insanların, yanlarındakilerin yöresindekilerin acısına ve çabasına karşı duyarsız da olabildiklerini, ama yine de bunu yargılamanın bizim işimiz olmadığını hatırlattığı için. Ve tabii ki çok özel anıları da var şarkının, geceler boyu doğru düzgün çalabilmeye çalıştığım, sigara üzerine sigara yakarak dinlediğim, Nick Cave'e eşlik ederek sesim kısılana dek söylediğim, başkalarına dinlettiğim, sevdirdiğim anıları da var, hala eski ev arkadaşımın, yıllardır birlikte yaşamıyor olmamıza rağmen bir radyoda denk geldiğinde benim yan odada olduğumu hissettiğini söylediği şarkıdır, belki de sırf bu yüzden bile önemli, belki şu koskoca dünyada, bir kişi bile bu şarkı sayesinde beni yanında yöresinde hissedebiliyor diye. Her dinlediğimde bana bir şeyler yazma isteği verdiği için belki de.



"All are there forever falling, falling lovely and amazing..."




23 Mart 2013 Cumartesi

Okurken Dinlenebilir - Özel Dosya: "Melekler Erkek Olur"


Bu kitapla ilgili büyük bir günah çıkarma aşamasındayım, ilk otuz - kırk sayfasındayken Sycorox'a "Abi çok kötü bir romanmış ya, resmen Twitter ünlüsü romanı gibiymiş, öef Plaza Kaşarı tiplemesi gibi insanları anlatıyor, basit bir seks ve aldatma hikayesiymiş, nerden başladıysam öeeeh..." falan diyordum.

İçimden bir ses okumaya devam etmemi de söylüyordu bir yandan, oysa gerçekten kötü bulduğum bir romanı zorla okumaya devam etmemeye de yeni yeni başlamıştım, eskiden olsa mutlaka bitirirdim ama insan çalışma hayatına girdiğinde bir romandan kopuyorsa onu bitiremiyor, soğuyor, olaylar kendiliğinden birbirini tamamlamıyor, gün içerisinde bin türlü farklı insan, bin türlü farklı boşanma hikayesi, bin türlü borca batmış insanların trajedileri ve bin türlü de ölümle yüzyüze kalıyorum, sonra iki icra davası arasında evli bir adamın zamparalığını, gerçekten içimden gelmiyorsa okumaya devam edemiyor-d-um. Buna bir şekilde devam ettim. İyi de yapmışım.

Kitapla ilgili bir yazı yazmayacağım, onu kitap bloğumuz Rafların Arasından'da yapıyorum ama bu romanı okurken dinleyebileceğiniz şeyleri roman zaten satır aralarında da veriyor, bir de romanın şarkısı başta kesinlikle Malt'tan Devam iken ortalara doğru Guns 'N Roses'dan Estranged oldu, şimdilik şu üç beş şarkıyı buraya ekleyeyim de sonra ayrıyeten bir playlist yapabilirim:

Romanın Girişi



Karısını ilk kez aldatacak olan Murat'ın, şirkete yeni alınmış genç ve şuh Selma'nın evine ilk kez gidişi ve Selma'nın kedisinden duyduğu rahatsızlıkla birlikte Malt üyelerinin bu romanı okuyup okumadığını merak bile ettim.

İsmi Geçmeyen Şarkı: Since I've Been Loving You



Murat, Selma'ya hayatıyla ilgili çoğu kişinin bilmediği noktaları anlatırken "Eskiden rockçıydım," diyor ve Selma buna çok şaşırıp kahkahalar atıyor. Bir şirketin üstdüzey yöneticisi ve ortağı olan, kullandığı her şeyde, giydiği her kıyafette markalar okunan Murat'ın "Keşke eşim bana doğum günlerimde markalı evrak çantaları ve kol düğmeleri almaktan vazgeçip ucuz, ikinci el bir Fender ve minicik bir amfi alsaydı..." diye içinden geçirdiğini biz okuyucular biliyoruz. Bu şarkının da ismi geçmiyor ama Murat "Başındaki gitar tonlarıyla birlikte beni çok eskilere götüren ve haykırışlarla dolu o şarkı..." diye bahsediyor Since I've Been Loving You'dan, bir yerde de "o şarkıyı" mırıldanırken bu şarkının iki dizesini söylüyor.

Requiem



Bir evliliğin başarısızlığı, Requiem eşliğinde anlatılıyor. "Karım, beni galiba bu yüzden tanımıyordu, insanların değişebildiğini aklına getiremiyordu. Ona göre ben hala Requiem'i eskisi gibi sevmeliydim. Çünkü ona göre eğer ben bir şeyi eskiden seviyorsam, hala seviyor olmalıydım. Ama insanlar değişir. Üstelik eğer ben bir şeyi seviyorsam, mutlaka çok seviyor olmalıydım. Oysa insanlar bazı şeyleri sadece sever, anlam yüklemeden sever."

Led Zeppelin



Evden, ilk kez kendini özgür hissederek çıkan Murat'ın, yolda dinlemek üzere yanına aldığı cd bir Led Zeppelin cd'siydi.

"Remember that night..."



Romanın bir bölümü, "Gece..." sözcüğüyle başlayan paragraflardan ibaret, Murat'ın sürekli "Gece, Selma'yı bana vermedi..." diye tekrarladığı paragraflardan.

"We lay side by side, between the moon and the tide
Mapping the stars for awhile
Let the night surround you..."

Have A Cigar

Sigara ve puro, romanda sıklıkla karakterlerin statülerini ve özgürlüklerini vurgulamak için kullanılıyor. "Büyük patron" Selçuk'un Murat'a purosundan ikram etmesi, Murat'ın onun yanında purosunu söndürmemeye dikkat ederek konuşmaya devam etmesi, Murat'ın eşiyle birlikte sigarayı bırakmış olmasıyla birlikte "Ne yani ölümü birkaç yıl geciktirdiğimizi mi sanıyorduk?" gibi çözümlemeleri sonrasında Selma ile birlikte yeniden sigaraya başlaması, Selma'nın, Murat'ın gelmeyeceğini düşündüğü gece, bir kültablasını izmaritlerle dolduracak kadar çok sigara içmiş olması ve hatta Camel ve Marlboro ile ilgili karşılaştırmalar sayesinde, sigaranın, tütünün romanın arka plandaki karakteri olduğunu bile düşünebilirsiniz.



Selma vs. Lana Del Rey



Selma, rüzgara kapılmış, bir erkeğe muhtaç, güce tapan ve kendi başına ayakta kalamayacak bir karakter olarak çizilmiş. Lana Del Rey'in imajı da güçsüz, bir erkeğe ihtiyaç duyan, sözde özgür ama hep birinin himayesi altında olmak isteyen ve kırılgan bir imaj, Selma, okurken hep Lana Del Rey'e benzettiğim bir karakterdi ki bir yerde Murat'ın da "Selma sırf yalnız başına kalmamak için herkesle yatabilirdi, bir politikacıyla da, bir fırıncıyla da, Selma bir şirkette çalışırken de oraya uyum sağlayabilir, her şeyi boşverip motorsikletli yaşlı bir adamla birlikte de kaçabilirdi..." gibi bir cümle kurmasıyla tam bir Lana Del Rey oldu.

Son Not: Hiçbir roman için erken konuşmamak gerekirmiş, ilk kırk sayfasında "Ya bu çok kötü bir roman galiba ya..." dediğim ve çok basit gördüğüm bir konuya sahip bir roman bile o basit konusuna inat derin karakterleri ve tahlilleriyle ilk kez tükürdüğümü bu kadar çabuk (iki gün sonra) yalatan şey olarak tarihe geçti.

Romanın yeni baskılarının kapağı da bu yeni nesil Twitter - Blogger ünlülerinin romanları gibi yapılmış, bende buraya eklediğim YKY basımı var, onun kapağı nispeten daha iyi ve ismi ile kapağından bir Türk yazarın fantastik öğeler içeren bir romanı gibi görünüyor da öyle okumaya başlamıştım, yeni kapaklı basımları elime geçse ilk sayfalardan sonra Twitter ünlüsü romanı zanneder bırakırdım. Keşke hep bu kapakla basılsaymış.

22 Mart 2013 Cuma

Okurken Dinlenebilir: Watchmen & A Clockwork Orange OST


Watchmen'in kendi filminin OST albümünden bile daha çok yakıştı anasını satayım A Clockwork Orange'ın albümü arkaya.

Albüm de burada.

13 Mart 2013 Çarşamba

"Man goes to doctor. Says he's depressed. Says life seems harsh and cruel. Says he feels all alone in a threatening world where what lies ahead is vague and uncertain. Doctor says 'Treatment is simple. Great clown Pagliacci is in town tonight. Go and see him. That should pick you up.' Man bursts into tears. Says 'But, doctor... I am Pagliacci.'"


Alan Moore, Watchmen

(Bazen en klişe hikayeler bile vurucu.)


10 Mart 2013 Pazar

"...hatta devam edip bir muhasebeci, bir vergi memuru ya da bir matematik öğretmeni olur, hiç ders çalışmadan, hiç düşünmeden de başarılı ve saygıdeğer biri olarak evlenir, bir aile kurar, yaşlanıp ölebilirdim. Neden olmasın? Pek çok insan böyle yapıyordu. Kendini farklı biri mi zannediyorsun, Griffiths?"

Ursula K. Le Guin, Her Yerden Çok Uzakta

5 Mart 2013 Salı

Herkesin samimiyetsizce parmak bastığı konulardan biri aşk ya da aşık olmak, bir diğeri ünlü birilerinin ölümlerinin ardından yapılan kazanç sağlama amaçlı yazılı ve görsel "eserler" ve kendilerinin de prim verdiği bu gibi diğer şeyler. Kadın olma hissiyatı ve kadınların ötekileştirilmesi, kadınlara uygulanan şiddet ve kadınların kendilerini özel hissetmeleri için oluşturulan hediye ve çiçek pazarı da bir diğer samimiyetsizlik haline gelmekte.

Bu yüzden gündemde olan ve birkaç gün içinde başını daha da alamayacağımız birkaç konuda söyleyeceğim birkaç şeyi, "o gün" gelmeden söyleyeceğim ki daha şimdiden baş veren acındırma ve ötekileştirme oyunlarının arasında kaynamasın.

25 yaşında, çalışan bir bireyim, "tek taşını kendisi alan" ya da Plaza Kaşarlığıyla dalga geçebilecek zekasını göstermeye çalışırken yaptığı şeyin ironi olmadığını paldır küldür ortaya döküverenlerden değil de kendi halinde çalışan ve olabildiğine sade bir hayat sürdürmeye çalışan biriyim. İlla ki birileri beni de kezban diye nitelendirmiş ya da bilim kurgu seven nesli korunması gereken kız sınıfına sokmuştur. Buralarda yaşıyorsanız ve hemcinsimseniz sevdiğiniz ya da sevmediğiniz her şeyin sizi bir sınıfa sokacağını 21 - 22 yaşlarınızda öğreniyorsunuz zaten, ya hafif kadınsınız, ya da horozdan kaçan, en basit kategorize edilme şekliniz bu mesela, ortası pek yok buralarda.

Kimsenin bana benim izin verdiğimden daha ciddi ve daha fazla bir psikolojik baskı uyguladığı olmadı ya da şiddet görmedim, tecavüze uğramadım, belki şanslı olduğumdandır çünkü açıkçası şu an yaşadığım semte taşınmadan önce kendimi gerçekten her akşam eve dönerken diken üzerinde de hissettim, henüz yalnız yaşamaya başlamadan önce sokakta üç kuruş parasını elinden almak için hırpaladıkları oda arkadaşıma da "O saatte niye yalnız dolaşıyordun kızım, bir şey olmaz bir şeyin yok, ağrı kesici al, pansuman yaparsınız kendi kendinize..." diye gönderdikleri devlet yurdunun soğuk bir odasında sarılıp onu teselli de ettim, henüz üç gün önce, daha üç gün önce, tenha bir üst geçitten geçtikten sonra evimin arka sokağına kadar takip de edildim ama kalabalık olan semt pazarına girdiğimde izimi kaybettirdim. Şanslıyım ki henüz bu yaşıma dek hayatımda "kadın olduğum için" bir travma geçirmek durumunda kalmadım. Ancak herhangi bir şekilde kötü sonuçlanacak bir durumla karşı karşıya kalsaydım, hukuki olarak neler yapmam gerektiğinin bilincindeydim, bu benim için zaten olması gereken bir şey fakat neler yapacağının bilincinde olmayanlar sandığınızdan çok daha fazla.

Sandığınızdan çok daha fazla, çünkü göz göre göre, bile isteye yozlaştırılıyorlar. Tanıdığınız kadın arkadaşlarınızı, eski sevgililerinizi, hoşlandığınız kadınları, kız kardeşlerinizi, kuzenlerinizi aklınıza getirdiğinizde, belki de üzülerek farkına varacağınız üzere, herhangi bir şeyi yaparken kendini birine beğendirme ya da belirli bir gruba ait olma amacı taşıyan kadınlar, sandığınızdan çok daha fazla çıkacaktır. Sanıyor musunuz ki "kadına şiddet, psikolojik baskı, mahalle baskısı" sadece kenar mahallelerde ve ücra köylerde yaşanıyor? Sanıyor musunuz ki Hülya Avşar'ın dayak yemiş kadın makyajı ya da sizin bir gün aklınıza getirip paylaşacağınız "kadınlar çiçektir" zımbırtıları bir öğrenseniz ağzınızı açık bırakacak kadar yakınınızda gerçekleşen ötekileştirmelere, kalıplaştırmalara ilaç oluyor? Siz, gerçekten sevmediği halde, sadece bir erkeğe yaranmak için kendini zorlayarak Star Wars izleyip de gerçekten sevmediği halde sırf erkek arkadaşı hoşlanıyor diye Arthur C. Clarke okuyan kaç kadın var; iş hayatında kaç kadın gerçekten sekiz dokuz saat boyunca acı çektiği halde her allahın günü topuklu ayakkabı giymek zorunda hissediyor; kaç kadın kendine bir altkimlik kazandırabilmek için ders çalışır gibi evine kapanıp da sinema kültürü edinebilmek adına zorla, tiksinerek uzakdoğu filmleri izliyor ya da kaç kadın haldır haldır diyet yaparken toplantılarında başı dönüyor da iş performansını düşürüyor; kaç kadın ona bu modernlik diye dayatıldığı için aslında hiç ama hiç hoşlanmadığı erkeklerle istemeden tek gecelik ilişkiler yaşıyor hatta kendisine kötü davrandığı halde kendisinden üst düzeyde olan konumlardaki erkeklerle birlikte olmak zorunda hissediyor; kaç kadın toplumdaki "kadınlık" mevkiinde yükselebilmek için hemcinslerinden daha iyi bir erkek arkadaş, daha iyi bir saç modeli, daha iyi bir ayakkabı ve daha iyi bir çanta, karşı cinsin gözünde de kafa dengi ve seksi olarak görülebilmek için kendine yakışmayan ya da "kendi" olamadığı birçok şeye sıkı sıkıya sarılmak zorunda bunu tahmin bile edemezsiniz. Ben "kadın cinsinin" içinden biriyim, görebiliyorum, çalışırken görüyorum, tanıdıklarımda görüyorum, sosyal ağlarda görüyorum, filmlerde görüyorum, romanlarda okuyorum, kendi elleriyle yazdıkları ve adına roman dedikleri "şey"lerin tanıtım yazılarında bile görüyorum, bağırıyorlar, aslında çığlık atıyorlar, mutsuzluktan ölmek üzereler ama mutlu görünüyorlar ("Gülümse, erkekler pozitif kızları sever...") ve sessizce bekliyorlar. Neyi bekliyorlar derseniz canımın içi, en sevdiğim kadınlardan Tori Amos'tan dinleyebiliriz:



"I've been looking for a savior in these dirty streets,
I've been looking for a savior beneath these dirty sheets."

Zannettiğiniz toplumsal baskı, zannettiğiniz kadın şiddeti çok uzakta olmuyor sevgili dostlarım, burnunuzun dibinde her gün mutsuz kadınlar var, ellerinizle yarattığınız kadınlık algısı yüzünden can çekişen, üstelik kadınlar gününde büyük bir yüzsüzlükle gözlere sokulacak olan kocasından dayak yiyen ev kadını veya her ortamda hakkında yazılıp çizilen "kezban tipi Türk kadını" olmamak için işyerinde aklınıza bile gelmeyecek şiddette mobbing'e boyun eğmek zorunda kalan, özgür seksi savunayım derken boyundan büyük işlere kalkışan, hatta sırf "klasik kadın" anlayışından sıyrılabilmiş olmak için yemek yapmayı bile inatla öğrenmeyen, kendi kendine bakabilmenin en büyük şartlarından biri olan kendi karnını doyurabilme eylemini Yemeksepeti aracılığıyla gideren ve "klasik kadın" anlayışının içine düşmemek için alternatif kültürlere, altkimliklere sığınmak için kendini marjinal işlere adayıp da iki üç kuruşluk kendine ayırabileceği boş vakti "etkinliklerde" harcayan, kendi mutsuzluğunda boğulan, bir şeyleri yapmak istemediği halde yapmak zorunda hisseden, kendine koyduğu zorunlulukların altında ezilen kadınlar yanıbaşınızda.

Peki yarattığınız "toplumun" içinde bu kadınların mutlu olabilme imkanı yok mudur, varsa nedir diye merak ediyorsanız, cevabı aslında o kadar basit ki: karşınızdaki insanın ve kendinizin de, birer kadın ya da birer erkek olmaktan başka binlerce kendine has özelliğinin, hislerinin, alışkanlıklarının, zevklerinin olduğunu bilebilmeniz, görebilmeniz, ne siz sadece bir kadınsınız, ne karşınızdaki. İnsansınız yahu, o kadar unuttunuz ki insan olmayı, "bilim kurgu seven kız, metalci kız, müzisyen kız, kitap okuyan kız, zayıf kız, şişman kız, orospu kız, evlenilecek kız, plaza kadını, kadın müzisyen, kezban, Bergman seven kadın, kedili kadın, iyi yemek yapan kadın, yemek yapmayı bilmeyen kadın, Black Sabbath dinleyen kız, Sigur Ros dinleyen kız..." değilsiniz, insansınız ve bilim kurgudan hoşlanıyor olabilirsiniz, heavy metal dinlemeyi seviyorsunuzdur, yemek yapmayı biliyor ya da bilmiyorsunuzdur, öğrenmemiş olmak sizin tercihiniz olsun da "ay o kadar klasik kadın tipinin dışındayım ki yumurta bile kıramam ehehe" demeyin yeter ki, vaktiniz olmamıştır, ilgilenmemişsinizdir, en sevdiğiniz yönetmen Bergman'dır, kedileri, hayvanları seviyorsunuzdur, enstrüman çalıyorsunuzdur, bir plazada çalışıyorsunuzdur yahut çalışmıyorsunuzdur, çalışmadığınız için de "klasik ev kızı" olmazsınız korkmayın, benim kendini çalışan kadınlardan çok daha geliştirmeye fırsatı olmuş işsiz arkadaşlarım var, aşk hayatınız ve geçmişiniz sadece sizi ilgilendirir ve karşı cinse ya da başka insanlara olan davranışlarınız yahut alışkanlıklarınız çoğu zaman tek tip değildir, değişir, kimsenin gözünde "kezban" tanımına uyuyor olmanız da sizi bahsi geçen prototipe sokmaz. Yeter ki ne yapıyorsanız kendiniz için yapın, kadınlık yahut erkeklik seçebildiğiniz bir şey değildi, bu yüzden kadın olduğunuz için hemcinslerinizle bir kavga ve rekabet içinde olmak ya da kendinizi karşı cinse beğendirmek bu hayattaki nihai göreviniz değil. Ve saçmasapan "kadınlara uygulanan şiddet, psikolojik baskı, mahalle baskısı, ücra köyler, kenar mahallelerdeki kadınlar, Anadolu kadınları, ev kadınları..." diye bir gün boyunca duyarlılık yaratmaya çalışılacak olan malum günde de biraz etrafınıza bakın, bu gibi "farkındalıkların" bayrağını modern kadına baskıyı en çok uygulayanlar taşıyor olacak.

Her zaman derim, samimiyet önemli, bir de önce kendinizi kurtarın, sonra gerçekten şiddet gören kadınlara karşı toplumda duyarlılık uyandırırsınız, önce bir siz zorlayın kendi parmaklıklarınızı, kimsenin sizi kurtaramayacağının, kendi kendinizi kurtarabileceğinizin bilincinde olun, erkekseniz de etrafınızdaki kadınların insan olduğunun bilincinde... Bakmayın siz "Kadın olmak muhteşem bir şey, hem de kendi hayatını kendin kazanabiliyorsan!" yazıları yazan toplumun özgür kızlarına, en özgür kadın, kendini tanıyan kadın olmalı, sürekli rol yapmak zorunda olmak kadar kahredici bir şey daha yok.

Gerçekten şiddet gören kadınlara yardımcı olmak isteyenler de o kadınlara yardım edebilecekleri onlarca yolu araştırabilirler, boşverin siz mor gözlü makyajlı kadınları. Gözü bile morarmadan sessiz sakin gördüğü şiddeti içselleştirmiş, kabullenmiş kadınlar var, öğretilen o çünkü, "kol kırılır, yen içinde kalır" denerek, kocasına itaat etmesi gerektiği söylenerek öğretiliyor onlara, siz kendinizden başlayın algılarınızı değiştirmeye de eğittiğiniz çocuklar kendinin de karşısındakinin de önce insan olduğunu bilsin, siz de bilin bir zahmet. Çünkü öbür türlüsü şu samimiyetsizlikte olacak:


Şarkılara Yazılar: "Going to the Run"



Bu şarkıya kısacık bir şeyler karalayıp sonra vazgeçmiştim, bu fotoğraf aklıma geldi, bu şarkının yazısı değil fotoğrafı var.



Kedinin adı bundan sonra Ed, bir daha görürsek Ed diye çağıracağım, "Ed's got the looks of a movie star, Ed's got the smile of a prince."

2 Mart 2013 Cumartesi

"Battle Royale vs. The Hunger Games"

Açlık Oyunları serisi, özellikle filminin beklenenden kötü olmasıyla birlikte kitaplarının da çok bilmiş elitist bilim kurgu fanatikleri tarafından "young-adult" türüne itelenmesi sonucunda biraz dalga geçilen, biraz dışlanan, hak ettiği değeri göremeyen bir seri olarak kaldı geçmişimizde. Bu acı gerçeği fark ettiğimde, yani herkesin itin götüne soktuğu bir seriyi bayağı bayağı seviyor olduğumu gördüğümde de kendimi bunca yıldır aldığım hukuk eğitimi boşa gitmesin diye Açlık Oyunları serisinin avukatlığına adamıştım. Çünkü karakterleri ve hikayesi epey iyi kurgulanmıştı, olay örgüsü, anlatımı, hedef kitlesi, pazarlama stratejisi falan beni ilgilendirmiyordu. Okurken zevk alıp hayran olmam bana yetmişti.

Gel gelelim 2010 yılında, yani yaklaşık olarak Açlık Oyunları'nın son romanı Alaycı Kuş Türkçeye çevrildiğinde ve serinin filmleştirileceği haberleri dönmeye başladığında yani Açlık Oyunları'nın popülaritesi başını alıp gittiğinde başta Onur'dan olmak üzere çoğu insandan fikrin Battle Royale adlı bir Japon filminden çalıntı olduğunu duymaya başladım. Sonra bu filmin de bir romandan uyarlanmış olduğunu, yine bu romandan bir de manga serisi uyarlandığını da öğrenip mangasının birkaç bölümünü okuduktan sonra kendisini "yarım bırakılmış manga serileri mezarlığı"na gömüp hayatıma devam ettim. Geçenlerde "Yahu böyle bir şey vardı, neydi o?"  diye bu seriye yeniden başladım ve şu an yarısından fazlasını okumuş olduğum için, üzülerek kabul etmem gereken bir gerçekle başbaşayım.



Bu gerçekliği size de alıştıra alıştıra yaşatmak istiyorum, Battle Royale'in konusu şu: Yakın bir gelecekte bir televizyon programı için rastgele bir liseden rastgele bir sınıf seçilir ve bu sınıfın öğrencileri bir okul gezisine gidiyor olduklarına inandırılarak bir otobüse doluşturulup bir adaya götürülür. Bu adada "program" hakkında bilgilendirilen öğrenciler, televizyonlarda canlı olarak yayınlanacak olan bu şov için birbirlerini öldürmeleri gerektiğini, en sonunda canlı kalan kişinin programın şampiyonu olacağını öğrenir ve korkar, şaşırır, isyan ederler ve programın ne kadar gerçek olduğunu göstermek adına isyan etmeye çalışan öğrencilerin bir kısmı oracıkta, diğerlerinin gözlerinin önünde öldürülür. El mecbur programın gereklerini yapmaya boyun eğen gençler, kendi aralarında küçük gruplar oluşturmaya başlar, birbirlerini korumaya çalışırlar, bu arada elbette aşk ve dostluk hikayeleri aralara süs olarak konur. Gruplardan biri, diğer öğrencileri de ikna edebilirler ve kimse kimseyi öldürmezse programın bir işe yaramadığı için iptal edilebileceğine inanırken bilgisayar programları konusunda bilgili bir öğrenci de paralel ana hikaye olarak programın bilgisayar sistemlerini çökertmeye çalışır. Bu arada 42 kişi olarak geldikleri adada her gün üçer beşer genç birbirini öldürüyordur ve her gün belirli saatlerde adadaki öğrenciler biri öldürüldüğünde haberdar ediliyor, belirli saatlerde adanın belirli kısımları öğrenci yoğunluğuna göre "tehlike bölgesi" olarak anons ediliyor ve öğrenciler, programın gidişatı hakkında bilgilendiriliyordur.

Açlık Oyunları'nın konusunu da bu yazıda, ilk kitabı okumanın heyecanıyla gördüğünüz gibi bayıla bayıla anlatmıştım: AHA YAZI Evet içimdeki Ege köylüsünü ortaya koyduğum "aha yazı" linkine tıklarsanız şey olacak. O seride de kurgu bu olmakla birlikte oyunların televizyon aracılığıyla halka izletiliyor olması, yarışmacıların kendi aralarında gruplar oluşturuyor olmaları, (SPOILER UYARISI) ilerleyen kısımlarda oyunlara karşı isyan edecek olmaları dışında bu seride de karakterlerin öldürülmesinden kaçınmayan bir yazar  olması ve yarışmacıların ölenler hakkında bilgilendiriliyor olmaları bile benzer.

Ancak yine de Battle Royale ile Açlık Oyunları'nın bu kadar benziyor oldukları gerçeğini kabullenmekle birlikte, hala Açlık Oyunları'nın Battle Royale'den daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bunun sebepleri de şunlar:


  • Battle Royale, Açlık Oyunları'nın derli toplu yapısının ve karakterlerin inandırıcılıklarının yanında çok dağınık ve çok yapmacık kalıyor. Şöyle ki, Açlık Oyunları, genel olarak tek karakterin üzerinden işlerken konuyu, Battle Royale, romanının nasıl olduğunu ne yazık ki bilmesem de birebir uyarlanmış olan mangasında gördüğüm üzere, 42 öğrencinin neredeyse utanmasa 42'sini de geçmişini, hayallerini, alışkanlıklarını, dostluklarını bize anlatıp öyle öldürecek. Bu, çok dağınık ve çok sıkıcı. Kaldı ki açıkçası Açlık Oyunları Amerikan bir yazarın elinden çıkmış olmasına rağmen klasik Amerikan rüyasına en uzak ve en sivri kurgulardan birini bize sunarken Battle Royale'de canım Japon kültürünü değil de öğrencilerin özel hayatlarındaki Amerikan rüyasını okuyoruz. Belki manganın okuduğum çevirisinden kaynaklanıyordur belki de orijinali de öyledir ama resmen doktor olan amcasına "Selam ahbap, bugün kaç kişiyi ameliyat masasında öldürdün heh heh?" diyerek odaya giren bir karakter varken gerçekten Amerikan olan Açlık Oyunları'nda bile bu kadar gerçekdışı ve sakil espriler yok.
  • Açlık Oyunları'nda da ölümün sadece Ö'sünü okumuyorduk. Hatta Açlık Oyunları, ilk kez böyle bir şey okuyacak olanlar için oldukça sertti. (Hani "young-adult" olarak iteliyorsunuz ya 15 - 23 yaşındakilere...) Ancak Battle Royale, fragmanından ve merak edip izlediğim birkaç sahnesinden gördüğüm kadarıyla özellikle filminde ve filmi kadar olmasa da mangasında da "gore" sahne kullanmak adına komikleşmiş, fazlasıyla vahşet içerecek diye zorlanmaktan komediye dönüşmüş bir yapıt haline gelmiş. Açlık Oyunları, derli toplu ve cerahat toplayan açık yaralardan ya da kan göllerinden ve sevilen karakterlerin ölümlerinden bahsettiği anlarda bile okuyucuyu kendinden uzaklaştırmamaya çalışan, hassas ve belki de düşünceli bir yazar tarafından yazıldığı belli bir seriydi. Ama Battle Royale resmen zevk için küçücük serçe yavrularına sapanla taş atan bir ekip tarafından yapılmış gibi diyeyim de anlayın. Açlık Oyunları kan gölünden ya da bir yaranın mikrop kapıp kokmaya başladığından bahsederken Battle Royale'in mangasında bir göze giren bir bıçağı birkaç kare boyunca görüp bir beynin patlayışını seyredip tamamen gereksiz yere uzayan kanlı ve iğrenç çizimlere bakıyorsunuz. Birinin anlatımdan ibaret olup diğerinin görselle destekleniyor olması değil aralarındaki şiddet farkı. Kaldı ki sanat şiddet de içerecek, tabii ki içerecek... Ama dediğim gibi, şiddet içerecek diye komediye dönmüş bir şeyden bahsediyoruz.
  • Açlık Oyunları, ana karakterin ve yazarın kadın olmasından da kaynaklanan bir kadın bakış açısına sahip, bu konuda aksini iddia edemem. Kaldı ki roman da aksini iddia etmemekte ve bir erkeğin belirli koşullardaki ruh halini anlatmaya çabalamamakta. Hani tabiri caizse yazar, "bildiği yerden anlatmış" hikayeyi. Fakat Battle Royale'de gözünüze en çok çarpan şeylerden biri şu: genç kızların çoğu bir erkek tarafından korunmuyorsa öldürülüyor, hepsi de en şiddetli koşullar altında bile romantik hayallere sahipler ve eğer kimse tarafından korunmuyor ve öldürülmüyorlarsa ya çok çirkin ve ezik karakterler ve sınıf arkadaşları bu karakterlerin varlığının bile farkında olmadığından onları arayıp öldürmeye çalışmıyor ya da aksine bu genç kızlar birilerini öldürebilecek kadar gözüpek karakterlerse de geçmiş hayatlarında kesinlikle sorunlu insanlar. Cinsiyetçiliğin ve karakterleri bu kadar da anlatamamanın tavan yaptığı bir yapıt bu. "Ama Açlık Oyunları'nda da Katniss, Peeta ile diğer çocuğun arasında kalıyordu, o da aşk düşünüyordu o ortamda..." diyecekler için geliyor: o bile Battle Royale'den çok daha iyi kalıyor, dediğim gibi Suzanne Collins bildiği yerlerden anlatmış. Burada adaya salındıkları ilk gece birbirlerini bulup elele tutuşarak "Birlikte ölsek de mutlu ölürüz..." diyen liseli gençler var, diğerinde sürekli birbirlerini tartan, belirli bir amaç dahilinde birtakım yakınlaşmalara giren karakterler. 
  • Açlık Oyunları, kendini ciddiye alıyor, bilim kurgu okurları ve izleyicileri yapımları ciddiye almıyor, hatta filmle de kitaplarla da taşak geçiyor. Battle Royale ise anladığım kadarıyla kendini ciddiye almıyor ama okurlar/izleyiciler göklere çıkarıyor, kült yapım diyor, baştacı ediyorlar. Bunun nedeni çok basit: biri Amerikan yapımı olduğu için tü kaka, diğeri Japon yapımı, bizimkiler severler Japon işlerini. Bir de biri popüler, diğeri değil, popüler olanı sevmeyeyim, az bilineni seveyim, şanım yürüsün anlayışı... Ben, kendini ciddiye alan yapımları daha samimi buluyorum. Sonuçta kimse arkadaşlar arasında eğlenmek için film çekmez, roman yazmaz. Battle Royale'in vıcık vıcık komediye yakınsayan sahneleri yüzünden sanki "Ya biz bu romanı iyi uyarlayamayıp eleştiri alacağız gibi, bari komediye döndürdük diye yırtalım..." anlayışına sığınmışlar gibi geliyor bana.
  • Açlık Oyunları, hikayenin en önemli ve en yoğun kısımlarında bile duygu sömürüsüne başvurmuyor, yalın, güzel bir anlatımla sürüyor. Battle Royale'de (SPOILER) hırpalanıp da bir kuyuya atıldıktan ve sağ kalabildikten sonra, yağmur yağmaya başladığında "Bu kuyuda boğularak öleceğim..." diye korkan ama yağmur suyu biriktikçe yüzeye doğru yüzebilip de kuyudan çıkabileceğini keşfeden ve sayfanın son karesinde kuyudan çıkıp "Yağmur sayesinde kurtuldum, bir daha asla şemsiye taşımayacağım..." diye derin bir nefes alan bir karakterin, sayfayı çevirdiğimizde diğer sayfanın ilk karelerinde bunları aklından geçirirken boğularak öldüğünü görüyoruz falan. "Ağlayın ibneler!" sayfaları bunlar. 
Suzanne Collins, Battle Royale'den haberdar mıydı değil miydi bilinmez. Birbirinden bağımsız olarak birbirine benzeyen, birbirini tamamlayan eserler olabilir, ha gerçi Suzanne Collins'in de etrafında hiç mi Battle Royale izlemiş/okumuş insan yoktu orası ilginç, ben yazdığı bir şey, başka bir şeye tüm ayrıntılarıyla bu kadar benzeyen bir arkadaşım olsa "N'abıyon olum?" derim ama yine de, her şeye rağmen ben Açlık Oyunları'nı Battle Royale'den daha çok seviyorum. "Suzanne apla, apartmayaydın iyiydi..." diyor, "He yang edalt he, he yang edalt..." diye de ekliyor ve gidiyorum.

Not: Battle Royale'i bu yazıdan sonra merak edip okumak isteyenler için uyarıda bulunmam gerek, büyük şiddet ve büyük cinsellik dönüyor, apır sapır birsürü cinsel organ ve meme içinde kalabilir, bilumum boğaz kesmelere ve göz oymalara tanık olabilirsiniz, benden söylemesi.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)