12 Haziran 2014 Perşembe

Kız arkadaşım Amerika'da birilerinin yalnızlığa karşı bir ilaç bulduğunu söyledi. Dün akşam Gece Hattı'nda duymuş, şimdi de ablasına ona bir kasa yollaması için özel ulakla mektup gönderiyor. Gece Hattı'nda ilacın Doğu Yakası'ndaki bütün eczanelerde bulunduğunu ve New York'ta peynir ekmek gibi sattığını söylemişler. İki türü varmış, damla ya da sprey. Kız arkadaşım damla sipariş etti. Kendini yalnız hissetmesin diye ozon tabakasına zarar vermenin alemi yoktu.

Etgar Keret, "Damlalar" adlı öyküden. 

11 Haziran 2014 Çarşamba

"Oh be! Kurtardım en sonunda şu güzel başımı," dedi Alice pür neşe.Dedi demesine de omuzlarını göremeyince neşe gitti, panik geldi yerine.Başını aşağı eğip baktığında gördüğü tek şey, hemen altındaki yeşil yaprak görünümlü bir denizin arasından ot gibi bitmiş upuzun bir boyundu."Bu yeşil şeyler de ne yahu?" dedi Alice. "Ve omuzlarım nereye kayboldu?Ve, ah, zavallı ellerim, nasıl olur da sizleri göremem?"Alice konuşurken bir yandan da ellerini oynatıyordu. Yazık ki bu hareket, uzaktaki yeşil yaprakların hafifçe kıpırdamasından başka bir işe yaramıyordu. Olacak şey miydi şimdi bu? Bilemezsiniz bendeniz ne hissettim o an!"Alice!" diye atladım söze. "Ben yardım edebilirim sana."Döndü baktı bana sakince."Sen de kimsin?" dedi haliyle."Sana yardım edebilecek biri," dedim ben de aynı sükunetle. "Ben de yüzümü göremiyorum 42 senedir, yani rivayete göre öyle..."Alice bir yandan beni dinliyor bir yandan da ellerini tekrar başına götürmeye çalışıyordu. Götüremeyeceğini anladığında da bu defa başını ellerine yaklaştırmayı denedi zavallıcık. Bunu yaparken boynunun tıpkı bir yılan gibi her yana kolaylıkla kıvrıldığını görünce nasıl sevindi inanamazsınız! Nihayetinde başardı boynunu eğmeyi. Pek zarif bir zikzak çizmişti, ne yalan söyleyeyim. Birkaç saniyeliğine imrendim. Neyse... Biz Alice'e dönelim. 
Alice o yeşil yaprak denizinin içine dalacakken tedirgindi ya... Hah... Başını eğince iyice yaprak denizine, gördü ki o yaprak denizi aslında hep aralarında dolaştığı ağaçların dallarından başka bir şey değil. Ne oldu haliyle... Sakinledi Alice tabii. Tam ben gireceğim söze yeniden, tiz bir ıslık geldi dağıttı zavallıcığın sükunetini. İşgüzar ve biraz da iri güvercinin biri yanaşmıştı Alice'e. Zavallıcık da geri çekmişti haliyle kendisini. O hadsiz ve handiyse çocuk irisi denecek cüssede bir güvercin idi bütün bu huzursuzluğun müsebbibi. Bir tavuğunkine benzer kanatlarını Alice'in yüzüne vuruyordu edepsiz."Yılan!" diye bağırıyordu Güvercin, Alice'i pataklarken."Ben yılan değilim," diye bağırıyordu Alice de ona.Ama nafile..."Bırak beni," diye devam ediyordu Alice sonra da.Dayanamadım daha fazla. Girdim ikisinin arasına"Bana bak Güvercin, kendine gel hemen!" diye haykırdım yüzüne. "Kız ne söylüyorsa o! Şu anda güvercin gibi görünüyorsun diye boşuna kibirlenme. O kız da yılan değil bir kere. Git buradan, rahat bırak kızı," diyerek salladım ellerimi tombul gövdesine doğru.Güvercin azmanı bana mısın demedi."Yılan işte, yılan!" diye bağırmaya devam etti şuursuz. "Ben her yolu denedim ama yılanlardan kurtulmak kolay değil.""Tövbe estağfurullah!" dedim Güvercin'e. "Sen kendini kim sanırsın bre Güvercin? Haddine mi kalmış yılanlardan kurtulmak. Sen besin zincirindeki kendi yerine baksana zındık!" dedim yüzüne."Ona bakıyorum zaten efendi!" dedi Güvercin bana. "Eksik biliyorsun sen galiba. Zaten yumurtlamak başlı başına bir dert. Bir de gece gündüz yılanları gözetliyorum. Şu halime bak! Üç haftadır gözümü kırpmadım!"Alice şaşkına dönmüştü. Güvercin adına da üzülmüştü. Ben de üzülmüştüm tabii ama... Güvercinin kabalığı da öfkelendirmişti işte. "Çok üzüldüm sizin adınıza," dedi Alice, Güvercin'e.Güvercin devam etti kendi derdini anlatmaya:"Ormandaki en yüksek ağacın üzerine kurdum yuvamı. Tam sizlerden kurtulduğumu düşündüm ki bu sefer de gökyüzünde bitiverdiniz! Ah siz yılanlar yok musunuz?""İyi de ben yılan değilim ki," dedi Alice. "Söylüyorum ama anlamıyorsun. Ben - ben - bir -""Nesin o zaman?" diye sordu güvercin. "Laf salatası yapma bana." "Küçük bir kız," diye atladım ben söze. ""Heh!" dedi Alice, Güvercin'e. "Ya ne olacaktım ki?"Sonra da döndü bana, "Sen yeni mi girdin kitaba?" dedi. "Daha önce görmedim de..."
"Aman ne güzel yalan," dedi Güvercin, Alice'e. Üstelik küçümseyici bir ifadeyle."Yeni geldim sevgili Alice kahraman. Evet. Anlaşılan kalıcı da değilim," dedim aradan."İyi de," dedi Güvercin, "Bugüne kadar bir sürü güzel kız gördüm ben, hiçbirinin seninki gibi uzun bir boynu yoktu. Yalan söylüyorsun. Sen yılansın işte! Bu son derece aşikar. Şimdi, Allah bilir hayatımda hiç yumurta yemedim de dersin sen.""Yedim tabii canım. Küçük kızlar da en az yılanlar kadar yumurta yer," dedi Alice.Dürüst kızdı vesselam. Fakat ben Güvercin'in yerinde olsam bu duruma içerlerdim."İnanmıyorum sana," dedi Güvercin. "Hem küçük kızlar da yumurta yiyorlarsa onların yılanlardan ne farkı var?"Bana göre Güvercin son derece haklıydı bu dediğiyle. Kabaydı kaba olmasına ama haklıydı da... Ben sustum oturdum yanlarında. Biraz daha konuştular aralarında. Güvercin, ilki kadar kaba olmamak kaydıyla gitmesini istedi ondan. Alice birtakım garip hareketlerle kıpırdandı olduğu yerde. Sonra birden bir şey icat etmiş gibi parladı gözleri. Elindeki mantar parçalarını hatırlamış meğer. Çıkardı ısırdı bir o parçadan, bir bu parçadan... Mantarın kerameti sayesinde, bir kısalıp bir uzayarak döndü Alice normal insan boyutlarına.


Ece Gamze Atıcı, Adem Aynası 

2 Haziran 2014 Pazartesi

Notlar

  • Geçen yazdan beri giymediğim bir gömleğimi ve bir çift ayakkabımı hatırladım, ayakkabıları kaldırdığım yerden çıkarıp giydim. 10 liraya semt pazarından alıp "Bir iki hafta giydikten sonra eskir muhtemelen ama zaten ayakkabıya elli liradan fazla vermek de istemiyorum," diyerek giymeye başlamıştım, ikinci ya da üçüncü yılı olabilir, eskidikçe güzelleşiyor. (Akıllı bir telefona sahip olsaydım fotoğrafını çekip de buraya koyar mıydım diye düşündüm.)

  • Üç haftadır İzmir Barosu'nun staj derslerine gidiyorum, birtakım "Nasıl avukat olunur? Müvekkillerinizle nasıl geçinirsiniz? Neleri yapmamalısınız, neleri yapabilirsiniz, nasıl konuşursunuz, Türkiye Barolar Birliği nedir, İzmir Barosu nedir, küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettiği için yargılanan birini savunur musunuz, neden savunmazsınız?" sorularının birer, ikişer, hatta bazen tam gün süren açıklamalarını dinliyorum. Çok teknik konularla ilgili derslerde, benden dört yaş küçük olduğu ve hayat kavgasına henüz başlamadığı çok belli olan genç arkadaşlarla aynı sabrı gösteremiyorum, üç yıldır zaten harıl harıl adliyede, hukuk bürolarında çalışan, temyiz dilekçeleri, bilirkişi itirazları yazan birine "Adliyedeki elemanlar kaça ayrılır? Hukuk bürosu nasıl düzenlenir? Dilekçe nasıl yazılır?" diye anlatılınca siz de takdir edersiniz ki sıkılır ama ben de takdir ediyorum ki, yeni mezun olarak göründüğüm için kim, nereden bilsin, hepimiz için zorunlu işte... Fakat en büyük hayal kırıklığım "Küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettiği için yargılanan birini savunmak" mevzuundaydı, müstakbel meslektaşlarımın tiksinir ifadelerle "Öylelerini asmak lazım, ne savunması..." demesi, "Ay yani bilemiyorum ben savunmazdım, savunana da neyse bşy demiyormm..." tavırları, henüz hukukçu kimliklerini oturtamamış olduklarını bu kadar müthiş bir özgüvenle ortaya döküvermeleri, beni ciddi anlamda üzdü, insan haklarından, savunma hakkından, masumiyet karinesinden bile habersiz yeni mezun olmuş hukuk öğrencileriyle aynı yerlerde bulunma ve tıpkı onlar gibi bunlardan habersizmişim gibi kabul edilerek birçok şeyi tekrar tekrar dinleme zorunluluğum yüzünden üç haftadır her gün normal mesaim bittikten sonra baro binasındaki dersleri dinlemeye gidiyorum ve bu beni gerçekten üzüyor. Üzdüğü kadar yoruyor ama bugünkü dersimin ertelenmesi ve eve döndüğümde izlediğim bir avuç diziden olan Game of Thrones'un pek heyecanlı olacağını tahmin ettiğim bölümünün beni bekliyor olacağı, şu kapalı ve yağmurlu havada içimde güneş açtırıyor.

  • Günler birbirinden yoğun geçer giderken duruşmalara giriyorum, hacizlere, keşiflere gidiyorum, birçok iş hallediyorum ve bahsetmeye bile değmeyecek sıradan işler haline gelmeye başlayan bu işlerin hepsinin ilk seferindeki korku ve heyecanı daha çok kısa bir süre önce yaşadığıma inanamıyorum. Mesela ilk haciz anımı bu blogda yazmıştım, aynı şekilde ilk duruşma anımı da yazacağımı düşünmüştüm ama benim için bahsetmeye bile değmeyecek kadar basit geçti, sadece önceden haberim olmadığı için üzerime başıma fazladan özen göstermediğim bir günde olup bitivermiş olması anlatmaya değerdi. Daha sonra müvekkil aleyhine karar çıkan bir duruşmaya girdiğim de oldu, daha yeni, müvekkil yararına bir kararın çıktığı bir duruşmaya girdiğim de oldu. Şehirdışı işlerden her zaman biraz çekinirken (otobüs yolculuklarını sevmemem yüzünden) haftada bir iki kez yakın ilçelere hacizlere, keşiflere gittiğim oldu, bunlar o kadar çabuk sıradan hale geldi ve o kadar çabuk mesleki korkularım gelip geçiverdi ki, nasıl bu kadar rahat halloluyor işler ben bile anlamıyorum. Sanırım gerçekten insanların kendilerini belli kalıplara sokmaya zorladığı işler yerine istedikleri gibi çalışıp kendilerini deneyerek en iyi yolu buldukları işlerde çalışması daha iyi, bir önceki işyerimde en basit adliye işlerinin bile benim bulduğum yolla da yürüdüğü ama yolumun, gidişatımın beğenilmediğini hatırlıyorum da, şimdi duruşmaların bile tamamen benim insafıma bırakıldığını görünce, bu sayede korkuların teker teker geçip gidiveriyor olduğunu hissediyorum, en güzeli. Hatta hala "Avukat gibi giyim kuşam" yazısız kurallarına bile uymuyor, çok aşırı önemli işler olmadıkça hala istediğim gibi giyiniyorum da eski işyerimde buna bile hissettirmeden karışıldığını hatırladıkça nelerden kurtulduğumu anlayıp oh çekiyorum. Kimse, olmadığı biri gibi görünmeye zorlandığı bir yerde olmasın, amen. 

  • Bu yoğunluklar içerisinde aileme, arkadaşlarıma ve sevgilime zaman ayırmak dışında pek bir şey yapamaz oldum ama dişimi sıkıyorum ve yine de gün içerisinde kendime minicik zamanlar ayırmak için her fırsatı kolluyorum. Çeşme'ye hacze giderken dinlemek istediğim bir albümü dinliyor, baroya gidip gelirken dolmuşta kitap okuyor, hatta evde yemek yaparken dizi ya da film izliyor, sürekli bir şey yaparken kendi ilgi alanlarımdan da geri kalmamaya çalışıyorum. Aslında insanın sevdiği şeylerle ilgilenirken temiz bir zihne sahip olması gerekir ama günü kurtaran çok küçük, çok güzel detaylar var. Mesela çok sevdiğim bir şarkıda anlatılan mitolojik bir hikaye, hiç alakası olmayan Fransız bir yazarın bir romanında, karakterler arasındaki bir diyalogda geçiyor, o sırada ben kimbilir kaç saat boyunca hem "ekmek parası için çalışmış", hem de üstüne bilmemkaç saat avukatlık hukuku zımbırtıları dinlemişim ama o küçücük gönderme, benim için bir göz kırpması niteliğinde oluyor. Mesela Whitesnake'in gitaristi, kendisine ayrı bir grup kuruyor, o grubun albümünü ilk dinleyişimde, Whitesnake'in en sevdiğim şarkısını ayrı bir klavye partisyonuyla birlikte kaydetmiş olduklarını duyuyorum, albümün son şarkısı o, sonuna kadar "Ne güzel de albüm olmuş..." derken en sonunda "Sen daha dur..." dercesine bana özel paketlenmiş bir hediye sunuveriyor gibiler. Mesela sabahları işe gelirken geçtiğim kedili bir park var, belediyenin hayvanlar için yaptırdığı su kapları, kedi evleri olan küçük bir park, oradaki kedi nüfusu hep tanıdık kedilerden oluşuyor. Evden işe kendi yemeğimi getiriyorum, bazen sabahları oradaki kedilerle de yemeğimi paylaşıyorum falan, aynı yoldan geçmişiz biz diyebileceğim birtakım ahbap kediler var uzun lafın kısası :p Oradaki ahbap kediler geçtiğimiz aylarda iyi çalışmışlar, parka sürekli yeni yavru kediler katılıyor, anneleri de tanıdık kediler olduğundan yavruları sevmeme tıslamıyorlar, sürekli bebek kedilerle geçen sabahlar var bu aralar, işe sürekli on on beş dakika kadar geç geliyorum kedilere dalıp. İşte bütün bunlar, yorgun günlerin telafileri. Ancak gerçekten yoğunluk ve yorgunluk zormuş, çok zormuş, en son bu kadar yorulduğum günler otelde çalıştığım günlerdi, günde on iki saat resepsiyonda durmak bile sonrasında bir iki kadeh bir şeyler içip uyunduğu için bundan daha az yorucuydu, daha gençtik, daha rahattık, şimdi sürekli bir koşuşturmaca, yaşlandık, midemiz daha çabuk yoruluyor, daha yorgunuz, günün yorgunluğu daha zor atılıyor, ama geçecek, bu günler hep geçer.

  • Günlerin yoğunluğu arasında bazen sahip olunup olunamayacağı bile bilinmeyen, varlığı meçhul birkaç hayvana isim aramak, bazen tapınılan camdan bir asansörün varlığını hatırlayıp gülümsemek, bazen de yağı fazla konmuş bir enginar yemeği yüzünden mide rahatsızlığı geçirmek, yoğun geçen günlerin ardından gelecek güzel günleri beklemeyi daha çekilir kılıyor. 

  • Günler geçiyor.                               

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (38) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (2) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (6) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)