18 Temmuz 2013 Perşembe


Bu filmi izleyeli yıllar oldu, siz de izlediniz mi bilmem ama bu film, Oldboy'u, son olarak da Stoker'ı çeken, çok hasta bir ruhu olduğu anlaşılabilen bir yönetmenin filmi. O filmlerin yanında bu filmi de çekmiş olmasının en büyük sebebi, "Bir gün çocuğum filmlerimi izlemek isteyecek yaşa geldiğinde ona Oldboy'u izletemeyeceğim için, ilk başta bu filmi izletmek için çektim," diye açıkladığı üzere çocuğu.


Yine diğer hasta ruhlu bir yazarın da şimdiye dek okuduğum en naif cümleleri, tasvirleri ve en eğlenceli kurgusu, yine çocuğunun kendisinden bir öykü anlatmasını isteyince yazıverdiği bir roman.


Bu yüzden çocuklara yönelik olan yapıtları çok seviyorum sanırım, aslında ne kadar karamsar, ne kadar karışık, ne kadar ürkütücü ve manyakça şeyler çıkarabilecek olan sanatçıları tüm ürkünçlüklerini bir kenara bırakıp dillerini çıkara çıkara, uğraşa uğraşa, orasını burasını kırparken sanatsal kaygılardan da uzaklaşmadan, içlerindeki "Bunu çocuğum da okuyacak, izleyecek..." kaygısıyla güzel bir şey ortaya koymaya çalışırken düşünüyorum. Neil Gaiman ve Tim Burton ayrı, onların yaptığı biraz daha "Büyüklere yönelik çocuksu ve naif görünen işler çıkarayım..." mantığına bir adım daha yakın. Ama Ejderhanın Gözleri ve I'm A Cyborg But That's Ok, ilk verdiğim örneğe birebir uyuyor, sanki Stephen King masasının başında kafasını kaşıya kaşıya, dilini çıkara çıkara, eğlene eğlene yazmış gibi.

12 Temmuz 2013 Cuma

Yaz İçin Kitap Okuma Oyunu

Zaten nasıl olsa kitap okuyoruz diyerek Pinuccia'nın bloğundaki bu oyuna ben de katılayım dedim. Oyun bittiği zaman genel olarak değerlendirmemi Rafların Arasından'da da yapacağım.

Olay şurada anlatılıyor: http://pinucciasbooks.blogspot.com/2013/07/2013-yaznda-hem-okuyalm-hem-eglenelim-mi.html

Şu an Leviathan Uyanıyor'u bitirmek üzereyim, elimdeki kitap bitince başlayacağım her kitapla ilgili güncellemeyi yine bu post'ta yapacağım. Let the Hunger Games begin.


Güncelleme (13 Temmuz)


Gün itibariyle Leviathan Uyanıyor'u bitirdim. 

Kitabı, Rafların Arasından'da birlikte yazdığımız Sycorox'un da düzenleyenleri arasında bulunduğu Kitap Oburları'nın blog tur etkinliklerinden kazanmıştım. İş - güç derken ancak doğru düzgün okuyabildim, bir aydır elimde gezdiriyordum. Şimdi de Pinuccia'nın Okuma Şenliği etkinliğine katılacağım ilk kitabı okumaya başlayacağım: Şibumi.

"15 Puan: Kendisi dışında herkesin o kitabı okuduğunu düşünüp sonunda o kitabı kendisi de okuyanlara" kategorisinden Şibumi bize eşlik ediyor eheh. Kitabı ilk satın aldığımda ya da aklıma gelmemişse de okurken başına tarih atıyor, aldığım (ya da okuduğum) yeri de yazıyorum. Kitabı 2009 yılında satın almışım, ilk okumaya başladığımda da pek de yüz vermemiş, başlarında bırakmıştım, bir şans daha vermeye karar vermiştim, etkinliğe de sayılsın madem.



Güncelleme (17 Temmuz)


Gün itibariyle Şibumi'yi bitirdim. Kitap hakkındaki Goodreads yorumum şöyleydi:

My rating: 1 of 5 stars
Kesinlikle sevmedim.

Yazar, birkaç kısımda, okuyucuya, kitap ve baş karakter hakkında ne düşünmesi gerektiğini söylüyor, resmen okuyucuya karışıyor, okuyucuyla muhatap oluyor.

Zaten baş karakterin ve şatodaki hanım arkadaşının üstün niteliklerle donanmış olması okuyucuyu itiyor. Bu karakterlerin derinlikleri yok, sadece birtakım zorluklardan geçip hayatta kalabildiklerini ve birkaç ırkın özelliklerini birden taşıdıklarını biliyoruz ama kendi kendilerini eğiten karakterler için fazla seçkinler.

Kitap baştan sona çok ırkçı, Amerikan kültürünü biz de çok sevmeyiz ama bu kadar da ayan beyan ırkçı ifadeler beni çok rahatsız etti. Amerikan, Arap ve Fransız halklarıyla ilgili çok çirkin ifadeler var.

Kitap kesinlikle cinsiyetçi.

Go oyunuyla ilgili bir roman olduğunu biliyordum ve tüm kitabın bir Go oyunu hamleleriyle ilerlediğini duymuştum. Okumadan önce bir oyunla çok fazla ilgili olacağından ve çok fazla teknik terim okuyacağımdan kuşkulanıyordum ama Go oyunundan neredeyse hiç bahsedilmiyordu.

Kitap, çok fazla şey sunacağını söylüyor, kendi kendine bunu söylemesi bile çirkin. Baş karakterin trans anlarına daha çok eğilse, "şibumi" anlayışı ile ilgili daha içsel birkaç şey söyleyebilse belki de çok severdim. Ama büyük bir hayal kırıklığı oldu bu roman, tamamen popüler kültüre "Sizin kültürünüzü eleştirecek ve size yine hazır bir felsefe sunacağım, siz de bunu kapış kapış alacaksınız..." diyerek yazmış ve bu kitabı okumanın "cool" sayılacağını tasarlamış gibiydi yazar. Ne yazık ki sevmedim, keşke sevseydim de güzel bir kitap okumuş olsaydım, "Herkes beğeniyor, o yüzden ben beğenmemeliyim..." burnubüyüklüğü değil bu, resmen hayal kırıklığı. 


200 sayfanın üzerindeki kitaplar bu oyuna dahil oluyordu, Şibumi 419 sayfaydı.

Bundan sonra oyun kapsamında hangi kitabı okuyabileceğimi düşündüm, özellikle doğum yılımda doğmuş ya da ölmüş bir yazarın kitabını bulmakta zorlanacak gibiyim. Şu link'te 1987 yılında doğan ve ölen yazarların bir kısmı sıralanmış, aralarında en aklıma yatanı Alfred Bester idi, Kaplan! Kaplan! ve Anarşist'i okumuştum, belki başka bir romanına rastlarsam onu alırım.

Şimdilik o kategoriyi göz ardı ediyorum. 

Diğer bir zorlandığım kategori, yazarı ya da kahramanlarından birinin adı ya da soyadı benimkiyle aynı olan bir kitaptı. Bu konuda üç seçeneğim var, Stephen King'in Randall Flagg adlı kahramanının soyadının benim soyadımın İngilizce'sinin bir harf fazlası olmasıyla birlikte bu karakterin King'in pek çok yapıtında karşımıza çıkması. Ejderhanın Gözleri ve Mahşer de elimde pdf versiyonlarıyla bulunuyor. Bir diğer seçenek, Sevil Atasoy'un kitapları. Şimdilik seçeneğimi Sevil Atasoy'un Her Çikolata Yenmez adlı kitabından yana kullanıyorum. 


Bu kitabı da pdf formatıyla tabletten okuyacağım, kitap 244 sayfa, yani bu oyun için geçerli bir kalınlıkta. Bu akşam bu kitaba başlıyorum.

...Derken aynı gün gelen güncellemeyle, kitabın pdf dosyasında bir hata olduğunu fark ettim. Oysa bu kitabı okumayı bayağı istemiştim, bir adli tıpçının anılarından yola çıkarak yazdığı öyküler ilgimi de çekiyordu.



Bu yüzden bu kitaba başladım.


  • 25 puan: Romanın yazarı veya karakterlerinden birinin adı veya soyadı kendisininkiyle aynı olan bir kitap okuyanlara
kategorisinden Stephen King, Ejderhanın Gözleri, 350 sayfalık bir roman olarak oyuna giriş yapıyor ehe.

Güncelleme (19 Temmuz)


Ejderhanın Gözleri'ni o kadar sevdim ki iki günde bitirmişim. Şurada kitapla ilgili yazdığım Rafların Arasından yazısı var.

Bu etkinlik benim için bu kitapta çok eğlenceli oldu, bu kitabı belki de daha sittin sene keşfetmezdim, soyadı meselesinden dolayı Randall Flagg'e rastlamasaydım belki çok daha uzun süre boyunca Ejderhanın Gözleri'ni okumayacaktım. Mükemmel oldu!

Etkinlik dahilinde okuyacağım sıradaki kitap, İzmir Kitap Fuarı'ndan aldığımız Ferhan Şensoy'un Başkaldıran Kurşunkalem adlı kitabı. 


  • 25 puan: 400 sayfadan uzun bir kitap okuyanlara.

Bu kategoriye dahil ediyorum, kitabın sayfa sayısı 540.

Güncelleme (24 Temmuz)


Başkaldıran Kurşunkalem'i bugün bitirdim. Kitabı çok çok sevdim, hakkında yazdığım tavsiye yazısı burada.

Bundan sonra okuyacağım kitaba karar vermemiştim, zaten genellikle oyunun listesine göre kitap seçmiyor, zaten okuyacağım kitapları listeye uyduruyorum, bu yüzden bu seferlik listenin ilk maddesine saydıracağım bir kitaba başlayacağım.


  • 5 puan: Yukarıdaki kuralların hepsini boşverip canının istediği herhangi bir kitabı okuyanlara.

Pearl S. Buck'ın Ana adlı romanını kitaplıkta gördüm, sanırım sevgilimin babasının kitabı, onun kitaplığından kitaplığımıza katılmış, sabah işe gelmek için evden çıkarken Başkaldıran Kurşunkalem'in biteceğini fark ettim, kitaplığın önünde azıcık dikilip bu kitabı okumaya karar verdim, yaz için okuma oyunumuzu da pek düşünmedim, o yüzden kuralların hepsini boşverip canımın istediği bir kitap okuma kategorisine saydırıyorum :)

Kitap, 267 sayfa, az sonra okumaya başlıyorum.

Güncelleme (27 Temmuz)


Ana'yı dün işyerinde bitirdim. Hakkında bugün Rafların Arasından'da yazdığım yazı burada. Çok çok sevdim ya, ilk başlarda otuzar kırkar sayfa okuyup başka işlerle ilgilenmiştim ama dün işyerinde pek işim olmayınca bütün gün kitap okuyarak bir oturuşta geri kalan kısmını okuyuverdim, gerçekten Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın oynadığı bir Türk filmi izler gibi merakla okudum. Çok tatlı bir romandı.

Bugün, işlerimi bitirince akşam, çok eskiden okuduğum bir romanı tekrar okuyacağım. Jean-Paul Sartre'dan Uyanış'ın devamı niteliğindeki Bekleyiş'i ve en son da Tükeniş'i de Altın Kitaplar basımlarıyla sahaflardan toparlayabilmeyi birkaç hafta önce bitirdim ve bir oturuşta üçünü birden okumak istiyordum. Bu akşam Uyanış'a başlarım. 

  • 20 puan: Hiç görmediği bir ülkede olayların geçtiği bir kitap okuyanlara.

Uyanış, Fransa'da geçiyor olmalıydı yanlış hatırlamıyorsam, zaten yurtdışına çıkmadığım için yerli bir roman okumadığım sürece okuduğum herhangi bir kitap bu kategoriye sayılabilir :)


Güncelleme (30 Temmuz)


Bugün Uyanış'ı bitirdim. Rafların Arasından'da da şiddetle tavsiye ettim, yahu bu roman benim en sevdiğim roman galiba, bu şekilde kategorize etmekte hep zorlanıyorum, belli bir sıralamaya hiçbir romanı koyamıyorum ama ne kadar da içimde hissettim tüm karakterleri. Kitabı okuma oyunumuza farklı bir ülke kategorisinden sokmuştum, Paris'te geçiyordu, sayfa sayısı da 400'dü.

Bugün Bekleyiş'e de başlayıp öyle yatmayı düşünüyorum. Aynı karakterler orada da karşıma çıkacaklar.




  • 10 puan: Bir serinin ilk kitabı dışındaki bir kitabını okuyanlara.

Özgürlüğün Yolları üçlemesinin ikinci kitabı Bekleyiş. Bu okuma oyununa tüm üçlemeyi sokuşturmayı düşünüyordum ama son kitabı sokmayı düşündüğüm kategoride Sartre'ı yazar değil de felsefeci olarak kabul etmemiz biraz mızıkçılık olacak gibi, bunu sonra düşünürüz :)


Güncelleme (6 Ağustos)


Gün itibariyle Bekleyiş'i bitirdim. 448 sayfaydı, Uyanış kadar etkilenmedim ama neredeyse onun kadar güzeldi. Rafların Arasından'da üçlemenin son kitabı Tükeniş'i de okuduktan sonra inceleyeceğim.


Oyun dahilinde seçtiğim sıradaki kitap, 20. Yüzyılın Dosyası - Yüzyılın Birikimi. Sırf kapağındaki Oğuz Atay'ı görünce "Bunu bir ara okurum," diye düşünmüştüm, kitap benim değil, bir arkadaşımın birkaç kitabıyla birlikte bende misafir. Elime alıp şöyle bir kurcaladığımda da sanki ansiklopedi karıştırır ya da bir derginin biraz kalınca bir ekini okur gibi hissettim, bakalım nasıl bir kitap.

  • 20 puan: Türü kurgu olmayan bir kitap okuyanlara.

Güncelleme (8 Ağustos)


An itibariyle Yüzyılın Birikimi'ni okumayı bitirdim, eğlenceli bir kitaptı, kurgu dışı bir kitap okumuş olmak için okudum ama bilmediğim birkaç şey öğrenip bildiğim şeyleri de hatırladım.


Sıradaki kitap, Beyaz Geceler. 

  • 5 puan: Genel kural en az 200 sayfalık kitap okumak olsa da 150 sayfadan kısa bir kitap okuyanlara.

Ahah Beyaz Geceler bir gün bile dayanmadı? :( Çok sevdim, kısacıktı, bendeki baskı 86 sayfaydı, malum bayram tatili ve hiçbir şey de yapmıyorken elime aldığım gibi bitirdim.



Fakat sıradaki kitap olan Çıplak Şölen'i çabuk okuyabileceğimi sanmıyorum. Ne yazık ki filmini, kitabı okumadan önce izledim, böyle olunca kitapları daha yavaş okuyorum. Üstelik sevgilim bu kitabı benden önce okudu, o da oldukça yavaş ilerleyen, zor okunan bir kitap olduğunu söylüyordu. Olsun, önemli olan çabuk bitirmek değil zevk almak.

Çıplak Şölen, yasaklanmış kitaplar kategorisinden oyuna dahil oluyor:

15 puan: Yasaklanmış bir kitap okuyanlara. 


Güncelleme (14 Ağustos)


384 sayfalık Çıplak Şölen de bitti. Bu romanı pek sevmedim, kesinlikle bana göre değilmiş ve kesinlikle aynı isimli filmle pek alakası da yokmuş.

Çıplak Şölen'den sonra, zaten okuma listemde olan bir kitabı daha oyuna sokuşturuyorum:


384 sayfalık Tükeniş'i, Jean-Paul Sartre'ın bir felsefeci oluşuyla birlikte anıyoruz bu sefer:

  • 20 puan: Esas mesleği yazarlık olmayan bir kişinin yazdığı bir kitabı okuyanlara.

(Acaba mızıkçılık mı yapıyorum diye, iki kişiye sordum, iki kişi de "okur" kimliğini de sevdiğim insanlar, biri sevgilim, ikisi de Sartre'ın felsefeci kimliğinin, yazar kimliğinden daha önde olduğunu, Sartre'ın bir aktivist, bir varoluşçu olarak tanındığını ve bunun yanında edebi eserler verdiğini bildiklerini söylediler. Sanırım bir problem yok.)


Güncelleme (31 Ağustos)


Tükeniş'i bugün bitirdim. Bu kadar uzun sürmesinin nedeni, okuma oyunumuzun dışında bir kitabı okumayı çok istediğim için onu da araya sıkıştırıp okuyuvermekti, Ayn Rand'dan Hayatın Kaynağı'nı da bu arada Tükeniş'le birlikte okudum.

Sıradaki kitap, Agatha Christie'den Mavi Trenin Esrarı. Kitap, 286 sayfa.


  • 10 puan: Okuduğu kitabın adında bir renk olanlara.

Güncelleme (5 Eylül)


Eylül ayına girdik :) Dün, Mavi Trenin Esrarı'nı bitirdim. Hakkında Rafların Arasından'da bugün yazdığım yazı: http://raflarinarasindan.blogspot.com/2013/09/mavi-trenin-esrar-agatha-christie.html

Bugün de uzun zamandır arayıp da çok zor bulabildiğim bir romana başlayacağım için heyecanlıyım:


Roman, 387 sayfa. 

30 puan: Kendi doğum yılında doğan veya ölen bir yazar tarafından yazılmış bir kitap okuyanlara.


"James Baldwin 1987'de Fransa'da mide kanserinden öldü."

Güncelleme (9 Eylül)


Bugün tam 9 saatimi hacizde geçirince, başka avukatların işlemlerini haciz aracında beklerken James Baldwin'in romanını da bitirdim ve eve gelip okuma oyunumuza göre hangi romana başlayacağıma bakayım dedim... Başka bir kategori kalmamış. Oyunu tam 9 Eylül'de, yani iki ayda bitirdim, iki ay boyunca bu oyuna uyduramadığım bir tek kitap daha okudum, o da Ayn Rand'ın Hayatın Kaynağı adlı romanıydı, bugünden itibaren artık okuduğum kitapların listesini artık burada tutmayı bırakıyorum, iyi bir oyundu, çok zevk aldım, hatta hızımı alamadım. Bir bu kadar daha kategori olsa bir bu kadar daha kategoriye uydurmaya çalışırdım :)

2 Temmuz 2013 Salı

Unutmadık




Altınoluk, Balıkesir'in Edremit ilçesine bağlı küçük bir kasabaydı, üç yaşımdan beri her yazım orada geçerdi, birkaç yıldır eskisi kadar uzun kalamasam da, artık yılda en fazla bir hafta - on gün geçirebilsem de hala memleketim olarak ne Çanakkale'yi, ne Balıkesir'i, ne Edremit'i düşünürüm, memleketim Altınoluk'tur bana göre. Şimdi küçük bir kasabalığı da kalmadı, gözümüzün önünde pahalı ve büyük bir tatil beldesine dönüştü ama yine de istenince hala huzur bulunabiliyor.

Alevi nüfusu yoğundur Altınoluk'ta, ilk köy enstitülerinde öğretmenlik yapmış insanların kurdukları dernekler, açtıkları bir müze vardır, her yaz düzenlenen festivalinin adı "Yaşama Saygı Festivali"dir ve orada yaşayan hemen hemen herkes sanatla ilgilenir, küçücük kütüphanesinin yıllardır değişmeyen görevlisi, kütüphaneye ne zaman gitsem ya yağlı boya resim yapıyor ya da bir şeyler okuyordur. Festival zamanı dışında da sık sık Çınaraltı Çay Bahçesi'nde düşünürlerle paneller düzenlenir.

20 küsür yaşıma kadar her yazımı böyle bir yerde geçirdim. Her yazımı geçirirken 2 Temmuz'da, hiç sektirmeden, Alevi dernekleri başta olmak üzere, ardından partililer, ardından da halk, bizim balkonumuzun önünden geçerek meydana doğru yürümeye başlarlardı, her yıl. Her yıl meydanda saygı duruşunda bulunurlar, ardından saz çalarlar, ardından paneller düzenlerlerdi. Kimine tek başıma katıldım, kimine annemle, kimine hem annemle hem babamla, kimini katılmayıp sadece balkondan izleyip dinledim. Fakat daha çok küçükken bile, her yılın 2 Temmuz'u geldiğinde ve meydandan sesler gelmeye başladığında, balkondan yürüyüş yapanları izlediğimde, hep boğazıma bir şeyler düğümlenirdi. 1993 yılında henüz 6 yaşımdaydım, olan biteni çok iyi anlayamamıştım ama babamın hiddetlendiğini, annemin hüzünlendiğini ve ablamın da inanılmaz gerildiğini hatırlıyorum, sürekli haberler izleniyordu birkaç gün boyunca, aklım pek ermiyordu ama çok fazla insanı yakarak öldürdüklerini anlatmıştı ablam, büyüyene dek Sivas denince aklıma hep inanılmaz bir sıcaklık, kuraklık, alev alev bir his geldi. Altınoluk'ta Madımak'ta ölenleri anma yürüyüşlerinden birine katıldığımda annem evde kalmıştı, babam da arkadaşlarıyla dışarıdaydı, meydana gittiğimde ikisinin de meydanda olduklarını görmüştüm. "Dayanamadım çıktım..." demişti annem, geçen ay direniş yürüyüşlerinde de Altınoluk'tayken telefonla konuştuğumuzda da "Dayanamadım çıktım, gaz bombası da atmazlar burada merak etme sen beni..." demişti, annem dayanamıyor, çıkıyor. Babam da "Yahu ben unutuyordum az kalsın bugünün 2 Temmuz olduğunu, kortej önümüzden geçti de kalktık..." demişti. Saygı duruşundan sonra katledilen herkesin isimleri teker teker okunur ve fotoğrafları kalabalığa gösterilirdi Altınoluk'ta, hepsi yanyana dizilirdi, önlerine karanfiller, çelenkler bırakılırdı. Çocuk aklımla ilk gittiğimde bu anma törenine, haksızlığa uğranmışlık duygusuyla, bastırılmış isyanla nasıl baş edeceğimi bilememiştim, ağlamak yerinde değildi orada, ağlayanlar da vardı öldürülenlerin isimleri okundukça ama ağlamak istemiyordum, babam dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana hafif hafif sallayarak kınıyordu o katliamı, annem üzgün üzgün izliyordu fotoğrafları.

Yıllar sonra hukuk fakültesine girdim, hiç de bilinçli ve idealist bir seçim değildi, açıkçası iyi bir öğrenci olduğum için, eşit ağırlık bölümünden sınava girdiğimde çok yüksek bir puan elde ettiğim için bir nevi elimdeki puanla ne yapacağımı bilemeden kalakalmıştım, çok okuyordum, çok yazıyordum, okuyup yazmakla ilgili bir şey yapmak istiyordum, gazeteci, siyasetçi, edebiyat öğretmeni ya da onun gibi bir şeyler olmak istiyordum sanırım ama hukukçu olmayı içimden pek de geçirmemiştim. Hatta Ally McBeal, Miss Match gibi dizileri izleyip de kendilerini mükemmel takım elbiseler, döpiyesler içinde, topuklu ayakkabıları ve deri çantalarıyla mahkeme koridorlarında hayal ediyordu çoğu kız arkadaşım, eşit ağırlıkçıları kızların hepsinin rüyası avukat olmaktı ama hiç özenmemiştim, bana daha çok kargo pantolonlarla, bol gömleklerle, sırt çantalarıyla gazetecilik yapmak ya da ciddi bir iş yapacaksak da tam olsun diye siyasi bilimler okuyup diplomat falan olmak çekici geliyordu. Hiç hayalini kurmadan, hayalini kuran çoğu arkadaşımın öfkesini de kazanıp sadece ben hukukçu oldum aralarında. Fakültede de uzun yıllar boyu hiç hukukçu kimliği taşıyamadım üzerimde, üzerime oturmadı, uzun yıllar eğreti durdu.

Bu kimliği üzerimde yeni yeni taşıyabilmeye başlamışken fark ettim ki hukukçu olmak çok yaralayıcı. Her şeyin prosedürünü bilerek yapılan haksızlıkları görmek çok acı, bu bir tesisatçının kendi evindeki tesisat sisteminin değişmesi gerektiğini bile bile gözardı etmek zorunda kalması gibi, bir doktorun kendinde ya da sevdiği birinde ölümcül bir hastalık belirtileri gördüğü halde bunu düşünmemeye çalışması gibi, bir terzinin karşısındaki insanın kıyafetinde onlarca sökük gördüğü halde bunu dikecek edevatının yanında olmaması gibi ya da bir marangozun yanlış kesilmiş ve montelenmiş bir dolabın olduğu bir odada her gün saatlerce oturmak zorunda kalması gibi bir şey. Sivas Katliamı davası ben son sınıfa yeni geçmişken zamanaşımına uğradı. Biliyor musunuz, içinizden "E ama göz göre göre... Bu davanın düşürülmemesi için, sürdürülmesi için o kadar sebep varken, o kadar yol varken, bu kadar açık açık..." diye geçirirken içinizde bir yerler kanıyor. Aynısını yine Gezi Parkı direnişinde de "Bu, hukuksuzluk. Bu, hukuka aykırı. Böyle bir şey olamaz. Bu yasal değil..." diye haberleri okurken içimden her gün geçirdiğimde de hissettim. Çocukken duyduğum o ağlamakla ağlamamak arasında kaldığımda hissettiğim isyan gibi, bir hukukçu olarak sürekli isyan edişim karşısında ümidimi yitirmememi sağlayan tek bir şey var, artık kimsenin, hiçbir şeyi unutmaması, her şeyi hatırlamamız, artık unutmuyoruz. Bu davayı düşüren hakimi de unutmayız, Ethem Sarısülük'ün katili olmuş polise meşru müdafaa kararı çıkarılmasına çalışan hukukçuları da. Hala hukuka güveniyorum, çoğu şeyden utanıyorum ama güveniyorum, insanların ölümleriyle ilgili karar verirken öldürenlerin ve ölenlerin siyasi ve etnik kimliklerini gözardı eden, bir "insanın" ölmüş olduğunu görerek somut duruma göre "gerçek" yorumları yapabilen hukukçuların hala var olduğuna ve her yerde olduklarına inanıyorum, bizim aldığımız eğitim, ölenin kimliğinin iktidara yakın ya da uzak oluşuna göre değerlendirtmiyor somut olayı, bir gün bunu hatırlatayaklar, ama şimdilik gözleri bağlı olan Themis'in en ironik durduğu ülke bizim ülkemiz.


"Şairler şiirler yazıyor, ressamlar resimler yapıyor ve biz ozanlar türküler söylüyoruz. Peki bütün bunları niçin yapıyoruz? Dünya alışkanlıktan değil de sevgi ve mutluluktan dönsün diye."Hasret Gültekin

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)