18 Eylül 2016 Pazar

"Bu taşlar ne zamandır burada?"

 Kazdağlarından İzmir'e, kendi aracınızla dönmüyorsanız tek otobüsle yolculuk edemezsiniz. Kazdağlarının virajlı, rampalı yollarından hiçbir büyük yolcu otobüsü tırmanmaz, ancak küçük köy dolmuşları görülür, onlarla Edremit'e ya da Yenice'ye, Çan'a dek ilerler, oradan bir şekilde ilçe otogarlarından yolunuzu bulursunuz. 

 Hayatımın en zor cümlelerini kuruyorum, bu da en zor yazısı, ama yazdıkça tükeniyor acım, bu yüzden işte tam da yukarıdaki cümleyi kendi kendime söylediğimde, Kazdağlarını, bir daha ne zaman geleceğimi bilmeden terk ederken, hem de tek başıma, Edremit otogarına doğru, küçük bir köy dolmuşunda tıngır mıngır ilerliyordum. Kaç gündür müzik dinlememiş, kaç gündür alkol almamıştım, yola çıkmadan bir gün önce biraz kitap okumuştum ve bir şeylere henüz odaklanamadığımı fark etmiştim. Sadece etrafımdaki görüntülere odaklanabiliyordum, yoldaki ağaçların hepsiyle tek tek selamlaşmayı sevdiğim rotaydı, ormanın içinden ilerleyen yol boyunca görebildiğim her ağaca, sayısız ağaca tek tek bakmaya çalışırdım. Arada üzerine yıldırım düşmüş ağaçlar görürdük eskiden, annemle biz "Yazık..." diye ağaca üzülürdük, babam "Olsun o yeniler kendini," derdi. Yangın yerlerinden geçerdik, içimiz kahrolurdu. Ağaçları çok severdik, hepimiz, Yiğit de sever, bizim nişan yüzüklerimizde ağaç dalı oymaları var, babam pek beğenmemişti. Onca yıldır geçtiğimiz yollarda yalnızca ağaçlara dikkat etmişim, kendi kendime ayrılırken ağaçlara babamı emanet ettiğimi düşünerek yine gözgöze gelmeye çalıştığım her ağacı incelerken taşlar ilk kez dikkatimi çekti. Sanki bir gecede, kocaman kocaman, yuvarlak yuvarlak kayalar gökten yağmış gibi, ağaçların dibindeki taşları görmeye başladım. O kadar eski görünüyorlar, o kadar yuvarlak duruyorlardı ki zamanın çok öncesinden beri orada olmaları gerekiyordu, ben ilk kez fark ediyordum.

 Odaklanamıyor, fakat olay gününden beri neredeyse gözyaşı da dökmüyordum. Çok gözyaşı döktün çünkü, diyor Yiğit, zamanında çok döktün, o yüzden şimdi olgun bir acı yaşıyorsun, kendini tutmadın, üzüldüğünde belli ettin, vicdanın rahat, huzurlusun, bu yüzden çok ağlamadın, çok perişan olmadın diyor. Sadece yıkanıp cenaze nakil aracına yüklendiğinde, tabutu ikinci kez gördüğümde biraz ağladım, bir de defnedildiği gün hep birlikte akşam yemeği yediğimiz bahçedeki piknik masasında. O piknik masası, tüm sevdiklerine yemek yedirirken, buzdolabında geçen yıldan kalma yarım şişe rakısı boynunu bükmüştü, tüm sevdiklerinin orada olduğu bir masada, oturup güzel sesiyle şarkı söylemediği, bizlerle rakı kadehini tokuşturmadığı ilk akşamdı.

 Hissediyor, biliyor ve hazırlıklı olmaya çalışıyorduk. Kanser, orospu çocuğu bir hastalık. Beş yıldır süren dönem boyunca, ilk yıl, şımarık bir kız çocuğu gibi sürekli etrafımdan ilgi, empati bekliyor, yaptığım her şeyin bana hak olduğunu düşünerek insanlara düşüncesiz davranabiliyor, her başarısızlığımı ve her kalpsizliğimi "Benim babam hasta, çok üzülüyorum..." bahanesiyle geçiştiriyordum. Süreç uzadıkça olgunlaştık, son iki yıldır hiçbir şeyden şikayet etmedik, son bir yıldır, kanserin beyne sıçradığını, beyinde, radyoterapi ile giderilemeyecek kadar irili ufaklı tümörler oluştuğunu, vücudun kemoterapiye de dayanamayacağını öğrendiğimizde bile inanılmaz olgunduk. Sadece "Tamam," dedik, "elimizdeki zamanı güzel kullanacağız..." Son dört - beş ayını Altınoluk'taki balkonumuzda denize karşı müziğini dinleyip rakısını içerek geçirdi, hiçbir şey yokmuşçasına. Her fırsat bulduğumda yanında oldum, annem hep yanındaydı, son anına dek güzel anlarından bahsederek babamı rahatlatıyordu.

 Fakat, inanılmaz bir tecrübeydi, hepimiz için. Ondan ayrı bir şehirde yaşadığım için, son iki aydır ölüm anının ben neredeyken olacağını düşünerek kahroluyordum. Yanında olmak istiyor, yanında olursam hayatım boyunca bunun travmasını atlatamayacağımı da düşünüyordum. Kız çocukları için anneler her zaman daha yakındır, baba kavramı, sevgisini belli etmeyen, uzaktan büyük bir hayranlık beslenen ama anne kadar yakın olunmayan kişidir ya... Ben doğduğumda babam emekliydi ve annem hala çalışıyordu, beni evde babam büyüttü, küçük yaşta kendi kendime okuma öğrenmemle birlikte evde iki yetişkin gibi, biri 53, diğeri 3 yaşında iki insan, sessizce oturup gazeteler okuduk, kitaplar okuduk, birlikte geçirdiğimiz saatleri düşündüğümde Balıkesir'deki cadde üzeri evimizde öğle sakinliği, kalın yeşil perdelerden sızan ışık huzmelerinde gördüğüm toz zerrecikleri, babamın gazete yapraklarını çevirişi, benim de babamın okuduğu sayfaları tek tek okumam, gazetenin mizah sayfası, daha sonra mizah dergileri, ansiklopediler, çocuk kitaplarını ezberleyecek hale gelmemle birlikte babamların kitaplığına dadanmam, bazı bazı inceden çalan Türk Sanat Müziği, sürekli "Acıkmadın mı? Bir şeyler yiyelim mi? Acıkmışsındır, annen gelince ne yedin diye soracak, beni mahçup etme hadi yiyelim..." soruları ve ikimizin de annem evde yokken iştahsızlığı, annemin eve dönüş saatine yakın pencerede oturup annemi bekleyişim, annemin babama "Üzmedi değil mi seni?" diye soruşu, babamın "Sadece yemek yedirmekte zorlanıyorum, sen yokken yemiyor, onun dışında üzmüyor ki hiç, bütün gün kitap okuduk..." deyişi, ince ince oyunlar oynayışım, babam gazete okurken ayaklarıyla oynayışım, omzuna tırmanıp omzunda kendime dağlar, şatolar yaratışım, org çalarken her şeyi kulaktan çıkarabilmeme hayran olduğunu gördüğümde onu sevindirmek için "Hadi şimdi neyi çıkarayım, söyle?" diye ısrar edişim, babamın söylediği her şarkıyı iki dakikada çalabilip "Bak! Çalabiliyorum, bak!" diye çığlıklar atışım, gözündeki gurur, bazen durup durup bana şarkılar söyletişi, benimle birlikte söyleyişi, kendisi kestirmek istediğinde bana "Uykun var mı?" diye sorduğunda sırf o uyuyabilsin diye "Olur, kestirelim..." demem, ama hiç uyumamam, perdelerin gölgeleriyle, kitaplıktaki kitapların sırtlarıyla, halının desenleriyle oyalanmam, kurduğum sayısız çocuk-gündüz-düşleri, ama hiç de mızlamamam, hep bunları hatırlıyorum, dünyanın en sakin, en güzel büyüyen çocuğuydum. Sekiz yaşımdayken annem emekliliğini istedi ve sekiz yaşıma dek hemen hemen tüm vaktimi babamın dizlerinin dibinde geçirdim, tuvalet eğitimimden kullandığım Türkçeye, çoğu şeyi babamdan öğrendim. Annem akşamları beni ele alırdı, okumayı öğrendiğimden beri evde, bütün gün okulda çocuk yetiştirdiği yetmiyormuş gibi beni eğitirdi, enstrüman çalmayı söktüğümden beri bana nota öğretirdi, renkleri, sayıları, çatal bıçak kullanmayı annemden öğrendiysem, kendi kendime geçirdiğim vakitlerde sıkılmamayı, hayal gücünün büyüsünü, dünya düzenini, güzel konuşmayı, kibar bir insan olmayı, bilge bir insan olmayı, Türk Sanat Müziği söylerken nağme yapmayı, kızgın olduğumuzda sevdiğimiz insanları kırmamak için yalnız kaldığımız zamana dek kızgınlığımızı ertelemeyi, oturmayı, kalkmayı babamdan öğrendim. Bugün, nasıl bir insan olduysam, babam sayesinde oldum. Annem, beni şekillendirdi, babam benimle birlikte yaşayarak bana nasıl bir insan olmam gerektiğini gösterdi. İşte bu yüzden, babamın ölüm anını, son iki aydır defalarca düşünmeme, en az yirmi beş kere rüyalarımda görmeme rağmen, yaşamadan nasıl bir şey olacağını elbette hiç bilmiyordum. İnsan hiç hazırlanamıyor, inanılmaz bir tecrübe oluyor, olmaz dediğin, olacağını konduramadığın her şeyi yaşadığın anda gelen peygamber sabrını kelimelerle tarif edemem.

 12 Eylül günü, Altınoluk'ta, otobüsten indiğimde, sabahki planımız, ben inince ekmek arası kokoreç yaptıracaktım ve birlikte onu yiyecektik. Yediği az şey kalmıştı ve son bir yıldır istediği her şeyi de yiyemiyordu. Altı ay kadar önce, kullandığı kortizonlu ilaçlar yüzünden tuzlu yedirmediğimizi, ancak çok sevdiği alkolü bırakmadığını, bunun ne kadar zararı olabileceğini bilmediğimizi, ama severek içtiğini anlattığımız doktor, "Bırakın," demişti, "istiyorsa tuzlu da yesin artık, bir yıl kadar önce son evreye girildi, bırakın yesin, içsin, zamanını güzel geçirtin..." Bu yüzden sevdiği sakatatı alıp götürecektim, geçen gittiğimde acılı yiyememişti, acısız mı yaptırayım diye sormak için annemi aradığımda annem "Yaptırma, yiyemiyor, dünden beri bir şey yiyemiyor, hiç yaptırma, eve gel..." dedi. Hayatımın en uzun yürüyüşüydü. 

 Hayatımın en kötü kapı açılışıydı. Hayatımın en kötü karşılaşmasıydı. Beni her gittiğimde gülümseyerek, sarılarak karşılardı, yüzünü bile bana çeviremiyordu, ağzından bir kelime bile çıkamıyordu, gözleri açık, bir noktaya bakarak sadece ellerini hareket ettirebiliyordu. Eve gelip gidenin haddi hesabı yoktu, bayram günü diye, bayramlaşmaya geliyorlar diye düşünürken, olayın olanca şokuyla gelen gidenin son kez görmek için geldiğini bile konduramıyordum. Başında oturdum, yaklaşık yirmi saat boyunca başında oturup ellerini tuttum. Elleri, tutacak el aranıyordu, "Burdayım babacığım, merak etme, yanındayım..." diye diye ellerini tuttum. İlk gece, sabahı çıkaramayacağını düşünürken Yiğit'i aradım, gecenin üçünde, "Sabahı göremeyebilir," dedim, dilimden dökülmeyeceğini sandığım her şey dökülüyordu, "Ablamlar buradalar, yarın çok sevdiği manevi oğlu olan kuzenim de gelecek, sevdiği biri olunca onu beklermiş, belki kuzenimi görmeyi bekliyor, ama sabahı çıkarabilecek gibi değil, yine de eğer yetişebilirsen, yarın istersen son kez görmek için gelebilirsin," dedim, tüm ciddiyetiyle "Tamam, biraz daha uyuyup sabah erken kalkıp geleceğim, haberleşiriz, bir şeyler ye, güçlü olman lazım, çok uykusuz kalmamaya çalış, ablanlar da orada, annenle biraz dinlenin, yarın daha güçlü olmanız gerekebilir, hiç uyumadıysan biraz uyu..." dedi. 

 Ertesi gün, ne ablamlara, ne bana tepki veren babam, kuzenim "Dayıcığım, ben geldim," dediğinde "Canım..." dedi, tamam, dedim, vedalaşacağıyla vedalaştı, gidecek. Ellerini bırakmadık, hiç bırakmadık. David Bowie'nin ölümünün beni neden etkilediğini tahmin edersiniz, David Bowie, son klibinde babama benziyordu, babam son bir yıldır ölüm döşeğindeydi, son dört - beş aydır gününün yaklaşık yirmi saatini uyuyarak geçiriyor, yemek saatlerinde uyanıyor, tekerlekli sandalyeyle balkona taşınıyor, balkonda, denize karşı rakısını yudumlayarak ve denizi izleyerek yemek yiyor ve yine yatağına geri götürülüyordu. Klipte ikinci dakikaya yakın bir yerlerde David Bowie, ellerini uzatıyor, elleriyle bir şeyler aranıyor, yirmi dört saate yakın o elleri boş bırakmamaya çalışarak geçirdim, sürekli "Buradayız," dedik, annem "Buradayım hayatım, yanındayım, rahatla..." dedi, biz, kızları, sürekli "Canım babam, hepimiz buradayız, seni çok seviyoruz..." dedik. Kuzenime canım dedikten sonra daha da ağırlaştı, beklediğimiz gibi. Ama gitmedi, kendini bırakmadı. Doktor olan başka bir kuzenim "112'yi aradım, sağlık ekibi geliyor, bir gündür sıvı ve yemek almadı, tansiyonu çok düşük, biraz daha rahatlaması için serum taktıracağım," diyerek eve girdi, sağlık ekibi "Yapılacak hiçbir şey yok, yanında bekleyin, son evre, ağrı kesici bile yapmayacağız, o bile kötü etkiler, vücut kötü tepki verir, sadece sıvı takviyesi ile biraz rahatlatabiliriz," dedi. Her şey çok kötü birer film sahnesi gibi, balkondan dışarı baktığımda dışarıda duran ambulans, insanların "Aa, ambulans, birine bir şey olmuş," diye göstermesi, o hep gördüğümüz ambulansların bize gelmiş olması. Komşulardan birinin ambulansı görünce bize geldiğini tahmin edip kapıyı çalması, herkesin içerde babamın yanında olması nedeniyle kapıyı benim açmam, komşunun "Baban mı ağırlaştı, ambulans var, size mi geldi?" demesi üzerine, "Evet," bile diyemeyerek boğazımda düğümlenen ama söylemek istemediğim "Çok ağır, ölüyor," sözleri, komşunun da halimi görünce hiçbir şey demeden omzuma dokunması ve "Metin ol," diyerek kapıyı kendi kendine çekmesi... 

 Fakat, gitmiyordu, hala ellerini tutuyorduk, kuzenim evden ayrılmıştı, hatta annem artık dayanamayıp biraz uzanacağım diyerek iki dakika ayaklarını uzatmak üzere içeri gitmişti, büyük ablamın eşi biraz hava alacağım diyerek evden çıkmıştı. Serum sayesinde herhalde diyorduk, biraz daha rahatladı, biraz daha ağrısız görünüyor, biraz daha sakin, ama hala gitmiyor. Derken, Yiğit geldi. Sabah "Babacığım, Yiğit seninle bayramlaşmak için yola çıktı bak o da İzmir'den geliyor," demiştim, onu beklediğini düşünmüyorduk, hiçbirimizin aklına gelmemişti, hatta hepimiz Yiğit yetişemeyecek, sonraki vakitlerde burada olacak diye tahmin etmiştik ama yetişti, çünkü babam onu bekledi.

 Kapı çalıp Yiğit içeri girdiğinde "Bak," dedim, "Bayramlaşmaya geldi Yiğit," ve ablamlar da "Bak en küçük damadın da geldi, tüm kızlar, tüm damatlar toplandık, hepimiz buradayız..." diyorlardı ki babam, kimseye tepki vermeyip kimseye bir şey yapmamıştı, bir tek, üç kızı olduğu için, hiç sahip olmadığı oğlu yerine koyup sahiplendiği, yıllarca bir baba oğulun birlikte yapacağı her şeyi birlikte yaptığı kuzenime canım diyebilmişti, Yiğit'e, bayramlaşsın diye, öpmesi için elini uzattı. Bilinçli bir şekilde, el öptürülürken nasıl uzatılırsa öyle. Ve benim yine o an farkında çok olmadığım, çok ruhani bir şey gerçekleşmiş, dün öğrendim.

 Herkes duygulanmıştı, kimse dayanamadı, babam Yiğit önce elinden, sonra yanağından öpünce elini uzatıp yanına oturtmak için bileğini tuttu, sımsıkı tuttu, ben Yiğit'e "Sana bir çay falan koyayım, yoldan geldin..." derken Yiğit de "Sen boşver şimdi beni, babam tutuyor bak, o bırakana kadar ben yanında oturacağım," dedi. Herkes ağlıyordu, balkona çıkmıştı, bir tek küçük ablamın eşi odada kalmıştı, herkes birbirine "Bak, Yiğit'e elini öptürdü, nasıl da bileğini tuttu, iki gündür hiçbirimizi tanımıyordu, bak nasıl Yiğit'in sesini duyunca elini uzattı öpsün diye..." diyor ve ince ince ağlıyordu. Salak gibi mutluydum o an, allah biliyor ya içim içime sığmıyordu, geri dönüşü olmayan bir noktadaydık ama sanki her şey daha iyiye gidecek gibi hissetmiştim, sanki Yiğit'e elini öptürdü ya, serum da iyi gelecek, cuma günü nikah başvurusu yaptığımızı biliyordu çünkü, tarihi ise seçemediğimizi biliyordu, sanki yarım saat falan sonra her şey normale dönecek, "Acıktım ya, bir şeyler yok mu?" diyecek, "Damadımla bir rakı içeyim ya, diğerleri hep geliyor, küçük damat daha az gelebiliyor, birer rakı koyun bize..." diyecek, oturup tarihi konuşacağız, 15 Ekim'den sonrası boşmuş, hangi gün olsa daha iyi olur, 22 Ekim, Yiğit'in doğum günü, doğum günü hediyesi sana kızımızı veriyoruz, yoksa 29 Ekim mi olsun, Cumhuriyet Bayramı olur, diye geyik yapacağız, oturup birlikte güleceğiz diye düşünmüştüm, çok küçük bir an için salaklaşmıştım. Hep de duymuştum çünkü, ölüm döşeğindeki kanser hastasına son anında bir can gelir, bir iki gün ayaklanır, gezer, iyiye gidiyor derken son enerjisini de harcar, öyle gider derlerdi, hep ona hazırlanmışız demek ki içten içe, acaba diyordum öyle olur mu? Ben balkondayken diğerleri de "Yiğit yorgun, uzun yoldan geldi, karnı aç mı diye sor hadi sen, biz de açsa bir şeyler hazırlayalım," diyerek beni içeri gönderdiklerinde, dünyanın en ruhani, en güzel, en unutulmayacak şeyini gördüm, hayatımızdaki en büyük tecrübelerden biri, hayatımızdaki en aşk dolu, en sevgi dolu, en yüce şeyi de yaşattı.

 Yiğit, babamın omzuna doğru eğilmiş, babamın eli, bileğinde, eniştem uzaktan gözlerinin dolduğunu fark etmeden izliyordu, beni gördü, gözleriyle "Sessiz ol," işareti yaptı, içeri sessizce girdiğimde benim sonuna yetiştiğim, sonradan Yiğit'in hepsini anlattığı o an... Yiğit babama "Gözün arkada kalmasın, bana emanet, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayacağım, gözbebeğim yapacağım, başımın tacı yapacağım..." diye fısıldıyordu, babam da gözünü aralarda yumarak onaylıyordu. Sonra zaten elini gevşetti. Yarım saat sonra da, hepimiz başındayken, henüz terlediği atletini değiştirmiş, altını temizlemiş, hep birlikte çamaşırlarını değiştirmiş, eşofmanını değiştirmiş, beş altı kişi birlikte kaldırıp çarşafını düzeltmişken, tertemiz bir şekilde, acısız, çırpınmadan, can çekişmeden, rahatlıkla gözlerini yumdu, annem de, üç kızı da, üç damadı da yanındaydı, hepimiz o anda birlikteydik ve hayatım boyunca hiçbir zaman görmeye katlanamayacağımı sandığım, acaba nasıl olacak diye defalarca düşündüğüm, belki bir hastane odasında olacak, belki yoğun bakımda, belki ben şehirdışındayken olacak, ben arkasından oraya gideceğim, belki ben yanında tek başıma olacağım, annem dinleniyor olacak, belki annem tek başına olacak, ben uykuda olacağım diye kurduğum ve hiçbir olasılığa içimin rahat etmeyeceğini düşündüğüm o an, tüm kızları ve hayat arkadaşları, kendi biricik eşi yanındayken gerçekleşti, hepimiz oradaydık.

 Dün söyleyebildi, düne kadar acımızı başbaşa yaşayamamıştık, kalabalıktı, defnedildikten sonra Yiğit, annesiyle ve Tomrislerle birlikte ayrılmış, İzmir'e dönmüştü, dün ilk kez başbaşa kaldık, günlerdir içme arzusuyla yanıp tutuştuğum ilk alkolümü aldım. "Babam böyle isterdi zaten," dedim, "Elbette," dedi, günlerdir uyuyamıyordum, belki bu yazıyı yazdıktan sonra uyurum, içimden çıkmak bilmeyen bir üzüntü, bir sancı var, aynı zamanda çok huzurluyum fakat acıyor, çok acıyor. Ben usul usul, çok da konuşmadan biramı içerken anlattı. "Ben," dedi, "sen balkona çıktıktan sonra kulağına eğildim ve 'Babacığım, beni duyuyor musun, duyuyorsan bileğimi sık,' dedim. Bileğimi tüm kuvvetiyle birkaç kere sıktı. Sonra iyice eğilip 'Baba, sen çok güzel üç kız yetiştirdin, en küçüğünü çok sevdiğini biliyorum, diğerlerini evlendirdin, en küçüğünü de mezun ettin, avukat olduğunu gördün, tek derdin onu evlendirmek kaldı, biliyorum. Sen hiç merak etme artık, en küçük kızın bundan sonra bende, ben bundan sonra onu hiç yalnız bırakmayacağım, her zaman yanında olacağım. Evlendirip gitmek istediğini de biliyorum, ama artık kendini bununla hiç yorma, o iş artık bende, ben bundan sonra burdayım. Onu hep mutlu edeceğim, bir gün bile bir dediğini iki etmeyeceğim, hiç üzmeyeceğim, hiç ağlatmayacağım, hiçbir zaman yalnız olmayacak, senin gözün arkada kalmasın, sen artık yapacağın her şeyi yapmanın huzuruyla dinlen, yapamadım diye gözün arkada kalmasın, o bana senin emanetin. Bundan sonrasını düşünme, dinlen, keyfine bak...' diye anlattım, sonunu duydun zaten, hepsini anlıyordu, hepsini dinledi ve onayladı, boşluğa anlatmadım, dinleyip anladığını biliyordum, tüm sözlerimi ona da verdim, gözü de arkada kalmadı." 

 Herkes bunu söyledi, gözü arkada kalmadı, gelinlikle görmedi belki ama Yiğit onun içini rahatlattı, Yiğit'i bekledi, seni ona emanet edip öyle gitti dedi herkes. Allahım, bu nasıl bir acı ve nasıl bir huzur, ben bunları kelimelerle anlatamam sanıyordum ama belki de anlatabiliyorumdur, bilmiyorum. Vicdan rahatlığı doluyum, huzur doluyum, aynı zamanda çok büyük bir acı çekiyorum ama gerçekten kendimi kaybetmeden, perişan olmadan çekiyorum acımı da. Öyle bir his ki, olabilecek en iyi şekilde oldu, herkesle birlikteydik, üstelik, Yiğit de acımı hafifletmek, bana destek olmak için o an oradaydı. İlk gece, üzeri çarşafla örtüldükten, üzerine bıçak konulduktan sonra, ki şamanik adetlerimizin hepsine aşina oldum, hiç bilmediğim onlarca şeyi öğrendim, Kazdağları Yörük mekanıdır, Yörük atalarımızdan kalan onlarca adet gördüm, ayak uydurdum, neler neler, her neyse, üzerinde bir bıçakla, çarşafla yatarken "Bu gece bu şekilde mi geçecek?" diye düşünüyordum, fakat Altınoluk'ta vefat ettiği ve Kazdağlarına gömüleceği için, Altınoluk, Balıkesir il sınırlarında, gömüleceği yer Çanakkale il sınırlarında olduğundan, zabıta, doktor ve levazımatçı gelip "Bu gece morgda kalacak, nakil işlemleri yapılacak, ancak yarın nakledilebilecek," diye anlattılar. Her şeyi Yiğit gördü, benim görmediğim çok fazla şey gördü, zaten benden bir tık daha üst düzeyde travma yaşıyor, evden çıkarılırken de, yıkanırken de, tabuta yerleştirilirken de hep Yiğit vardı, biz o kadar dahil olmadık, o, benim görmediğim çok fazla şey gördü. Ama ilk gece, onun içerde uzandığını bilerek bu çatının altında nasıl geçecek diye düşünürken, birkaç saat sonra erkekler morgdan gelmiş, hep birlikte balkonda oturmuş, henüz bir hafta önce Fransa'da evlenen bir başka kuzenimin babama özel olarak seçip getirdiği ama hiç içemediği Fransız şarabını açmış ve yarımşar kadehi onun için kaldırıyorduk. Yiğit'e benim çocukluğumu anlatıyorlardı, babamla olan anılarımızı anlatıyorlardı, Yiğit de babamla olan anılarını anlatıyordu, kendi babasının yerine koyduğunu, hiç görüşmediği babasından sonra baba diyebilmenin tadını kısa bir süre tadabildiğini anlatıyordu. 

 Bir beş dakika kadar, evden uzaklaşmak istedim, tek başıma gitmek istedim, annem "Başın döner, kötü hissedersin, tek başına olmaz, Yiğit de gelsin," dedi. Yiğit'in varlığı benim tek başımalığımı hiç zedelemedi. Gidip Altınoluk'tan Ege denizine bakarak kendi kendime vedalaştım ilk gece. Yıldızlara baktım, simsiyah denize baktım, karşı adalardan yanıp sönen ışıklara baktım, serin, tertemiz havayı soludum, ne düşüneceğimi bile bilmeden baktım. Yiğit hiç konuşmadan yanımda durdu ve sonra "Çok sakinsin," dedi, "Seninle gurur duyuyorum," dedi, hemen hemen hiç ağlamadım. Sadece birkaç dakika boyunca şok yaşar gibi, babam öldükten birkaç dakika boyunca sürekli Yiğit'e "Öldü mü?" diye sormuşum. Gözümü her kapattığımda hala gözlerimin önüne gelen, beni hala uyutmayan görüntüler var çünkü, gözleri kapalıydı ve huzurluydu ama yutkunuyordu, yutkunduğunu görmüştüm, o yüzden soruyordum aslında, ölüp ölmediğini bile anlamadım, o kadar huzurluydu ki, uyuyor gibiydi o an. Dönüp dönüp Yiğit'e ve küçük ablamın eşine "Gerçekten öldü mü?" diyormuşum, sadece o kadar kendimi kaybetmişim. Bir iki an ağladım, bir iki an gözyaşlarım döküldü ama ne hüngür hüngür, hıçkıra hıçkıra ağladım, ne kriz geçirdim, ki ben hepsini yapacağım sanıyordum ne yalan söyleyeyim. En küçük kızı bendim, en sevdiği, en beklemediği kızı bendim çünkü, bunu söylemek bile nahoş, babalar kızlarını ayırmazlar biliyorum, ama bir yandan da biliyorum, hiç beklenmedik bir şekilde ben var olmuşum ve herkesin de bana söylediği buydu, ben de biliyordum, hiç hesapta yokken oluverdiğim, ilerleyen yaşına rağmen benimle birlikte hep genç kaldığı, 50 yaşında yeniden baba olduğu için en çok beni severdi, ellerinde büyüdüğüm için severdi, her huyum ona benzediği için severdi. Bir kere tartışmıştık, hastaydı hem de, eve döndüğümde Yiğit'e "Babamla bazen neden anlaşamadığımızı çözdüm," demiştim, Yiğit de "O tartışma sayılmaz, anlaşmazlık sayılmaz, ikiniz de kendi doğrularınızı birbiriniz için daha doğru sanıyorsunuz," demişti, ikimiz de aynı şekilde düşünüyorduk, ikimizin de her huyu aynıydı, ikimiz de bir şeyi doğru belledik mi, karşımızdaki için de onun daha doğru olduğunu düşündüğümüz için geri adım atmazdık, ikimiz de aynı şekilde kızar, aynı şekilde küser, aynı şekilde yumuşar, aynı şekilde affederdik. Yiğit bana "Boncuk gözlü sevgilim," der, bir gün "Haha babanda da aynı bakışlar var, o da boncuk gözlü!" demişti, bakışlarım, mimiklerim, her şeyimi babamdan almışım, anneme de benzerim ama dış görünüşten ziyade hareketler, el hareketleri, mimikler insanın kime benzediğini gösterir, her bakışımda babam da benimle birlikte bakıyor olacak, her kızgınlığımı "Şu an yeri değil," diyerek içime attığımda, ondan öğrendiğim gibi, babamla birlikte yaşayacağım. Bunca bir parçası olduğum insanı kaybetmek o kadar ağır ki, beyin bazı şeyleri algılayamayabiliyor, şu an tam olarak algılayamıyorum, belki birkaç hafta sonra annemle telefonda konuşurken telefona gayrıihtiyari babamı da isteyeceğim, hiç bilmiyorum. Mezarlığa iki kere gittim, son gidişimde eğilip şişkin toprağı öpüp "Ben gidiyorum babacığım İzmir'e, hoşçakal," dedim, sanki mezarlık değil, sanki son iki aydır vedalaştığım gibi vedalaşıyordum, sanki "Güle güle canım," diyecek gibiydi, algılayamıyor olabilirim hala, onca gördüğüm şeye rağmen algılayamıyor gibiyim.

 O taşları ilk kez fark ettim, buraya gelirken. Babamın şu an neler yaşadığını, en büyük soruların cevaplarını alıyor olduğunu düşündüm, zamanın ötesinden beri o taşlar belki de oradaydı, o kadar yuvarlandıklarına göre, o ormandan bile önce oradaydı hepsi, kimbilir neler gördüler. Kimbilir babam şu an neler görüyor. Belli başlı bir inanca sahip değilim, gerçek bir müslüman olarak görmüyorum kendimi, panteizm bana en yakın dini düşünce gibi geliyor, babamın şu an dünyanın her yerinde olabileceğini düşünüyorum, her yerde, her anda, her şekilde. Biraz da kıskanıyorum, hepimizin merak ettiği her şeyin cevabına ulaştı, nasıl bir şey olacağını hepimizden iyi biliyor şu an, bundan sonrasının neye benzediğini, neye ulaşacağımızı, ne yapacağımızı... Mezarlığa baktığımda oracığa bırakmışız da, onu yapayalnız koymuşuz gibi gelmiyordu yemin ederim, yerini yadırgamayacak, en sevdiği topraklarda uzanıyor gibi geliyordu, en sevdiği yerde, annesi, babası, ilk eşi, tüm akrabalarla birlikte. Yanıbaşında, kuzenimin bir yaşında vefat eden çocuğunun mezarı vardı, itiraf etmeliyim ki o daha bile çok içime oturdu, onun mezarını hiç görmemiştim, minicik bir mezarın yanına gömüldü babacığım, küçücük, mezar taşında 2009 - 2010 yazan bir mezar duruyor yanında, o bile daha çok içime oturdu, babamın mezarına baktıkça üzgünlükten çok büyük bir iç huzuru duydum hep...

 Bundan sonrası nasıl olacak hiç bilmiyorum. Normal şartlar altında Yiğit'in, yanımıza geldiği izninde damatlık bakması, bizim yarın kan testi yaptırıp sonuçları aldıktan sonra tarih seçmemiz gerekiyordu. Büyük bir akıntıya kapılmış gibi hissediyorum, huzurluyum ve ne olacağını bilmiyorum, bundan sonra ne zaman ilk duygusal patlamamı yaşayacağımı bilmiyorum, az önce, ben bunu yazarken Tomris aradı, beni görmeye gelecekmiş, bundan sonra insanların bana nasıl davranacağını kestiremiyorum, yarın görev başı yapacağım, salı günü arka arkaya altı duruşmam var, nasıl geçecek bilmiyorum, salı günü yedinci gün, annem orada bir şeyler yapacak, yedinci gün hayrı olacak, belki de oraya gideceğim, bilmiyorum. Bundan sonrasını hiç kestiremiyorum ama tek kestirebildiğim şey, aynaya baktığımda babamı sık sık göreceğim, iyi ki bu kadar benziyorum, tek kestirebildiğim, bundan sonra her kızgınlığım ve neşemde, ki mimiklerimiz en çok kızgınken ve gülerken benzerdi, babam da benimle birlikte olacak, her bakışımda benimle birlikte bakacak. 

 Ben, içimi tam olarak dökemiyorum ama, bir yandan da bu nasıl muhteşem bir tecrübedir. İşte, tam bundan sonra artık bir yazar olabilirim. Canımın bir parçasının gözlerimin önünde gözlerini yumduğunu gördükten sonra, onu toprakta bırakıp kendi yaşantıma dönebildikten sonra, işte tam bundan sonra artık benim anlatmaya çalışıp da anlatamayacağım bir hissiyat daha yok. Belki annelik, belki kendi çocuğumun kaybı, ama bazı tecrübeler, diğer tecrübelerin de neye benzeyebileceğini hissettirebiliyor galiba, hiçbir zaman neye benzeyeceğini çözemediğim bir şeyi dakika dakika yaşadım, bundan sonra neye gücümün yettiğini daha iyi biliyorum, ne durumda nasıl bir insan olabileceğimi az çok kestirebiliyorum. Bundan sonra, eğer istersem, işte şimdi artık yazar olabilirim.




 Belki tanışırsınız, ha? Bence David Bowie, babamı çok severdi, babam da onu. İkisi de, gördüğüm en beyefendi, en kibar, en karizmatik insanlardandı. Rahat rahat uyusunlar.

Etiketler

2012 (2) absürd (2) Açlık Oyunları (3) Ahmet Hamdi Tanpınar (1) akustik (1) albüm (10) alıntı (39) Alice Harikalar Diyarında (1) Alsancak (1) anı (31) animasyon (5) anime (20) Another Earth (1) apocalypse (1) argo (1) arkadaşlık (4) aşk (1) atar (3) avukatlık (1) Battle Royale (1) benzerlik (2) Big Fish (1) bilimkurgu (7) Bill Fuckin' Murray (1) biyografi (1) blog (13) blues (1) Bob Dylan (1) Bozkırkurdu (1) Bulantı (1) bulaşık (1) Bumblefoot (1) Bunny Munro'nun Ölümü (2) Cate Blanchett (1) Cem Karaca (1) cinsellik (1) çizgi film (3) çizgi roman (4) çocuk (1) dağınık (1) David Bowie (3) David Coverdale (1) De Quincey (1) Deadman Wonderland (1) Death Note (1) Deep Purple (1) Delilah (1) deniz kızı (1) dergi (1) dizi (2) doğa (1) Doomsday Afternoon (1) Dune (1) edebiyat (33) efsane (2) eleman (1) Eurovision (1) ev (2) eylem (1) Eylül (1) Eylül Akşamı (1) fail (3) fare (1) fbkt (1) felsefe (1) festival (1) fikir (1) film (24) Fireball (1) Fish (1) gezi (1) gitar (1) Going to the Run (1) Golden Earring (1) Grave of the Fireflies (1) Grotesk (1) Guguk Kuşu (1) Guy Ritchie (1) günlük (3) haber (1) Hasan Ali Toptaş (1) hayal (1) hayat (2) hayvan (3) Hemingway (1) her şey (1) Hermann Hesse (2) hikaye (1) Hrant Dink (1) hukuk (10) Huzur (1) ilan (2) internet (3) ipucu (1) istemek (1) İzmir (2) Janis Joplin (1) Japon (7) Jean - Paul Sartre (3) Jeux D'enfants (1) Joe Satriani (1) John Cusack (2) John Lennon (1) John Steinbeck (1) Johnny Depp (2) Jon Lord (2) kadın (2) kadınlar günü (1) Kaptan (9) Kara Kitap (1) keçi (1) kedi (3) kısa (2) kızsal (1) Kimi Ni Todoke (1) kitap (33) klişe (1) koltuk (1) komik (6) korku (3) Kuragehime (1) kuş (1) kütüphane (1) Kylie Minogue (1) Last.fm (1) Led Zeppelin (1) Like A Rolling Stone (1) link (18) liste (2) Louis Wain (1) Madımak (1) manga (7) Manga Suyu (2) Marion Cotillard (1) Mars (1) Mary and Max (1) Me And My Bobby McGee (1) mektup (2) Melancholia (1) Memo Tembelçizer (1) mezuniyet (1) mızıka (1) Mike Portnoy (1) mim (1) mitoloji (1) mizah (4) müzik (22) NANA (1) Natsuo Kirino (1) Neil Gaiman (1) Nick Cave (10) notlar (5) Oğuz Atay (2) oha (3) okul (2) One Piece (1) Opeth (1) Orhan Pamuk (1) Oscar (1) oyun (9) Ozzy Osbourne (2) ölüm (4) öneri (4) öykü (7) Pan (1) pearl jam (1) Pet Shop of Horrors (1) Phideaux (1) Pilli Bebek (1) piyano (2) PJ Harvey (1) playlist (2) Pleasantville (1) popüler kültür (1) Procol Harum (1) progressive rock (1) Queen (1) Queens of the Stone Age (1) Radyo Eksen (1) Red Hot Chili Peppers (2) Regina Spektor (1) resim (9) Rilke (1) Robert Plant (1) rock'n roll (6) roman (3) rüya (1) Sabahattin Ali (2) saçma (8) sadakat (1) Samson (1) Samuel Beckett (3) sanat (2) Sandman (1) saygı (1) screenshot (1) senaryo (2) Sevgililer Günü (1) Sherlock Holmes (1) sıkıntı (1) Simone de Beauvoir (2) Sims (3) sinema (1) siren (1) South Park (3) soyad (1) sözlük (2) spoiler (2) Spongebob Squarepants (1) Starkers In Tokyo (1) stop-motion (1) sürpriz (2) şarkı (36) şiir (2) tavsiye (6) The Beatles (5) The Mist (1) The Vampyre of Time And Memory (1) Tim Burton (2) tiyatro (1) Top 5 (1) Toradora (1) Tori Amos (1) TTNet (1) Turhan Selçuk (1) Tutunamayanlar (2) Türkçe (1) Uğur Mumcu (1) Uykusuz (1) vampir (1) veda (2) video (26) Watchmen (2) Whitesnake (1) Winona Ryder (1) Wolf's Rain (1) Woody Allen (1) Y. (16) yalnızlık (1) yarışma (1) Yaşlı Adam ve Deniz (1) Yavuz Çetin (1) yeni yıl (1) Yıldız Tozu (1) yıldönümü (1)