30 Ocak 2013 Çarşamba

Edebiyattan Veda Mektupları

Edebiyat tarihinin en güzel veda mektuplarını da toplamaya karar verdim. İçlerinden biri bu, Türk edebiyatından:

"Ömer! Seni bırakıp gidiyorum. Bunun bana ne kadar acı geleceğini, hayatta senden başka hiç kimsem olmadığını bilirsin... Senin de benden başka kimsen olmadığını biliyorum. Buna rağmen seni bırakıp gideceğim... Emine teyzelerin evinden çıkıp senin arkana takılarak geldiğim günden beri bunun böyle olacağı hakkında içimde garip bir korku vardı... Bunu kendimden ne kadar saklamaya çalışsam, bir fırsatını bulup tekrar kafamda beliriyor ve beni çok üzüyordu. Bu korkunun sebeplerini düşündüm, üç ayı geçen beraber hayatımız esnasında, bu anın gelmemesi için neler yapmak lazım olduğunu araştırdım, nihayet kendimi tesadüflerin ve hayatın eline bırakmaktan başka çare kalmadığını gördüm. Bilmem sana söylemeye hacet var mı? Ömer, benim sevgili kocacığım, biz, hiçbir müşterek düşünceleri ve görüşleri olmayan iki insanız... Kimbilir ne gibi sebeplerle tesadüf bizi birleştirdi. Sen beni sevdiğini söyledin, ben buna inandım. Ben de seni seviyordum... Hem nasıl seviyordum... Hislerimde bugün de bir değişiklik yok. Fakat niçin seviyordum, işte bunu bulamadım ve beni düşündüren, seninle olan hayatımızın devamından şüphe ettiren bu oldu. Seni niçin sevdiğimi bir türlü bilmiyordum. Huylarını, yaptığın işleri, beğenmiyordum demeyeyim, fakat anlamıyordum. Sen de benim birçok şeylerimi anlamadığını inkar edemezsin. Böyle olduğu halde nasıl garip bir kuvvet bizi birbirimize bu kadar sağlam bağlamıştı? İlk andan itibaren tamamiyle başka dünyaların insanları olduğumuzu anladığım halde beni burada tutan ve seni gördüğüm zaman içimi sevinçle dolduran neydi? Acaba şu senin her zaman bahsettiğin ve her hareketinin kabahatini kendisine yüklediğin şeytan mı? Son günlerde ben de bundan korkmaya başladım. Şimdiye kadar daima, düşünüp doğru bulduğum şeyleri yapmaya alışmıştım... Bu sefer hiçbir doğru ve akıllıca tarafını bulamadığım bu hayata beni bağlayan kuvvetin, içimde saklı bir şeytan olması sahiden mümkündü. Bu ihtimal beni adamakıllı telaşa düşürdü. Hayatta kendi düşüncelerim ve kararlarımdan başka birtakım kuvvetlerin emri altına girmek asla tahammül edemeyeceğim bir şeydi. Aynı zamanda seninle beraber bulunduğum müddetçe, nedense irademi kullanamadığımı gördüm. Sana, senin iradene tabi olmak bana ağır gelmezdi, fakat aramızda hiç olmazsa en küçük bir müşterek nokta bulunması, yaptıklarından hiç olmazsa bir kısmını benim de doğru ve iyi bulmam lazımdı. Kendi kendime hiçbir zaman yapamayacağım şeyleri, sırf bilmediğim bir kuvvete tabi olmak yüzünden, boyuna tekrar etmek beni düşündürdü ve nihayet, aylardan beri kaçtığım bu kararı verdirdi.

Ömer, benim kalmamın senin üzerinde en küçük bir tesiri, bir faydası olacağını bilsem muhakkak kalırdım. Hiç inkar etme ve benim yanlış düşündüğümü zannetme; bana olan bütün sevgin, senin üzerindeki bütün nüfuzum, bir parçacık bile seni değiştiremedi. Yanımdayken dünyanın en iyi, en tatlı ve makul insanıydın; ayrılır ayrılmaz eski haline dönüyor ve belki de bana boyun eğdiğin için kendine kızarak daha ileri gidiyordun. Zaman bu hallerini düzelteceği yerde daha fenaya götürdü. Yanıbaşında oturduğum, gözlerinin içine baktığım halde sana müessir olamadığımı gördüm. Kimbilir, belki sen ve etrafındakiler haklısınız... Belki insan yükseldikçe böyle olmak mecburiyetindedir. Fakat ben bütün gayretime rağmen, içinde bulunduğumuz hayata ısınamadım. Bu hayatı anlayamadım. Benim eski ve manasız yaşayışımdan, bomboş çocukluk ve mektep hayatımdan büyük bir farkı olduğunu göremedim. Biliyorum: Pek akıllı olmayan bilgisiz bir kızım... Fakat, bu sende ve etrafındakilerde bir parça kuvvetli ve güzel taraflar olsa görmeme mani miydi? Birçok şeyler öğrenmek, daha iyi  düşünebilmek, göremediklerimi görmek, istemez miydim? Aranıza gelince bunların hiçbirini bulamadım. Bizim mahalle kadınları arasında yahut Emine teyzemlerde tesadüf ettiğim, içinde büyüdüğüm muhitten bir tek farkınız, biraz daha çok ve daha anlaşılmaz konuşmanızdı. Şimdi düşünüyorum da, üç aydan beri o çeşit çeşit arkadaşlarının münakaşalarını, konferanslarını dinlediğim halde ne öğrendiğimi bir türlü bulamıyorum.

Buna rağmen beni sana bağlayan bir şey vardı: Dış tarafın etrafındakilerin aynı olduğu halde için büsbütün başka görünüyordu. Bu arkadaşlardan, bu muhitten, bu kokmuş mahluklardan hoşlanmadığını, sıkıldığını görüyordum. Günün birinde büsbütün başka bir insan olacağını ümit ediyordum. İlk günlerde biraz kuvvetlenen bu ümidim, yavaş yavaş tamamen yok oldu. Senin, bu yaşa kadar içinde bulunduğun insanlar ve muhitle birdenbire hesap kesecek cesareti kendinde bulamadığını anladım. Bende sana bu cesareti verecek kuvvet yoktu. 'Onları bırak!' dediğim zaman, 'Kimlere sarılayım?' diyecektin, ben, zavallı Macide, sana kimi, neyi gösterebilirdim? Bu hayattan daha doğru ve akıllı bir şey olması lazım, fakat bunun ne olduğunu ben de bilmiyordum. Onun için sana yardım edemedim. Belki sen beni alıp evine getirirken büsbütün başka şeyler düşünmüştün. Sana yeni bir dünya açacağımı sanmıştın... Seni sükutu hayale uğrattım. Ben sana rehber değil, ancak yoldaş olabilirdim, fakat yolu ikimiz de bilmiyorduk ve birbirimize yük olmaktan, birbirimizi şaşırtmaktan başka bir şey elimizden gelmiyordu.

Artık ayrılmamız lazım. Dediğim gibi, sana en küçük bir faydam olacağını bilsem her şeye tahammül eder ve kalırdım. Halbuki selametinin yalnızlıkta olduğunu görüyorum. Hala, bugün bile şuna kaniyim ki, bir müddet daha bocaladıktan sonra, yolunu bulacaksın, fakat yalnız olman lazım. Herhangi bir insanın, ayaklarına dolaşmaması lazım. Ne olurdu? Birbirimize birkaç sene sonra tesadüf etmiş olsaydık! O zaman hayatımız belki bambaşka bir şekil alırdı. O zaman sana tabi olur ve bundan zevk duyardım. Fakat şimdi, hiçbir faydası olmadığını bile bile, yanlış ve manasız bulduğum şeylere oyuncak olmak, bütün sevgime rağmen imkansız...

Ömer, hep senden bahsediyorum. Bunun sebebi, seni sahiden kendimden çok düşünmemdir... Ben ne yapacağımı bilmiyorum, daha doğrusu yapılacak bir tek şey var, onu da bilmek istemiyorum. Ben hayatımda kimseye haksızlık ve fenalık etmemeye çalışmış ve başkalarına yapılan haksızlığa bile kendimeymiş gibi üzülmüş bir insanım... Nefsime hiç müstahak olmadığı bir şey yapmak, bu ağır ve tamiri imkansız haksızlığı reva görmek bana ağır gelecek. Fakat ne yapabilirim? Ben senin arkandan gelirken her şeyi bıraktım. Her şeyle alakamı kestim. Zaten feda ettiklerim de öyle büyük bir şey değildi. Sen beni Emine teyzelerin kapısından alırken eski hayatımla olan alakamı zaten kesmiş bulunuyordum. O zaman da ne yapacağımı bilmeden sokağa fırlamıştım. Balıkesir'e, ablamla eniştemin yanına dönmek bana korkunç ve imkansız görünüyordu... Perişan bir haldeydim. Fakat içimde kendimden bile sakladığım bir ümit vardı. Seni kapının önünde bekler bulduğum zaman sanki bunun böyle olacağını biliyormuş gibiydim. Bir söz söylemeden, hakkımda neler düşüneceğini hesaba katmadan seninle geldim. Bir genç kızın çok güç atacağı bir adımı seve seve, inana inana attım. Bunlardan pişman değilim... Kimse beni zorlamamıştı. Doğru buldum ve yaptım. Fakat şimdi... Beni hangi Ömer kapının önünde bekleyecek? Kim gece yarıları karanlık sokaklarda bana sevgisinden bahsedecek? Ömrümün en acı gününü en mes'ut bir güne çevirmiştin... Pek az tanıdığım bir adamla hiç bilmediğim bir yere giderken içimde beni coşturan arzular köpürüyordu... Şimdi gene çıkıp gideceğim... Nereye? Yanıma bavulumu ve eşyalarımı almıyorum... Gideceğim yere çamaşırsız da gidilir. Fakat ben son dakikaya kadar ümidimi kaybetmeyeceğim. Bana hiçbir fenalığı dokunmayan nefsime bu en büyük haksızlığı yapacağım dakikaya kadar her şeyin değişebileceğini umarak kuvvet bulmaya çalışacağım...

Ömer, senden bir tek ricam var... Ne kadar sükunetle ve aklı başında yazdığımı görüyorsun... Benim akıbetimden dolayı kendini asla mesul sayma! Sen bana karşı değil, asıl kendine karşı kabahatlisin. Bunu düzeltmeye ve yeni bir hayata kavuşmaya çalış... Yalnız başına kalırsan bu işi başaracağına eminim... Hem bu yalnızlığa da lüzum kalmaz, belki kuvvetli ve bilgili bir insan, bir arkadaş, bir sevgili senin elinden tutar ve sana yol gösterir... Ben bir kazaya kurban gidiyorum sayılır. Bir otomobil çarpsa, bindiğim sandal devrilse yahut dibinde oturduğum ağaca yıldırım çarpsa bunlardan dolayı kimseyi mesul etmek aklına gelir miydi? İşte sana da bu kadar az kabahat buluyorum. Birçok şeyleri benim yüzünden yaptığını bildiğim için hatta biraz da kendimi mesul tutuyorum. Mesela ben olmasam kafan para meseleleri üzerinde bu kadar çırpınmayacaktı ve sen veznedara belki öyle yapmayacaktın, yahut burada hiç söylemek istemediğim halde kalemimin ucuna geldi, yahut da bir kadına bağlanmış olmak yüzünden başka kadınlara karşı arzular duymayacak ve herhangi bir sokak kadınını yanına alıp..."

...Macide kalemi yavaşça masanın üstüne bıraktı, dişlerini sıktı. Nihayet kendini daha fazla zaptedemeyerek kağıtların üzerine kapandı ve ağlamaya başladı.


İçimizdeki Şeytan, Sabahattin Ali'nin 1940'da basılmış bir romanı, Macide ve Ömer'in hayatta kalma mücadelesini anlatırken, dönemin sözde aydınlarını eleştirir, herkesin içindeki kötü yanları, Ömer'in "içimizdeki şeytan" diyerek şeytanı suçladığı huyları anlatır. Bu veda mektubu, romanın en çok yükseldiği sayfalar, bu sayfaları okurken "Bu veda mektuplarını toplamak lazım, bu, güzel bir seçki..." dedim ama kimbilir ne zaman toplarım, aklıma bile gelmez, bari bu dursun burada.

27 Ocak 2013 Pazar

Şarkılara Yazılar: "Henry Lee" ve "The Dancer"


PJ Harvey, yukarıdaki fotoğrafta herhangi bir Aysel'e "Biraz çirkin biraz da karanlığım," derken "tanısanız seversiniz," diye de dudağının ucundaki gülümsemeyle ekliyor.

Nick Cave ile tutkulu ama geçimsiz bir aşkları varmış vaktinde, daha önce de Nick Cave'in hayatını anlattığım yazıda Henry Lee'nin yemyeşil bir fonun önünde sadece iki sevgiliden oluşan klibini de paylaşmıştım. Henry Lee "Murder Ballads" albümünde yer alışından da anlaşılabileceği gibi aslında bir cinayet şarkısı, çok sevmekten kimse kimseyi öldürür mü hiç düşünmedim, Nick Cave, Murder Ballads albümünde bayağı bir düşünüyor.



Şarkıda da, klipte de PJ Harvey'in kendine güvenli hali fakat Nick Cave'in karşısında küçük bir kız çocuğu gibi tavırları muhteşem, "You won't find a girl, in this damned world, that will compare with me..." sözleri de PJ Harvey'den başkasına yakışmazmış, aralarındaki uyumu, klipteki paslaşmalarını gördükten sonra hakikaten "Neden?" diye soruyorsunuz.

Ve Henry Lee kısmını kısaca geçtikten sonra gelelim bu büyük aşkın sonrasında PJ Harvey'nin yaptığına:

The Dancer

Böylesine bir yakarışla, böylesine bir gözünde büyütmüşlük ve bunu kabullenişle bir zamanlar sevdiği bir erkeğe seslenecek çok fazla anayiğit yok, PJ Harvey'nin kendine has sesini bir kenara koyarsak şarkı buram buram Nick Cave kokuyor zaten, sanki melodisi de o dönemki Bad Seeds şarkılarını andırıyor, sözleri de Nick Cave şarkıları gibi şiirsel, benzetmelerle dolu ve kime seslendiğini birebir anlatabileceği ayrıntılarla:

"he came riding fast like a phoenix out of fire flames
he came dressed in black with a cross bearing my name
he came bathed in light and the splendour and glory
i can't believe what the lord has finally sent me"

Ayrılık sonrası PJ Harvey'nin verdiği bir röportajda Nick Cave ile ilişkisi kendine sorulduğunda "Hayatım boyunca böyle biriyle tanışacağımı bile hayal etmemiştim, o kadar ki, hiçbir zaman bir çocuğa sahip olma konusunda herhangi bir isteğim olmamasına rağmen, eğer bir çocuğum olsaydı ondan olmasını isterdim, hayatım boyunca ilk kez çocuk sahibi olmak istedim," demiş. 

Yukarıdaki link'te albüm versiyonu vardı, bu da 2008'deki bir konserde tek başına söylediği bir video:


Ve bu da akustik versiyonu:




"cause i've cried days, i've cried nights
for the lord just to send me up some sign
is he near? is he far?
bring peace to my black and empty heart

so long day, so long night
good lord, be near me tonight
is he near? is he far?
bring peace to my black and empty heart"

...diyor canım PJ Harvey, insan kıyamıyor ama bir yandan da diyoruz ki aslında iyi acı çekiyorlar ki bu şarkıları yazıyorlar ha, bencilliğin dorukları.


Uzun lafın kısası, birlikte söyledikleri Henry Lee'den sonra yazabileceği ve o şarkıyı tamamlayabilecek en güzel şarkıyı yazmış PJ Harvey, iyi ki de yazmış. Şarkının bir de Ane Brun cover'ı var, yine de tercihim orijinali. 

26 Ocak 2013 Cumartesi

Oyunlar

Bir de ne zamandır aklımda olan bir post'u da hiçbir şey yapamadığımız, tatil olmasına rağmen yağmur ve karanlığıyla bizi eve hapseden bir cumartesi öğleden sonrasında yazayım, aklımdan çıksın.

Daha önce de yazdığım, eğer silmediysem hala çok geçmişte, 2009 yazılarında duruyor olan bir oyun post'u daha vardı, onda da bahsetmiştim "kızların bilgisayar oyunlarıyla imtihanı"ndan, cinsiyetçilik olarak da değil, bizim oyun oynama mantığımız erkeklerinkinden daha komplike ve bence daha eğlenceli, gerek karakterleri benimseyip daha eğlenceli roleplay yapabiliyor oluşumuzla, gerekse grafiklerdeki sanatsallığa göre oyunu daha çok sevmemizle falan, onlardan çok daha farklı oyunları sevip çok daha farklı alışkanlıklarla oynuyor olduğumuz bir gerçek.

Son zamanlarda çok çok sevdiğim ve çok da vakit yemeyen (sonuncusu dışında) iki üç oyun var, onlardan da bahsedeyim de ilginizi çekerse özellikle hemcinslerim için çok da oynanabilirliği olan oyunlar.

Little Inferno



Bu oyunu Mutlu önermişti "İlgini çekebilir," diye, gerçekten de çekmişti, toplamda üç saatte falan bitirdim, sizi başında günler boyunca kilitlemeyecek ve zorlamayacak, çok tatlı bir oyun. 

Oyunun başlangıcında, küçük bir oğlan çocuğu olduğunuzu biliyorsunuz ve boş bir şöminenin karşısındasınız. Elinizde birkaç parça kağıt vb. var ve mouse aracılığıyla kibrit yakabildiğinizi fark ediyorsunuz ve oyunu keşfetmeye başlıyorsunuz. Size hiçbir şey anlatılmıyor, deneysel olarak aktiviteye girebildiğiniz eşyaları şömineye atıp yakarak eğlenmeye başlıyorsunuz ve şunu fark ediyorsunuz ki yaktığınız her parça eşya için size bozuk paralar ve kuponlar geliyor. Bunu keşfettiğinizden itibaren de elinize gelen her şeyi amaçsızca yakmaya başlıyorsunuz (kuponları bile yakmıştım) ve hani oyunun bir amacı var mı yok mu o bile umrunuzda olmuyor çünkü o kadar güzel grafikleri, o kadar güzel bir tasarımı var ki oyunun, hele biraz da ateşle oynamayı seviyorsanız sizin için bulunmaz hint kumaşı yahu. Benim sekiz on yıl öncesinden kalma, kibriti söndürmeden dibine kadar yakabilir miyim yarışından başparmağımda ufacık bir yanık izim olduğu için ateşle oynamayı, kibrit çakmayı nasıl sevdiğimi de düşünün, elime gelen, "inventory"de bulduğum her şeyi yaktım. Yaktıkça bozuk para kazandım, bozuk paralarla birlikte gelen bir katalogdan birsürü şey satın alıp onları da yaktım (kapitalizm eleştirisi?) ve tam bundan sıkılmaya yüz tutmuşken oyunun bir amacı, bir sonu olduğunu öğrendim. 

Oyun ilerledikçe oyun boyunca size yan komşunuz olan küçük bir kızdan mektuplar gelecek ve kataloglardan satın alabildiğiniz eşyalarla değişik bir şeyler yapabileceğinizi keşfedeceksiniz.

Oyun bittiğinde de yaklaşık yirmi dakikalık interaktif bir sinematik gelecek ki sırf o sinematik için bile üç saat geçirmeye değiyor. 



Don't Starve


Bir dönem, 9GAG'da popüler olduktan sonra etrafımdaki herkeste bir Minecraft çılgınlığı başlamıştı. Minecraft'ı ben de 9GAG gazıyla indirip kurduktan sonra ne piksel piksel grafikleri beni çekti, ne oyun beni içine alabildi, birkaç hafta öyle açıp açıp kapattıktan sonra kaldırmıştım bilgisayardan, sevmemiştim.

Don't Starve, Minecraft'ın güzel grafiklisi ve güzel hikayelisi. Sizi kendine daha çok çekiyor ve resmen çizimleri de durup izlenesi, duvarkağıdı yapılası çizimler.


Oyunu başlattığınızda, "default" karakteriniz bu resimlerdeki bilim adamı. Bölümleri geçtikçe yeni leveller açılıyor ve değişik karakterlerle oynayabiliyorsunuz, her karakterin kendine has yetenekleri var. Bilim adamıyla başlayan hikayede, ne olduğunu bilmiyorsunuz ama bir nevi bir post-apokaliptik dünya tecrübesine uyanmış oluyorsunuz. Gotik atmosferli ormanlık bir alandasınız ve çevrenizde tavşan yuvaları, otlar, ağaçlar, çalılar, taşlar, kuşlar ve böğürtlenlerden başka hiçbir şey yok. Etrafı keşfe çıktığınızda haritanız genişleyecek, mezarlıklar, yollar, uçurumlar göreceksiniz ama Minecraft'ta olduğu gibi geceleri pek çok tehlike var ve geceleri sağ olarak atlatmak için kendinize ilkel bir barınak kurmak, en kötü ihtimalle bir kamp ateşi yakmak zorundasınız. Bunu elbette öle kalka öğreniyorsunuz. Ve oyunun adından da anlaşılacağı gibi, açlıktan da ölmemeye çalışıyorsunuz. Etraftaki böğürtlenleri, otları yemek, gerçek hayatta olacağı gibi sizi günlerce ayakta tutmayacak, gerçek bir insan gibi günde birkaç öğün, besleyici şeyler yemek zorundasınız ama elinizde bir tek silah ve bir tek araç bile yok. Tavşanları, kuşları avlamak, çeşitli otlardan yemekler yapmak için ortamı kontrol altına alıp araç gereç yapmanız gerek, geceleri güvende olmanız gerek, tehlikeleri savuşturmanız, haritanızı genişletip daha çok yemek kaynağı bulmanız ve hayatta kalmanız gerek. Zombi apokalipsini bekleyen dejenere güruhtan olan bizler, en fazla on iki on üç gün hayatta kalabildiğimizi gördüğümüzde Onur'un sözü şu olmuştu: "Sözde zombi apokalipsinde hayatta kalıyoruz, ilk gün açlıktan ölüp gidicez..."

Ama şuna baksanıza ne kadar sevilesi:


The Sims Medieval

Diğer iki oyun, geceleri yatmadan önce yarım saat oynanıp kapatılabilecek, kendine bağlamayan, "oyun" mantığına uyan oyunlarken, bu rol yapma oyunu olduğu için haftalarınızı, aylarınızı başında geçirmenizi sağlayabiliyor, bildiğiniz Sims mantığıyla kendine bağlıyor. Ve ben de The Sims'in çoğu versiyonunu çok sevip hepsini bağrına basan bir oyuncu olarak bunu da çok merak ediyordum, bir iki aydır da uzun uzun oynayabileceğim her an oynuyorum.



Öncelikle şunu söylemeliyim ki, şimdiye kadarki klasik Sims mantığını yerle bir eden bir Sims versiyonu olmuş, ki bu daha da iyi. Diğer Sims oyunlarında bir karakter ya da bir aile yaratıp onlara hükmediyordunuz, bu sefer tüm bir krallığı yönetiyorsunuz ve bunun için çeşitli karakterler, çeşitli questler yaratıp onları tamamlıyorsunuz, her şey sizin istediğiniz, sizin yarattığınız karakterlerle ama oyunun kendi hazır senaryolarında sizin seçtiğiniz seçeneklerle ilerliyor. Bir nevi "Kahramanımız evine dönsün istiyorsan sayfa 72'ye, parka gitsin istiyorsan sayfa 56'ya git," kitapları gibi.

Oyunun başlangıcında, size sıfırdan bir krallık verildiğini görüyorsunuz, hiçbir şeyi olmayan bir krallık. Ve ilk olarak bir monark yaratmanız gerekiyor. Monarkınızı yarattıktan sonra klinik, şövalye eğitim merkezi, demirci atölyesi, market, taverna, büyücü kulesi gibi pek çok bina dikecek ve hepsinin başında durup halkın ihtiyaçlarını sağlayacak ve sizin yöneteceğiniz karakterler koyacaksınız. Ve ondan sonra gelsin Game of Thrones senaryoları. Seçtiğiniz questlerde, yarattığınız karakterlerin özelliklerine göre, demirci ile yaptığınız bir questte, kendi yarattığınız kralı öldürebiliyorsunuz, çünkü meğer o kral aslında oraya haksız bir şekilde gelmiş, bu ortaya çıkıyor falan, resmen George R. R. Martin gibi yarattığınız karakteri şıp diye kesebiliyorsunuz a aa.

Benim en sevdiğim karakterler bard ve din adamı karakterleri oldu ve çoğu quest'te onların görev almasını sağladım, bardlar çok eğlenceli karakterler, şiirler yazıp besteler yapıyorsunuz, çoğu quest'te etkileşimde olacağınız kişileri müziğinizle etkiliyorsunuz ve oyunun müzikleri gerçekten çok güzel. Din adamı oynamak da çok eğlenceli ve açıkçası en kolay oynanabilir karakterler onlar çünkü kraldan sonra en çok para akışı onlarda oluyor, bir vaaz veriyorsunuz, krallıktan kiliseye deli gibi para akıyor. Büyücü oynamak da çok eğlenceli gerçi, gerçekten büyüler hazırlıyorsunuz, bu büyüler için otlar toplayıp kazanlarda iksirler yapıyorsunuz, büyüleri de çeşitli elementleri karıştırarak hazırlıyor, sonra onları birileri üzerinde uygulayabiliyorsunuz. Yani klasik Sims oyunlarındaki gibi bir karakter yapayım da onu biriyle seviştireyim olayından çok, büyük, uzun bir hikaye oluşturuyorsunuz, resmen krallığınzın romanını yazabilirsiniz. İsterseniz entrikalarla dolu bir hikaye, isterseniz çok düzenli bir krallık, isterseniz barbar bir toplum yaratıyor ve buna uygun küçük questler hazırlıyorsunuz, hep Game of Thrones'la karşılaştırdım oyunu, hep "bu bölümde Arya oynasın, bu bölüm Jon Snow'u daha çok görelim..." dercesine seçtim quest karakterlerini, ay çok güzel, resmen en sevdiğim Sims versiyonu.

Bir de oyun resmen sonsuza uzanıyor. Küçük bir krallığı idare edebildiğinizi yeteri kadar quest ile kanıtlarsanız "Empire" seçeneği açılıyor ve bu sefer beylikler gibi komşu halkları da kendinize bağlayıp yönetmeye başlıyorsunuz. Adamlar tek kişilik sonsuz bir oyun yapmışlar yahu, bu oyunun çok kişilik online bir versiyonu olsa belki de WoW'un esamesi okunmaz.






25 Ocak 2013 Cuma

"Hayat İşte"

Erol Büyükburç'un bu cümleyi sarf ettiği programı izlemiş miydiniz ya da sonradan herhangi bir mecrada görmüş müydünüz bilmiyorum ama, ben Youtube'ta gördüğümde, pek çok şey için verilebilecek daha iyi bir tepki olmadığını fark etmiştim.

Ama bugün yazacağım yazı tepkisel bir iç döküş değil, hayatla ilgili bir seçki olacak çünkü ne zamandır aklımda olan birkaç roman ve filmin yanına iki - üç şey daha kattım ve hepsinden bir seçki olabileceğini gördüm, bir "Top 5" listesi ile geçip gitmek de istemedim.

Hayatın değerini, vaktimizi, var oluşumuzu yeterince algılamıyoruz, yapabileceğimiz bir şey olsa yapardık, hayat çok hızlı geçiyor, sevineceğimiz şeylerden çok üzücü şeylere takılıyoruz. Ama sanat bizim hayatın keşmekeşinde göremediğimiz şeyleri bize göstermek için var:

Never Let Me Go



Açıkçası ilk önce kitabını okuyup sonra filmini izlerken bunu bilinçli olarak yapmamıştım, filmi bilgisayarda izlenecek filmlerin arasında dururken başka bir kitap almak için girdiğimiz bir sahafta "Kazuo Ishiguro - Beni Asla Bırakma" diye bir kitap gördüğümüzde Onur'la birbirimize kapağını göstererek "Heheh, Japon korku sineması artık?" diye dalga geçmiştik kapak tasarımıyla. Onur bir anda alıp "Bunu da alıyoruz, sen okursun, beğenirsen ben de okurum, Japon kültürünü seviyorsun sen..." demişti. Elimdeki kitapları bitirip sırayı bu romana getirdiğimde, ki bir saniye bekleyin size de kapak tasarımını göstereyim:


... elimdeki kitapları bitirip sırayı bu romana getirebildiğimde, kesinlikle bir korku romanı bekliyordum. Yüzüme tokat gibi çarptı. Hiç beklemediğim bir hikayeydi, filmin bu romandan uyarlandığından da haberim yoktu, filmin konusundan da, kitapla da alakalı bir fikrim yoktu, bildiğiniz keko gibi dümdüz okudum, sıfır spoiler alınca müthiş sarstı, arkasından filmini izlerken de birkaç konunun eksik kalışını (Neden filmin adının Never Let Me Go olduğu kitapta anlatılıyor, filmde sadece mevzu-bahis şarkıyı duyuyoruz, kitapla ilgili spoiler vermeyeceğim, filmin adının neden Never Let Me Go olduğunu merak edip de kitabı okumayacak olanlar özel olarak sorabilirler, gayet ulaşıleybıl bir insanım, altta Formspring şeysi var.) pek sevmesem de film de beni kitap kadar sarsabilmeyi başardı.

Hayatınızı sıkıcı, kendinizi hiçbir işe yaramaz buluyorsanız kitabı yahut filmi edinin, "insan oluş"la ilgili çok büyük mevzular da kitapta dönüyor, film Ruth - Kathy - Tommy aşk üçgenini odak almış, allahaşkına kitabı okuyun, daha da net yalvaramam.

Grave of the Fireflies


Bir savaşın, ağabeyi dışında kimsesi kalmamış bir çocuğa ettikleri. Umut, savaşın ortasında bile yeşerebilir, insanlar en küçük güzellikleri en kötü anlarda bile görebilirler, hatta bu, böyle olur, her şeyin güllük gülistanlık olduğu zamanlarda kendi kendinizi kaşırsınız mutsuz olmak için, en güzel şeyleri her zaman en kötü zamanlarda görürsünüz, bir cenazeye katılırken yolda dünyanın en sevimli kedi yavrusunu seçersiniz, algıda seçiciliğin hayat kurtardığı anlardır bunlar ya. İşte bu film de sizi üzmeyi amaçlamadan sizi üzecek bir hikaye sunuyor, aynı zamanda da size umut kırıntılarının önemini gösteriyor. Kötü anlarınızı sabırla atlatmanız gerekir, görebildiğiniz kadar güzelliği toplamanız gerekir, yapılacak başka hiçbir şey yok.

Mary and Max


Hayatınızın kontrolünü elinize aldığınızı sandığınızda bile her şeyin tersyüz olabileceğini ve hiç kimsenin mükemmel olmadığını, her insanda sevilecek bir yön bulabileceğinizi, herkesi olduğu gibi kabul etmeniz gerektiğini unuttuğunuzda izleyin bunu da. Pearl Jam'in Just Breathe'in sözlerinde dediği gibi: "I don't wanna hurt, there's so much in this world to make me bleed," dedirtebilecek gibi naif bir film bu da, yapmacık da değil.

Garden State


Başınıza her şey gelebilir. Hayat çünkü bu, dünyanın bin türlü hali var, başınıza "gerçekten" her şey gelebilir, yine de elinizin kolunuzun hakimiyetini bırakacak kadar, beyninizi pamuklara sarıp köşeye kaldıracak kadar kötü olamaz hiçbir şey, her şeye rağmen hayat iyi ya da kötü devam edecektir. Ve küçük ayrıntıların önemi ve kendinizi hayatın akışına bırakmanız gerektiğini de bu film mükemmel bir şekilde size hatırlatır.

Castaway on the Moon


Yukarıdaki film için de söylediğim gibi "başınıza her şey gelebilir." Ve intihar size söyledikleri gibi bir çözüm değil ama bir seçenek, kimileri intihara meyillidir, kimileri sessizce intihar eder, bu her zaman bir yardım çığlığı da değildir, intihar kavramı üzerine bunu düşünenler kadar düşünmemiş insanların ahkam kesmesi kadar küstah bir davranış yoktur ama bu film size intiharın "çözüm" değil "seçenek" olduğunu hatırlatacak. "Ya intihar ettiğinizde ölmek yerine kendinizi ıssız bir adada bulsaydınız?" Ha bu film şunu da size hatırlatabilir, hayatınız boyunca doğru bir aşk bulamayacağınıza da şartlanıyor olabilirsiniz yaşadığınız kötü maceralar yüzünden; insanların hayatları her zaman kesişir, en olmayacak zamanlarda bile kesişir, "doğru aşk" falan yok ama kesiştiğiniz insanlardan biriyle istediğiniz gibi gider, biriyle gitmez ama "her zaman" biriyle kesişir, izleyin ya spoiler'a çok yaklaştım.

Noriben - The Recipe For Fortune


Bu da bu yılki İzmir Japon Filmleri Festivali'nde gösterilip sağ gösterip sol vurmuştu, tam bir "kız filmi" ve komedi gibi görünen film, müthiş hayat dersleri verdi, müthiş gerçekleri gösterdi. Çoğumuzun Friends'te Rachel'ı izlerken fark ettiğimiz bir şeydi hayatını baştan başlayıp da değiştirebilen ve pek de bir meziyeti olmayan genç kadın hikayesi. Friends'teki Rachel'ın şansı yaver gidiyordu, bu filmde gerçekten dişiyle tırnağıyla hayatını baştan kuran bir genç kadının hikayesi var, işsizlik, boşanma, hayat pahalılığı, bir çocuğun sorumluluğu, hepsi hayata baştan başlamamak için birer bahane, birer dezavantaj ama gerçekten istendiğinde hiçbir şey hiç kimseyi durduracak kadar güçlü değil, düzenin içinde kaybolmak zorunda değilsiniz, acı çekmekten korkmanıza da gerek yok, çekilecek acı, düzene bağlı kaldığınızda da çekiliyor, silkindiğinizde çektiğiniz acıdan sonra gelen başarmışlık hissi de cabası.

Son Sürpriz: The Beatles


Hayatınızın değerini görememeye başladığınız, "çekilecek çile değil" gibi gelmeye başlayan anların ilacı hep Beatles'ta, sözlerine de kulak verin, dünya mükemmeli basit bestelerine de, artık kimse sadece elinizi tutmak istiyormuş gibi gelmiyorsa, artık kimse çocuğuna aşık olduğunda kendini tamamen bırakması gerektiğine dair şarkılar yazmıyorsa, her şey bozunmuş gibi geliyorsa, daha önceden yapılmışları var, sizin gibi bunları sevenler de az değil, hala Beatles dinleyenler var oldukça bu dünya o kadar da kötü bir yer haline gelemez, hayatınızda müzik var oldukça da günleriniz kötü geçmek zorunda değil. Yeter ki mutsuzluk bağımlısı olmayın.

Aklımda birkaç kitap daha vardı diye hatırlıyorum ama not almadığım için genellikle filmleri yazabildim, olur da hatırlarsam size hayat sevgisi aşılayabilecek ve hayatınızın değerini hatırlatabilecek birkaç roman daha, başka bir yazıyla onları da eklerim.

Hayat işte ya, her şey olur, her şey geçer.

20 Ocak 2013 Pazar

Yalnızlık Ömür Boyu



Yalnızlıktan korkmayın, yalnızlık sanat doğurur.

17 Ocak 2013 Perşembe

"Okurken Dinlenebilir" vol.1

Bir şeyler okurken bir şeyler dinleyenler için, dinlediği şeyle okuduğu şeyin uyuşmaması büyük sorun (ya da "first world problem") ama bu gece, sonunda buna bir örnek buldum, cuk oturdu.


Blacksad'in ikinci bölümü "Arctic Nation" ile Amy Winehouse'un Back To Black albümü birbiriyle bildiğiniz on numara uyuyor.

Blacksad, kahramanın kedi bir dedektif olduğu bir çizgi roman serisi, Türkçe bölümleri de yayınlanıyormuş sanırım, kesin yine tanesi yirmi beş otuz liraya yayınlanıyordur, pdf can kurtarır, abanın torrent'ten.

Bu da zaten Grooveshark'tan şıp diye bulabileceğiniz Back To Black, bunları da indirip boşa yer kaplamayın artık, her yerde online albüm var, Last.fm free music player da güzel bir Google Chrome eklentisi, ona da bakının.

10 Ocak 2013 Perşembe

Şarkılara Yazılar: "Sailing Ships"

Bu blogu kişisel blogdan daha tematik, günlükten ziyade köşe yazısı tarzında bir blog haline getirmeye karar verdiğimden beri aklımda birkaç yazı dizisi vardı, biri de bu, bu gece bazı şarkıları gerçekten kıskandığımı fark ettim, bundan sonra kişiselleştirdiğim şarkılarla ilgili bir şeyler yazacağım.

İlk şarkı Sailing Ships olmalı.

Whitesnake'i keşfedişim, sevmeye başlayışım ortaokul ve lise yıllarımda evde olduğum ve televizyonun hakimiyetinin bende olduğu her an açık tuttuğum VH1 ile olmuştu. Is This Love da en sevdiğim Whitesnake şarkısıydı. Hatta hayatımı değiştiren klip, Stairway To Heaven'ın şu en meşhur canlı performansının klibi ve belki de ondan önce Angie'nin klibidir, of, yazısı yazılacak çok fazla yazı var ama neyse Coverdale'i Plant sanıp dikkatimi yönelttiğimi hatırlıyordum ilk kez bilinçli bir şekilde Whitesnake klibi izlerken, ufaktım, toydum, büyüdüm hala Coverdale'in Plant'i taklit ettiği konusundaki fikrim değişmedi.

"Merhaba, merhaba"dan, "Is this love that I'm dreamin?"den pek ileri gitmediğimiz Whitesnake ile, üniversitenin ilk yılında katıldığım ve bu kez kelimenin tam anlamıyla hayatımı değiştiren öğrenci topluluğundan arkadaşlar sayesinde daha da yakından tanıştık. Sevgilimle de henüz sevgili olmadan önceki flört aşamasında Starkers In Tokyo albümünü bana cd'ye çekmesi (KORSANA EVET) büyük rol oynamıştı, ay ne ufaktık yahu, cd hazırlardı bana, sizin sevgilileriniz size cd hazırladı mı hehehe?


Gitgide daha çok sevmeye başladığım ve farkına bile varmadan, "Ben bu grubu seveyim, bu benim en sevdiğim grup olsun..." diye karar vermeden en çok dinlediğim, en çok sevdiğim grup haline gelen Whitesnake'in benim için en özel şarkısı da Sailing Ships'ti. O dönemde, Les Devins'le birlikte klavye çalıyordum ve çaldığımız Whitesnake şarkıları da bayağı fazlaydı, Whitesnake'in klavyeleri de kolaydır zaten, gruba en son girmiş ve en tecrübesiz eleman olan beni zorlamayacak şarkılar seçmeye çalışırken bol bol "Koyun Whitesnake gitsin..." diyorduk. Sailing Ships çaldığımız şarkılardan değildi. Ve ben, Les Devins'e girip hobi olarak çaldığım enstrümanlardan klavyeye daha çok eğilmeye başlayınca, klasik gitar çalmayı özler hale gelmiştim. Tellerin üzerinde gezinen parmakların çıkardığı bir ses var, bunun mutlaka bir adı vardır, o sesi çok seviyordum, klavye çalarken o sesi almam mümkün değildi, müziğin teknolojik bir aletle değil ellerle yapılmasını seviyordum, fişini prize taktığım bir aletle değil de ellerimle bir şeyler çalmayı seviyordum, tuşe kadar sevdiğim bir şey yoktu, çaldığım enstrümanda bir üslubumun olmasını istiyordum ki klavyeyle sadece tercih ettiğim tonlar olabiliyordu, gitarda sadece gitarı nasıl tuttuğuma göre bile çıkardığım ses değişiyordu... Sizi sıkmak istemem, sonuç olarak çaldığım şeyi kişiselleştirebileceğim enstrüman gitardı, ama ben klavye çalmayı tercih etmiştim, bu nedenle de ölüp ölüp diriliyordum her fırsatta gitar çalmak için.

İşte bir gün, Sailing Ships dinlerken, ve Starkers In Tokyo versiyonunu dinlerken, size tarif edemediğim o "vıjk" sesini duydum. Gitar teli üzerinde kayan parmağın çıkardığı ses. O ana kadar Sailing Ships'in Starkers In Tokyo'da çalınan şarkılardan hiçbir farkı yoktu ama o sesi belirgin bir şekilde duyduğum andan itibaren o şarkıyı, o sesi çıkararak çalmak resmen tek amacımdı, gerçekleştirene kadar durunamayacaktım.

Ve sonra o sesi çıkaracağım diye defalarca, bastıra bastıra, o ses dışında başka bir şeyi önemsemeden defalarca şarkıyı çaldım, hatta kaydedip kaydedip dinledim oluyor mu lan acaba diye eheh... En eli yüzü düzgün olanı da paylaşacağım zaten.

Şarkıyı o kadar seviyorum ki, orijinalindeki Coverdale'in yükseldiği kısımları akustik versiyonunda olmadığı halde, normalde başka bir şarkı böyle eksik uyarlansa hiç sevmeyeceğim halde, hem akustik versiyonunu, hem orijinalini ayrı ayrı seviyorum. Sözleriyle, melodisiyle, gitarlarıyla, her şeyiyle en sevdiğim Whitesnake şarkısı bu, bana üniversitedeki ilk yıllarımı hatırlatıyor, ilk evimi, eski ev arkadaşımı, Bornova'yı, şimdi sapı eşiğinden kırıldığı için kenarda hatıra olarak yatan ve bir işe yaramayan ama şu kaydı yaptığım gitarımı hatırlatıyor:



Bahsettiğim sesi, 53. saniyede ve sonraki aynı kısımdaki geçişlerde çıkartabilmişim. Olur olmaz başka yerlerde de çıkar mı diye ümitlenip bastıra bastıra çalmışım hep ama çıkmamış. Başlarda da sonlarda da birsürü hata var ama gülümseyerek dinledim resmen, gözüm gibi saklamışım her formatta en ücra klasörlerde, 2006 yılının kaydı lan, hey gidi.

Bu, şarkıyı en sevdiğim Whitesnake şarkısı haline getiren versiyon:



Bu da gerçek Sailing Ships:




Bir sonraki şarkı da Angie olsun, Angie'nin de yeri başkadır, sonuçta klibi, TRT 2'nin Rock Saati'nde görünce ilk kez tüyleri diken diken eden, "Neler var yahu dünyada ne acılar, ne ümitler, ne hikayeler var ya, ne güzel şarkılar yapmışlar ya, böyle bir şey olamaz..." diye usul usul ağlatan, üstelik de daha 12 yaşındaki minik Sevil'e bunları yapan arsız klip yahu. Belki de o klibe denk gelmesem şimdi Usher, Maroon 5, Flo Rida falan dinliyor olacaktım düşün. (Bunları da hep SongPop'tan öğrendim.)

6 Ocak 2013 Pazar


Steve McQueen'e The Blob'u izledikten sonra aşık oldum, kapak o yüzden o.

Siz de "like a boss" şeklinde oynar ya da söylerseniz size de şarkı yazarlar.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)